29 Mayıs 2009 Cuma

Naif sesli zor enstrüman: klavsen














Klavsen, her ne kadar Barok Dönem içinde parlak zamanlar geçirmiş olsa da 20. yüzyılda yeniden değer bulmuş bir enstrüman olarak müzikte “varım!” diyor. Dinleyicileri ve henüz enstrümanı keşfetmemişler için: klavsen…


Fransızlar, Clavecin; İtalyanlar, Clavicembalo; Almanlar, Cembalo; İspanyonlar, Clavicordio, İngilizler ve İngilizce konuşan diğer ülkeler adına, Harpsichord diyorlar. Enstrüman, hem telli, hem de tuşlu olduğundan, daha sonraki sayılarımızda üzerine uzun uzun yazmayı düşündüğümüz Hornbostel – Sachs sınıflandırması içinde kordofon ailesinin içinde yer alıyor ve Box Zither (telli ve kutulu) çalgılar grubuyla anılıyor.


Klavsenin oluşum, dönüşüm ve parlak yılları


Mekanizmasının özellikleri ve teknik olarak enstrümandan bahsetmeden önce biraz tarihçesine bakalım. Enstrümanın ilk örneklerinin 1397 tarihli olduğu biliniyor; bu da bize çalgının Rönesans Dönemi’nde kullanılmaya başlandığıyla ilgili ipucu veriyor. Ancak Geç Rönesans ve Erken Barok dönemlerde enstrüman daha yaygın kullanılmaya başladığından dönem itibarıyla burada anmanın doğru olduğunun altını çizmek gerekir. Hermann Poll tarafından bulunduğu düşünülen klavsenin ilk adı “Clavicembalum” olarak belirlenmiş. Ünlü Grove Müzik Ansiklopedisi’nin bir bölümünü oluşturan “Musical Instruments”da “enstrümanın resmedildiği ilk yerin, Almanya 1425 olduğu bunun da bir sunak üzerinde olduğuna dair” bilgiler bulmak mümkün. 15. yüzyıl, Batı Avrupa’sında ülkeden ülkeye teknik özellikleri ya da icra edildiği türler bakımından farklılıklar gösterse de kullanılıyormuş. Bazı ansiklopediler ve müzik sözlükleri, enstrümanın Macaristan’da ortaya çıktığı varsayılan dulcimer, cimbalom (cymbalom) gibi enstrümanlardan türetildiğini söylüyor. Ancak biz klavsen hakkında tarihteki ilk veriyi, Henri Arnault De Zwolle’ın 1440 tarihli el yazması müzik enstrümanları kitabında buluyoruz; kitap enstrümanlar hakkında sadece bilgi içermekle kalmıyor, onların çizimlerini de içeriyor. Buna ek olarak, ‘Harvard Dictionary of Music’de ise enstrümanla ilgili, erken dönem en geçerli ve doğru verinin Sebestian Virdung’un 1511 tarihli “Musica Getutscht”da olduğu yazılı. 1500’lü yıllardan, 1800’lü yıllara değin biçimsel anlamda pek çok farklılıktan geçtiği bu farklılıkların enstrümanın adına da yansıdığı topladığımız bilgiler içinde önemli bir yer tutuyor.

İtalyan yapımı 1521 tarihli en eski klavsenin, birçok enstrüman gibi Royal Academy of London’da halen koruma altında olduğu biliniyor. İtalya’dan söz etmişken orada yapılan klavsenlerin daha çok eşlik için yapılmış olduğunun ve bu enstrümanların gösterişli seslerinin olmadığını da söylememiz gerekir.

1580’lere gelindiğinde enstrüman Flamanların elinde değişime uğramış. Bu değişimi gerçekleştirenler, Hans Ruckers ve onun torunları olmuş. 17. yüzyıl itibarıyla klavsene, ikinci bir klavyeye eklenmiş ve ses yapısında da değişiklikler olmuş.

Klavsen her ne kadar 14. yüzyılda keşfedilmiş, 15. ve 16. yüzyıllarda kullanılmış olunsa da, kendisine yakışan itibarı 17. yüzyılda yakalamış. 1650 ile 1750 yılları arası klavsenin oda müziği ve orkestrada kullanımı kadar solo icrası da yaygınlaşmış. Vural Sözer, “Müzik Ansiklopedik Sözlük” isimli kitabında “18. Yüzyılda Londra’da Tabel, Flemming, Tschudi, Kirkman; Almanya’da Silbermann’ın, klavsen yapımında ün kazandıklarından” bahseder. 17. yüzyılın ortasından başlayan ve 18. yüzyılın ortalarına kadar süren dönem boyunca ise, birçok bestecinin klavsen üzerine yapıtları olduğu biliniyor. Bunlardan bazıları Barok Dönem içinde, son derece önemli yerlere sahip: Georg Philipp Telemann (1681- 1767), Jean-Philippe Rameau (1683- 1764), Johann Sebastian Bach (1685-1750), Marc-Antoine Charpentier (1643- 1704), Claudio Monteverdi, (1567 -1643), Giuseppe Torelli (1658 -1709), Francesco Canova da Milano (1497 - 1543). Klasik dönem bestecilerinden, Joseph Haydn (1732-1809) ve Ignace Joseph Pleyel (1757-1831) klavsene ilgi duymuş ve enstrüman için parçalar yazmışlar. Piyanonun keşfiyle, besteciler de icracılar da klavsen üzerine pek eğilmemişler.


Yeniden doğan klavsen…


Klavsenin daha da değerlendiği yıllar, 20. yüzyıldan günümüze kadar uzanan zamandır. Klavsenle müzisyenler arasına bu denli uzun bir zamanın girmesini ise, piyanonun kullanımına başlanması ve daha güçlü bir sese sahip olan piyanonun tuşlu çalgılar arasında en popüler noktaya oturması oldu. Müzisyenlerin Barok dönem müziğine duydukları ilgi ve ardında gelen, Barok dönem enstrümanlarının “yeni müzik” içinde yer alması, öte yandan; Barok müziğin akademik öğrenim alanlarının yaygınlaşması enstrümanın yeniden canlanmasını sağladı. Klavsenin yavaş yavaş kendine özgü tınısını keşfeden müzisyenler ve enstrüman yapımcıları oluştu. Arnold Dolmetsch (1858 -1940), Frank Twombly Hubbard (1920-1976), William Richmond Dowd (1922-2008) ve Amerikalı ilk klavsen yapımcısı Wolfgang Joachim Zuckermann (1922)önemli klavsen yapımcıları arasında yer alıyor. İcracılardan ise, İngiltereli Violet Gordon-Woodhouse (1872-1951) Polonyalı virtüözler Wanda Landowska (1879-1959), Elisabeth Chojnacka (1939) isimleri enstrümanın yeniden değerlendirilmesi açısından önemli yer tutan isimler.

Yapımına yeniden başlanan enstrümanın icracılarının yanı sıra bestecileri de 20. yüzyılda yeniden artış göstermiş; Philip Glass (1934), Michael Nyman (1944), Iannis Xenakis (1922-2001) gibi modern dönem bestecileri klavseni müziğe yeniden kattılar. Bu bestecilerin arasında da belki en çok ayrışan isim continuum (süreklilik) bağlamında enstrümanı kompoze eden, György Ligeti (1923-2006) oldu.

20. yüzyıl bestecilerinin enstrümanı yapıtlarıyla yeniden müziğe kazandırmalarından bağımsız olarak, popüler kültür de enstrümana karşı boş durmuyordu. Her ne kadar enstrüman 1940’ların caz müziğinde kullanılmaya başta Johnny Guarnieri (1917-1985) tarafından olduysa da asıl popülerleşme evresini, Addams Ailesi’nde kullanımıyla aştı. Frenkastain ‘a benzeyen karakter Lurch’ın klavseniyle olan ilişkisi, onu hemen her bölümde çalması, hatta dizinin bölümlerinden birinde davul çalmaya çalışması ancak bundan bir türlü tatmin olmayarak sürekli olarak başına bir şey gelmiş olan klavsenini sayıklaması, aile fertlerinin yeniden bir klavsen yapması enstrümana yapılan vurguyu katlayarak anlatıyor. Dolayısıyla büyük bir rahatlıkla “klavsen için dizinin rolü küçümsenmeyecek ölçüde” diyebiliriz.

1960’lar ve 70’lerde popüler müzik içinde kullanılan enstrüman çeşitliliği artık kimseyi şaşırtmıyor olmalı; elbette klavsen kullanımı da. Başta Beatles (“In My Life”ı, özellikle klavsenin çalınış tavrına dikkat ederek bir daha dinlemenizi öneririz) olmak üzere, The Beach Boys, The Mamas and the Papas ve The Kinks gibi isimler enstrümanı o yıllarda kullanan gruplar arasında. Günümüz müziğinde, The Arcade Fire, Tori Amos, Kate Bush, Bjork ve The Stranglers’ın da bazı şarkılarında enstrümanın tınısını yakalamak mümkün.

Klavsene dair teknik bilgiler…

Klavseni hiç bilmeyenler, uzaktan (çoğunlukla beş kenarlı) bir masaya ya da biraz müzikle ilgilenenler piyanoya benzetebilirler. Enstrümanın kordofon ailesinin içinde yer aldığından bahsetmiştik ki bu da bize klavsenin telli bir çalgı olduğuna dair ipucu veriyor. Klavsen yapıldığı yere ya da yapan kişiye bağlı olarak oldukça alımlı bir görünüme sahip olabilir. Bu da Barok dönemin vazgeçemediği süslemelerin göstergesi olarak değerlendirilebilinir.

Klavsende tuşlara basarak ses elde ediliyor, ancak enstrümanın sesi, tuşta parmak tutulduğu sürece devam ediyor. Ne zaman ki tuştan parmak çekilir, o zaman mekanizmasında bulunan keçeler susturucu işlevi görür ve enstrümanın sesini yani titreşimini durdurur. Klavsenin içinde “jack” adı verilen bir mekanizma bulunuyor; bu mekanizmanın basit işleyişli; oynayan, küçük ve hassas parçaları bulunuyor. Jack, düz bir çıta biçiminde ve tahtadan… Bahsettiğimiz parça, sesin elde edilmesi için gerekli mekanizmanın önemli parçacıklarını üzerinde taşıyor.

Peki nasıl oluyor da enstrümandan ses elde ediliyor? Tuş kaldıracı piyanodakine benzer bir mekanizma. Klavsenin içindeki jack’ın üzerinde bulunan ve “pim” olarak adlandırabileceğimiz parçacık, mızraba (eskiden karga tüyü ya da deriden yapılan mızrap günümüzde plastikten yapılıyor) yatay bir biçimde duruyor. Jack mızrabın hareketini belirlerken, açılı duran mızrap tellere temas ediyor. Tuşun ucuna bastığında arkası kalkıyor ve ses elde etme süreci başlıyor. Bu hareketle jack yukarı kalkıyor, o jack’a bağlı olan mızrap, tele değiyor ve telin titreşmesini sağlıyor (jack’ın üzerinde bir de anahtar kuyruğu ve bunun deliği bulunur). Böylelikle enstrümandan ses elde ediliyor. Tuştan elimizi çektiğimizde jack’ın manevrasıyla mızrap yukarı çıkıyor ve ses duruyor. Jack’ın tepesinde bulunan keçe ise tuşa basmadığında vibrasyonu durdurmaya yarıyor. Sesi durduran ve emen dumper (pedal) ise bir nevi amortisör görevi görüyor. Biraz karmaşık gibi görünen mekanizma özetle bu biçimde çalışıyor.

Başka çalgılarla karıştırmayınız…

Klavsen piyanoya benzetilir. Ama bu benzerlik oldukça sınırlıdır: sadece görünüş bakımından olduğunun üzerinde durmak gerekir. Zira çalgımız piyanoyla kıyaslanamayacak kadar naif ve bu naifliği de sadece tınıyla sınırlandırılamaz. Mekanizması, çalışma biçimi de bu anlamda farklılığını ortaya koyuyor; klavsen telleri bir mızrap ile çekerek çalınır oysa piyano, zaman zaman kendini vurmalı çalgılar ailesinin içinde bile bulabilir. Bunun da sebebi kesinlikle mekanizmasında bulunan çekiçlerden ve çekiçlerin her tuşa basılışında tellere vurarak ses elde edilmesindendir.

Türkiye’de dünyaca ünlü bir klavsen sanatçısı
var…


Bahsettiğimiz isim bilenler için hiç de yabancı değil, bilmeyenler ise bilmedikleri için utanmasınlar; çünkü burası Türkiye ve popüler bir iş yapmıyorsanız kimse sizi bilmeyebilir; ama yaptığınız işin değerini de düşürmez. Bahsettiğimiz isim Doç. Leyla Pınar. Onun hakkında bir iki satır yazmadan geçmeyelim dedik. İstanbul Üniversitesi Konservatuarı’nda müzik öğrenimi gören Pınar, biyografisinde yazdığı gibi, “Cemal Reşit Rey´in tavsiyesiyle Avrupa´ya gider ve sırasıyla Padova-Cesare Pollini Konservatuarı, Poitiers Üniversitesi Müzikoloji Bölümü, Paris-Sorbonne Ecole des Hautes Etudes´de ve Paris Ecole Normale de Musique´de eğitim görür, klavsen dalında "Premier prix" alır. Fransa´da JMF "Rencontres Musicales" ve "François Henri Clicquot" ödüllerinin sahibi olur. Bruno Coltro, Solange Corbin, Antoine-Geoffrey Dechaume, Nadia Boulanger ve Robert Kohnen´in öğrencisi olup, ihtisaslaşmasını Santiago da Compostella´da Raphael Puyana, Venedik´te Kenneth Gilbert, Comminges´de J.P.Brosse, Michel Chapuis (org) ve Guildhall Music School´da Christopher Kite (forte piyano) ile kurslarda sürdürür. Collegium Musicae Antiquae, Ensemble Mondial, I Fiamminghi, Holland Calefax, Brüksel Kraliyet Senfoni orkestraları ile solist olarak konserler verir. R.Kohnen ve P.Dombrecht gibi dünyaca ünlü Barok müzik uzmanlarıyla Avrupa´da pek çok defa ikili konserler verir.”

Leyla Pınar’ın yaptıkları bunlarla sınırlı değildir: tüm Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da resitaller vermiş. Kendisinin, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika ve Türkiye Radyo-TV´lerinde solo ve film müziği kayıtları bulunuyor. Bunların dışında yine otobiyografisinden öğrendiğimiz bilgilere göre “Brüksel Kraliyet Konservatuarı’nda klavsen üzerine master class dersleri vermiş. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, İstanbul Devlet Senfoni, İstanbul Radyo Oda ve Filarmoni Oda Orkestraları ile birçok barok ve çağdaş konçertonun Türkiye´de ilk seslendirişini gerçekleştirmiş. Ertuğrul Oğuz Fırat’ın kendisine ithaf ettiği Klavsen Konçertosu’nun dünya prömiyerini Ankara´da C.S.O. ile gerçekleştirmiş. Aynı eseri Brüksel Kraliyet Senfoni ile icra etmiş”. Son konserini dünyanın en önde gelen çalgı müzelerinden Brüksel Enstrüman Müzesinde müzeye ait 3 farklı tarihi klavsen ile vermiş”. Pınar’ın “Yeni Bir Deyiş” ve “Clavcin” isimli iki albümü de bulunmakta.

Son not

Konumuzu klavsen olarak seçmemizin aslında önemli bir anlamı vardı. Bu yıl 15.’si düzenlenen Uluslararası İstanbul Barok Müzik Festivali nisan ayı içinde gerçekleştirildi. Leyla Pınar’ın organizatörlüğünde gerçekleştirilen festivalde Hollandalı ve Kanadalı müzisyenlerin yanı sıra, Türkiye’den başta Leyla Pınar olmak üzere, genç klavsencilerimizden Zeynep Sarıkartal ve Ozan Karagöz gibi Barok müziği icracıları dinleyicilerle buluştu. Festival önümüzdeki yılarda da devam edecek…

Sırlı tını, zamansız müzik, irticalen icra: Sarod















Amjad Ali Khan, sarodu, “sırlı” tınısı, emprovize icrasıyla Türkiye’deydi. İşte Hindistan’da müzesi olan enstrüman sarodun hikâyesi bu ay hepimizi büyüledi…


Bu ayki konumuzu Amjad Ali Khan’ın da Türkiye’de verdiği konser ve kendisiyle yaptığımız görüşme neticesinde sarod olarak belirledik. Sarod her ne kadar Kuzey Hindistan çalgısı olarak bilinse de kökeni Afgan rebabına dayanan bir enstrüman. Hindistan klasik müziğinde Sarod kullanımı oldukça yaygın. Sarodun kelime anlamının “güzel ses” olduğu, bunun da Persçe’den geldiği söyleniyor.

Enstrümanı oluşturan parçalara baktığımızda, sitarda da olduğu gibi sempatik tellerin varlığı dikkat çekici özellik olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu sempatik teller, her defasında çalınan ragaya göre akort ediliyor. Özellikle barok dönem enstrümanları ve Hint çalgılarında sık sık karşımıza çıkan sempatik teller, ana tellerle melodi taşınırken, armoniklerin tınlamasını sağlıyor. Bu tellerle aynı zamanda, ekolu bir ses de elde ediliyor, dolayısıyla da kesintiye uğramadan sesler devam ediyor. Bu devamlığın enstrümanın sesinde yarattığı etki ise bir noktada manevi içselliğe de işaret ediyor; bu içselliğin taşınmasında etkin bir rol oynuyor. Ünlü besteci ve daha da önemlisi sarod üstadı Amjad Ali Khan da, sarodun sesinin sofistikeliğinden bahsediyor ve çalarken de içselleştiği bir takım durumların oluştuğundan söz ediyor. Her ne kadar sarodun udla akraba olduğunu bilsek de, karmaşık seslerin sarodda daha fazla olduğunu söylemekte yarar var. Bir yandan enstrümanın içselliği diğer yandan da sempatik teller sayesinde elde edilen, tınıların uzaması, aynı zamanda Hint felsefesinde ve müziğinde rastladığımız, zamansızlık olgusunu realize ediyor. Enstrüman her ne kadar Afganistan’dan gelmiş olsa da, Hindistan’da varolan veena ve sursingar isimli enstrümanların bileşimi gibi de tasvir ediliyor.


Tınısının sırrı


Enstrüman ahşap ve deriden oluşuyor. Gövdeye gerilen deri, Amjad Ali Khan’ın deyimiyle, “sarodun sesini daha çok insana yaklaştırıyor”. Bazı sarodlar, Afgan rebabı gibi dut ağacından yapılsa da sitarın da yapıldığı maun ağacını kullanmak sesin zenginleşmesini sağlıyor. Gövdesi ahşaptan yapılan çalgının, göbeğine keçi derisi geriliyor (sarod yapımcılarının özellikle Kalküta keçilerinin derilerinden enstrümanı yapmayı tercih ettikleri söyleniyor). Çalgının uzunluğu genel olarak 1.09cm. Telleri bağırsaktan ya da metalden yapılıyor; sapı ise çelik kaplama ve perdesiz. Enstrümandan teller çekilerek ses elde ediliyor. Hindistan cevizi kabuğundan elde edilen pena ile çalınıyor. Enstrümanı çalmaya başlamadan önce tıpkı tabla icrasında olduğu gibi kimilerine itici kimilerine ise oldukça çekici gelen pudra ve hurma yağı sol ele sürülüyor. Böylelikle enstrümanda elin kayması ya da kayganlığın önlenmesi sağlanıyor. Elbette sardoun sırrını teknik özellikleriyle sınırlamak enstrümana ve icracısına haksızlık olur. Onun sırrı, çalanın parmaklarında, daha da önemlisi ruhunda…


Tarih ve devamlılık

Amjad Ali Khan, bir geleneğin en önemli temsilcilerinden. Dünyanın önde gelen etnomüzikologları genelde bu kadar ün yapmış müzisyenlere karşı çekimser kalırlarken, Khan’ın müziğinin son derece özel olduğunun farkında olup, akademik çevrelerce de bu icranın ve müziğin kabul görmesini sağlamışlar. Dolayısıyla Amjad Ali Khan’ın başarısı enstrümanını, icrasını ve bestelerini de aşıyor diyebiliriz. “Ötekileştirmediği” ve ötekileştirilmesine izin vermediği müziği bütün öznelliğini koruyor. Öte yandan “Sarod Ghar” (Sarod Evi) adıyla açtığı halka açık müze, ailesine ve kendinse ait sarodların korunmasını sağlıyor. Elbette Sarod Evi’nin tek amacı sarod müziği değil. Burada aynı zamanda, işitsel, görsel dokümanlar da bulunuyor ve bu dokümanların pek çoğu Hindistan Klasik müziğine dari bilgiler içeriyor.

Sarod icrası babadan oğla geçen bir öğretiyle yürüyor. Amjad Ali Khan da bu temsilin 6. kuşağını oluşturuyor. Oğulları Ayaan ve Amaan’a bir geleneği miras bırakıyor. Oğulları da 7. kuşak sarod icracıları olacaklar. Onların müzikleri şimdiden ülkelerinin sınırlarını aşmış durumda; yaptıkları film müzikleri ve sinemaya olan ilgileri Amjad Ali Khan’ı hem gururlandırıyor, hem de şaşırtıyor. Çünkü Khan, “genç neslin her şeye yetişebildiğini” söylüyor. Kendisinin ise “taahhütlerinin sarod üzerine olduğunu” vurguluyor. Guru Amjad Ali Khan, “babasından sadece sarodu değil müziği ve müziğe dair ne kadar olgu varsa hepsini öğrendiğini” söylüyor ve müziğinin ve icrasının en önemli noktası olarak gördüğü sevgi ve hoşgörü üzerine konuşuyor: “Benim ailem bana insanlara sadece sevgi vermem gerektiğini öğretti. Tanrıya inanıyorum ben ve o benim her şeyim. Aslında bütün insanlar tek bir aileden geldiğimize inansak bu kadar nefret ve şiddet olmayacak.”


Sarod öğrenmek için…


Sarod genellikle, tabla eşliğinde çalınıyor. Amjad Ali Khan, dünyaca ünlü pek çok müzisyenle birlikte sahne almış. Zaman zaman udla, zaman zaman da büyük orkestralarla birlikte çalmış. Ancak onun en çok keyif aldığı sahneleri genelde tek başına bir tabla eşliğinde çaldığı zamanlarmış. “Tek başına sahneye çıktığında hem orkestra şefi, hem besteci, hem de icracı olabildiğini ve sahnede kendi gibi hissettiğini” söylüyor. Dolayısıyla Hindistan müziğinin temelini oluşturan “zamansızlık” kavramı da emprovize icrasında devreye giriyor. “Sahnede her şeyin farklı olduğunu” vurguluyor Amjad Ali Khan, “ ne zaman ne olacağını asla kestiremediğini ve bir kez çaldığı müziği bir daha asla aynı biçimde icra edemeyeceğini”…

“Sarodu nasıl öğreniriz?” diye soruyoruz. Hindistan’a gelmelisiniz diyor ve ekliyor: “Aslında tanrı her insana müzik yapabilme yeteneğini vermiştir. Avrupalı birçok gence ders veriyorum ama onlar yazılı metinlerden müziği öğrenmeye alışmışlar. Avrupa müziği bunun üzerine kurulu. Oysa ben onlara içlerinden gelen şeyin doğru olduğunu göstermeye çalışıyorum. Müzik, yazmanın, konuşmanın, okumanın yanındadır…”

Sarod icracıları (Wikipedia’dan)

• Allaudin Khan (1880-1972)
• Hafiz Ali Khan (1888-1972)
• Ali Akbar Khan (b. 1922)
• Aashish Khan (b. 1939)
• Amjad Ali Khan (b. 1945)
• Radhika Mohan Maitra (1917-1981)
• Buddhadev Das Gupta (b. 1933)
• Vasant Rai (1942-1985)
• Amaan Ali Bangash (b. 1977)
• Ayaan Ali Bangash (b. 1979)
• Arnab Chakrabarty
• Kalyan Mukherjee
• Vikash Maharaj (b. 1957)
• Tejendra Narayan Majumdar (b. 1961)
• Wajahat Khan
• Bahadur Khan (1931-1989)


Dahası:

• The World of Amjad Ali Khan, Dr. Raghava & R. Menon, UBSPD, UBS Publishers
• Glimpses: Ustad Amjad Ali Khan, Gautam Halder
• Abba... God's Greatest Gift to Us, Amaan Ali Khan, Ayaan Ali Khan, Roli Books / Lustre Press
• www.sarod.com
• http://en.wikipedia.org/wiki/Sarod

ÖZGE Ç. DENİZCİ / VOLUME DERGİSİ YAYIMLANMAMIŞ MAKALE / HAZİRAN 2009

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Hakkâri’den Yükselen Güçlü Ses: Ferec


Beş Yıl Önce Hakkâri’li dört gencin bir araya gelip kendini ifade etmek amacıyla kurduğu Ferec İstanbul’daki izleyicileriyle ilk kez bu yıl Barışarock sahnesinden seslenmişti…

Bundan 5 yıl önce “Hakkâri’den bütün dünyayı görmek ve müzikle tasvir etmek” niyetiyle kurulmuş. Grup Hakkâri’nin ilk heavy metal grubu. Ferec sadece Hakkâri’li heavy metal grubu olarak değil, bu tarzda Kürtçe söyleyen grup olarak da Türkiye’de bir ilk. Bugünlerde çıkarmayı planladıkları albümle ilgili çalışmaları yürütmek için İstanbul’a gelen grubun solisti ve Gitaristi Fuat Taş’la Hakkâri ve Ferec üzerine sohbet ettik.

Hakkâri İstanbul’dan göründüğü kadar uzak bir yer değilmiş aslında. Hem kültürel olarak hem de yaşam biçimleri anlamında yeniliklere oldukça açık bir şehirmiş. Cazdan rock’a her tarz müziği dinleyen genç bir kitlenin yanı sıra, icra eden gruplar da varmış. Ermenilerden Kürtlere pek çok farklı etnik yapının bir arada yaşadığı da bir şehir. Dolayısıyla farklı kültürler iç içe bulunuyor. Bu aynı zamanda şehrin kozmopolitliğini de ortaya koyuyor. Orada yaşayan herkes kendini giyimiyle, yaşam biçimiyle ya da Ferec gibi müziğiyle ifade edebiliyor. Hakkâri halkı büyük şehirlerden göründüğü gibi yenilikleri yadsımıyor, destekliyor.

Fuat Taş hem orada yaşayan insanların hem de grubun yaşam biçimini kendi yorumuyla anlatırken, “bizim bütün derdimiz Kürt olmak değil. Öncelikle insanız. Hakkâri’de insani durumlar da yaşanıyor. Orada da insanlar âşık oluyor, hastalanıyor, her gün dükkân açıyor, aralarında tartışıyor, hatta birbirlerine kazık atıyor ya da kazıklanıyorlar. Yani yaşama dair birçok sorun ve güzellik hayatlarımızda çok daha gerçek” diyor. “Hakkâri yıllar boyu göç vermiş bir şehir. Ancak hiçbir yerde Hakkârili gettosu görülmüyor. Biz dünyaya açığız.” diye ekliyor.

Hakkâri’den Dünyaya…


Ferec’in elemanları farklı aşiretlerden çocukluk arkadaşları. Onların heavy metale duydukları ilgi ise, nereden bulduklarını bilmedikleri, hatırlayamadıkları bir kasetle olmuş. En sevdikleri ve idol olarak aldıkları grupların başında Metalica ve Rammstein geliyor. Taş, “5 yıl önce bu grupları bilmiyorduk” diyor. “Yapmak istediğimiz müziğin ne olacağını biliyorduk. Biz bu müziği metal yapmak adına yapmıyoruz. Ama birileri bunun heavy metal olduğunu iddia ediyor. Bu müzik bizim kendimizi ifade etme biçimimiz…”

Şarkılarının içinde aşk şarkısı da, yaşanmış olaylar üzerine yazılmış şarkılar da var. Jiyan (Yaşam) bunlardan sadece biri:

min ne pereye ku r^ya te da bikim gul (yoluna gül gibi sereceğim param yok)
ne jî zêr serê te da bkim guregur (ne de başından dökecek altınlarım var)
ez hes dikim ez û tu bı hevre bibin dost (ikimizin dost olmamızı istiyorum)
dê dê keçê maçekê bide vî rebenê hûr (hadi kız şu ufacık garibe bir öpücük ver)


Taş Ferec’in manifestosunu “Biz Hakkâri’den dünyaya bakıyor, bu dünyaya ait olduğumuzu hissediyoruz. İtiraz edecek çok şeyimiz olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla insana dair her sorun aynı zamanda bizim de sorunumuz. Dünyaya bakarken sadece acı da değil gördüğümüz. Acıyı görüyor olsak arabesk karikatürler olurduk. Biz dünyanın umut tarafındayız. Kürt olmamız bizim için sıradan bir durum olsa da İstanbul’da İstanbul için bir sorunmuş gibi görünüyor. Dünyanın herhangi bir yerinden olduğu için insanların yargılanmasını anlamlandıramıyoruz. Bildiğimiz, içine doğduğumuz dilimiz ve kültürümüz bizi dünyayla bir şekilde ilişkilendiriyor. Bu ilişki yoluyla dünyayı anlıyoruz, anladığımızı paylaşmaya çalışıyoruz. Kendimizi bir kalıba sokup daraltmaya itiraz ediyoruz. Biz Afrika için de haykırıyoruz. Bu şekilde kendimizi insan denen üst başlığa yakınlaştırıyoruz” şeklinde anlatıyor.

Ferec, heyecanla ilk albüm çalışmalarını sürdürüyor. Albümün kayıtlarını, mixlerini ise Işığın Yansıması’nın gitaristi olmanın yanı sıra, Eyyam ve Dinar Bandosu gibi grupların prodüktörlüğünü de yapan Ayhan Orhuntaş üstlenmiş. Orhuntaş, İstanbul’dan Ferec’le bağlantı kurarak grubun Barışarock’ta sahne almasını sağlamış. Festival zamanı askerde olan grubun gitaristinin yerine de yine Ayhan Orhuntaş sahne almış. Fuat Taş, Barışarock sahne deneyiminin ise onlar için cidden önemli olduğunu söylüyor. Böylesine büyük bir sahnede yer almış olmanın ötesinde, o sahnenin barış ve rock anlamı Ferec için çok daha anlamlı.

Hakkari’den İstanbul’a gidip gelmek oldukça masraflı ve yorucu. Hayatlarını müzikten kazanan Ferec’in çıkacak albümünün finans işleriyle Fuat Taş’ın babası ilgileniyormuş. Bu iş için kredi bile çekilmiş. Grup elemanlarının hepsinin aileleri hem maddi hem de manevî olarak grubun arkasında.

Ferec, vokal ve elektro gitarda Fuat Taş, elektro gitarda Cemal Kaya, bas gitarda İsmail Kurt, davulda Erkan Baran’la her çarşamba ve cumartesi Hakkâri Paradoks Cafe’de sahne alıyor. Son olarak Taş, dünyanın her sahnesinde, parklarda, meydanlarda yer alabileceklerini, çünkü bunun bir paylaşım olduğunu ifade ediyor. Umuyoruz ki onları İstanbul’da daha sık dinleme şansını yakalarız.

Meraklılarına bir de önemli not: Ferec yazıldığı gibi okunuyor. Yani sonundaki ‘c’ harfini ‘k’ olarak okumak yanlış. Anlamı ise “sabahyıldızı”.

Güneş Şarkıları / Sesimiz, ışığımız, müziğimiz güneşten…



Dünyada ilk kez bir sahne sesini de, ışığını da güneşten aldı. Sahnede Taner Öngür ve grubu SYSU (Serap Yağız Suların Uğultusu)’yla birlikte güneşin düşündürdüğü hissettirdiği şiirleri müzikledi.

Taner Öngür projenin oluşum ve gelişim sürecinin internet üzerinden bir arkadaşının kendisine gönderdiği “Güneş ve Rüzgâr Santralleri Talep Ediyoruz” başlığıyla gelen bir maille başladığını söylüyor (O kişinin ben olduğumu söylediğinde de naçizane katkımla övünmüyor değilim). Elektronik postada bulunan tartışma duvarından Türkiye'nin İlk Güneş Enerjisi Fuarı yazısını görmüş ve ardından linkleri takip ederek, konuyla ilgili yazışmalara başlamış. İlk konuştuğu kişiler fuar yöneticileri olmuş; onlara orada konser vermek istediğini söylemiş. Fuar yöneticileri “nasıl olurunu” düşünüp, Öngür’e geri dönmüşler. Bu süreç Öngür’ün zaten kafasında varolan güneş şarkıları projesini hızlandırmış ve ortaya 9 şarkılık bir repertuvar çıkmış. Güneş şarkıları için sözleri kendi yazmak istememiş ve yine oturmuş internetin başına. “Güneş şiirleri” yazınca da haliyle karşısında Türkiye’nin şiir konusunda en geniş veri tabanı, Antoloji.com çıkmış. Bulduğu her bir şiirle bestelemek üzere ilgilenmiş. Öngür, proje için çalışmaya başladıktan sonra “sanki bunu yapmaya hazırmışım gibi hergün bir şarkı çıkıyordu” diyor ve bunu da heyecanına bağlıyor.

Sonra bir de güneşle ilgili ne bulduysa okumaya koyulmuş; Kızılderililerin güneş dansından tutun da eski Sümer tanrısına kadar, kısacası güneş mitolojisiyle ilgili ne bulduysa daha da ilgisini çekmiş.

Bir gün telefonu çalmış ve Avrasya sirkinin ilk kurucusu Servet Yalçın, Öngür’e uğramak istediğini söylemiş. Öngür’ün hayatında ilgilendiği ve güneş kadar önemsediği bir diğer konu sirk; ve Fransa’da bulunan dünyanın en büyük insan sirkinin de adı Cirque Du Soleil (Güneş Sirki) olduğundan konuyla ilgili Servet Yalçın’la konuşmuş. Eski Osmanlı ve Türk tarihindeki sirkler hakkında birçok yazının sahibi olduğunu bildiğimiz Servet Yalçın’ın kendisine “biz hepimiz güneşin uzantısıyız” demesi Öngür’ü daha da heyecanlandırmış. Taner Öngür, “dünyanın güneşten kopan bir parça olduğunu” daha da derinlemesine düşünmeye başlamış ve çocukların ilk resim yapmaya başladıklarında güneşin resmini çizdiklerini bir kez daha fark etmiş. Konuya kaptırdıkça mistik bir konu gibi gelemeye başlamış ama zevk ve enerji de verdiğini o enerjiyle yaratmaya devam ettiğini fark etmiş. “Hep umut verici oldu güneş şarkıları da…” diyor ve ekliyor, “hayat zaten giderek karanlığa gömülüyor; küresel kriz, küresel ısınma… Bütün bunlara direnmek için en doğru yol olduğunu düşündüm. Kişisel olarak da direnmeye ihtiyacım vardı. Ama bu dönem keyifli oldu. Fuar yaklaştıkça konuyla ilgilenenlerin de sayısı artmaya başladı. Aslında “bu kadar sorun varken bir de bununla mı uğraşacağız” demelerini bekledim insanların onlara cevaplar hazırladım ama pek öyle bir şey olmadı.” Öngür’e soruyoruz “peki cevap neydi?” diye: “Bundan iyi bu sorunlara çözüm mü olur? diyecektim” diyor, karşılıklı onun güneşten alıp bize verdiği enerjiyle gülüşüyoruz, arka fonda güneş şarkıları çalmaya devam edip, keyfimize keyif katarken.

Taner Öngür’e bu işin en keyif veren taraflarından birinin de karşı duruş kadar, karşı karşıya gelen ekiplerin bile güneş konusunda hem fikir olup el sıkışmaları olduğu anlaşılıyor. “Öyle bir şey ki Nükleer karşıtlarıyla, nükleer yanlıları bile güneş enerjisi konusunda birleşiyorlar. Çünkü bedava ve milyonlarca yıldır orada. Yazın; düşünsenize gölge arıyoruz, sulara atlıyoruz, orada bir enerji boşa gidip duruyor. Fuarın açılışında Enerji Bakanı da söyledi Türkiye’nin yıllık enerji harcaması 90 milyar kilovat, ülkenin yıllık güneş enerjisi potansiyeli 386 milyar kilovat. Bunu bir çocuk bile duysa “eee peki neden biz bu enerjiyi kullanmıyoruz?” diyebilir. O gün oradaki açılış konuşmasında bakan, nükleer santral ya da başka bir enerjiden kesinlikle bahsetmedi. Sadece güneş enerjisinin ne kadar önemli bir şey olduğundan bahsetti. Ancak fuar bitti, geçen baktım bir gazetede, “nükleer santrale mecburuz” diye başlık vardı. Nasıl bir mecburiyet bu? 90 milyar kilovat enerji kullanıyorsun oysa tepende 386 milyar kilovat var… Sayın Bakan diyorum ben de “güneş enerjisi şahane” dediniz, beni de kutladınız ama ben sizi kutlamıyorum. Çünkü hâlâ “nükleere mecburuz” diyorsunuz. Oysa bu küresel ekonomik krize de küresel ısınmaya da en güzel çözüm. Bütün dünyada inanılmaz bir talep patlaması var, herkes herkesi işten çıkarırken bu sektör hızla büyüyor ve işçi alıyor. Üretime geçilse Türkiye’de harika olur çünkü bir sürü insan istihdam edilir. Öte yandan, dünyada ilk kurulan güneş paneli, hala çalışıyor. Hiçbir masrafı da yok. Ama biz Almanya’nın kullandığı güneş enerjisinin %1’ini bile kullanamıyoruz. Enerji bakanının bir çabası da var. Avrupa Birliği normlarına uyum için bir kararname çıkarıldı ve herkes 500 kilovata kadar kimseye sormadan izin almadan enerji üretebiliyor. Bir de çift taraflı çalışan saatler var. Mesela güneş paneli sistemi aldın, bir tek lambalarını çalıştırıyor. Sen evde olmadığında da sürekli çalışıyor. Çift taraflı saatti de tersine çeviriyor ve enerji üretiminin içine dâhil oluyorsun, bu işten para da kazanıyorsun. Normal fiyatın çok üstünde teşvik alıyorsun. Avrupa’da 49 cent veriyorlar burada 29 cent…”

“En barışçıl olanımız bile savaşın müsebbibi…”

Öngür kızıyor aslında biraz da kendine, daha önce böylesine büyük bir varlığı bir müzisyen olarak keşfetmemiş olmasına. Müzisyenlerin bol bol enerji tükettiklerinden yakınıyor. “Hatta…” diyor, “sokak müzisyenleri bile pil tüketiyorlar. Klasik batı müziğinde bile mikrofonlama var. Popüler ve rock müzikte inanılmaz bir enerji tüketimi söz konusu: ses sistemleri, büyük sahneler ve onların ışıklandırılması, oldukça büyük enerji gerektiriyor. Açık hava festivallerinde sahnenin çalışması için mazot gerekiyor. Mazot diyince ne anlıyoruz, petrol, kan, gözyaşı… Mesela stüdyolarda ya da gece klüplerinde müzik yaparken, sürekli enerji tüketiyoruz. En barışçıl olanımız bile savaşın müsebbibi. Doğalgaz denilince aklımıza Rus şirketleri, dış politika entrikaları geliyor. Bir de kömür santralleri var ki küresel ısınmanın en büyük sebebi.”

Müzisyenlerin farkında olmadan bütün bu kötü enerjileri kullandıklarını söylüyor. Kendini elbette ayrı tutmuyor ama mümkün olanın temiz enerji kullanımı olduğunu da tekrar ediyor. Hedefinin kazandığı paralarla güneş enerjisi kullanmak olduğunu evinin, stüdyosunun kullandığı her enerjiyi güneşten sağlamak istediğini belirtiyor. Sadece çok kazanamadığı için bu işin biraz zaman alacağını ama çok kazanan müzisyenlerin derhal bu teknolojiye geçmesi gerektiğini vurguluyor.

Dergimizin de teknik açıdan çok iyi bir dergi olduğunu söylerken sitemkâr bir biçimde neden bu konuyla ilgili haberlere, yazılara ağırlık vermediğimizi soruyor.
“Yılın en karanlık gününde güneşten aldık elektriğimizi…”

26 Şubat’ta gerçekleştirilen konserle kendini bir parça riske attığını da söylüyor, ama sonucunda bunun aslında risksiz bir iş olduğu sonucuna ulaştığını da… Daha önceki konserlerde olduğu gibi neye ihtiyacı varsa onu söylemişti ve sorunsuz bir konser gerçekleştirmişti. “Hollanda’dan özel bir sistem getirtildi. Gümrük Fuarın dışında tracker gibi dev bir kule vardı. Üzerinde 16 adet 200 vatlık güneş paneli var. Bu, otomatik olarak güneşi doğuşundan batışına kadar takip ediyor bunu da iki eksende doğu batı ve kuzey güney ekseninde takip ediyor. Bunlar bir kontrol panelinde 16 tane aküyle 10 kilovat saate kadar enerjiyi depoluyor. Akümülatörler var duruma göre bataryaları dolduruyor ve gereken yere voltaj düşüklüğü olmadan enerjiyi ulaştırıyor.”

Sabaha kadar kurulan sistem, öğlen 1’de konser başlamadan biraz önce şalterin kaldırılmasıyla çalışmaya başlamış. “Belki de yılın en karanlık günüydü” diyor Öngür. “1 saatlik konser verdik. Kişi başına “1 vat” derler, bu 1000 kişiye 1000 vat anlamına gelir. Ama o halde 5 bin kişiye konser de verebilirdik. Bir de bizim konserimiz gündüz vaktiydi ve dolayısıyla aküler aldıkları enerjiyle kendini sürekli şarj ediyordu. Önce sistemi kavrayamamıştım ama şimdi anlamaya başladım.” Sahnede ses gidecek diye hiç düşünmedim. Çünkü akıllı invertör vardı. Öyle bir sistem ki.. Güneş paneli, şebeke ikisine de bağlı olabilirsin dolayısıyla da yarı yolda kalmazsın ama bizde şebekeye gerek kalmadı. Bu invertör nerede enerji varsa onu verdi bize. Bizim konserde de ikisine de bağlıydık ama sadece güneş enerjisi bize yetti. Ayrıca güneş panelleri fotovoltaik çalışıyor ve enerjisini ısıdan değil ışıktan alıyor. Sahnede 2 adet 30 voltlık gitar amfisi, davula mikrofon 2 vokal mikrofonu, basçının preamfisi normal bir rock band’di yani. 32 kanal mikser monitörler her şey vardı. Herkesin kendi amfileri normal prize takıldı. Enerjisi güneşten.

Teknik detayları da konuşuyoruz Taner Öngür’le: “gitar amfileri aslında 200 vatlık enerjiyle çalışıyor ama aslında biri bana “transformatörü değiştirip 12 vatlık transformatör takarsak DC akımı AC akıma çeviren invertöre gerek kalmayıp daha kompakt bir sistemle daha çok enerji kullanma ihtimali olur” dedi. Ama PA sistemlerdeki amfiler için bu geçerli mi bilmiyorum? Büyük olasılıkla da değil.”
“Sahnede ses gidecek diye hiç düşündünüz mü?” diye soruyoruz cevabı hazır, “risk aldığımı biliyordum ama hiç öyle bir kaygım olmadı çünkü akıllı invertör vardı. Öyle bir sistem ki, güneş paneli, şebeke ikisine de bağlı olabilirsin dolayısıyla da yarı yolda kalmazsın ama bizde şebekeye gerek kalmadı. Bu invertör nerede enerji varsa onu verdi bize. Bizim konserde ikisine de bağlıydık ama sadece güneş enerjisi bize yetti. Ayrıca güneş panelleri fotovoltaik çalışıyor ve ısıyla değil ışıkla çalışıyor. Sahnede 2 adet 30 vatlık gitar amfisi, davula mikrofon 2 vokal mikrofonu, basçının preamfisi “normal bir rock band”di yani. 32 kanal mikser ve monitörler her şey vardı. Herkesin kendi amfileri normal prize takıldı ama enerjisi güneşten geldi.”
İnternette birisinin güneş enerjisiyle albümünü kaydettiğini görmüş. Bunun da mümkün olabileceğini söylüyor. Çünkü hepimizin gayet iyi bildiği gibi, şimdiki sistemlerimizde açık alanda bile bir notbook, içine kurduğumuz kayıt programı, condensor mikrofon ve küçük bir mikserle kayıt yapabiliyoruz. Kayıt yapacağımız yere güneş paneli kurulup böyle bir şey de kaydın da mümkün olabileceği açık. Öngür, “stüdyoların damına kurulabilir” diyor. “Hatta televizyon stüdyolarına kurmak gerekir” diye ekliyor. “Film sektörlerinde kullanılabilir. Dış mekân çekimlerinde mazot yerine güneş enerjisi kullanılabilir. Mesela güneş ve rüzgâr enerjisinin bir arada kullanıldığı sistemler var. Bunların da küçük ve portatifleri var. Türkiye’de teknelerin bazılarında kullanılıyor. Türkiye’de bu iş yayılıyor. Bunu görüyorum. Güneydeki su ısıtıcı sistemler değil bahsettiğim. Muğla Üniversitesi binasının ön cephesini kaplamış. Maslaktaki camlı binalar güneş paneliyle kaplansa enerjisini kendi fazla fazla kendi yaratacak. Türkiye deki bütün büyük şehirlere tepeden baktığında her yan çanak anten. Bunun yerine güneş paneli alınabilir”. Aslında son derece haklı olduğunu düşündürtüyor. Çünkü bu sistemi kurmanın soba almak ya da kalorifer döşetmekten bir farkı yok. “Ekonomik krizdeki en büyük kazanç bu olabilir. Özellikle müzisyenler, şarkı yapanlar artık bu konuda kafa yormalılar. Genel sistem güneş paneli akü ve invertör. Kaidenin üzerine monte edilen bir sistem var ayçiçekleri gibi güneşe dönüyor. Her yeri güneş enerjisiyle donatacağım, donattıracağım” diyor.

Öngür, “Sadece iyi niyet ve temizlik gerekiyor. Hırs ve kıskançlık kötü niyet getiriyor. Oysa gezegen bize her şeyi vermiş. Bu kötü niyetlere gerek yok ki” diyor. Bağırıp çağırmadan bu biçimde de bir takım olumsuzluklara karşı durulabileceğine ikna ediyor bizi.

“Akın var Güneşe Akın!”


Taner Öngür’ün Antoloji.com’da şiirler bulduğundan bahsetmiştik. Sonra site yöneticilerine bazı şiirleri bestelemek istediğine dair mailler yazmış. Nazım Hikmet’in “Güneşi içenlerin Türküsü”yle birlikte elinde 9 şiir olmuş. Şiirlerin sahiplerinden bahsediyor büyük bir keyifle: Halil Gürkan “Güneş” isimli şarkının şairi, Eskişehir’de emekli ilköğretim okulu müdürü ve aynı zamanda Eskişehir Şiir Derneği’nin yönetim kurulu başkanıymış. Ödülleri ve kitapları varmış. “Güneş Dağı’nın şairi Armağan Öztürk Ankara’da öğretim görevlisi, “Güneş Olmalı İnsanlar”ın şairi Cevat Çeştepe yine akademisyen, “5 Yıldız Bir Güneş”in şairi Türkan Sarıateş sigortacıymış. Hepsiyle konuşmuş ve tek tek izinlerini istemiş. Onlarla tanışmaktan çok mutlu olmuş ve en çok da tanımadığı insanların konuyla ilgili ne düşündüğünü görmüş.

Serap Yağız’ın da “Serçe” isimli bir sözü var. Malum grubun solisti aynı zamanda… SYSU’da Ahmet Süngü leed gitarda, Gökhan Ölke basgitarda, davulda Ata Erdem Şimşek öbür gitarları da Taner Öngür çalıyor ve bazı şarkıları da kendi seslendiriyor.
Projenin şaşırtıcı bir biçimde kendiliğinden başka bir hal aldığını anlatıyor Öngür “Moğollar olarak Fuat Güner’in programına gitmiştik. Fuat’a projeyi anlattım ve “ben de vokal yaparım destek olurum” demişti. Sonra aklıma Fuat gibi destek olabilecek isimler geldi. Harun Tekin, Bülent Ortaçgil, Aylin Aslım’ı aradım. Destek olacaklar. Hatta hip hop sanatçımız Fuat konuşmalarımızdan birine tanık oldu ve “ben de katılayım” dedi. Böyle birçok sanatçı var işin içinde. Bakalım belki albüm öyle çıkacak.”

Albümün demosu bitmiş. Öngür, bazı firmaların destek olacağını söylüyor: “O firmalardan birindeki bir arkadaş Yaşar Üniversitesi’nde çalışmalar yapıyor. Mesela güneş arabaları rallisini organize ediyor. Belki Yaşar Üniversite’sinde bir konser yapacağız. Onun öyle bir teklifi var. Tabii yine güneş enerjisiyle kurulan bir sahnede. Bodrum Yeşiller’den Pamukkale Üniversitesi’nden benzer teklifler geliyor. Aslında mümkünse bunu tüm açık alan konserlerinde yapılması için çaba sarf edeceğim. Keşke mümkün olsa da albümü de güneş enerjisiyle kaydedebilsek… Fuarda, multi track kaydetmeyi düşünmüştük ama provalar bile son ana kaldı. Bu yaz güneşli bir şeyler olacak biliyorum. Moğollar’ı ikna etmeyi ve güneşten enerjisini alan konserler yapmayı düşünüyorum… Nazım’ın şiiri “Güneşi İçenlerin Türküsü” de albüme dâhil. Yılbaşı gecesi aldım şarkıyı elime ve gece yarısı olduğunda “Akın var güneşe akın!” diye bağırdım.

Öngür, kendini artık “güneşin ajanı” gibi hissettiğini söylüyor. Biz de darısı hepimizin başına diyor, müzisyen arkadaşlarımıza “güneş gibi aydınlık, enerjisini güneşten alan müzikler ve konserler” diliyoruz.

Def / Tef/ Tambourine/ Pandeiro: Her sese, her türe, her yere özgü…

Tef, bulunduğumuz coğrafya içinde pek seviliyor. Gazinolarda, konserlerde müziğin coşkusunu hissetmek için kullanmaya ise bayılınıyor. Ritim kaçıran birinin elinde çok çekilmez bir sesi olabiliyorken biz ona da coşkudan “şahane” diyoruz. Dans ederken onun “şak şuk” sesi coşkumuzu ise daha da artıyor.

Bahsettiğimiz enstrüman aslında teknik açıdan oldukça basit bir çalgı. Çünkü bir kasnak, ona gerilmiş deri ve zillerden ibaret. Yine de, açık bir biçimde genelde kasnağa gerilen derinin koyun derisi, dana işkembesi olduğunu, (makbulünün oğlak derisinden yapıldığı yaygın olarak biliniyor) derinin kasnağın iç tarafına çakılan çivilerle tutturulduğunu söyleyelim. Zilli teflerde, kasnağın genelde 3 yerine oyuklar açılır ve pirinçten yapılan madeni levhalar / ziller takılır.

Aslında tef çalınmadan önce ön yüzü ısıtılır başka bir deyişle tavlanır. Enstrümanın icrası parmak vuruşlarıyla gerçekleşir. “Ziller def sallanarak ya da kuvvetli parmak darbeleriyle oynatılarak çalınır”(Ümit Kaynar, Türk Halk Kültürü ve Halk Müziği, Ege Yayıncılık, 1996).

Çok çok eski çağlardan itibaren varolan bu çalgının Mezapotamya, Ortaasya ve Anadolu’da kullanıldığı biliniyor. Asur kabartmalarında da enstrüman görülüyor.
Anadolu’da Eskiden beri…

Eskiden yeniye tef

Tef, Osmanlı Saray Müziğinde genellikle uda eşlik için kullanılırmış. Ancak bunun dışında dini müziklerde de kullanıldığı biliniyor.

M.S. 1341’de Şiraz’da yazılmış bir Şahnâme (içinde mistik öğelerin bulunduğu, tarihi ve kültürel bilgiler içeren destansı uzun edebi metinler)’nin minyâtürleri çalgıcı kadınların elinde tef betimleri bulunuyor. 15. yüzyılda Timur sarayında Timur için düzenlendiği düşünülen bir eğlence sahnesinde tef çalınır. Yine 15. yüzyıl Fatih dönemine ait bir minyâtürde de tef çalan kadınlar görülür. 16. yüzyıla ait minyâtürlerde de def çalan kadın müzisyenleri görmek mümkün.

Eskiden vahşice bir biçimde oynatılan ayılar tef eşliğinde oynatılırdı. Davula nazaran daha az gür sese sahip olan tef genelde kapalı alanların vazgeçilmez enstrümanı olmuş. Ancak enstrümanın kapalı alanlarda çalınıyor olmasının tek sebebi tabii ki sesinin cılız olması değil sadece. Aynı zamanda kadınların dışarıda raks edip, şarkı söylemelerinin de ayıp olması. Anadolu coğrafyasında her dönem ve her yerde neredeyse ayı oynatıcıları dışında hep kadınlar tarafından icrası yapılan bir enstrüman. Örneğin, Adnan Saygun, Artvin yöresinde de zilli ve zilsiz tef kullanıldığından bahseder. Enstrümanın icrasının yalnızca kadınlar tarafından yapıldığını söyler. “Defi yalnız kadınlar çalar; düğünlerde en çok kullanılan sazlardan biri olan defe kadınlar “lililli” denilen nakaratlarla müracaat ederler.”
“Çankırı’da özellikle de Ahilik dönemlerinden kalma “Çankırı Yaren Sohbetleri”nde “Arap Verme Usulü”nden bahsedilir. Sohbette, zilli Maşa ile def’in isimleri “Arap”olarak adlandırılır ve 12 telli saz, gırnata, keman, tef, zilli Maşa, kaşıktan oluşan saz takımı icralarını gerçekleştirir” (Mehmet Öcal, Türk Halk Müziğimizde Toplu Çalma-Söyleme Geleneği).

Çalgının eskiden beri kullanıldığından bahsedip de Karagöz oyunlarında kullanımından bahsetmemek olmaz. Perde arkasında pek çok farklı enstrüman kullanılır. Ancak tef bunların başında gelir. Oyunun başından sonuna kadar tef efektif bir biçimde oyunun hareketlerini kulağımızla da izlememizi de sağlar. Perde de elbet tef sesiyle açılır.
Tef diyince bir de Adile Naşit’li, Kemal Sunal’lı Türk filmleri geliyor aklımıza. Onları da yad etmeden geçmeyelim. Tosun Paşa’dan Yedi kocalı Hürmüz’e, Şabanoğlu Şaban’dan, Kanlı Nigar’a özellikle dönem filmlerinin hepsinde tef çalan bir kadın görüntüsü vardır.

Dâ’ire / Daira/ Tambourine / Pandeiro / Def / Tef…

Görüldüğü üzere enstrümanın kullanım alanı Anadolu’nun pek çok yerinde oldukça geniş. Ancak dünyanın hemen her bölgesinde şarkıların dekoratif bir parçası olarak kullanılıyor. Kuzey Afrika’dan Türkistan’a birçok ülkede değişik çeşit ve yapılarda “Araplar'dan İspanya yoluyla Avrupa'ya geçtiği ve adına Tambour de Basque (Bask Tamburini) denildiği söylentiler arasında.

“19.yy’a kadar tef, İran’ın ana ritmik çalgısı ve Sufilerin sema gösterilerinde de kullanılan bir çalgıydı. 19.yy’da ise, “zarb” klasik gelenekteki yerini aldı ve tef sadece köylerde, kasabalarda varlığını sürdürdü. Son 15 yıl içinde tef geleneksel müzik yapan topluluklara tekrar dâhil edildi” (Sema Ersoy, Geleneksel İran Müzik Tarihine Genel Bakış…).

İslam öncesi Araplar iç tarafına ziller takılmış teflere dâ’ire diyorlardı ki bu terim hala geçerliliğini koruyor. Daira, İran’da sadece küçük zilli teflere verilen isimken, Gürcistan’da sadece iki el ile tutularak, parmakla ve avuç içi ile çalınan tahta kasnağın tek tarafına ince demir halkalardan geçirilmiş ip gerilmiş deriden yapılan çalgıya verilen isim. Öte taraftan, Özbekistan ve tacikistan’da da enstrümana doira deniliyor.

Türkçede geçerli bir diğer adı da def olan çalgının bu ismi aslında Arapçadan geliyor. Hindistan’ın Güneyinde kanjira veya ganjira adıyla biliniyor ve daha çok Karnatik müziklerde kullanılıyor.

Bunların dışında, Şamanların özellikle ateş etrafında dans ederken kullandıkları bilgiler arasında. Tef, Rembetiko müziğinin vazgeçilmez enstrümanları arasında. Pandeiro adıyla Brezilya’da Samba, Coco müziklerinde kullanılıyor. Pandeireta veya pandereta adıyla da İspanya ve Portekiz’de var. Arap müziklerinde kullanıldığını söylemiştik oradaki diğer adlarından biri ise rik. Rusya’da Buben olarak bilinen enstrüman, Ukrayna’da bubon, Polonya’da beben, Çek’de buben olarak biliniyor. Bu ismin ise köken olarak Yunancadan geldiği düşünülüyor.

Her türde tef…

Tefi Beat, Rock, Pop her tarzın vazgeçilmez enstrümanı olarak da tanımlayabiliriz. Çünkü aklımıza bile gelmeyecek şarkıların içinde bile bu enstrümanla karşılaşıyoruz. Örneğin Beatles, 1962’de Love Me Do'nun albüm versiyonunda, Don't Bother Me, I'll Cry Instead, Everybody's Trying to be My Baby, It's Only Love, Wait, We Can Work It Out, Help!, Think For Yourself, gibi bir çok şarkılarında tef kullanmışlar. Öyle ki 1965 kayıtlarının neredeyse tamamında var. Beatles tabii ki örnek gruplardan sadece biri… Tift Merritt, Tambourine adlı bir albümün sahibi. Bu aralar oldukça çok karşımıza çıkan hip-hop şarkıcısı Eve’in Tambourine isimli bir şarkısı hatta şarkının klibi de var. Ancak hepsinden üstün olan bir şarkı var ki, biz onu ilk Bob Dylan’dan duyduk, sonra o şarkıyı The Byrds’in şarkının adını verdikleri albümüyle yeniden keşfettik: Mr. Tambourine Man…

Mr. Tambourine Man

Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Though I know that evenin’s empire has returned into sand
Vanished from my hand
Left me blindly here to stand but still not sleeping
My weariness amazes me, I’m branded on my feet
I have no one to meet
And the ancient empty street’s too dead for dreaming
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Take me on a trip upon your magic swirlin’ ship
My senses have been stripped, my hands can’t feel to grip
My toes too numb to step
Wait only for my boot heels to be wanderin’
I’m ready to go anywhere, I’m ready for to fade
Into my own parade, cast your dancing spell my way
I promise to go under it
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Though you might hear laughin’, spinnin’, swingin’ madly across the sun
It’s not aimed at anyone, it’s just escapin’ on the run
And but for the sky there are no fences facin’
And if you hear vague traces of skippin’ reels of rhyme
To your tambourine in time, it’s just a ragged clown behind
I wouldn’t pay it any mind
It’s just a shadow you’re seein’ that he’s chasing
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you
Then take me disappearin’ through the smoke rings of my mind
Down the foggy ruins of time, far past the frozen leaves
The haunted, frightened trees, out to the windy beach
Far from the twisted reach of crazy sorrow
Yes, to dance beneath the diamond sky with one hand waving free
Silhouetted by the sea, circled by the circus sands
With all memory and fate driven deep beneath the waves
Let me forget about today until tomorrow
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
I’m not sleepy and there is no place I’m going to
Hey! Mr. Tambourine Man, play a song for me
In the jingle jangle morning I’ll come followin’ you