28 Eylül 2009 Pazartesi

Müzikte direnişin adı: Bandista

Bandista, kaç kişiden oluştuğu ya da kimlerin çalıp söylediği önemli olmayan bir müzik grubu. Adil bir dünya için müzik yapan Bandista, ünlü
şarkıları marş, marşları da ska formunda çalıyor, dinleyenleri coşturuyor ve hep 'birşeyleri protesto' ediyor.



Bandista, kaç kişiden oluştuğu ya da kimlerin çalıp söylediği önemli olmayan bir müzik grubu. Adil bir dünya için müzik yapan Bandista, ünlü
şarkıları marş, marşları da ska formunda çalıyor, dinleyenleri coşturuyor ve hep 'birşeyleri protesto' ediyor.
bandista

Bandista, 1 Mayıs 2009'da ilk albümleri 'de te fabula narratur'u; geçtiğimiz 12 Eylül'de ise yine bir eylem olarak, 'Paşanın Başucu Şarkıları' isimli ikinci albümlerini internet üzerinden yayınladılar. Mayıs ayından bu yana 60'ın üzerinde performans gerçekleştirdiler. Kendilerinin tanımıyla 'Bandista bir pratiğin içinde kendi kendisini inşa eden ve ihtiyaçtan doğan bir grup.' Üstelik kendilerinin sadece müzik grubu olduğunu da düşünmüyorlar. Bandista'yı anlatırken, 'Bir bütün muhalefet ve mukavemet aleminin yürüyüşünün ihtiyaç duyduğu sesleri üretmek üzere, örgütlenmiş bir kolektif' cümlesini kullanıyorlar. Sabit belirlenmiş bir ekibi yok, müzisyenler de, tını da, tarz da değişebiliyor. Bugün izlediğiniz Bandista yarın bambaşka bir halde karşınıza çıkabilir. Şu anda grubun var oluşu, Bandista'dakilerin olağanüstülükleri üzerine değil, olağanlıkları üzerine kurulu. 'Grupta kimse profesyonel değil' diyorlar ki zaten müziğin 'profesyonel' olarak kategorize edilmesine de karşı bir duruş sergiliyorlar.

Bandista'yı kişilerden koparmalarının sebebi de bu; yani grupta kimsenin adı yok.

ANAMIZ AMELE SINIFINDAN

'Bugün Muğla'da Bandista çıksa ve bu kafada müzik yapmaya başlarlarsa hoş gelmişlerdir. En temelde müzikte seste ve sokakta direnmek... Bu sadece politik bir mücadele değil, aynı zamanda müziğe, metne ve görsele dair de bir mücadele' diyor, 'Anamızın amele sınıfı olduğunu hatırlamak lazım' diye ekliyorlar.

Günümüz dünyasında, albümler artık sadece CD formatında basılıp dağıtılmıyor; son yıllarda dağıtım için interneti kullanmak çok yaygınlaştı. Zardanadam gibi gruplar bunu yıllardır yapıyor. Bandista, 'Bizim için çok net bir ilke var; sesimiz, dilimiz ve sözümüz ne kadar yayılırsa, o kadar iyidir. Bu yüzden 2 albümümüz de 'indiriniz, bastırınız, dağıtınız' ahlakıyla yapıldı. Çünkü bu ne kadar çok insana dağıtılır, ulaşır, kulağına diline ve eylemine bulaşırsa, o kadar anlamlı olur' diyor. Bandista aynı zamanda, 'OpzZz!' adıyla maruf 'Oppa Tzupa Zound Zystem' müzik kolektifinin de parçası. İçinde, Ahibba, Deli, Enzo Ikah Band, Fitisound, Sultan Tunç, Hariçten Gazelciler ve Viya gibi gruplar var. 'Bağımsız ortak üretim ve eylemlerini teşvik etmek; sahneleme ve hareket imkanlarını üretmek. Dahil olunan festival, mekan işi ya da üçüncü kişilerle ticari ilişkileri sözleşmeler veya toplu görüşeler yoluyla mağduriyetten uzak bir zeminde yürütmek ve karşı-kültürel ve sistemin verili biçimlerinin dışında bir mevziiyi inşa etmek için bir araya gelmiş' bir oluşum olduklarını söylüyorlar. Kısacası örgütlenmenin farkında olan müzisyenlerin ürünü... Manifestolarını bu ay oluşturacaklar.

'Büyük plak şirketlerine karşı da haklarımızı savunmak önemli... Bu sadece bizim değil anonimin ve halkın da hakkını savunmak. Çünkü bizim bebekken uyutulduğumuz ninnilerin bile hakları şirketlere satılmış durumda. Bu satışın da Brezilya yağmur ormanlarındaki bitkilerin genetik kodlarının bir takım şirketler tarafından satın alınmasından hiçbir farkı yok. Bu anlamda da bir mevzii inşa etmek istiyoruz' diyorlar.


IMF'Yİ DE PROTESTO EDECEKLER


'Bandista, polis baskısı yaşayan travesti ve transseksüeller de olabilir ya da hayatta kalmak uğruna derdi olan herkes de. Halen darbe koşullarında yaşıyoruz, bu yüzden 'Paşanın Başucu Şarkıları' var. Biz bu belleğin taşıyıcısıyız. 6-7 Ekim IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul'da yapılacak yıllık toplantıları da bundan bağımsız düşünülemez. Bizzat krizin yaratıcıları krizi tartışmak üzere, krizin bedellerini bize ödeterek İstanbul'a geliyorlar. Bandista içinde bulunduğu muhalefet aleminin yaptığını yapacak. Bütün İstanbul'un direnmesi ve dünyanın direnmesi gerektiği gibi direnişte olacak.'

25 Eylül 2009 Cuma

Kentin birbirine karışan ve yaklaşan sesleri: Bajar






Nêzbe/ Yaklaş albümüyle geleneksel şehirli müziği yapan Bajar, 90’lardan beri varolan bir gerçeğin sosyolojik araştırmasının seslenmiş hali gibi…

Ari Hergel, Burak Korucu, Cansun Küçüktürk, Erdem Göymen, Ferhat Güneş ve Kardeş Türküler’in karakteristik sesi Vedat Yıldırım’dan oluşan Bajar geçtiğimiz haftalarda, “Nêzbe – Yaklaş” adlı ilk albümlerini yaptılar. Bajar, genel olarak büyükşehirlerde yaşayan Kürtleri konu alan müzikle karşımızda. “Şehirde karşımıza çıkan işportacı çocuk, inşaatta çalışan bir adam ya da âşık bir genç… Biz şehirde sadece aşk ve pespembe bir dünya yaşamıyoruz. Hepimiz İstanbul’da yaşıyoruz, şehirde karşımıza çıkan durumları anlatacağız”. Bu sebeplerle de şehir anlamına gelen “Bajar” ismini gruba uygun görmüşler. Bu kelimenin de pek çok dilde aynı anlama geldiğini öğrenince de kararlarında sabit kalmışlar. Ek olarak da “şehirli müziği yapıyoruz” diyorlar.

Albümü elinize ilk aldığınızda, Google Earth’ten çekilmiş bir fotoğraf, iç kapakta ise aynı fotoğrafın daha da yakınlaşmış halini, üzerinde büyüteçle görüyorsunuz. Büyütecin işaret ettiği ev üzerinde “Sizler bu şarkıları dinlerken, bu evde bir çocuk Mehmet Uzun okuyor. Şarkımız o çocuğa…” yazıyor. Birlikte İstanbul hayatının bir saatini geçirdiğimiz Ari, Ferhat ve Vedat’a “Kürt diline katkısı olmuş, Türkçeye de birçok yapıtı çevrilmiş bir isim olduğunu bildiğimiz Mehmet Uzun’a göndermenin anlamını” soruyoruz. “Çocuk kendi dilini öğreniyor ve kendi dilinden okuyor bu yüzden de Mehmet Uzun var” cevabını alıyoruz. Albümün dışı Ragıp İncesağır tasarımıyla birbirine aslında oldukça yakın olan kültürlerin daha da yaklaşmasını hedefliyor.

“Türkçe sözlü şarkılar Kürtçe, Kürtçe sözlülerin ise Türkçe tınlamasına çalıştık”
Dışı gibi albümün içi de öyle. “Albüm bir şehir konsepti içinde. Ama sıradan bir şehir konsepti değil. Birbirinin içine geçmiş kültürlerin şehirliliği. Mesela Kürt sorunu yüksek siyaset çerçevesinde konuşulur ve bu meselenin aslında hayatımızdaki izdüşümleri nelerdir çok da bilmeyiz.” diyor Ferhat ve sözü Vedat’a bırakıyor: “Biz aslında albümü yaparken, Türkçe sözlü şarkıların Kürtçe, Kürtçe sözlü şarkıların Türkçe tınlayacak bir biçimde icrasını gerçekleştirmeye çalıştık. Bu anlamda, Bajar’ın albümünde esas olan geçirgenlik ve bu geçirgenliğin göstergeleri.

“Türkiye’de en çok İbrahim Tatlıses ve Sezen Aksu dinleniyor.” diyorlar. “Oradaki melodik örgülere ve karakteristik öğelere baktığımızda, kültürel bir yolculuğa da çıkmak gerekiyor. Sezen Aksu’nun müziğinde Onno Tunç’a varıp, oradan Ara Dinkçiyan’a gidiyorsunuz... Tınıda da o kimliği görebiliyorsunuz. Yani Sezen Aksu’nun müziğinde Ermenice, Türkçe ve Rumca dillerini olmasa da tınılarını birlikte duyuyorsunuz”.
Albümün sloganı 1922’de faili meçhul cinayetlerden birine kurban verdiğimiz yazarlarımızdan Musa Anter’e ait. “Fırat suyu Marmara’ya karıştı…”. “Çünkü İstanbul, 90’lardaki düşük yoğunluklu savaş sonunda birçok insanın zamansız yolculuklarla buraya geldiği ve yaşamaya başladığı bir şehir. O zaman buraya gelen çocuklar büyüdüler. Hizmet sektöründe çalışan birçok Kürt kökenli genç var. Bunun dışında üniversiteli gençler, zenginler… Bir taraftan gettolarda yaşayanlar, yeni bir hayat var ve bunu müzikal bir dille anlatmaya çalıştık. Grup içinde sadece Kürtler de yok üstelik. Ari mesela Ermeni… Yani hepimiz birbirimize karışığız”.

“Bu enstrümanlarla müzik yaptığımızda Amerika’da biri buna halay diyebilecek mi?”

Bajar kullandıkları enstrümanlar bakımından kesinlikle bir rockband. Kendilerinin de söylediği gibi “dilleri ve gerisinde kalan her şey bu coğrafyaya ait”. “Biz bu enstrümanları daha da buralı yapmaya gayret ettik. Yani, perküsyonların çalım tekniklerini davula, bağlamayı synthesizera uyarlamaya çalışıyoruz. Yerine başka bir müzik terimi kullanamadığımızdan Rock adını kullanıyoruz.” diyor Ferhat ve ekliyor, “mesela vokallerde Vedat, bir anda (resitatif) konuşur gibi şarkı söylemeye başlıyor ve o anda rap öğeler müziğimize dâhil oluveriyor”. Başka disiplinlerden de besleniyorlar. Kimi şarkılarda Punk ritimler duyuyoruz. Grupta herkes “batı müziği” kökenli ama bu coğrafyadaki zenginliğe hayranlık duyuyor. “Yani biz hâkim olduğumuz enstrümanlarla bu müziği yaptığımızda Amerika’da biri bunu dinlediğinde bunun halay olduğunu anlayabiliyor mu asıl mesele biraz da bu”.

Onlar müziklerinin “anlatısal bakımdan saykodelik öğeler” taşıdığını söylüyorlar. Pink Floyd, Massive Attack, Prodigy, Red Hot Chili Peppers, Rage Against The Machine etkilendikleri ve dinledikleri gruplar. “Türkiye’den de birçok şey dinliyoruz… Kardeş Türküler de dinliyoruz.” (gülüyorlar). “Orhan Gencebay ‘ın “Elhamdülillah” şarkısının protest duruşu bizi cezbetti ve albüme koyduk. Orhan Gencebay da bir dil yaratma çabası olan müzisyenlerden.”

“İnsanlar Kürtçe duyunca tedirgin oluyorlar”
Önlerindeki projelerde de ilk albümdeki konsepti taşımayı hedefliyorlar. Bir de “halkımızla buluşmayı” diyorlar. “Şatafatlı yerler de düşünülebilir ama biz daha çok bizi dinleyen anlayan insanlarla buluşmak istiyoruz. Mesela Diyarbakır’da bir festival yapılıyor ve yarım milyon insan geliyor. Buralarda sahneye çıkmak istiyoruz ki Dersim’de yapılan Munzur Festivali’ne çıkacağız”.

İstanbul’da birkaç kulüpte sahneye çıkmışlar ama mekân sahiplerinin Kürtçe müzik yapmalarından dolayı tedirgin olduklarından bahsediyorlar. Kürtçe’nin “meşru” olmadığını söylüyorlar. “TRT Şeş bunu kırmadı mı?” diye soruyoruz, “evet bir anlamda kırmış olabilir ama özel kanallara halen izin verilmiyor. Mesela bir radyo programına katıldık ve orada bir dinleyici aradı bizi, Kürtçe selamlaştık ve radyoda ortalık bir anda buz kesti. Kürtçe şarkı çalabiliyorsunuz ama Kürtçe konuşamıyorsunuz.”

16 Temmuz 2009 Perşembe

Altın el Sonya ve Balkonundaki Limonchiki

Hemen her şarkının bir hikâyesi vardır. Bazıları filmlerle meşhur olur, dinlenir, dilden dile söylenir ve sevilir. Bazıları sadece kimsenin çözemediği bilmece 'aşk'ı anlatıyordur… Ama öyle bir anlatıyordur ki herkesin öyküsünün bir ucundan tutuyordur. Öte yandan öyle şarkılar vardır ki, yüzlerce varyasyonu yapılmış, hemen her dilde ve kültürde farklı işlevlere sahip olmuştur. Her bir varyasyonu tek tek dinlediğinizde aynı şarkının hem protest, hem aşk şarkısı, hem de cenaze şarkısı olduğuna siz bile inanamazsınız.

Konumuz, kendi dilinde söylenen ve Her sözü anlaşılmasa da müziğiyle, icrasıyla kanı kaynatan şarkılardan biri. Filmi de çekilmiş bir efsanenin şarkısı: Limonchiki. Hani şu  Amsterdam Klezmer Band’in albümüne (2001) de ismini veren şarkı…

Limonchiki bir efsanenin, dünyanın en 'dürüst' ve belki de en güzel dolandırıcılarından Sonya’nın adıyla yürüyen efsanenin şarkısı. Avrupa’nın belki de en işini bilen kadını: Odessalı dolandırıcı Sonya!

“Altın el” olarak bilinen Sonya, başta eski Sovyet ülkeleri olmak üzere bütün Avrupa’da oldukça iyi tanınan bir kadındır. Efsaneye göre, annesi, o daha çocukken bir falcıya gider ve falcı “Sonya’nın hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük bir insan olacağını ama asla âşık olmaması gerektiğini, âşık olacağı takdirde başına çok kötü şeyler geleceğini” söyler.

Bugün bile kendisini başta şarkısı ve öyküsüyle andığımıza göre “falcı haklı çıkmış!” diyebiliriz. Gerçekten de Sonya, çocukken öğrendiği hırsızlığı geliştirip, inanılmaz iyi bir dolandırıcı ve yan kesici olmuş. Öyle büyük bir dol andırıcıymış ki, bakışlarıyla insanları donduruyormuş… Ona bir şeylerin çaldıranlar ve çarpılanlar, polise bile gidemiyorlarmış. Sanatın ve belki de en çok dolandırıcılık sanatının Avrupa’daki başkenti Odessa’da yaşayan Sonya, iyi bir dolandırıcı ve hırsız olarak diğer önde gelen hırsızların ve “kirli” adamların toplandığı “Kupa Valesi” adıyla bilinen, ancak bir anlamda da bilinmeyen yeraltı kulübünün üyesi olur.

Kulübe yeni katılanlar Sonya’nın hırsızlığı nasıl yapabildiğini merak ediyorlar, ondan işi öğrenmeye çalışıyorlarmış. Hatta günün birinde bir karmançika (cepçi) yanına gitmiş ve “nasıl yapıyorsun bu işi, neden bu kadar büyüksün” diye sormuş bizi Altın El’e. Sonya da bunun üzerine “koy cebine bir şey bak gör nasıl alıyorum” demiş. Adam cebine bir miktar para bir miktar da para biçiminde kesilmiş gazete kâğıdı koymuş. Sonya’yla karşılıklı oturup uzun uzun sohbet etmişler ama adamın eli sürekli dolu cebinin üstündeymiş. Sonya atılmış “korkuyor musun ki elin sürekli cebinin üstünde” demiş. Adam da bunun üzerine elini cebinden çekmiş. Birkaç saniye sonra cebini kontrol ettiğinde gazete kâğıtlarının yerinde olduğunu ama paraların yerinde olmadığını görmüş.

Efsane bu ya Sonya orada tanıştığı bir başka hırsıza gönlünü kaptırır. Özetle herkesi çarpan Sonya ilk defa çarpılmış, avlanmış, tavlanmış olur. Eh gönül ne falcı ne de ferman dinliyor ne de olsa… Bir de üstelik ne yazık ki (hemen her kadın gibi) yanlış adama âşık olur. Çünkü esas oğlan, hem alkolik, hem de kumarbazdır. Üstelik sürekli Sonya’nın parasını yiyen cinsinden. Arkadaşları her ne kadar Sonya’nın yanlış yaptığını söyleseler de, Sonya hiç takmıyormuş ve en kötüsü de kalbine söz geçiremiyormuş. Ara sıra da Sonya’yla sevgilisi birlikte ava çıkıyorlarmış.

Sonya’ya sıradan bir hırsız demek ona cidden hakaret etmek anlamına gelir. Çünkü çaldığı cüzdan sahiplerinin arasında fakir olanları kayırıyor, ne yapıp ne edip, mutlaka paralarını geri veriyormuş. Sevgilisiyle birlikte çıktıkları avlardan birinde Sonya’nın başına bir iş gelmiş. Bir gün şehre yeni gelmiş yaşlı bir adamı, kendilerine ait olmayan bir evi satmış ve dolandırmışlar. Sonya ve sevgilisi tarafından dolandırıldığını anlayan adam, intihar etmiş. Sonya, bunun üzerine ahlaksız bir iş yaptığını düşünüp üzülmüş, daha da ötesi kahrolmuş. Çünkü o kimsenin zarar görmesine dayanamazmış.

Aradan zaman geçmiş, başka bir iş sırasında Sonya’nın sevgilisi yakalanmış. Sonya, sevgilisinin 10 yıla mahkûm edildiğini öğrenince de yine üzüntülü zamanlar Sonya’nın hayatının parçası olmuş. Ancak hapisten bir türlü çıkamayacağını düşündükleri adamın, 3 ay sonra serbest bırakılması güzel hırsızın mutlu olması için yetmiş. Birlikte olmak ve hayatlarını yeniden kurmak isteyen çift, bir daha çalışmamaya karar vermişlerse de, ne yazık ki durum böyle olmamış. Bir gün esas oğlan elinde Sonya’ya aldığını söylediği bir takım ziynet eşyalarıyla eve gelmiş. Sevgilisinin hediye ettiği, yüzük ve kolyeleri takıp takıştıran sonra, polise o halde yakalanınca eşyaların çalıntı olduğu ortaya çıkmış. O zamana kadar yani 15 yıl boyunca yakalanmayan Sonya, bunları taktıktan sonra polis tarafından yakalanmış ve Sibirya’ya çalışma kampına gönderilmiş. Sonya 5 yıl kadar burada kalmış… Onu kurtarmak için çabalayan ve aynı zamanda kendisine âşık bir de avukatı varmış. Sonya’nın aşkı avukata her şeyi yaptırabilirmiş ve öyle de olmuş. Bir gün Sibirya içinde sürekli sürülen Sonya trende prangalı bir halde otururken, yanına üniformalı bir adam gelmiş, kızı prangalarından çözmüş, özgürlüğünü vermiş. Gelen adam, subay kılığına giren avukatın ta kendisiymiş. Sonya’yı alıp kaçırmış.

Sonrasında ne olduğunu ne bilen var ne de gören. Ancak, Avrupa’da ne zaman bir büyük hırsızlık dolandırıcılık olsa, Sonya’nın işi deniliyormuş.

Bugün bile “Sonya efsanesi” bütün Avrupa’da biliniyor. Hatta 1890, yılında Çehov'la görüştüğü bile söyleniyor. Daha da birçok efsane peşi sıra geliyor... O hala Avrupa’nın en büyük dolandırıcısı. Limonchiki de Sonya’ya yazılan şarkılardan sadece biri. Şarkının sözlerinde “balkonumda limonlarım vardı, ama şimdi onlar Sonya’nın balkonunda” diyor ve durumun vahametini kavrayamadığını anlatıyor.

De Amsterdam Klezmer Band’in neredeyse bütün şarkıları, Odessa’nın dolandırıcılarını anlatıyor. Bu da aslında tesadüf değil. Çünkü grubun iki vokalistinden biri, Alec Kopyt Odessa’lı. Odessa’dan sözcüsü olan bir gruptan beklenileni yapan De Amsterdam Klezmer Band’e bu anlamda, bana bu öyküyü anlatan Edişer Lomadze’ye büyük paylaşımından, Sonya’ya ise böyle bir efsane yarattığı için teşekkürü borç bilirim.



İlgilenenlere şarkının orijinal sözleri:

Limonchiki

“Ja umeju malatit', omeju vimolatchivat'
Umeju shariki krutit', karmani vivoratjivat'
Oi limonchiki, vi moi limonchiki
Gde rastjoti vi n mojom sadov
Oi limonchiki, vi moi limonchiki
Vi rastjote v soni na balkonchike
Na bazare sjum i gam, slishno razgovorchiki
Kto-to sjopnul chemodan i unjos limonchiki
Na kostetskoi benja zjil,
Benja maij svayu ljubil
Jesli jest'u beni matj
Znachit, jest kouda poslatg
Ja u tjoti nocheval, u tjoti bili gosti
Ja u tjoti paprasil, ona skazala "posle"

ve
İngilizce çevirisi:

Limonchiki
“I'm so smart and I have a good pair of hands
I can empty your pockets out
Before you bat an eye
Oi, limonchiki (millions of bucks)
Where do you grow, in which orchard
Oi limonchiki, you grow on sonya's balcony
There's riot at the market
And there are rumours:
Someone has picked the whole suitcase
Filled with "limonchiki"
Benny was born in the heart
Of Moldavanka, and with the
Name like this, he's always taken
For a "shmuck" (idiot)
My auntie had a party, with
Many guests. when I asked if
She would take me to bed she answered
When the guests are all gone”

29 Mayıs 2009 Cuma

Naif sesli zor enstrüman: klavsen














Klavsen, her ne kadar Barok Dönem içinde parlak zamanlar geçirmiş olsa da 20. yüzyılda yeniden değer bulmuş bir enstrüman olarak müzikte “varım!” diyor. Dinleyicileri ve henüz enstrümanı keşfetmemişler için: klavsen…


Fransızlar, Clavecin; İtalyanlar, Clavicembalo; Almanlar, Cembalo; İspanyonlar, Clavicordio, İngilizler ve İngilizce konuşan diğer ülkeler adına, Harpsichord diyorlar. Enstrüman, hem telli, hem de tuşlu olduğundan, daha sonraki sayılarımızda üzerine uzun uzun yazmayı düşündüğümüz Hornbostel – Sachs sınıflandırması içinde kordofon ailesinin içinde yer alıyor ve Box Zither (telli ve kutulu) çalgılar grubuyla anılıyor.


Klavsenin oluşum, dönüşüm ve parlak yılları


Mekanizmasının özellikleri ve teknik olarak enstrümandan bahsetmeden önce biraz tarihçesine bakalım. Enstrümanın ilk örneklerinin 1397 tarihli olduğu biliniyor; bu da bize çalgının Rönesans Dönemi’nde kullanılmaya başlandığıyla ilgili ipucu veriyor. Ancak Geç Rönesans ve Erken Barok dönemlerde enstrüman daha yaygın kullanılmaya başladığından dönem itibarıyla burada anmanın doğru olduğunun altını çizmek gerekir. Hermann Poll tarafından bulunduğu düşünülen klavsenin ilk adı “Clavicembalum” olarak belirlenmiş. Ünlü Grove Müzik Ansiklopedisi’nin bir bölümünü oluşturan “Musical Instruments”da “enstrümanın resmedildiği ilk yerin, Almanya 1425 olduğu bunun da bir sunak üzerinde olduğuna dair” bilgiler bulmak mümkün. 15. yüzyıl, Batı Avrupa’sında ülkeden ülkeye teknik özellikleri ya da icra edildiği türler bakımından farklılıklar gösterse de kullanılıyormuş. Bazı ansiklopediler ve müzik sözlükleri, enstrümanın Macaristan’da ortaya çıktığı varsayılan dulcimer, cimbalom (cymbalom) gibi enstrümanlardan türetildiğini söylüyor. Ancak biz klavsen hakkında tarihteki ilk veriyi, Henri Arnault De Zwolle’ın 1440 tarihli el yazması müzik enstrümanları kitabında buluyoruz; kitap enstrümanlar hakkında sadece bilgi içermekle kalmıyor, onların çizimlerini de içeriyor. Buna ek olarak, ‘Harvard Dictionary of Music’de ise enstrümanla ilgili, erken dönem en geçerli ve doğru verinin Sebestian Virdung’un 1511 tarihli “Musica Getutscht”da olduğu yazılı. 1500’lü yıllardan, 1800’lü yıllara değin biçimsel anlamda pek çok farklılıktan geçtiği bu farklılıkların enstrümanın adına da yansıdığı topladığımız bilgiler içinde önemli bir yer tutuyor.

İtalyan yapımı 1521 tarihli en eski klavsenin, birçok enstrüman gibi Royal Academy of London’da halen koruma altında olduğu biliniyor. İtalya’dan söz etmişken orada yapılan klavsenlerin daha çok eşlik için yapılmış olduğunun ve bu enstrümanların gösterişli seslerinin olmadığını da söylememiz gerekir.

1580’lere gelindiğinde enstrüman Flamanların elinde değişime uğramış. Bu değişimi gerçekleştirenler, Hans Ruckers ve onun torunları olmuş. 17. yüzyıl itibarıyla klavsene, ikinci bir klavyeye eklenmiş ve ses yapısında da değişiklikler olmuş.

Klavsen her ne kadar 14. yüzyılda keşfedilmiş, 15. ve 16. yüzyıllarda kullanılmış olunsa da, kendisine yakışan itibarı 17. yüzyılda yakalamış. 1650 ile 1750 yılları arası klavsenin oda müziği ve orkestrada kullanımı kadar solo icrası da yaygınlaşmış. Vural Sözer, “Müzik Ansiklopedik Sözlük” isimli kitabında “18. Yüzyılda Londra’da Tabel, Flemming, Tschudi, Kirkman; Almanya’da Silbermann’ın, klavsen yapımında ün kazandıklarından” bahseder. 17. yüzyılın ortasından başlayan ve 18. yüzyılın ortalarına kadar süren dönem boyunca ise, birçok bestecinin klavsen üzerine yapıtları olduğu biliniyor. Bunlardan bazıları Barok Dönem içinde, son derece önemli yerlere sahip: Georg Philipp Telemann (1681- 1767), Jean-Philippe Rameau (1683- 1764), Johann Sebastian Bach (1685-1750), Marc-Antoine Charpentier (1643- 1704), Claudio Monteverdi, (1567 -1643), Giuseppe Torelli (1658 -1709), Francesco Canova da Milano (1497 - 1543). Klasik dönem bestecilerinden, Joseph Haydn (1732-1809) ve Ignace Joseph Pleyel (1757-1831) klavsene ilgi duymuş ve enstrüman için parçalar yazmışlar. Piyanonun keşfiyle, besteciler de icracılar da klavsen üzerine pek eğilmemişler.


Yeniden doğan klavsen…


Klavsenin daha da değerlendiği yıllar, 20. yüzyıldan günümüze kadar uzanan zamandır. Klavsenle müzisyenler arasına bu denli uzun bir zamanın girmesini ise, piyanonun kullanımına başlanması ve daha güçlü bir sese sahip olan piyanonun tuşlu çalgılar arasında en popüler noktaya oturması oldu. Müzisyenlerin Barok dönem müziğine duydukları ilgi ve ardında gelen, Barok dönem enstrümanlarının “yeni müzik” içinde yer alması, öte yandan; Barok müziğin akademik öğrenim alanlarının yaygınlaşması enstrümanın yeniden canlanmasını sağladı. Klavsenin yavaş yavaş kendine özgü tınısını keşfeden müzisyenler ve enstrüman yapımcıları oluştu. Arnold Dolmetsch (1858 -1940), Frank Twombly Hubbard (1920-1976), William Richmond Dowd (1922-2008) ve Amerikalı ilk klavsen yapımcısı Wolfgang Joachim Zuckermann (1922)önemli klavsen yapımcıları arasında yer alıyor. İcracılardan ise, İngiltereli Violet Gordon-Woodhouse (1872-1951) Polonyalı virtüözler Wanda Landowska (1879-1959), Elisabeth Chojnacka (1939) isimleri enstrümanın yeniden değerlendirilmesi açısından önemli yer tutan isimler.

Yapımına yeniden başlanan enstrümanın icracılarının yanı sıra bestecileri de 20. yüzyılda yeniden artış göstermiş; Philip Glass (1934), Michael Nyman (1944), Iannis Xenakis (1922-2001) gibi modern dönem bestecileri klavseni müziğe yeniden kattılar. Bu bestecilerin arasında da belki en çok ayrışan isim continuum (süreklilik) bağlamında enstrümanı kompoze eden, György Ligeti (1923-2006) oldu.

20. yüzyıl bestecilerinin enstrümanı yapıtlarıyla yeniden müziğe kazandırmalarından bağımsız olarak, popüler kültür de enstrümana karşı boş durmuyordu. Her ne kadar enstrüman 1940’ların caz müziğinde kullanılmaya başta Johnny Guarnieri (1917-1985) tarafından olduysa da asıl popülerleşme evresini, Addams Ailesi’nde kullanımıyla aştı. Frenkastain ‘a benzeyen karakter Lurch’ın klavseniyle olan ilişkisi, onu hemen her bölümde çalması, hatta dizinin bölümlerinden birinde davul çalmaya çalışması ancak bundan bir türlü tatmin olmayarak sürekli olarak başına bir şey gelmiş olan klavsenini sayıklaması, aile fertlerinin yeniden bir klavsen yapması enstrümana yapılan vurguyu katlayarak anlatıyor. Dolayısıyla büyük bir rahatlıkla “klavsen için dizinin rolü küçümsenmeyecek ölçüde” diyebiliriz.

1960’lar ve 70’lerde popüler müzik içinde kullanılan enstrüman çeşitliliği artık kimseyi şaşırtmıyor olmalı; elbette klavsen kullanımı da. Başta Beatles (“In My Life”ı, özellikle klavsenin çalınış tavrına dikkat ederek bir daha dinlemenizi öneririz) olmak üzere, The Beach Boys, The Mamas and the Papas ve The Kinks gibi isimler enstrümanı o yıllarda kullanan gruplar arasında. Günümüz müziğinde, The Arcade Fire, Tori Amos, Kate Bush, Bjork ve The Stranglers’ın da bazı şarkılarında enstrümanın tınısını yakalamak mümkün.

Klavsene dair teknik bilgiler…

Klavseni hiç bilmeyenler, uzaktan (çoğunlukla beş kenarlı) bir masaya ya da biraz müzikle ilgilenenler piyanoya benzetebilirler. Enstrümanın kordofon ailesinin içinde yer aldığından bahsetmiştik ki bu da bize klavsenin telli bir çalgı olduğuna dair ipucu veriyor. Klavsen yapıldığı yere ya da yapan kişiye bağlı olarak oldukça alımlı bir görünüme sahip olabilir. Bu da Barok dönemin vazgeçemediği süslemelerin göstergesi olarak değerlendirilebilinir.

Klavsende tuşlara basarak ses elde ediliyor, ancak enstrümanın sesi, tuşta parmak tutulduğu sürece devam ediyor. Ne zaman ki tuştan parmak çekilir, o zaman mekanizmasında bulunan keçeler susturucu işlevi görür ve enstrümanın sesini yani titreşimini durdurur. Klavsenin içinde “jack” adı verilen bir mekanizma bulunuyor; bu mekanizmanın basit işleyişli; oynayan, küçük ve hassas parçaları bulunuyor. Jack, düz bir çıta biçiminde ve tahtadan… Bahsettiğimiz parça, sesin elde edilmesi için gerekli mekanizmanın önemli parçacıklarını üzerinde taşıyor.

Peki nasıl oluyor da enstrümandan ses elde ediliyor? Tuş kaldıracı piyanodakine benzer bir mekanizma. Klavsenin içindeki jack’ın üzerinde bulunan ve “pim” olarak adlandırabileceğimiz parçacık, mızraba (eskiden karga tüyü ya da deriden yapılan mızrap günümüzde plastikten yapılıyor) yatay bir biçimde duruyor. Jack mızrabın hareketini belirlerken, açılı duran mızrap tellere temas ediyor. Tuşun ucuna bastığında arkası kalkıyor ve ses elde etme süreci başlıyor. Bu hareketle jack yukarı kalkıyor, o jack’a bağlı olan mızrap, tele değiyor ve telin titreşmesini sağlıyor (jack’ın üzerinde bir de anahtar kuyruğu ve bunun deliği bulunur). Böylelikle enstrümandan ses elde ediliyor. Tuştan elimizi çektiğimizde jack’ın manevrasıyla mızrap yukarı çıkıyor ve ses duruyor. Jack’ın tepesinde bulunan keçe ise tuşa basmadığında vibrasyonu durdurmaya yarıyor. Sesi durduran ve emen dumper (pedal) ise bir nevi amortisör görevi görüyor. Biraz karmaşık gibi görünen mekanizma özetle bu biçimde çalışıyor.

Başka çalgılarla karıştırmayınız…

Klavsen piyanoya benzetilir. Ama bu benzerlik oldukça sınırlıdır: sadece görünüş bakımından olduğunun üzerinde durmak gerekir. Zira çalgımız piyanoyla kıyaslanamayacak kadar naif ve bu naifliği de sadece tınıyla sınırlandırılamaz. Mekanizması, çalışma biçimi de bu anlamda farklılığını ortaya koyuyor; klavsen telleri bir mızrap ile çekerek çalınır oysa piyano, zaman zaman kendini vurmalı çalgılar ailesinin içinde bile bulabilir. Bunun da sebebi kesinlikle mekanizmasında bulunan çekiçlerden ve çekiçlerin her tuşa basılışında tellere vurarak ses elde edilmesindendir.

Türkiye’de dünyaca ünlü bir klavsen sanatçısı
var…


Bahsettiğimiz isim bilenler için hiç de yabancı değil, bilmeyenler ise bilmedikleri için utanmasınlar; çünkü burası Türkiye ve popüler bir iş yapmıyorsanız kimse sizi bilmeyebilir; ama yaptığınız işin değerini de düşürmez. Bahsettiğimiz isim Doç. Leyla Pınar. Onun hakkında bir iki satır yazmadan geçmeyelim dedik. İstanbul Üniversitesi Konservatuarı’nda müzik öğrenimi gören Pınar, biyografisinde yazdığı gibi, “Cemal Reşit Rey´in tavsiyesiyle Avrupa´ya gider ve sırasıyla Padova-Cesare Pollini Konservatuarı, Poitiers Üniversitesi Müzikoloji Bölümü, Paris-Sorbonne Ecole des Hautes Etudes´de ve Paris Ecole Normale de Musique´de eğitim görür, klavsen dalında "Premier prix" alır. Fransa´da JMF "Rencontres Musicales" ve "François Henri Clicquot" ödüllerinin sahibi olur. Bruno Coltro, Solange Corbin, Antoine-Geoffrey Dechaume, Nadia Boulanger ve Robert Kohnen´in öğrencisi olup, ihtisaslaşmasını Santiago da Compostella´da Raphael Puyana, Venedik´te Kenneth Gilbert, Comminges´de J.P.Brosse, Michel Chapuis (org) ve Guildhall Music School´da Christopher Kite (forte piyano) ile kurslarda sürdürür. Collegium Musicae Antiquae, Ensemble Mondial, I Fiamminghi, Holland Calefax, Brüksel Kraliyet Senfoni orkestraları ile solist olarak konserler verir. R.Kohnen ve P.Dombrecht gibi dünyaca ünlü Barok müzik uzmanlarıyla Avrupa´da pek çok defa ikili konserler verir.”

Leyla Pınar’ın yaptıkları bunlarla sınırlı değildir: tüm Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da resitaller vermiş. Kendisinin, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika ve Türkiye Radyo-TV´lerinde solo ve film müziği kayıtları bulunuyor. Bunların dışında yine otobiyografisinden öğrendiğimiz bilgilere göre “Brüksel Kraliyet Konservatuarı’nda klavsen üzerine master class dersleri vermiş. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, İstanbul Devlet Senfoni, İstanbul Radyo Oda ve Filarmoni Oda Orkestraları ile birçok barok ve çağdaş konçertonun Türkiye´de ilk seslendirişini gerçekleştirmiş. Ertuğrul Oğuz Fırat’ın kendisine ithaf ettiği Klavsen Konçertosu’nun dünya prömiyerini Ankara´da C.S.O. ile gerçekleştirmiş. Aynı eseri Brüksel Kraliyet Senfoni ile icra etmiş”. Son konserini dünyanın en önde gelen çalgı müzelerinden Brüksel Enstrüman Müzesinde müzeye ait 3 farklı tarihi klavsen ile vermiş”. Pınar’ın “Yeni Bir Deyiş” ve “Clavcin” isimli iki albümü de bulunmakta.

Son not

Konumuzu klavsen olarak seçmemizin aslında önemli bir anlamı vardı. Bu yıl 15.’si düzenlenen Uluslararası İstanbul Barok Müzik Festivali nisan ayı içinde gerçekleştirildi. Leyla Pınar’ın organizatörlüğünde gerçekleştirilen festivalde Hollandalı ve Kanadalı müzisyenlerin yanı sıra, Türkiye’den başta Leyla Pınar olmak üzere, genç klavsencilerimizden Zeynep Sarıkartal ve Ozan Karagöz gibi Barok müziği icracıları dinleyicilerle buluştu. Festival önümüzdeki yılarda da devam edecek…

Sırlı tını, zamansız müzik, irticalen icra: Sarod















Amjad Ali Khan, sarodu, “sırlı” tınısı, emprovize icrasıyla Türkiye’deydi. İşte Hindistan’da müzesi olan enstrüman sarodun hikâyesi bu ay hepimizi büyüledi…


Bu ayki konumuzu Amjad Ali Khan’ın da Türkiye’de verdiği konser ve kendisiyle yaptığımız görüşme neticesinde sarod olarak belirledik. Sarod her ne kadar Kuzey Hindistan çalgısı olarak bilinse de kökeni Afgan rebabına dayanan bir enstrüman. Hindistan klasik müziğinde Sarod kullanımı oldukça yaygın. Sarodun kelime anlamının “güzel ses” olduğu, bunun da Persçe’den geldiği söyleniyor.

Enstrümanı oluşturan parçalara baktığımızda, sitarda da olduğu gibi sempatik tellerin varlığı dikkat çekici özellik olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu sempatik teller, her defasında çalınan ragaya göre akort ediliyor. Özellikle barok dönem enstrümanları ve Hint çalgılarında sık sık karşımıza çıkan sempatik teller, ana tellerle melodi taşınırken, armoniklerin tınlamasını sağlıyor. Bu tellerle aynı zamanda, ekolu bir ses de elde ediliyor, dolayısıyla da kesintiye uğramadan sesler devam ediyor. Bu devamlığın enstrümanın sesinde yarattığı etki ise bir noktada manevi içselliğe de işaret ediyor; bu içselliğin taşınmasında etkin bir rol oynuyor. Ünlü besteci ve daha da önemlisi sarod üstadı Amjad Ali Khan da, sarodun sesinin sofistikeliğinden bahsediyor ve çalarken de içselleştiği bir takım durumların oluştuğundan söz ediyor. Her ne kadar sarodun udla akraba olduğunu bilsek de, karmaşık seslerin sarodda daha fazla olduğunu söylemekte yarar var. Bir yandan enstrümanın içselliği diğer yandan da sempatik teller sayesinde elde edilen, tınıların uzaması, aynı zamanda Hint felsefesinde ve müziğinde rastladığımız, zamansızlık olgusunu realize ediyor. Enstrüman her ne kadar Afganistan’dan gelmiş olsa da, Hindistan’da varolan veena ve sursingar isimli enstrümanların bileşimi gibi de tasvir ediliyor.


Tınısının sırrı


Enstrüman ahşap ve deriden oluşuyor. Gövdeye gerilen deri, Amjad Ali Khan’ın deyimiyle, “sarodun sesini daha çok insana yaklaştırıyor”. Bazı sarodlar, Afgan rebabı gibi dut ağacından yapılsa da sitarın da yapıldığı maun ağacını kullanmak sesin zenginleşmesini sağlıyor. Gövdesi ahşaptan yapılan çalgının, göbeğine keçi derisi geriliyor (sarod yapımcılarının özellikle Kalküta keçilerinin derilerinden enstrümanı yapmayı tercih ettikleri söyleniyor). Çalgının uzunluğu genel olarak 1.09cm. Telleri bağırsaktan ya da metalden yapılıyor; sapı ise çelik kaplama ve perdesiz. Enstrümandan teller çekilerek ses elde ediliyor. Hindistan cevizi kabuğundan elde edilen pena ile çalınıyor. Enstrümanı çalmaya başlamadan önce tıpkı tabla icrasında olduğu gibi kimilerine itici kimilerine ise oldukça çekici gelen pudra ve hurma yağı sol ele sürülüyor. Böylelikle enstrümanda elin kayması ya da kayganlığın önlenmesi sağlanıyor. Elbette sardoun sırrını teknik özellikleriyle sınırlamak enstrümana ve icracısına haksızlık olur. Onun sırrı, çalanın parmaklarında, daha da önemlisi ruhunda…


Tarih ve devamlılık

Amjad Ali Khan, bir geleneğin en önemli temsilcilerinden. Dünyanın önde gelen etnomüzikologları genelde bu kadar ün yapmış müzisyenlere karşı çekimser kalırlarken, Khan’ın müziğinin son derece özel olduğunun farkında olup, akademik çevrelerce de bu icranın ve müziğin kabul görmesini sağlamışlar. Dolayısıyla Amjad Ali Khan’ın başarısı enstrümanını, icrasını ve bestelerini de aşıyor diyebiliriz. “Ötekileştirmediği” ve ötekileştirilmesine izin vermediği müziği bütün öznelliğini koruyor. Öte yandan “Sarod Ghar” (Sarod Evi) adıyla açtığı halka açık müze, ailesine ve kendinse ait sarodların korunmasını sağlıyor. Elbette Sarod Evi’nin tek amacı sarod müziği değil. Burada aynı zamanda, işitsel, görsel dokümanlar da bulunuyor ve bu dokümanların pek çoğu Hindistan Klasik müziğine dari bilgiler içeriyor.

Sarod icrası babadan oğla geçen bir öğretiyle yürüyor. Amjad Ali Khan da bu temsilin 6. kuşağını oluşturuyor. Oğulları Ayaan ve Amaan’a bir geleneği miras bırakıyor. Oğulları da 7. kuşak sarod icracıları olacaklar. Onların müzikleri şimdiden ülkelerinin sınırlarını aşmış durumda; yaptıkları film müzikleri ve sinemaya olan ilgileri Amjad Ali Khan’ı hem gururlandırıyor, hem de şaşırtıyor. Çünkü Khan, “genç neslin her şeye yetişebildiğini” söylüyor. Kendisinin ise “taahhütlerinin sarod üzerine olduğunu” vurguluyor. Guru Amjad Ali Khan, “babasından sadece sarodu değil müziği ve müziğe dair ne kadar olgu varsa hepsini öğrendiğini” söylüyor ve müziğinin ve icrasının en önemli noktası olarak gördüğü sevgi ve hoşgörü üzerine konuşuyor: “Benim ailem bana insanlara sadece sevgi vermem gerektiğini öğretti. Tanrıya inanıyorum ben ve o benim her şeyim. Aslında bütün insanlar tek bir aileden geldiğimize inansak bu kadar nefret ve şiddet olmayacak.”


Sarod öğrenmek için…


Sarod genellikle, tabla eşliğinde çalınıyor. Amjad Ali Khan, dünyaca ünlü pek çok müzisyenle birlikte sahne almış. Zaman zaman udla, zaman zaman da büyük orkestralarla birlikte çalmış. Ancak onun en çok keyif aldığı sahneleri genelde tek başına bir tabla eşliğinde çaldığı zamanlarmış. “Tek başına sahneye çıktığında hem orkestra şefi, hem besteci, hem de icracı olabildiğini ve sahnede kendi gibi hissettiğini” söylüyor. Dolayısıyla Hindistan müziğinin temelini oluşturan “zamansızlık” kavramı da emprovize icrasında devreye giriyor. “Sahnede her şeyin farklı olduğunu” vurguluyor Amjad Ali Khan, “ ne zaman ne olacağını asla kestiremediğini ve bir kez çaldığı müziği bir daha asla aynı biçimde icra edemeyeceğini”…

“Sarodu nasıl öğreniriz?” diye soruyoruz. Hindistan’a gelmelisiniz diyor ve ekliyor: “Aslında tanrı her insana müzik yapabilme yeteneğini vermiştir. Avrupalı birçok gence ders veriyorum ama onlar yazılı metinlerden müziği öğrenmeye alışmışlar. Avrupa müziği bunun üzerine kurulu. Oysa ben onlara içlerinden gelen şeyin doğru olduğunu göstermeye çalışıyorum. Müzik, yazmanın, konuşmanın, okumanın yanındadır…”

Sarod icracıları (Wikipedia’dan)

• Allaudin Khan (1880-1972)
• Hafiz Ali Khan (1888-1972)
• Ali Akbar Khan (b. 1922)
• Aashish Khan (b. 1939)
• Amjad Ali Khan (b. 1945)
• Radhika Mohan Maitra (1917-1981)
• Buddhadev Das Gupta (b. 1933)
• Vasant Rai (1942-1985)
• Amaan Ali Bangash (b. 1977)
• Ayaan Ali Bangash (b. 1979)
• Arnab Chakrabarty
• Kalyan Mukherjee
• Vikash Maharaj (b. 1957)
• Tejendra Narayan Majumdar (b. 1961)
• Wajahat Khan
• Bahadur Khan (1931-1989)


Dahası:

• The World of Amjad Ali Khan, Dr. Raghava & R. Menon, UBSPD, UBS Publishers
• Glimpses: Ustad Amjad Ali Khan, Gautam Halder
• Abba... God's Greatest Gift to Us, Amaan Ali Khan, Ayaan Ali Khan, Roli Books / Lustre Press
• www.sarod.com
• http://en.wikipedia.org/wiki/Sarod

ÖZGE Ç. DENİZCİ / VOLUME DERGİSİ YAYIMLANMAMIŞ MAKALE / HAZİRAN 2009

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Hakkâri’den Yükselen Güçlü Ses: Ferec


Beş Yıl Önce Hakkâri’li dört gencin bir araya gelip kendini ifade etmek amacıyla kurduğu Ferec İstanbul’daki izleyicileriyle ilk kez bu yıl Barışarock sahnesinden seslenmişti…

Bundan 5 yıl önce “Hakkâri’den bütün dünyayı görmek ve müzikle tasvir etmek” niyetiyle kurulmuş. Grup Hakkâri’nin ilk heavy metal grubu. Ferec sadece Hakkâri’li heavy metal grubu olarak değil, bu tarzda Kürtçe söyleyen grup olarak da Türkiye’de bir ilk. Bugünlerde çıkarmayı planladıkları albümle ilgili çalışmaları yürütmek için İstanbul’a gelen grubun solisti ve Gitaristi Fuat Taş’la Hakkâri ve Ferec üzerine sohbet ettik.

Hakkâri İstanbul’dan göründüğü kadar uzak bir yer değilmiş aslında. Hem kültürel olarak hem de yaşam biçimleri anlamında yeniliklere oldukça açık bir şehirmiş. Cazdan rock’a her tarz müziği dinleyen genç bir kitlenin yanı sıra, icra eden gruplar da varmış. Ermenilerden Kürtlere pek çok farklı etnik yapının bir arada yaşadığı da bir şehir. Dolayısıyla farklı kültürler iç içe bulunuyor. Bu aynı zamanda şehrin kozmopolitliğini de ortaya koyuyor. Orada yaşayan herkes kendini giyimiyle, yaşam biçimiyle ya da Ferec gibi müziğiyle ifade edebiliyor. Hakkâri halkı büyük şehirlerden göründüğü gibi yenilikleri yadsımıyor, destekliyor.

Fuat Taş hem orada yaşayan insanların hem de grubun yaşam biçimini kendi yorumuyla anlatırken, “bizim bütün derdimiz Kürt olmak değil. Öncelikle insanız. Hakkâri’de insani durumlar da yaşanıyor. Orada da insanlar âşık oluyor, hastalanıyor, her gün dükkân açıyor, aralarında tartışıyor, hatta birbirlerine kazık atıyor ya da kazıklanıyorlar. Yani yaşama dair birçok sorun ve güzellik hayatlarımızda çok daha gerçek” diyor. “Hakkâri yıllar boyu göç vermiş bir şehir. Ancak hiçbir yerde Hakkârili gettosu görülmüyor. Biz dünyaya açığız.” diye ekliyor.

Hakkâri’den Dünyaya…


Ferec’in elemanları farklı aşiretlerden çocukluk arkadaşları. Onların heavy metale duydukları ilgi ise, nereden bulduklarını bilmedikleri, hatırlayamadıkları bir kasetle olmuş. En sevdikleri ve idol olarak aldıkları grupların başında Metalica ve Rammstein geliyor. Taş, “5 yıl önce bu grupları bilmiyorduk” diyor. “Yapmak istediğimiz müziğin ne olacağını biliyorduk. Biz bu müziği metal yapmak adına yapmıyoruz. Ama birileri bunun heavy metal olduğunu iddia ediyor. Bu müzik bizim kendimizi ifade etme biçimimiz…”

Şarkılarının içinde aşk şarkısı da, yaşanmış olaylar üzerine yazılmış şarkılar da var. Jiyan (Yaşam) bunlardan sadece biri:

min ne pereye ku r^ya te da bikim gul (yoluna gül gibi sereceğim param yok)
ne jî zêr serê te da bkim guregur (ne de başından dökecek altınlarım var)
ez hes dikim ez û tu bı hevre bibin dost (ikimizin dost olmamızı istiyorum)
dê dê keçê maçekê bide vî rebenê hûr (hadi kız şu ufacık garibe bir öpücük ver)


Taş Ferec’in manifestosunu “Biz Hakkâri’den dünyaya bakıyor, bu dünyaya ait olduğumuzu hissediyoruz. İtiraz edecek çok şeyimiz olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla insana dair her sorun aynı zamanda bizim de sorunumuz. Dünyaya bakarken sadece acı da değil gördüğümüz. Acıyı görüyor olsak arabesk karikatürler olurduk. Biz dünyanın umut tarafındayız. Kürt olmamız bizim için sıradan bir durum olsa da İstanbul’da İstanbul için bir sorunmuş gibi görünüyor. Dünyanın herhangi bir yerinden olduğu için insanların yargılanmasını anlamlandıramıyoruz. Bildiğimiz, içine doğduğumuz dilimiz ve kültürümüz bizi dünyayla bir şekilde ilişkilendiriyor. Bu ilişki yoluyla dünyayı anlıyoruz, anladığımızı paylaşmaya çalışıyoruz. Kendimizi bir kalıba sokup daraltmaya itiraz ediyoruz. Biz Afrika için de haykırıyoruz. Bu şekilde kendimizi insan denen üst başlığa yakınlaştırıyoruz” şeklinde anlatıyor.

Ferec, heyecanla ilk albüm çalışmalarını sürdürüyor. Albümün kayıtlarını, mixlerini ise Işığın Yansıması’nın gitaristi olmanın yanı sıra, Eyyam ve Dinar Bandosu gibi grupların prodüktörlüğünü de yapan Ayhan Orhuntaş üstlenmiş. Orhuntaş, İstanbul’dan Ferec’le bağlantı kurarak grubun Barışarock’ta sahne almasını sağlamış. Festival zamanı askerde olan grubun gitaristinin yerine de yine Ayhan Orhuntaş sahne almış. Fuat Taş, Barışarock sahne deneyiminin ise onlar için cidden önemli olduğunu söylüyor. Böylesine büyük bir sahnede yer almış olmanın ötesinde, o sahnenin barış ve rock anlamı Ferec için çok daha anlamlı.

Hakkari’den İstanbul’a gidip gelmek oldukça masraflı ve yorucu. Hayatlarını müzikten kazanan Ferec’in çıkacak albümünün finans işleriyle Fuat Taş’ın babası ilgileniyormuş. Bu iş için kredi bile çekilmiş. Grup elemanlarının hepsinin aileleri hem maddi hem de manevî olarak grubun arkasında.

Ferec, vokal ve elektro gitarda Fuat Taş, elektro gitarda Cemal Kaya, bas gitarda İsmail Kurt, davulda Erkan Baran’la her çarşamba ve cumartesi Hakkâri Paradoks Cafe’de sahne alıyor. Son olarak Taş, dünyanın her sahnesinde, parklarda, meydanlarda yer alabileceklerini, çünkü bunun bir paylaşım olduğunu ifade ediyor. Umuyoruz ki onları İstanbul’da daha sık dinleme şansını yakalarız.

Meraklılarına bir de önemli not: Ferec yazıldığı gibi okunuyor. Yani sonundaki ‘c’ harfini ‘k’ olarak okumak yanlış. Anlamı ise “sabahyıldızı”.

Güneş Şarkıları / Sesimiz, ışığımız, müziğimiz güneşten…



Dünyada ilk kez bir sahne sesini de, ışığını da güneşten aldı. Sahnede Taner Öngür ve grubu SYSU (Serap Yağız Suların Uğultusu)’yla birlikte güneşin düşündürdüğü hissettirdiği şiirleri müzikledi.

Taner Öngür projenin oluşum ve gelişim sürecinin internet üzerinden bir arkadaşının kendisine gönderdiği “Güneş ve Rüzgâr Santralleri Talep Ediyoruz” başlığıyla gelen bir maille başladığını söylüyor (O kişinin ben olduğumu söylediğinde de naçizane katkımla övünmüyor değilim). Elektronik postada bulunan tartışma duvarından Türkiye'nin İlk Güneş Enerjisi Fuarı yazısını görmüş ve ardından linkleri takip ederek, konuyla ilgili yazışmalara başlamış. İlk konuştuğu kişiler fuar yöneticileri olmuş; onlara orada konser vermek istediğini söylemiş. Fuar yöneticileri “nasıl olurunu” düşünüp, Öngür’e geri dönmüşler. Bu süreç Öngür’ün zaten kafasında varolan güneş şarkıları projesini hızlandırmış ve ortaya 9 şarkılık bir repertuvar çıkmış. Güneş şarkıları için sözleri kendi yazmak istememiş ve yine oturmuş internetin başına. “Güneş şiirleri” yazınca da haliyle karşısında Türkiye’nin şiir konusunda en geniş veri tabanı, Antoloji.com çıkmış. Bulduğu her bir şiirle bestelemek üzere ilgilenmiş. Öngür, proje için çalışmaya başladıktan sonra “sanki bunu yapmaya hazırmışım gibi hergün bir şarkı çıkıyordu” diyor ve bunu da heyecanına bağlıyor.

Sonra bir de güneşle ilgili ne bulduysa okumaya koyulmuş; Kızılderililerin güneş dansından tutun da eski Sümer tanrısına kadar, kısacası güneş mitolojisiyle ilgili ne bulduysa daha da ilgisini çekmiş.

Bir gün telefonu çalmış ve Avrasya sirkinin ilk kurucusu Servet Yalçın, Öngür’e uğramak istediğini söylemiş. Öngür’ün hayatında ilgilendiği ve güneş kadar önemsediği bir diğer konu sirk; ve Fransa’da bulunan dünyanın en büyük insan sirkinin de adı Cirque Du Soleil (Güneş Sirki) olduğundan konuyla ilgili Servet Yalçın’la konuşmuş. Eski Osmanlı ve Türk tarihindeki sirkler hakkında birçok yazının sahibi olduğunu bildiğimiz Servet Yalçın’ın kendisine “biz hepimiz güneşin uzantısıyız” demesi Öngür’ü daha da heyecanlandırmış. Taner Öngür, “dünyanın güneşten kopan bir parça olduğunu” daha da derinlemesine düşünmeye başlamış ve çocukların ilk resim yapmaya başladıklarında güneşin resmini çizdiklerini bir kez daha fark etmiş. Konuya kaptırdıkça mistik bir konu gibi gelemeye başlamış ama zevk ve enerji de verdiğini o enerjiyle yaratmaya devam ettiğini fark etmiş. “Hep umut verici oldu güneş şarkıları da…” diyor ve ekliyor, “hayat zaten giderek karanlığa gömülüyor; küresel kriz, küresel ısınma… Bütün bunlara direnmek için en doğru yol olduğunu düşündüm. Kişisel olarak da direnmeye ihtiyacım vardı. Ama bu dönem keyifli oldu. Fuar yaklaştıkça konuyla ilgilenenlerin de sayısı artmaya başladı. Aslında “bu kadar sorun varken bir de bununla mı uğraşacağız” demelerini bekledim insanların onlara cevaplar hazırladım ama pek öyle bir şey olmadı.” Öngür’e soruyoruz “peki cevap neydi?” diye: “Bundan iyi bu sorunlara çözüm mü olur? diyecektim” diyor, karşılıklı onun güneşten alıp bize verdiği enerjiyle gülüşüyoruz, arka fonda güneş şarkıları çalmaya devam edip, keyfimize keyif katarken.

Taner Öngür’e bu işin en keyif veren taraflarından birinin de karşı duruş kadar, karşı karşıya gelen ekiplerin bile güneş konusunda hem fikir olup el sıkışmaları olduğu anlaşılıyor. “Öyle bir şey ki Nükleer karşıtlarıyla, nükleer yanlıları bile güneş enerjisi konusunda birleşiyorlar. Çünkü bedava ve milyonlarca yıldır orada. Yazın; düşünsenize gölge arıyoruz, sulara atlıyoruz, orada bir enerji boşa gidip duruyor. Fuarın açılışında Enerji Bakanı da söyledi Türkiye’nin yıllık enerji harcaması 90 milyar kilovat, ülkenin yıllık güneş enerjisi potansiyeli 386 milyar kilovat. Bunu bir çocuk bile duysa “eee peki neden biz bu enerjiyi kullanmıyoruz?” diyebilir. O gün oradaki açılış konuşmasında bakan, nükleer santral ya da başka bir enerjiden kesinlikle bahsetmedi. Sadece güneş enerjisinin ne kadar önemli bir şey olduğundan bahsetti. Ancak fuar bitti, geçen baktım bir gazetede, “nükleer santrale mecburuz” diye başlık vardı. Nasıl bir mecburiyet bu? 90 milyar kilovat enerji kullanıyorsun oysa tepende 386 milyar kilovat var… Sayın Bakan diyorum ben de “güneş enerjisi şahane” dediniz, beni de kutladınız ama ben sizi kutlamıyorum. Çünkü hâlâ “nükleere mecburuz” diyorsunuz. Oysa bu küresel ekonomik krize de küresel ısınmaya da en güzel çözüm. Bütün dünyada inanılmaz bir talep patlaması var, herkes herkesi işten çıkarırken bu sektör hızla büyüyor ve işçi alıyor. Üretime geçilse Türkiye’de harika olur çünkü bir sürü insan istihdam edilir. Öte yandan, dünyada ilk kurulan güneş paneli, hala çalışıyor. Hiçbir masrafı da yok. Ama biz Almanya’nın kullandığı güneş enerjisinin %1’ini bile kullanamıyoruz. Enerji bakanının bir çabası da var. Avrupa Birliği normlarına uyum için bir kararname çıkarıldı ve herkes 500 kilovata kadar kimseye sormadan izin almadan enerji üretebiliyor. Bir de çift taraflı çalışan saatler var. Mesela güneş paneli sistemi aldın, bir tek lambalarını çalıştırıyor. Sen evde olmadığında da sürekli çalışıyor. Çift taraflı saatti de tersine çeviriyor ve enerji üretiminin içine dâhil oluyorsun, bu işten para da kazanıyorsun. Normal fiyatın çok üstünde teşvik alıyorsun. Avrupa’da 49 cent veriyorlar burada 29 cent…”

“En barışçıl olanımız bile savaşın müsebbibi…”

Öngür kızıyor aslında biraz da kendine, daha önce böylesine büyük bir varlığı bir müzisyen olarak keşfetmemiş olmasına. Müzisyenlerin bol bol enerji tükettiklerinden yakınıyor. “Hatta…” diyor, “sokak müzisyenleri bile pil tüketiyorlar. Klasik batı müziğinde bile mikrofonlama var. Popüler ve rock müzikte inanılmaz bir enerji tüketimi söz konusu: ses sistemleri, büyük sahneler ve onların ışıklandırılması, oldukça büyük enerji gerektiriyor. Açık hava festivallerinde sahnenin çalışması için mazot gerekiyor. Mazot diyince ne anlıyoruz, petrol, kan, gözyaşı… Mesela stüdyolarda ya da gece klüplerinde müzik yaparken, sürekli enerji tüketiyoruz. En barışçıl olanımız bile savaşın müsebbibi. Doğalgaz denilince aklımıza Rus şirketleri, dış politika entrikaları geliyor. Bir de kömür santralleri var ki küresel ısınmanın en büyük sebebi.”

Müzisyenlerin farkında olmadan bütün bu kötü enerjileri kullandıklarını söylüyor. Kendini elbette ayrı tutmuyor ama mümkün olanın temiz enerji kullanımı olduğunu da tekrar ediyor. Hedefinin kazandığı paralarla güneş enerjisi kullanmak olduğunu evinin, stüdyosunun kullandığı her enerjiyi güneşten sağlamak istediğini belirtiyor. Sadece çok kazanamadığı için bu işin biraz zaman alacağını ama çok kazanan müzisyenlerin derhal bu teknolojiye geçmesi gerektiğini vurguluyor.

Dergimizin de teknik açıdan çok iyi bir dergi olduğunu söylerken sitemkâr bir biçimde neden bu konuyla ilgili haberlere, yazılara ağırlık vermediğimizi soruyor.
“Yılın en karanlık gününde güneşten aldık elektriğimizi…”

26 Şubat’ta gerçekleştirilen konserle kendini bir parça riske attığını da söylüyor, ama sonucunda bunun aslında risksiz bir iş olduğu sonucuna ulaştığını da… Daha önceki konserlerde olduğu gibi neye ihtiyacı varsa onu söylemişti ve sorunsuz bir konser gerçekleştirmişti. “Hollanda’dan özel bir sistem getirtildi. Gümrük Fuarın dışında tracker gibi dev bir kule vardı. Üzerinde 16 adet 200 vatlık güneş paneli var. Bu, otomatik olarak güneşi doğuşundan batışına kadar takip ediyor bunu da iki eksende doğu batı ve kuzey güney ekseninde takip ediyor. Bunlar bir kontrol panelinde 16 tane aküyle 10 kilovat saate kadar enerjiyi depoluyor. Akümülatörler var duruma göre bataryaları dolduruyor ve gereken yere voltaj düşüklüğü olmadan enerjiyi ulaştırıyor.”

Sabaha kadar kurulan sistem, öğlen 1’de konser başlamadan biraz önce şalterin kaldırılmasıyla çalışmaya başlamış. “Belki de yılın en karanlık günüydü” diyor Öngür. “1 saatlik konser verdik. Kişi başına “1 vat” derler, bu 1000 kişiye 1000 vat anlamına gelir. Ama o halde 5 bin kişiye konser de verebilirdik. Bir de bizim konserimiz gündüz vaktiydi ve dolayısıyla aküler aldıkları enerjiyle kendini sürekli şarj ediyordu. Önce sistemi kavrayamamıştım ama şimdi anlamaya başladım.” Sahnede ses gidecek diye hiç düşünmedim. Çünkü akıllı invertör vardı. Öyle bir sistem ki.. Güneş paneli, şebeke ikisine de bağlı olabilirsin dolayısıyla da yarı yolda kalmazsın ama bizde şebekeye gerek kalmadı. Bu invertör nerede enerji varsa onu verdi bize. Bizim konserde de ikisine de bağlıydık ama sadece güneş enerjisi bize yetti. Ayrıca güneş panelleri fotovoltaik çalışıyor ve enerjisini ısıdan değil ışıktan alıyor. Sahnede 2 adet 30 voltlık gitar amfisi, davula mikrofon 2 vokal mikrofonu, basçının preamfisi normal bir rock band’di yani. 32 kanal mikser monitörler her şey vardı. Herkesin kendi amfileri normal prize takıldı. Enerjisi güneşten.

Teknik detayları da konuşuyoruz Taner Öngür’le: “gitar amfileri aslında 200 vatlık enerjiyle çalışıyor ama aslında biri bana “transformatörü değiştirip 12 vatlık transformatör takarsak DC akımı AC akıma çeviren invertöre gerek kalmayıp daha kompakt bir sistemle daha çok enerji kullanma ihtimali olur” dedi. Ama PA sistemlerdeki amfiler için bu geçerli mi bilmiyorum? Büyük olasılıkla da değil.”
“Sahnede ses gidecek diye hiç düşündünüz mü?” diye soruyoruz cevabı hazır, “risk aldığımı biliyordum ama hiç öyle bir kaygım olmadı çünkü akıllı invertör vardı. Öyle bir sistem ki, güneş paneli, şebeke ikisine de bağlı olabilirsin dolayısıyla da yarı yolda kalmazsın ama bizde şebekeye gerek kalmadı. Bu invertör nerede enerji varsa onu verdi bize. Bizim konserde ikisine de bağlıydık ama sadece güneş enerjisi bize yetti. Ayrıca güneş panelleri fotovoltaik çalışıyor ve ısıyla değil ışıkla çalışıyor. Sahnede 2 adet 30 vatlık gitar amfisi, davula mikrofon 2 vokal mikrofonu, basçının preamfisi “normal bir rock band”di yani. 32 kanal mikser ve monitörler her şey vardı. Herkesin kendi amfileri normal prize takıldı ama enerjisi güneşten geldi.”
İnternette birisinin güneş enerjisiyle albümünü kaydettiğini görmüş. Bunun da mümkün olabileceğini söylüyor. Çünkü hepimizin gayet iyi bildiği gibi, şimdiki sistemlerimizde açık alanda bile bir notbook, içine kurduğumuz kayıt programı, condensor mikrofon ve küçük bir mikserle kayıt yapabiliyoruz. Kayıt yapacağımız yere güneş paneli kurulup böyle bir şey de kaydın da mümkün olabileceği açık. Öngür, “stüdyoların damına kurulabilir” diyor. “Hatta televizyon stüdyolarına kurmak gerekir” diye ekliyor. “Film sektörlerinde kullanılabilir. Dış mekân çekimlerinde mazot yerine güneş enerjisi kullanılabilir. Mesela güneş ve rüzgâr enerjisinin bir arada kullanıldığı sistemler var. Bunların da küçük ve portatifleri var. Türkiye’de teknelerin bazılarında kullanılıyor. Türkiye’de bu iş yayılıyor. Bunu görüyorum. Güneydeki su ısıtıcı sistemler değil bahsettiğim. Muğla Üniversitesi binasının ön cephesini kaplamış. Maslaktaki camlı binalar güneş paneliyle kaplansa enerjisini kendi fazla fazla kendi yaratacak. Türkiye deki bütün büyük şehirlere tepeden baktığında her yan çanak anten. Bunun yerine güneş paneli alınabilir”. Aslında son derece haklı olduğunu düşündürtüyor. Çünkü bu sistemi kurmanın soba almak ya da kalorifer döşetmekten bir farkı yok. “Ekonomik krizdeki en büyük kazanç bu olabilir. Özellikle müzisyenler, şarkı yapanlar artık bu konuda kafa yormalılar. Genel sistem güneş paneli akü ve invertör. Kaidenin üzerine monte edilen bir sistem var ayçiçekleri gibi güneşe dönüyor. Her yeri güneş enerjisiyle donatacağım, donattıracağım” diyor.

Öngür, “Sadece iyi niyet ve temizlik gerekiyor. Hırs ve kıskançlık kötü niyet getiriyor. Oysa gezegen bize her şeyi vermiş. Bu kötü niyetlere gerek yok ki” diyor. Bağırıp çağırmadan bu biçimde de bir takım olumsuzluklara karşı durulabileceğine ikna ediyor bizi.

“Akın var Güneşe Akın!”


Taner Öngür’ün Antoloji.com’da şiirler bulduğundan bahsetmiştik. Sonra site yöneticilerine bazı şiirleri bestelemek istediğine dair mailler yazmış. Nazım Hikmet’in “Güneşi içenlerin Türküsü”yle birlikte elinde 9 şiir olmuş. Şiirlerin sahiplerinden bahsediyor büyük bir keyifle: Halil Gürkan “Güneş” isimli şarkının şairi, Eskişehir’de emekli ilköğretim okulu müdürü ve aynı zamanda Eskişehir Şiir Derneği’nin yönetim kurulu başkanıymış. Ödülleri ve kitapları varmış. “Güneş Dağı’nın şairi Armağan Öztürk Ankara’da öğretim görevlisi, “Güneş Olmalı İnsanlar”ın şairi Cevat Çeştepe yine akademisyen, “5 Yıldız Bir Güneş”in şairi Türkan Sarıateş sigortacıymış. Hepsiyle konuşmuş ve tek tek izinlerini istemiş. Onlarla tanışmaktan çok mutlu olmuş ve en çok da tanımadığı insanların konuyla ilgili ne düşündüğünü görmüş.

Serap Yağız’ın da “Serçe” isimli bir sözü var. Malum grubun solisti aynı zamanda… SYSU’da Ahmet Süngü leed gitarda, Gökhan Ölke basgitarda, davulda Ata Erdem Şimşek öbür gitarları da Taner Öngür çalıyor ve bazı şarkıları da kendi seslendiriyor.
Projenin şaşırtıcı bir biçimde kendiliğinden başka bir hal aldığını anlatıyor Öngür “Moğollar olarak Fuat Güner’in programına gitmiştik. Fuat’a projeyi anlattım ve “ben de vokal yaparım destek olurum” demişti. Sonra aklıma Fuat gibi destek olabilecek isimler geldi. Harun Tekin, Bülent Ortaçgil, Aylin Aslım’ı aradım. Destek olacaklar. Hatta hip hop sanatçımız Fuat konuşmalarımızdan birine tanık oldu ve “ben de katılayım” dedi. Böyle birçok sanatçı var işin içinde. Bakalım belki albüm öyle çıkacak.”

Albümün demosu bitmiş. Öngür, bazı firmaların destek olacağını söylüyor: “O firmalardan birindeki bir arkadaş Yaşar Üniversitesi’nde çalışmalar yapıyor. Mesela güneş arabaları rallisini organize ediyor. Belki Yaşar Üniversite’sinde bir konser yapacağız. Onun öyle bir teklifi var. Tabii yine güneş enerjisiyle kurulan bir sahnede. Bodrum Yeşiller’den Pamukkale Üniversitesi’nden benzer teklifler geliyor. Aslında mümkünse bunu tüm açık alan konserlerinde yapılması için çaba sarf edeceğim. Keşke mümkün olsa da albümü de güneş enerjisiyle kaydedebilsek… Fuarda, multi track kaydetmeyi düşünmüştük ama provalar bile son ana kaldı. Bu yaz güneşli bir şeyler olacak biliyorum. Moğollar’ı ikna etmeyi ve güneşten enerjisini alan konserler yapmayı düşünüyorum… Nazım’ın şiiri “Güneşi İçenlerin Türküsü” de albüme dâhil. Yılbaşı gecesi aldım şarkıyı elime ve gece yarısı olduğunda “Akın var güneşe akın!” diye bağırdım.

Öngür, kendini artık “güneşin ajanı” gibi hissettiğini söylüyor. Biz de darısı hepimizin başına diyor, müzisyen arkadaşlarımıza “güneş gibi aydınlık, enerjisini güneşten alan müzikler ve konserler” diliyoruz.

Def / Tef/ Tambourine/ Pandeiro: Her sese, her türe, her yere özgü…

Tef, bulunduğumuz coğrafya içinde pek seviliyor. Gazinolarda, konserlerde müziğin coşkusunu hissetmek için kullanmaya ise bayılınıyor. Ritim kaçıran birinin elinde çok çekilmez bir sesi olabiliyorken biz ona da coşkudan “şahane” diyoruz. Dans ederken onun “şak şuk” sesi coşkumuzu ise daha da artıyor.

Bahsettiğimiz enstrüman aslında teknik açıdan oldukça basit bir çalgı. Çünkü bir kasnak, ona gerilmiş deri ve zillerden ibaret. Yine de, açık bir biçimde genelde kasnağa gerilen derinin koyun derisi, dana işkembesi olduğunu, (makbulünün oğlak derisinden yapıldığı yaygın olarak biliniyor) derinin kasnağın iç tarafına çakılan çivilerle tutturulduğunu söyleyelim. Zilli teflerde, kasnağın genelde 3 yerine oyuklar açılır ve pirinçten yapılan madeni levhalar / ziller takılır.

Aslında tef çalınmadan önce ön yüzü ısıtılır başka bir deyişle tavlanır. Enstrümanın icrası parmak vuruşlarıyla gerçekleşir. “Ziller def sallanarak ya da kuvvetli parmak darbeleriyle oynatılarak çalınır”(Ümit Kaynar, Türk Halk Kültürü ve Halk Müziği, Ege Yayıncılık, 1996).

Çok çok eski çağlardan itibaren varolan bu çalgının Mezapotamya, Ortaasya ve Anadolu’da kullanıldığı biliniyor. Asur kabartmalarında da enstrüman görülüyor.
Anadolu’da Eskiden beri…

Eskiden yeniye tef

Tef, Osmanlı Saray Müziğinde genellikle uda eşlik için kullanılırmış. Ancak bunun dışında dini müziklerde de kullanıldığı biliniyor.

M.S. 1341’de Şiraz’da yazılmış bir Şahnâme (içinde mistik öğelerin bulunduğu, tarihi ve kültürel bilgiler içeren destansı uzun edebi metinler)’nin minyâtürleri çalgıcı kadınların elinde tef betimleri bulunuyor. 15. yüzyılda Timur sarayında Timur için düzenlendiği düşünülen bir eğlence sahnesinde tef çalınır. Yine 15. yüzyıl Fatih dönemine ait bir minyâtürde de tef çalan kadınlar görülür. 16. yüzyıla ait minyâtürlerde de def çalan kadın müzisyenleri görmek mümkün.

Eskiden vahşice bir biçimde oynatılan ayılar tef eşliğinde oynatılırdı. Davula nazaran daha az gür sese sahip olan tef genelde kapalı alanların vazgeçilmez enstrümanı olmuş. Ancak enstrümanın kapalı alanlarda çalınıyor olmasının tek sebebi tabii ki sesinin cılız olması değil sadece. Aynı zamanda kadınların dışarıda raks edip, şarkı söylemelerinin de ayıp olması. Anadolu coğrafyasında her dönem ve her yerde neredeyse ayı oynatıcıları dışında hep kadınlar tarafından icrası yapılan bir enstrüman. Örneğin, Adnan Saygun, Artvin yöresinde de zilli ve zilsiz tef kullanıldığından bahseder. Enstrümanın icrasının yalnızca kadınlar tarafından yapıldığını söyler. “Defi yalnız kadınlar çalar; düğünlerde en çok kullanılan sazlardan biri olan defe kadınlar “lililli” denilen nakaratlarla müracaat ederler.”
“Çankırı’da özellikle de Ahilik dönemlerinden kalma “Çankırı Yaren Sohbetleri”nde “Arap Verme Usulü”nden bahsedilir. Sohbette, zilli Maşa ile def’in isimleri “Arap”olarak adlandırılır ve 12 telli saz, gırnata, keman, tef, zilli Maşa, kaşıktan oluşan saz takımı icralarını gerçekleştirir” (Mehmet Öcal, Türk Halk Müziğimizde Toplu Çalma-Söyleme Geleneği).

Çalgının eskiden beri kullanıldığından bahsedip de Karagöz oyunlarında kullanımından bahsetmemek olmaz. Perde arkasında pek çok farklı enstrüman kullanılır. Ancak tef bunların başında gelir. Oyunun başından sonuna kadar tef efektif bir biçimde oyunun hareketlerini kulağımızla da izlememizi de sağlar. Perde de elbet tef sesiyle açılır.
Tef diyince bir de Adile Naşit’li, Kemal Sunal’lı Türk filmleri geliyor aklımıza. Onları da yad etmeden geçmeyelim. Tosun Paşa’dan Yedi kocalı Hürmüz’e, Şabanoğlu Şaban’dan, Kanlı Nigar’a özellikle dönem filmlerinin hepsinde tef çalan bir kadın görüntüsü vardır.

Dâ’ire / Daira/ Tambourine / Pandeiro / Def / Tef…

Görüldüğü üzere enstrümanın kullanım alanı Anadolu’nun pek çok yerinde oldukça geniş. Ancak dünyanın hemen her bölgesinde şarkıların dekoratif bir parçası olarak kullanılıyor. Kuzey Afrika’dan Türkistan’a birçok ülkede değişik çeşit ve yapılarda “Araplar'dan İspanya yoluyla Avrupa'ya geçtiği ve adına Tambour de Basque (Bask Tamburini) denildiği söylentiler arasında.

“19.yy’a kadar tef, İran’ın ana ritmik çalgısı ve Sufilerin sema gösterilerinde de kullanılan bir çalgıydı. 19.yy’da ise, “zarb” klasik gelenekteki yerini aldı ve tef sadece köylerde, kasabalarda varlığını sürdürdü. Son 15 yıl içinde tef geleneksel müzik yapan topluluklara tekrar dâhil edildi” (Sema Ersoy, Geleneksel İran Müzik Tarihine Genel Bakış…).

İslam öncesi Araplar iç tarafına ziller takılmış teflere dâ’ire diyorlardı ki bu terim hala geçerliliğini koruyor. Daira, İran’da sadece küçük zilli teflere verilen isimken, Gürcistan’da sadece iki el ile tutularak, parmakla ve avuç içi ile çalınan tahta kasnağın tek tarafına ince demir halkalardan geçirilmiş ip gerilmiş deriden yapılan çalgıya verilen isim. Öte taraftan, Özbekistan ve tacikistan’da da enstrümana doira deniliyor.

Türkçede geçerli bir diğer adı da def olan çalgının bu ismi aslında Arapçadan geliyor. Hindistan’ın Güneyinde kanjira veya ganjira adıyla biliniyor ve daha çok Karnatik müziklerde kullanılıyor.

Bunların dışında, Şamanların özellikle ateş etrafında dans ederken kullandıkları bilgiler arasında. Tef, Rembetiko müziğinin vazgeçilmez enstrümanları arasında. Pandeiro adıyla Brezilya’da Samba, Coco müziklerinde kullanılıyor. Pandeireta veya pandereta adıyla da İspanya ve Portekiz’de var. Arap müziklerinde kullanıldığını söylemiştik oradaki diğer adlarından biri ise rik. Rusya’da Buben olarak bilinen enstrüman, Ukrayna’da bubon, Polonya’da beben, Çek’de buben olarak biliniyor. Bu ismin ise köken olarak Yunancadan geldiği düşünülüyor.

Her türde tef…

Tefi Beat, Rock, Pop her tarzın vazgeçilmez enstrümanı olarak da tanımlayabiliriz. Çünkü aklımıza bile gelmeyecek şarkıların içinde bile bu enstrümanla karşılaşıyoruz. Örneğin Beatles, 1962’de Love Me Do'nun albüm versiyonunda, Don't Bother Me, I'll Cry Instead, Everybody's Trying to be My Baby, It's Only Love, Wait, We Can Work It Out, Help!, Think For Yourself, gibi bir çok şarkılarında tef kullanmışlar. Öyle ki 1965 kayıtlarının neredeyse tamamında var. Beatles tabii ki örnek gruplardan sadece biri… Tift Merritt, Tambourine adlı bir albümün sahibi. Bu aralar oldukça çok karşımıza çıkan hip-hop şarkıcısı Eve’in Tambourine isimli bir şarkısı hatta şarkının klibi de var. Ancak hepsinden üstün olan bir şarkı var ki, biz onu ilk Bob Dylan’dan duyduk, sonra o şarkıyı The Byrds’in şarkının adını verdikleri albümüyle yeniden keşfettik: Mr. Tambourine Man…

Mr. Tambourine Man

Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Though I know that evenin’s empire has returned into sand
Vanished from my hand
Left me blindly here to stand but still not sleeping
My weariness amazes me, I’m branded on my feet
I have no one to meet
And the ancient empty street’s too dead for dreaming
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Take me on a trip upon your magic swirlin’ ship
My senses have been stripped, my hands can’t feel to grip
My toes too numb to step
Wait only for my boot heels to be wanderin’
I’m ready to go anywhere, I’m ready for to fade
Into my own parade, cast your dancing spell my way
I promise to go under it
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Though you might hear laughin’, spinnin’, swingin’ madly across the sun
It’s not aimed at anyone, it’s just escapin’ on the run
And but for the sky there are no fences facin’
And if you hear vague traces of skippin’ reels of rhyme
To your tambourine in time, it’s just a ragged clown behind
I wouldn’t pay it any mind
It’s just a shadow you’re seein’ that he’s chasing
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Then take me disappearin’ through the smoke rings of my mind
Down the foggy ruins of time, far past the frozen leaves
The haunted, frightened trees, out to the windy beach
Far from the twisted reach of crazy sorrow
Yes, to dance beneath the diamond sky with one hand waving free
Silhouetted by the sea, circled by the circus sands
With all memory and fate driven deep beneath the waves
Let me forget about today until tomorrow
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you

7 Nisan 2009 Salı

Sadece vibrafon…






















Orhan Gencabay’dan, İlhan Usmanbaş’a, Alben Berg’den Yann Tiersen’e bir çok bestecinin kullandığı vibrafon, Lional Hampton’un müziğinde perküsyon, Red Norvo’nun elinde melodik enstrüman olarak kulaklarımızda…

Caz her dönem yenilikçi bir tür olarak müzik tarihinin sayfalarında yer alır. Kimileri için “anlaşılması zor ve kafa ütüleyici” olarak nitelendirilirken, kimileri için “enstrüman kullanımları, armonik yapısı, tını ve ritimlerin üst sınırlarında dolaşan ve müziği bu anlamıyla zorlayan mükemmel bir tür”dür. Bu sınırların zorlanması cazda kullanılan enstrümanların hem ritmik hem de melodik olarak tatmin edici, icracının da doyurucu olabilmesi önemli. Elbette her enstrüman hem ritmik hem de melodiktir. Ancak burada sözü geçen ritmiklik aynı zamanda müzik bilimciler tarafından perküsyon olarak da görülen piyano gibi enstrümanlar. Bu sayıdaki konumuz sözünü ettiğimiz enstrümanlar kategorisinin neredeyse üst taraflarında bulunan, cazın vazgeçilmez enstrümanı vibrafon. Enstrüman, bir virtüözün elinde sınırlarını hayal bile edemeyeceğimiz düzeyde zorlatabiliyor.

Tuşlu, paletli…

Ksilofon ve marimbayla benzerlik gösteren enstrüman, alüminyum tuşların yanı sıra, tahta tuşlardan da oluşabiliyor. Bazı ansiklopediler, ‘marimbadan daha gelişmiş enstrüman biçimi’ olarak vibrafonu tanımlıyor. Çalgı vibraharp ismiyle de bilinmesine karşın bu isim çok da yaygın değil ve enstrümanın değişim serüveni sırasında konulmuş bir ad.

Vibrafounun başlıca parçaları, tuşlar, rezanatörler, sesin şiddetini belirleyen pedal, motor, elektrikle çalışan bir palet, tüpler... Enstrüman, ucu topuzlu çubuk olarak tarif edebileceğimiz maletlerle tuşlara vurularak çalınıyor.
Uzun çubuklardan oluşan tuşların altında, uzunluğu hesaplanarak yapılmış birer tüp bulunuyor. Bu tüplerin içindeki hava elektrikli bir paletle büyüyor. Bu da maletlerle vurulan tuşların sesini çoğaltıyor ve yansımasını sağlıyor. Enstrüman adını, vibrato etkisi oluşturan aksamlarından alıyor. Enstrümanda bulunan bazı aksamlar, nota değerlerinin belirlenmesini, bazıları ise entonasyonu belirliyor.

Malletle çalınır, besteciler bayılır

Birkaç ayrı vibrafonun arasında oktav farklılıkları bulunabilir. Ancak kullanımı en yaygın vibrafonlar, fa’dan fa’ya üç oktav olanlar. Enstrüman genel olarak iki veya dört maletle çalınır ve çalım tekniği olarak da ‘iki malet’/ ‘dört malet’ biçiminde adlandırılır. Vibrafonu, bilindik sözkonusu tekniklerin dışında da, çalmak mümkün. Özellikle çağdaş müziğin sınır tanımaz alanında ve modern cazda kullanımına rastladığımız ‘viyolonsel yayıyla çalma tekniği’, enstrümanın kullanımına yeni bir önerme getirmiş. Modern cazın vibrafon virtüözü olarak bilinen ve Gary Burton’la Berklee’de çalışma fırsatı bulmuş Matthias Lupri (1964) bu önermeyi sunan, kullanan isimlerden. Bu özel teknikler arasında 5 hatta 6 maletle çalma tekniklerini de sayabiliriz.

Leedy Manufacturing Company tarafından 1920’li yıllarda ilk kez Amerika’da piyasaya sürülmüş. 1920’lerin sonunda enstrüman çeşitli değişiklilere uğratılmış. Enstrüman, günümüzde kullanılan ‘vibrafon’a dönüşünceye kadar aksamları, aksamlarında kullanılan materyaller bakımından da dönüştürülmüş. 1930’larda ise cazda yaygın kullanım alanı bulmuş.

Vibrafon Türkiye’de…

Türkiye’de vibrafon kullanımı ise Orhan Gencabay’ın 1966’da yazdığı “Deryada Bir Salım Yok” isimli şarkıda çıkıyor karşımıza. Süheyl Denizci (1932-2007) kuşkusuz Türkiye’de caz müziğinin öncülerindendi. Pek çok enstrümanın yanına vibrafonu da koymuş önemli bir caz müzisyeniydi. Hem prodüktör hem de müzisyen kimliğiyle Attila Özdemiroğlu da Türkiye’de vibrafon çalan müzisyenler arasında.

1968 tarihli “Raslamsallar IV, V, VI, vibrafon, alto saksafon, kontrbas ve vurmalılar için” isimli yapıtında İlhan Usmanbaş (1921) vibrafon kullanmış, yapıtın ilk seslendirilişi ise Ankara’da, Moskova Yeni Müzik topluluğu tarafından 1993 yılında gerçekleştirilmiş.

Türkiye’nin neredeyse tek vibrafon virtüözü olarak Tevfik Akbaşlı (1962) biliniyor. İcracılığının yanı sıra, besteciliğiyle de ön planda olan bir müzisyen. Akbaş da Gary Burton’la çalışmalar yapmış şanslı icracılardan.

1987 doğumlu Tunç Çakır, hem bu kadar genç olup, hem de yaşına göre perküsyon sanatındaki başarısıyla izleyicileri kendisine hayran bırakıyor. 2001 yılından itibaren pek çok müzisyene perküsyonuyla eşlik eden Çakır, 1998 yılında, Mimar Sinan Üniversitesi Vurmalı Çalgılar Bölümü’ne girmiş. Cengiz Baysal’ın ‘Candy and Milkshake’ albümünde ise vibrafon çalmış. Tunç Çakır’ın en önemli özelliğinin, 4 mallet vibrafon çaldığı söyleniyor.

Türkiye’de Vibrafon’un konservatuarlar dışında pek yaygın öğrenim alanı yok. Belki cazın elit müzik olmaktan uzaklaşması ve özellikle de ailelerin çocuklarını sıra dışı enstrümanlara yönlendirmesiyle vibrafonun meraklıları da artabilir.


Çağdaş müzikteki ilk kullanımı için bütün kaynaklar, Alben Berg’in “Lulu” operasını gösteriyor. Tarih ise 1934… Benjamin Britten (1913-1976) “Spring Symphony”de, Pierre Boulez (1925) “Le Marteau Sans Maître”de, Morton Feldman (1926-1987) “Rothko Chapel”de, Igor Stravinsky (1882- 1971) “Requiem Canticles”de, Dmitri Shostakovich (1906-1925) “14. ve 15. Senfoni”lerinde, Olivier Messiaen (1908-1992) “Turangalila Symphony” başta olmak üzere pek çok yapıtında vibrafon kullanmışlar.

Yann Tiersen (1970)’in Amelie filminin müziklerinde, Leonard Bernstein’ın (1918-1990) West Side Story’sinde kulağımız vibrafon sesini kolaylıkla ayırabildi.
Captaine Breefheard, Frank Zappa, The Beach Boys, The Beatles, Dire Straits, Pink Floyd hatta Madonna bile en az bir şarkılarında vibrafonu kullanmışlar.

Enstrümanın caza kabulü için Lional Hampton (1908 – 2002) ve ‘Mr. Swing’ olarak da bilinen Red Norvo (1908 – 1999) isimleri geçerli. Vibrafon kullanmaya başlamadan önce davul çalan Hampton, davulda kullandığı tekniği bir biçimiyle enstrümana taşımış, bu da onun müziğini vibrafon ve caz üzerinde taklitlerinden kaçınılacak hale getirmiş. Norvo ise enstrümanı Hampton’dan farklı olarak melodik bir enstrüman olarak kullanmasıyla biliniyor. Onun daha önceki enstrümanı ise, xylofon / ksilofondur. Sonra gelen isim ise kuşkusuz Milt Jackson (1993 – 1999). Joachim E. Berendt, meşhur ‘Caz Kitabı’nda, vibrafonun özellikle yorumcuları hakkında yazar.
1920’lerde dans, 1960’larda ise rock tarzındaki müziklerde kullanıldı. Günümüzde ise cazın yanı sıra, çağdaş müziklerde de kullanılıyor.

Özge Ç. Denizci
Volume Dergisi/ Mart 2009

8 Mart 2009 Pazar

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -8
















‘Oriental Blues’ yani ‘ruh durumunun ifadesi’, ‘sesin zamanla organizasyonu’ ya da kısaca Luxus


Ne Nesimi’nin ‘Haydar Haydar’ını, ne Müslüm Gürses’in ‘Yuvasız Kuş’unu böyle bir yorumla dinlememişsinizdir. Keman, klarnet ve darbukanın muhteşem uyumu, gitar, davul ve basla buluşmuş ve karşımıza Luxus’u çıkarmış. ‘Oriental Blues’ grubu olarak kendilerini tanımlayan grup elemanları, bunu da daha çok ‘ruh durumunu ifade etmek’ için kullandıklarını söylüyorlar. Grup, 2000 yılında Alper Bakıner tarafından ‘sahne projesi’ olarak tasarlanmış. Pakistan’dan, Balkanlara uzanan bir ses Luxus…

Sahneye çıktıklarında ilk söyledikleri şarkı sizi önce Pakistan’a götürüyor. Pakistan Sufi müzik üstadı ya da bilinen bir diğer adıyla Kavvali (qawwali) müziğinin padişahı Nusrat Fateh Ali Khan’ın Michael Brook’la yaptığı ve kısa sürede dünya çapında hak ettiği değeri gördüğü Mustt Mustt albümüne ismi veren şarkıyla açıyorlar sahneyi. Son derece coşkusuna uygun… Sufilerin coşkusunu hissetmemeniz için hiçbir neden yok. Ozan Akgöz’ün akordeonu, Fransız misyonerler tarafından Hindistan’a götürülen ve oradan da Pakistan’a geçen portatif, yatay çalgı harmoniuma dönüşüveriyor. Sahneden gelen sesler gözünüzün önüne neredeyse Nusrat Fateh’in siluetini getirecek.

Bu ise sadece bir başlangıç… Çünkü ‘Damdaki Kemancı’ müzikalinden ‘If I were a Rich Man’ ya da Türkçesiyle ‘Ah Bir Zengin Olsam’ şarkısı çoğumuzun kulağındadır. İşte bu şarkıyı öyle bir düşünün ki oldukça keyifli. Efkârlı bir şarkı bu kadar mı neşeli icra edilebilir?

Efkâr demişken aklımıza Çingeneler geliyor. İşte belki de grubun kendini tarif ettiği ‘Hipnotik eğlence’nin temeli bu durumdur. Hüzün neşeye dönüşüyor, neşe de transa. Kendinizi kaybediyorsunuz dinlerken. Öyle bir yorumluyorlar ki Müslüm Gürses’in ‘Yuvasız Kuş’unu adeta yerinizde duramıyorsunuz. Birçok tartışmaya konu olmuş ‘Kâtibim’ şarkısı bambaşka oluyor ellerinde, dillerinde, nefeslerinde. Hele bir de Luxus’tan Tanju Okan’ın ‘Deli Gibi Sevdim’(“Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş”) şarkısını dinleseniz…

Eğer, ‘Dans etmem ben’ diyorsanız, Luxus’u hiç dinlememişsiniz demektir. Çünkü 9/8’lik ritimden başlıyor, 5/8, 6/8, 4/4, 2/4, hatta 12/8, artık o anda hangi ritim varsa hepsini kullanıyorlar. İlk kez dinliyorsanız ‘sırada ne var acaba?’ diyorsunuz. Her şarkıdan sonra da ağzınız şaşkınlıktan biraz daha fazla açılıyor.

Sahnede kendisi için çalan kaç tane grup biliyoruz? ‘Kendine çalmak’ demek, benim için ‘yaptığı işten son derece keyif almak’ demektir. Luxus tam da böyle bir grup. Sahnede evlerinde gibiler. En çok da kendileri gibi... Hem sahnede birbirlerinden bağımsız, kendi enstrümanlarıyla aşk yaşar haldeler, hem de hep birlikte ‘tam bir grup’…
Her konserlerinde başka bir hale bürünüyorlar ki bu durum aslında sürekli konser veren gruplar için oldukça zordur. Sürekli değişken haldeler. Bahsettiğimiz öyle kocaman değişiklikler değil elbet. Ama müziğin aslında “o anda yapıldığının ve bittiğinin, o ana özgü olduğunun”, bir sonraki yapılışında asla aynısının olamayacağının da farkındalar. Kısacası müziği o kadar iyi biliyorlar.

‘Bu kadar övüyorsunuz da biz grubu nerde nasıl dinleyeceğiz?’ diye sorduğunuzu duyar gibiyiz. Grubun 2008 yılında çıkardığı bir albüm bulunuyor. Albümdeki besteler Alper Bakıner’e ait altı Luxus şarkısı ve konserlerinde mutlaka çaldıkları dört yeniden yorumlanan ya da artık Türkçe’ye yerleşmiş adıyla cover şarkılardan oluşuyor. Albüme adını veren, ‘Acayip Şeyler’ isimli şarkıları aynı zamanda ilk klip şarkıları. İkinci klipleri ise, hepimizin neredeyse ezbere bildiği ve sözleri Cengiz Tekin’e müziği Rıfat Şallıel’e ait Tanju Okan şarkısı “Deli Gibi Sevdim” (şarkının adı albümde daha yaygın kullanılan “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş” olarak geçiyor)…

Kimileri onları Gogol Bordello hatta, Paris Combo’ya benzetiyorlar. Coşku bakımından biraz benziyor olabilirler. Ama onlar farklılar. Çünkü yaşadıkları coğrafyanın tınılarının yanı sıra, tüm dünyanın tınılarını pekiştiriyorlar müziklerinde. Tangoyu da biliyorlar, Çigan müziğini de… Arabeski de, Blues’a yakınlığını da. Hatta rock yapıyorlar, çünkü The Doors’u, Pink Floyd’u iyi tanıyorlar. Onların müziklerindeki ‘büyü’nün temeli ‘sesin zamanla organizasyonu’ olsa gerek diye düşündürtüyorlar.

Vokal ve kemanda Alper Bakıner, Klarnet ve vokalde Kamucan Yalçın, Akordeon ve trompette Ozan Akgöz, Perküsyonda İsmet Kızıl, gitarda Gökhan Barış Bölükbaşı, davulda Burak Beyrek ve basgitarda “sürpriz bir isim” olacağını söyledikleri kişiyle, karşınızda Luxus. Grubu dinlerken bize de ‘acayip şeyler oluyor’, darısı başınıza…

27 Şubat 2009 Cuma

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -7

Ayrılıkta ‘akla zarar’ şarkılar


Bu sayıda 90’lardan ve 90’ların hakikaten de birbirine benzemez şarkılarından bahsedecektik. Ama Last Fm teknolojisinden yararlanıp da müzik dinlemeye başladığımızda çalan şarkıların her biri ayrılık üzerineydi. En az 10 tane böyle şarkı çaldı. Hazır sevgililer günü de bu yakınlarda geçmişken, kimilerimiz için talihsiz bir gün olarak anılacakken, üzülmeyelim de eğlenelim dedik. Ayrılık şarkılarından dem vurmak istedik.

İlk olarak ise karşısındakine hiç bir şey hissettirmeyen ve bütün ayrılıkların sorumluluğunu üzerinde taşıyan bir şarkıdan bahsedelim. Tamamen kendisiyle hesaplaşan ve ayrılıkların sonunda ne olduğunu son derece iyi bilenlerin şarkısı: Eh tabii ki Sezen Aksu olgunluğuyla, ancak Aysel Gürel’in kaleminden ‘Ne kavgam bitti ne sevdam’… Yıl 1991, yapımcı Coşkun plak. Kendi halinin farkına varanların şarkısının sözlerinde ‘her ayrılık bir vurgun değmeyin yaşlarıma benden selam söyleyin bütün aşklarıma’ diyor. Hadi barışalım hepsiyle de bir de selamlayalım. Aksu’nun ayrılık şarkıları saymakla bitmez. Ve tabii ki ‘gidiyorum’ şarkısı en ağır ayrılık şarkılarından biridir.

Aksu’nun ardından Ajda Pekkan gelir o da sözlerle vurur ‘Yeniden Başlasın’da. Melodi de hüzün yok umut vardır. ‘Kapıda eşyalar gözlerimde yaşlar, inanmam sevgilim böyle bitmez aşklar’ diyen Ajda Pekkan ayrılığın katlanılmaz tarafını irdeliyor. Ama umudu da var. Sözler Fikret Şenes’e ait, 45’lik olarak basılan albümün tarihi ise 1978’dir. Arka yüzünde ‘Ya Sonra’ isimli içinde bolca ‘hoşçakal’ diyen yine bir ayrılık şarkısı var. Bahsettiğimiz her iki şarkı da yeniden yorumlandı. ‘Ya Sonra’yı Levent Yüksel, ‘Yeniden Başlasın’ı ise Yeşim Salkım söylemişti. Demek ki her dönem dinlenebiliyor ve her dönem ayrılıklar böyle oluyor…
2000’lerde ‘Kalbini geri verdim bir daha işim olmaz, merak etme sevgilim amazonlar asla ağlamaz…’diyen yine Ajda Pekkan’dı. Üstelik Sezen Aksu’nun prodüktörlüğünde.

Hazır yeniden yapımlardan da bahsetmişken, Zeki Müren’in unutulmaz Şarkısı ‘Unut Sevme Beni’nin yeniden yorumunu yapan Candan Erçetin’i de atlamayalım. Üstelik şarkıyı yeniden yorumlayan sadece Candan Erçetin de değilmiş. Ekşi Sözlük’ten takip ettiğimiz iz bizi Last Fm’e geri döndürdü. The Frank Popp Ensemble isimli bir Alman grup 2003 yılında şarkıyı ‘Hip Teens Don't Wear Blue Jeans’ adıyla yapmış. Meraklılarımız LastFm’den bulabilirler.

Düzeyli ayrılıklar için önereceğimiz şarkı Leman Sam’dan ‘Gül Güzeli’ olacaktır. Sözlerde ‘elini son defa yanağıma koy istemiyorsan giderim’ diyor. Okurken, biraz duygu sömürüsü var gibi görünüyorsa da Sam’ın yorumunda anında yok oluyor. Demeye çalıştığı şey ortaya çıkıyor.

Ayrıldığı sevgilisini aramak için kıvrananlara hatta arayanlara içlerini rahatlatacak bir şarkı Burcu Güneş’in 2006 Seyhan Müzik etiketli albümü ‘Ben Ateş Ben Su’ albümünden Seven’i öneriyoruz. Kesinlikle geri dönmemesi gerekenlere ise durumu bir kez daha hatırlatma mahiyetinde söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait Zeynep Casalini’nin ‘Duvar’ şarkısını kliple birlikte dinlemelerini öğütlüyoruz (demedi demeyin işe yarayabilir.

Kuyruğu dik tutmak isteyenlerin işi biraz zor ama onlar için şarkı çok. Hele ki bu dönemde, kadın müzisyenlerimiz terk etme vurup kapıyı gitme konusunu bayağı aşmışlar. Demet Akalın Bebek’te tur atarak unuttuğunu söylüyor, Hande Yener ise ‘Kırmızı’da ayrılığı kutluyor.

Sadece kadınlar kutlamaz elbette ayrılığı. Kenan Doğulu’nun 2006 yılında çıkardığı Festival albümündeki ‘Unutarak Kurtuluyorum’ şarkısı adıyla kendini ele veriyor zaten. Aynı konseptte, Sertap Erener, ‘sen sandığım belki benim yüreğimdi’ diyor ’Yolun Başında’ isimli şarkısında. Üstelik klipte de gelinliğini kesmeyi ihmal de etmiyor.

Ama ne varsa eski şarkılarda var diyoruz biz… Ayrılan, o ya da bu biçimde aşk acısı çeken herkes için Beyaz Kelebeklerin neşeli şarkısı, Adile Naşit’in Hababam Sınıfı’ndaki yorumuyla gelsin ‘Sen Gidince’. Sözlerinde de denildiği gibi ‘şu dünyanın düzenine bak, giden sevgilinin yenisi geldi hop trili lay lay…’

Özge Ç. Denizci
ozgedenizci@gmail.com

9 Şubat 2009 Pazartesi

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -6

Sırada ‘Aşk’ın Halleri’ ve karşınızda Zuhal Olcay…

Sevenler onu çok seviyorlar. Sevmeyenler ise cidden hiç sevmiyor hatta nefret ediyorlar. Dizileri, şarkıları ve tiyatro oyunlarıyla her zaman başarılı biri oldu. Aldığı ödüller, 1983 yılından beri oynadığı filmler onun dünya çapında bir oyuncu olduğunun da ispatı gibiydi… Ama nasıl ki bir şarkısında da dediği gibi ‘Ankara’da âşık olmak zor’, Türkiye’de de kadın olmak hele ki böyle marifetli bir kadın olmak da o kadar zor. Gündeme gelme sebebi hep “haksız” bir biçimde evlilikleri ve ardından gelen boşanma hikâyeleri oldu.

Türkiye’de pek de yapılmayan ‘konsept albüm’ konusunda 1990 yılında çıkardığı ‘Küçük Bir Öykü Bu’ adlı albümüyle bir başarıya imza attı. Dönemi için tarzı da oldukça yenilikçi olan albümü sırasıyla; 1993’de ‘İki Çift Laf’, 1996’da ‘Oyuncu’, 1998’de ‘İhanet’ izledi. Ardından 2001 yılında ilk, 2005 yılında ikincisini çıkardığı ‘Başucu Şarkıları’ cidden birçoğunun başucu şarkılarını içeren albümler oldu. Bu albümlere bir yenisi de geçen hafta geldi. Erkan Oğur’lu, Cem Aksel’li, Ercan Irmak’lı, Cem Tuncer’li albümün adı, ‘Aşk’ın Halleri’… Düzenlemeler, Gürol Ağırbaş’a ait ve müzik direktörü ise Bülent Ortaçgil.

‘Aşk’ın Halleri’ndeki şarkıların bazıları, Olcay’ın daha önceki çalışmalarına neredeyse hiç benzemiyor. Zuhal Olcay’ın tarzına alışık olanlar bu albümde biraz şaşırabilirler. Çünkü Bülent Ortaçgil’in şakıları çoğunlukta. Hal böyle olunca da onun etkisi oldukça fazla kulaklarımıza çarpıyor. Enstrüman seçimleri de yenilikçi bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Albümdeki kanun, ud ve ney tınıları, ılık bir İstanbul akşamı gibi yüzünü okşuyor insanın. ‘Gitme Vakti ‘ isimli şarkı ise bozkır esintisi veriyor, trende bir gündüz gibi. Şarkının içinde geçen ‘lodos ve poyraz esintisi’ ise İstanbul’dan kopamayış hissinde… Pek romantik (coşumsal) bir biçimde ele aldık albümü. Ancak albümün hissettirdiği kesinlikle bu… Teatral hisler, temalar Olcay’ın dilinden ve elbette içinden dökülüyor.

Kartonetinden de anlayacağımız gibi, ‘Aşk’ın Halleri’ İstanbul şarkıları olmuş. İstanbul’da aşk şarkıları… İstanbul’da ayrılık, İstanbul’da aşk acısı… Her dönemin aşk şarkıları ama… Tango da var, cumbalı evlerin yapıldığı zamanın tınıları da. Hatta şarkı sözlerinde eski şarkılara öykünme de. Ama hep bir ozanlık hali şarkıların sözlerinde… Ayrı bir tat veriyor şarkılara bu hal.

Tartışmasız Olcay Türkiye’nin başarılı isimlerinden... Her dönemi üretken, her dönemi 12’den. Yine vurmuş son albümüyle de. Zuhal Olcay’ı seviyorsanız albümü edinmelisiniz. Değişik enstrümanları bir arada dinlemeyi seviyorsanız albümü edinmelisiniz. Aşıksanız albümü edinmelisiniz. Aşık değilseniz belki de albüm size aşk getirir dolayısıyla yine albümü edinmelisiniz. Olcay’ın yumuşacık sesinin sınırlarını dinlemelisiniz. Bahar da birkaç ay kalmışken, albüm içinizi şimdiden ısıtacaktır. Naifliği ise, savaş ve karmaşıklık içinde tekrar hissetmemiz gereken içimizdeki güzellikleri fark etmemizi sağlayacaktır. Albümü dinlemek, siyah beyaz kartpostallarına bakmak gibi bir şehrin, çabucak geçecektir. Seçtiğiniz şarkıları dilek tutmak gibi yeniden dinlemek isteyeceksiniz. Bu da Olcay’ın, Ortaçgil’in ve Ağırbaş’ın müzikteki başarısı gibi sır kalacaktır.

30 Ocak 2009 Cuma

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -3

Gerçek ‘samimiyet’

Bugünlerde sinemada kapalı gişe oynayan bir film var. Filmin adı Issız Adam… Filmi izleyenler ya çok seviyor ya da nefret ediyorlar. Film eleştirmenlerine gelince onlar da ikiye bölünmüş durumda. ‘Çağan Irmak yaptıysa olmuştur’ diyenler bir yanda dururken, diğer tarafta da daha ‘önceki filmleri neydi ki ne bekliyordunuz’ diyen bir kesim var. Film baştan aşağı klişelerden oluşuyor. Bu klişeler de sinemadan çok hayatın klişeleri. Bir derdi yok gibi görünüyor. Yani, anlatmak istediği dert eğer aşksa evet herkes aşık oluyor ama herkesin ki bir başka. Bunu ise bu filmle belki de ‘tek tip’e dönüştürme derdi vardır. Bunu bilemiyoruz. Büyük şehirlerde de aşk böyle değil. Çünkü herkesin hayatı, aşkı kendine...
Bir de belki de filmi bu kadar itici yapan yeni müzik yapmak yerine varolan müziklerin kullanılmış olmasıdır. Tam da popüler bir furya varken eskiye dönen, ‘eskiyi alalım kullanalım, şimdi trendy bu’ diyen bir zihniyet söz konusu. Oysa 45’likler özeldir. Onların kayıtları doğaldır. O anda söylediği gibi, günahıyla sevabıyla vardır kayıtlarda. Samimidir. Filmin senaryosunda bile bir samimiyet yokken, 45’liklerin kullanımı sadece o samimiyeti verme çabası mıdır bilemiyor, anlam veremiyoruz. Biraz ileri gittik sanırım. Birileri bu yazıya kızabilir. Ama sorun değil çünkü yeni başladık.
Talihsiz bir biçimde, Mustafa filmiyle eş zamanlı vizyona giren bir film daha vardı. Çoğumuzun gözünden kaçan bir aşk filmi: Aşk Tutulması. Filmin müziklerini Moğollar grubundan Serhat Ersöz yapmış ancak filmin içine 45’lik şarkılardan serpiştirmişlerdi. Çünkü film samimi aşkı anlatıyordu. Yönetmen Murat Şeker, ‘filmi yaparken eski Türk filmlerinin sıcaklığından yola çıkarak yaptıklarını’ söylemiş, bu yüzden müzik seçimlerini de eski şarkılarla pekiştirdiklerini anlatmıştı. Böyle bir durum var cidden de. Eski şarkılar, yani Belkıs Özenerler, Tanju Okanlar, Yelizler, Yeşimler, Cahit Obenler dinlemeye ihtiyaç giderek artıyor. Şarkılar gibi, eski Türk filmlerini izlemeye de açlık duyuyoruz. İlişkilerimiz değişiyor. Karşımızdakine ne verdiğimiz değil bize onun verdiğiyle daha fazla ilgileniyoruz.
Öte yandan bunlar için eskiye öykünmeyi de anlayabilmiş değiliz. Şimdi aşk yaşayanlar kendini ‘Allah belanı versin’ ya da ‘son sözü söyledim koymadı mı?’ gibi şarkılarla ifade ediyorlarsa bunlarla ilgili de bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Günümüzün samimi sözleri de belki de bunlardır. Belki de bunlar gerçek samimiyettir. Ve bundan 20 yıl sonra ‘vay ne şarkılarmış’ demeyeceğimiz ne malum. Bakınız bugün, öykündüğümüz aradığımız şey ilişkilerde bile garipsenirmiş. Yaşam biçimleri değişiyor. Yakında paranın ortadan kalkabileceği bile söyleniyor. Şimdi lanet ettiğimiz para yıllar sonra, bugün nasıl ‘cep telefonu yokken ne yapıyorduk’u düşündürtüyorsa ‘para varken hayatımız nasıldı’yı sordurabilir.
Konumuza dönelim. Plaklar tozlu raflardan indi, bununla da kalınmadı, İstanbul’un en ünlü müzik mağazaları sokaklara eski şarkıları savurur oldu. Her şey eski içinmiş gibi. Sanki yollarda, kafelerde eskiye dönük bir huzur aramıyormuş gibi. Oysa eski huzurlu muydu? O da ayrıca bir tartışma konusu.
Dememiz o ki, 45’likler, plaklar, pikaplar, sahibinin sesi, Semiramis Pekkanlar, Nil Buraklar hep vardı. Ama şimdi her yerde bu şarkılar çaldıkça, eski şarkıların eski şarkılıktan çıktığını düşünmeden edemiyoruz. Her yerde, ama her yerde sanki bu şarkılar daha önce yokmuşçasına inatla ve üst üste çalınıyor. Amerika değilse de Türkiye tarihini yeniden keşfediyor. Ama çok büyük eksiklerle... Her şey birbirine karışmış. Ve dedirtiyor ki; post-post- post modernizm mi bu? Yani keşke senaryo da müziklere bir parça uygun olsaydı ya da müzikler senaryoya uygun seçilseydi.
Yani filmi Çağan Irmak değil de yeni mezun olmuş ya da ilk sinema filmini çeken biri çekmiş olsa bu kadar büyük olay olmazdı. Hatta adını duyduğumuzda ‘o ne ki?’ ifadesiyle birbirimize bakıyor olurduk. Bu senaryoyla yapımcıya gitseydi bahsettiğimiz çiçeği burnunda sinemacımız ‘şaka mı yapıyorsun’ bile denebilirdi. Helal olsun çağan Irmak’a, herkese yine kendinden bahsettirdi. Sıradaki şarkımız sizin için gelsin Güzin ve Baha’dan ‘eski çamlar bardak oldu’…

26 Ocak 2009 Pazartesi

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -2

‘Düm Tekâ’dan ‘Düm Tek’e
Kriz, savaş, Ergenekon… Mayıs ayının birkaç günü, tek şeye kilitlenecek Türkiye: Eurovision! Türklerin en büyük hayali; gurur meselesi… Sertap Erener birinciliği aldı ama sonra da pek bir şey değişmedi mi ne? Yine heyecanlandırıyor Eurovision her yaştan Türk insanını…

Herkes Hadise’yi konuşuyor. En çok da göbeğini… Bir de ‘Düm Tek’ meselesi var. Mirkelam da kullanmıştı bu sözü:

düm tek düm tek düm teka düm tek
işte hayat hep böyle geçecek
çektiğim dertler artık yeter
bu hayat bir gün zaten bitecek…

Moğollar’dan Engin Yörükoğlu da… o şarkıyı hatırlayanlar vardır elbette. Şarkı Engin Yörükoğlu’nun tam tarzı yani ritim üzerine kurulu, şarkının içinde ise sadece ‘düm tekâ düm tek’ sözleri geçiyor ve kullanımı da üslubuna uygun.

Aslında ‘düm tek’ söz değil. Türk musikisinde kullanılan vuruş. Ama iki ayrı vuruş. Şöyle ki; ‘Düm’, sağ elle dize vurularak (kuvvetli darp), ‘tek’ ise, sol elle dize vurularak (hafif darp) biçiminde gerçekleştirilen icra biçimi. Demek ki Moğollar sözcüğü en doğru kullanan grup.

Gelelim Hadise’nin ‘Düm Tek’ine… Şarkının sözleri anlamsızlık üzerine kurulu. Eh biz de alıştık zaten anlamsız şarkı sözlerine. Şöyle diyor:

Bu tüm zamanların en büyük hikayesi
Bir filmde tanışmışız gibi
Böyle anlam taşıyacak sonuna kadar
Ve sen bana ne yaptın
Hissettiğim çok güzel
Melek ben uyandım
Ve rüyamı yaşıyorum
Durmaksızın
Deliyim sana
Kalbimdeki düm tek tek…

Eurovision diyince ve de ‘Türkçe sözlü hafif müzik şarkılar’ ödül alamayınca da hep Taner Öngür geliyor aklıma. O hep Türkçe sözlü rock’tan/ müzikten yana oldu. Bunun için mücadele etti. Ama kendi diliyle Eurovision’a katılan hiçbir Türkçe şarkı ödül alamadı şimdiye kadar.

Herkes yarışmaya kazanmak için girer. Kazanmamak için gitmek ya da nasılsa kazanamam hissi ise hemen eletir yarışmacıyı. Hadise yeni dalgayı ve dünyadaki popüler müziği oldukça iyi biliyor. Ama Eurovision tabii ki şarkı yarışmasından çok her dönem politik bir mevzuu olmuştur. Size de bir nevi ‘soğuk savaş’ hissi vermiyor mu?

Gelmiş geçmiş en kötü Eurovision şarkımız alamadığı dereceyle de kendini ispat eden Çetin Alp’ın Opera isimli şarkısı olmuştu. Bu arada, Seyyal Taner’in Şarkım Sevgi Üstüne’sini de unutmamak gerekir. Ajda Pekkan’ın ‘Petrol’ünü, Klips ve Onlar grubunun ‘Halley’ini, Semiha Yankı’nın ‘Seninle Bir Dakika’sını düşününce, ‘Hadise’nin şansı yüksek’ diyor insan… Anlaşılan şu ki Hadise dünyanın ne dinlediğini biliyor…

11 Ocak 2009 Pazar

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -1


O Tibet Ağırtan bir başka deyişle, sahnede Mr. Hyde



Rock sever misiniz? Peki ya Rock’n Roll. Bugünlerde Türkiye’nin çeşitli illeri Rock’n Roll’la sallanıyor. Sallayan ise bir zamanların Mavi Sakal isimli grubun kurucusu, vokalisti ve gitaristi Tibet Ağırtan. Kasım ayı boyunca İstanbul, Eskişehir, Antalya, Bodrum, Muğla, Gönen ve Bursa’da konserler verdi. İstanbul’daki konserinden deneyimledik ki herkes Rock’n Roll seviyor. İstanbul’da Jolly Joker Balans isimli mekân deyim yerindeyse tıklım tıklım doluydu. Kulaklarımızı biraz açıp diğer illerdeki konserlerinin nasıl geçtiğini öğrendik. Cevap yine aynı; ‘dolu’. Bugünlerde konserlerin çok kalabalık geçmediğini biliyor bunun için biraz da üzülüyoruz. Ancak Tibet Ağırtan’ın konserlerinin dolu geçmesine de seviniyoruz. Bu da bize Türk halkı ‘Rock’n Roll’u hala seviyor’ bile dedirtiyor.
Şimdi biraz hafızalarımız yoklayalım ve Tibet Ağırtan’ı hatırlayalım. Mavi Sakal isimli grup 1983 yılında kurulmuş, 10 yıl kadar beraber müzik yaptıktan sonra 1993 yılında Tibet gruptan ayrılmıştı. 1995 yılında henüz yeni kurulmuş bir müzik kanalı Number One Tv ve 1996 yılında çiçeği burnunda gençlik ve müzik kanalı Genç Tv’de Tibet’in meşhur şarkısının klibini izliyorduk. ‘Yat Geliyorum’, Hem albüme adını veren şarkı hem de ilk klibi olmuştu. İkinc isolo albümü ise ‘Kalk Gidiyorum’ oldu. Bu albüm 1997 yılında çıktı. Bu zamana kadar, yani 1995 ve 97 arasında, AC/DC grubunun ilk davulcusu Geoff Atchison’un da içinde bulunduğu bir grupla yayınlanmayan kayıtlar yaptılar.
1995 yılında Türkiye’ye gelip, Kırık Kalpler isimli yeni bir grup kuruldu. Bu grupta ise Tanju Eren, Korhan Karuşağı, Merih Aydın, Batur Yurtsever ve Nedim Tanyolaç’la birlikte çalıştı. Türkiye’deki grupların 2 günde bir dağılma hali ya da yenilenmesi, isim değiştirmesi gibi bir takım durumlar göz önüne alınırsa, 11 yıl bir grubun ayakta kalması mucize sayılabilir. Kırık Kalpler de Rock’n Roll yaparak 2006 yılına kadar ayakta kalmanın hakkını verebilmiş bir grup olarak Türk rock müziği tarihinde hak ettiği değeri görecektir. Grup, Barışarock Festivali’nin de içinde olduğu pek çok festivalde sahne almanın yanı sıra, solo konserleriyle de Türkiye’nin Rock’n Roll boşluğunu dolduruyordu.
Tibet 1992 yılında yerleştiği Avustralya’da da müzik adına boş durmamıştır.Geof Atchison’la berber yapıp da yayınlamadığı kayıtlar bir yana dursun, Gece isimli bir grup kurup, 2000 yılında bir de albüm yapmıştır. Konserler ve festivallerde sahne alması da cabası. 2006 yılında Mavi Sakal yeniden, Murat Tümer, Taylan Dedeoğlu, Batur Yurtsever ve tabii ki Tibet Ağırtan’la yeniden canlanmış, "Son...ki..beş..on" albümünü çıkarmıştır. Bu albümü, 2007 yılında yine Mavi Sakal’ın ‘Yeniden’ albümü izlemiştir.
Eh müzik sadece, sahneyle albümle bitseydi gerçekten farklı olurdu. Ama bu kadarla bitmiyor. Bu yüzden belki de Tibet ayrılıyor kendini düşünen müzisyenlerden öteye. Karşımıza 2006 yılında prodüktör olarak çıkıyor. ‘Sarışınlar Boktur’ isimli şarkısıyla ünlenen Zardanadam’ın ‘Dibini Gör’ albümü Tibet Ağırtan prodüktörlüğündedir.
Merih Aydın, Erdem Tonguç, Levent Bursalı ve İlhan Babaoğlu, "Tibet Ağırtan ile Rock'n'Roll" projesinde tekrar ama ‘yeni’den 2007 yılında Tibet’le bir araya geldiler.
Elvis Presley, Chuck Berry, Jerry Lee Lewis gibi isimleri dinlemekten bıkmayanlar, Tibet Ağırtan’ın müziğiyle konserlerde boy göstermeye ve doyasıya Rock’n Roll yapmaya devam ettiler. Tibet Ağırtan’ın sahnesi tarif edilemez bir enerjiyle dolu. Onun müziğinde kendinizi kaybediyorsunuz. Dans ederken, zamanı unutuyorsunuz. Çünkü o da mikrofonu ve gitarıyla sizi kendinizden geçiriyor. Müzik bu diyorsunuz ve belki de farkında olmadan yeniden 50’lileri, 60’ları yaşıyorsunuz. Sahneden inmesin, sahnesi bitmesin diye çırpınıyorsunuz. O da bitmesin istiyor belli ki ama gece bir biçimde son buluyor. Konser bitiminde tarihi öylesine şaşırıyorsunuz ki dışarıda sizi kız arkadaşlarınızın baskılı uçuşan, kloş kabarık etekleriyle beklediğine ikna oluyorsunuz. Ya da Chevrolet’siyle biri yanınıza yaklaşacak gibi geliyor. Bir de bakıyorsunuz 2000’lerdesiniz. Bu da size konser çıkışı daha büyük bir keyif veriyor.
Tibet Ağırtan’ı dinlemek böyle bir şey. Dünyanın en kibar insanı sahneye çıkınca cidden Mr. Hyde oluveriyor. Sahnede ‘başka biri olmalı’ diyorsunuz ama o Tibet… Tibet Ağırtan, Mavi Sakal henüz dinlemediyseniz ısrarla tavsiye ediyorum. CD’leri kasetleri bulunuyor.