18 Aralık 2010 Cumartesi

Artık Ways değil Subway (Kadıköy dergisi yazısı)


Biyografisinde, “New England Konservatuarı ‘Third Stream"’ bölümünde George Russel ve Joe Maneri’yle çalıştı, Harvard Üniversitesi’nde elektronik müzik bölümünde müzik derslerine katılarak Ivan Tchrepnin ve John Cage gibi, bu müziğin önde gelen temsilcileriyle performanslar yaptı (rd Üniversitesi ve New York). Daha sonra Berklee College of Music okulunda Ian Forman, Joe Hunt, Jamey Haddad, Giovanni Hidalgo ile çalıştı. Caz alanında, New York’ta Bern Nix (313), Cecil Taylor (Times Cafe) ve Raphe Malik’le (Toronto Jazz Festivali) birlikte çaldı. Billy Higgins, Reggie Workman ve Dewey Redman gibi ustalarla "session"lar yaptı. Boston’da, Aydın Esen, Onur Türkmen, (N.E.C) , Joshua Redman, John Lockwood (Adkins),  Avishai Cohen (Berklee), Raqip Hassan (Black Heritage Festivali),  Joe Morris, Nate McBride,  Michael Adkins (Zitegeist), Jim Hobbes, Timo Shenko (Knitting Factory, Nu Yorekans Poets Cafe, Middle East, Green Street), Eric Zinman (Zeitgeist, Bookcellar) ve daha birçok müzisyenle çaldı” gibi şeyler yazan bir insan neden Türkiye’ye geri döner?


Bu kadar yıl yurtdışında kalıp, orada burada bir müzisyenin hayal gücünü zorlayacak adamlarla beraber sahne tozunu yutup, geri dönmek hiç de akıl kârı değilmiş gibi görünüyor öyle değil mi? Şenol Küçükyıldırım’a bunu sorduğumda. Esprili bir biçimde “sence neden?” diye sorup,  “Mecburiyet” cevabını veriyor. Ama ne yazık ki Türkiye’de “her Türk asker doğar” mantığının işlediğini unutmamalıyız. İster müzisyen olsun, ister 10 numara sporcu, isterse istediğini olsun, kariyerinin doruk noktasında, belki her şeyi bırakıp, gelip en az 1 ay askerliğini yapmak zorunda.  Bu yüzden herhalde biz kadınlar daha şanslıyız. Kariyerimizi anca bir adam için falan bırakıyoruz ki o da kesinlikle kendi tercihimiz oluyor, zorunluluk değil.


Şenol’un biyografisinin gerisindeyse şunlar yazıyor: “2002’ de 12. Uluslararası Akbank Caz Festivali’nde (Babylon) kendi adını alan triosuyla (Aydın Esen, John Lockwood), 13. Uluslararası Akbank Caz Festivalivali’ nde Mother Tongue adlı grubuyla Tophane-i amire'de (Onur Türkmen, Robert Reigle, Tim Hodgkinson) Ve yine kendi adını alan ikinci triosuyla (Onur Türkmen ve Robert Reigle) Babylon’ da yer aldı.Tufts University, Mass College of Arts, MIT, University of Massachusetts, Cambridge TV’de ve Amerika’nın çeşitli yerlerinde radyo ve televizyon programlarına katıldı. Halen İstanbul’da yaşamakta olan Şenol Küçükyıldırım, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta, Boston-New York-Kanada-İstanbul ekseninde performanslarını sürdürmektedir”. Ben biyografiyi buraya direkt koydum çünkü belki de aslında Kadıköy’den kapı komşunuz olan bu sıra dışı adamı görüyor ve sevmiyorsunuzdur.  Ama gerçekten Şenol’un birlikte çaldığı / çalıştığı adamlar, onun enstrümanında ne kadar iyi olduğunun sadece küçük bir kanıtı gibi.  Üstelik bütün bunlara karşın da dünyanın en mütevazı adamı olduğunu da söylemem gerekir. Onu bazen bisikletin üstünde, kafasında kaskla görebilirsiniz. Zaten müzisyenler duyarlı insanlardır ama hiç birinin internet sitesinde Peter Singer’ın ‘Hayvan Özgürleşmesi’ kitabına veya makepovertyhistory.org sitelerine link verildiğini görmemiştim.


Şenol, geçtiğimiz aylarda Gökçen Dilek Acay, Ceylan Ertem, Can Ömer Uygan, Murat Çopur Sevket Akıncı’yla birlikte 2007 yılında oluşturduğu Ways grubuyla birçok konser vermişti. Şimdiyse bas gitarda Murat Çopur ve seslerde Ceylan Ertem’in olacağı çok daha sert bir müzikle geri döneceğini yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bana da ilk yazmak düştü. Bu arada unutmadan grubun adı Subway! Şenol’u her n Kadıköy sokaklarında görebilir, ya da bir yerlerde çarken yakalayabilirsiniz. Jam session ustasıdır kendisi, müzikte kullandığımız “kanlı takip” söylemi de onun işi! Onunla karşılaşana kadar önerimiz: http://www.myspace.com/kucukyildirim  ve / veya www.senolkucukyildirim.net’ten takip etmenizdir.

20 Ağustos 2010 Cuma

Müzik dinlemek zahmet ister

Müzik dinleme ritüeli plaklarla geri dönerken, Plakhane de gerçek müzik dinleyicisini İstanbul Taksim'deki yerinde plaklarıyla buluşturuyor.

İstanbul Taksim'de Alman Hastanesi'nin tam karşısında bulunan sokağa girip 100 metre kadar yürüdüğünüzde, sağ kolda, siyah üstüne sarı ışıltılı plak biçiminde bir tabela görüyorsunuz. Üzerinde Plakhane yazıyor. Dükkan geçtiğimiz ay açılmasına rağmen İstanbul'un en geniş plak arşivini oluşturmaya başladı bile. 
Dükkan sahipleri, Cafer İşleyen ve Deniz Bayrak aslında profesyonel müzisyen. Onların dostlukları 80'li yılların sonuna dayanıyor.

PLAK HER ZAMAN DAHA İYİ

Birlikte pek çok farklı müzisyene eşlik edip film ve dizi müziklerini yaptılar. 2000 yılında 'Çalgıcı' ismiyle ikinci el enstrüman sattıkları bir dükkan açtılar; ancak 2001 yılında yaşanan kriz nedeniyle pek çok farklı alanda hizmet veren işletmelerle aynı kaderi paylaştı ve kapandı. Her ne kadar 'Çalgıcı' kapanmışsa da, onlar çalgıcılık yapmayı hiç bırakmadı ve enstrümanlarını kapıp müzisyenlere eşlik etmeyi sürdürdüler. Plakhane'nin sahipleri, plağın eskiden oldukça yaygın bir format olduğunu söylüyorlar. 'Dijital çağın başlaması, plak formatını tozlu raflara kaldırttı. Plak, eskiden şimdiki CD'ler gibi her yerde satılıyordu. Dijital satışların artmasıyla müziğin eski zahmeti dinleyici için de icracı için de kalmadı. Plak, günümüzde koleksiyon ve fetiş malzemesine dönüştü. Plağın basıldığı yıllarda yapılan kayıtlar daha özenli ve zahmetliydi.

Dijitalleşmeyle müziğin kalitesinde bir düşüş de oldu ve bu da dönemin kayıtlarını değerli hale getirdi' diyor ve 'Plak meraklarının da her müzikten anlayan insan gibi aslında buna dayandığını' ekliyorlar.  Plakhane sakinleri, bugün basılan plaklarla, eskiden basılmış plaklar arasında da ciddi farklar olduğunu söylüyor: 'Örneğin, bugün basılan bir Teoman plağının değeriyle, geçmişte basılmış Beyaz Kelebekler'in ya da Nilüfer'in plağı arasında sadece nostaljik ve koleksiyona bağlı bir fark vardır demek doğru   olmaz. O dönemde müzik aynı zamanda iyi   aranjör ve iyi müzisyenler tarafından yapılıyordu. Şimdi dört ölçüyü çalabilen bütün icracılar kayda girebilir.'
Plaktan müzik dinlemenin kendine ait bir güzelliği var. Pikabı müzik dinlemeye hazır hale getirmek, plağı elinize alıp özenle çıkarmak, hafif tozu- çiziği var mı diye bakmak, plağı pikabın, iğneyi plağın üzerine yerleştirmek, 'start' düğmesine basmak... Cafer ve Deniz bütün bu ritüeller için,  'Gerçekten müzik dinleme eylemini yaptığını hissettiriyor' diyorlar. Plakçı dükkanı açmalarının en büyük sebebi, zaten müzisyen olmaları ve bu kayıt formatından zevk almaları. Gittikleri Avrupa turnelerinden birçok plakçıyı ziyaret etmişler. Ve plakçıların elindeki arşiv, her seferinde onları heyecanlandırmış ve  alabildikleri birkaç plak ise son derece mutlu   etmiş. 'Çünkü dinlemenin ritüelini gerçekleştirmek, müzik dinlemek için bu kadar emek sarf etmek ve 20 dakikada bir plağın arkasını çevirmek zorunda kalmak, dinlediğimiz müziğe devamlı konsantre olmak, müzik dinlemenin de ciddi bir eylem olduğunu farkına vardırıyor. Dijital bir müzikçalara 1.500 şarkıyı sıralayıp dinlemek, aslında müzik dinlemek değil, sadece fonda bir şeylerin çalması. Bu uğraşsız işin tam aksine 5 parça dinlemek için verdiğin emeğin daha anlamlı olduğunu fark etmiştik. Şimdi insanları çeken şey de aslında bu. Müzik dinlemek zahmet ister'.  

MAKSAT BİN 500 ŞARKIYI  ARKA ARKAYA ÇALMAK DEĞİL

Plaklardan bahsedip de 'Issız Adam' filminden bahsetmemek olmazdı. Onlar 'Issız Adam' filminin tek yararlı kısmının '45'lik ve plakların dinlenmesini hızlandırması ve plak piyasasını arttırması' olduğunu düşünüyorlar. 'Ama bu süreç dünyada zaten başlamıştı ve Türkiye'de de başlayacaktı, 'Issız Adam' sadece bunu tetikleyen unsur oldu' diyorlar. Onlara, 'Sizin müşteri profiliniz nedir?' diye sorduğumuzda, 'Kısa süre içinde gördüğümüz kadarıyla her kesimden insan plağa ilgi duyuyor. Plak, basıldığı yılların gençlerinin zaten ilgi odağı ama 20 yıl öncesinin ne müziğini ne de sosyal hayatını  bilmeyen 20-30 yaşındaki insanların da plakla  yoğun bir şekilde ilgilendiğini görüyoruz' cevabını  alıyoruz.
Hemen hemen her tarzdan plağı ellerinde bulundurmayı, arşivlerini geniş tutmayı planlıyorlar. Kısa zamanda binlerce plağı arşivlerinde bulmamız mümkün olacak.  Türkçe plaklara ilginin yoğun olduğunu söylüyor ancak düzgün muhafaza edilmediklerinden temiz olan plakların sayısının az olmasından ve piyasada da nadir bulunmasından şikayet ediyorlar.
'Dükkan prensiplerimizin içinde öncelikle temiz plakları raflara koymak ve bu noktada plakların bulunabilmesiyle doğru orantılı olarak fiyatları ucuz tutmak geliyor. Plakların pahalı olmasıyla ilgili çok fazla söylenti var ama genel  olarak bir yabancı CD'den daha ucuza plak sahibi olabilirsiniz' diyorlar. Plakhane'ye www.plakhane.com sitesinden de ulaşabilirsiniz.

ÖZGE Ç. DENİZCİ
ozgedenizci@gmail.com
 

1 Ağustos 2010 Pazar

Kristin Asbjornsen

Kristin Asbjornsen...Denenmeden, üzerine yazılıp çizilmeden geç bir keşif gezisinin içinde yıllar önce büyülenerek izlediğim filmin aradığım sesini buldum yeniden. Aslında aylardır duruyordu gözümün önünde, kulağımın dibinde. Gidip gelip de dinliyordum. Utanmadan baktım bu gece yeniden yeni gelmiş misafirin içinde dolaşırken "Kadıköy evimde", terasa bir adım atmadan, evin içinde birazcık haşlanarak. Norveç esintisi dolsun diye belki Kristin Asbjornsen dinleyeyim dedim. Sonra da bunu anlamsız da olsa yazayım bloguma. Çok şükür ki dinlerken yalnız değilim. Ağlamam için de hiç bir sebep yok. En başta sevgi, aşk, gelecek ve her bir şey yanımda. En çok da Kristin Asbjornsen ve duygularımı kabartan, hakkında abartan haliyle... "Factotum"
Her ne kadar favorim "Green is Everywhere" olsa da bence kahverengi ve tonları... Peki ya "is this the ending?"Oh noooo!!!

The Night Shines Like the Day (2009)
  1. Green is everywhere
  2. Is this the ending?
  3. Snowflake
  4. Don't hide your face from me
  5. Afloat
  6. And I long to see you again
  7. I'm too heavy now
  8. Walk around me
  9. Moment
  10. Rain, oh Lord
  11. One day my heart will break
  12. Someday I'll carry you home
  13. Lose
http://www.youtube.com/watch?v=hAkK0MhLDgE

P.S. Ay sonu değerlendirme yazıları yaz ayının rehavetiyle bir süre rafa kalktı. Bekleyenler belki yaz sonu değerlendirmesi okuyabilirler. Bu arada duyurduğum gibi kitap çıktı, 2.'si de yolda. Baştan savma iş yapmayalım diye demlenme zamanını da işin içine katıp sabırla (ben nasıl sabredeceksem?) bekleyelim. Hem gün doğmadan neler doğar. Ama o zaman kadar bloglamaya devam

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Ozan Köyü: Kadıköy

Yıl 1998, Mendirek o zaman bütün “Kadıköy serserileri”ne açık. Asıl adı da “Aygırlar”. Aygırlar’da olmak aykırı olmaktan geliyor. Yanına muz likörünü sütünü alıp bir de içine dışına gitarını katan Kadıköy’ün her bir semtinden gençler ilk entelektüel adımlarını orada atmaya başladılar bürokrasi farkında olmasa da. Gitarı, kemanı, klarneti, koro halinde söylenen şarkılardan şimdinin Kadıköy’lü müzik öğretmenlerinin, müzik gruplarının çıkacağını o zaman kimse kestiremiyor, bilemiyordu. Ama aradan 12 yıl geçti, tarih içinde Aygırlar kapansa da bir sürü müzisyen, ressam, heykeltıraş, yazar içinde Haydarpaşa’nın karşısında söylenen ezgilerden pay alarak kendisini oluşturdu. O tarihlerde Kadıköy’de eğlenmek için pek alternatif yoktu. Livane Pub olarak bildiğimiz yer boş zamanlarımızı geçirdiğimiz okey taşlarının şıngırtısını dinlediğimiz bir kafeteryaydı. Kim derdi ki orada sonradan Neşet Ertaş çalacak da dinleyenler mest olacak diye. Ama Kadıköy’de Neşet Ertaş çaldı, hem de Livane’de.


Kadıköy’de müzik denilince aklıma gelen ilk Kesmeşeker oluyor. Bir de grubun solisti bestecisi, gitaristi Cenk Taner’in Ozan ruhu. Ben onları ilk kez hayal meyal hatırladığım minicik bir konser salonu olan ama şimdi kocaman bir binaya dönüşen Caddebostan Kültür Merkezi’nde izlemiştim. Bu aynı zamanda 11 yaşında gittiğim ilk rock konseriydi. En çok da “İstanbul İstanbul” şarkısı kafama kazınmıştı. Cenk Taner bugünlerde aktif olarak müzik yapmasa da Kadıköy’ün önde gelen “ozan müzisyenler”i arasında ilk sıralarda duruyor. “Aşklar bizi terk etti” şarkısında da dediği gibi Cenk’in: “Lodos vardı İstanbul’da Kadıköy’de Allah Allah…”

80’li yılların sonunda oluşan ve 90’lı yılların başında çoğumuzun artık bildiği “Kadıköy Sound”un çıkış noktasında da yine Kesmeşeker bulunuyor. Derken Demirhan Baylan… Demirhan Baylan’ı da Kadıköy’lü bir ozan olarak tanımlamak gerekir. Zira Kesmeşeker kadar Demirhan Baylan’ın da Kadıköy Sound’una dâhil olduğunu söylemek gerekir.

Yavuz Çetin’i atlamamak gerekiyor. 2001 yılında hayatına kendi iradesiyle son veren Yavuz Çetin ölümünün ardından ismi duyulan, albümü basılan, hakkı geç verilmeye çalışılmış ama durduğu yer itibarıyla halen pek az bilinen Kadıköy’lü ozanlar arasında. İsmi, mutlaka Kadıköy’de bir sokağa verilmesi gerekilen müzisyenler arasında olduğunu düşünüyorum. Sokağın açılışında da belki “Yaşamak İstemem Artık Aranızda” çalmalı, durum daha da ironik ve karmaşık bir hale gelmeli. Yavuz Çetin dedikten sonra ise Turgut Berkes’den bahsetmek gerekir. Onu ara sıra Shaft’ta dinleyebiliyoruz, coşuyoruz. Karapaksi Kudret Kurtcebe, Kadıköy Sound olarak isimlendiren bu akımın önemli temsilcileri olarak yollarına devam ediyor.

Peki, Kadıköy’de başka kimler var? “Acayip Şeyler” albümüyle dikkat çeken oriental blues gubu Luxus da Kadıköy grubu olarak adlandırılabilir. Çünkü müzisyenlerinin neredeyse hepsi Kadıköy’lü. Hem de birçoğu doğma olmasa da büyüme ve müzik öğrenme süreci itibarıyla Kadıköylüler. Karadeniz rock müzik yapan ve “yüksek oranda radyasyon içeren” Marsis’i atlamayalım. Onlar ilk kez, Livane’nin “resmi grubu” olarak adlarını duyurdular ve şimdiki hallerini aldılar. Yani Kadıköylüler.

Kadıköy’den çıkan birçok grup yeni bir hareketin de örgütleyicisi durumunda. Onlar da isminden sıkça bahsedilecek ozanlar arasına girmek üzereler. Yaşasın kolektif: “Kadıköy Kolektif. Kadıköy Kolektif’in içinde Oracles Always Live, DDR, Toz ve Toz, Kupka, Motor Moose gibi gruplar ve Seni Görmem İmkânsız, Kahinar gibi projeler bulunuyor. Kadıköy’ün kendine özgü dergilerinden Karga Dergi’nin Mayıs sayısında konuyla ilgili ayrıntılı bir röportaj da bulunuyor.

Kadıköy daha kimlere gebe bunu yakında göreceğiz. Daha ne gibi ozanlar, ne gibi ses tınıları kaplayacak sokaklarımızı bakacağız. Bir de şu minibüsçülerin korna sesi olmasa… Ya da kornaya basmak paralı olsa…

Kadıköy Dergisi sayı: 2 Bozuk Çalar Köşe yazısı

23 Nisan 2010 Cuma

Engin Abim...

Engin Yörükoğlu (1945-....)
 

‘Çin Çan Solo’nun yaratıcısı.

Engin Yörükoğlu, Türkiye’nin en önemli ve hatta en iyi davulcularından biridir.
7 Ocak 1945'de, Maraş'ta doğmuş, Kadıköy’de büyümüştür. Müziğe 1963 yılında Gölcük'te Siyah İnciler grubuyla başlar. 1964 yılında Selçuk Alagöz Orkestrası'na katılır. Orkestrada, birlikte Anadolu Pop’un en önemli grubu Moğollar’ı kuracakları Cahit Berkay’la tanışır. Grubun resmi kuruluş tarihi grup tarafından 1 Ocak 1968 olarak belirlenir. Engin Yörükoğlu, Aziz Azmet, Cahit Berkay, Hasan Sel ve Murat Ses’le birlikte ilk 45’likleri Eastern Love / Artık Çok Geç’i Şubat 1968’de çıkarır. 1972 yılında kurulan Kurtalan Ekspres’le bir süre müzik yapar. Sonra, daha önce de kaldığı Fransa’ya geri döner. Burada, çeşitli gruplarla çalar. Cahit Berkay’la,Les Mongols’u kurar, 2 long play çıkarır.

1991'de Türkiye'ye döner ve İstanbul'da Jazz Stop’u açar. Bodrum Kızılağaç köyünde de bir restoran işletir. Halen Moğollar’la birlikte çalan Yörükoğlu, Bodrum’da yaşamaktadır.
Güm Güm ve Yollarda isimli Moğollar şarkılarının bestecisidir.
23 Nisan 2010 tarihinde yine çocukça bir şaka yaparak aramızdan ayrıldı.
O hep bizimle olacak.

25 Mart 2010 Perşembe

Sevişmeden uyumayan “ahlaksız!!!” şarkılar

"Yatakodası sesi"yle, erotik şarkılar değil bunlar, bayağı ahlaksız şarkılar!

Böyle bir başlık attıktan sonra, ‘ahlak’ın tanımını yapmak gerekir. Ama bu tanım bütün köşeyi doldurup taşıracağından böyle bir işe girişmiyorum. Konuyla ilgili yazılar için birkaç filozof ve sosyolog önerebilirim. Bunlarında başında Spinoza gelir… Schopenhauer’un “Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine” ve “Postmodern Ahlak Denemeleri” alt başlığıyla Zymunt Bauman’ın kitaplarına bakabiliriz.

“Ama bizim işimiz müzik” diyor ve derhal konuya giriyorum. Ahlaksız şarkılar diyince aklımıza hep belden aşağı vuran, arzu ve tutkuyla ilişkilenen şarkılar geliyor. Ben buna böylesine bir tanım yapamıyorum. Yani aşk şarkılarının en naif, en acı dolu olanı bile bence belden aşağı ve görece ahlaksız. Çünkü niyeti belli… Kavuşulamamış sevgili, kavuşulmuş ama bir daha istenilen sevgili. Sevgililik, hatta evlilik kurumu bile kurumsallaştığı andan itibaren ne yaşandığı bilinen hukuki ilişkiler.

En ahlaksız olarak nitelendirdiğim şarkı nedense İzel’in “Bir sen bir ben bir de bebek” sözleriyle bildiğimiz bebek şarkısı. Şarkıda “Sustum içime atar gibi sensiz seninle yatar gibi olmaz olanı yaşar gibi aşkı hayallere sığdıramam…” diyor.

Yıldız Tilbe şarkıları, ahlak konusunda sınırsız. “Delikanlım” da “geceler boyu sevişmelerimiz bitmesin” diyor, “yorgan misali ört üstümü” demeyi de ihmal etmiyor. “Ama Evlisin” şarkısında, evli birine duyduğu aşkı anlatıyor üstelik karşılık da beklemiyor değil. Soruyorum size ahlak? Ama en fiyakalısı “Dili Ballım” olsa gerek. Şarkıda “ocağı yakacağım, suyu ısıtacağım, tan yeri ağrırken seni kapatacağım” diyor.

Hepsinden öte gerçek bir aşk şarkısı var. Karşılıklı bir aşk hikâyesi. Öyle çok kavuşmak istiyorlar ki birbirlerine aşk yapmak için bütün zemin hazırlanmış. Hatta öyle büyük bir aşk var ki… Şarkının adı “Akşama Geleceğim”… Şarkıyı Beynelmilel filminden de hatırlıyoruz.













Rock’ta ve rap’te biraz daha mı sertleşiyor acaba ahlaksızlığımız? Teoman’ın “Duş” isimli şarkısı beni irite ediyor. Ama bir yandan da ‘gerçek’ diyorum. Sözlerini buraya yazamayacağım… Şebnem Ferah da lafını sakınmayan, son derece dürüst bir biçimde kendini ifade eden şarkıcılarımızdan… Ya Rashit’e ne demeli. Ben diyecek bir söz bulamıyorum hatta şarkının adını dahi yazamıyorum yani kendimi evet kesinlikle sansürlüyorum… Sultana’yı da “Kuşu Kalkmaz” şarkısıyla tanımıştık. Başka söze ne hacet?

Bir de meşhur asker şarkımız var. “O şimdi asker canını neler ister” demiş ünlü düşünürler bu şarkı da, Tuğba Ekinci’nin dilinden bize ulaşmış.

Melisa Boyner “Sana Vermezsem” şarkısında aslında kalbini alıp vermekten bahsediyor ama söylerken vurguyu yaptığı noktalar o kadar fena ki… Melisa hanımın başka bir şarkısı daha var onda da, “aşkım hadi şarap içelim çok fazla fantezi kurduk icraata geçelim” diyor şarkının adı da “Sevişerek Ölelim”…

Bu alanda diskografimiz oldukça geniş. Hele ki halk türküleri meselemiz var ki ona hiç girmiyorum. Çünkü çıkılmaz bir hal alabilir. Zira pop ve rock’ta da işimiz çok zor.

Demet Sağıroğlu, “Teslim Ol”da “Bazı şeyler anlatılmaz sus konuşma laf aramızda
ay doğmuştu, kimse yoktu öpüştük şehrin ortasında, ah ondan sonra neler oldu söyleyemem ben, ah daha sonra neler olur ben bile bilemem” diyor.

Petek Dinçöz ise şarkı sözleri bakımından “o kadar da masum değil” dedirtiyor… Sabaha kadar okşanmak isteyenlere tercümanlık ediyor.

Çok ama çok sevdiğim bir şarkı var benim de Zeynep Casalini’nin “Duvar”ı orada da “hadi bir cesaret sen de taşın altına koy elini inadına inadına sevişmeli bağır çağır” diyor. Bu söz aslında bana cinsel bir arzudan ziyade ‘samimi’ aşk halini hissettiriyor. “Bağır çağır sevişme” çağrısı yaşamı organize etme ve birlikte hayatı örgütleme çağrısı gibi düşünmeme sebep oluyor. Belki buna sebep olan Casalini’nin icrasıdır.

Çok sevgili müziksever okur, Sezen Aksu’dan bahsetmeden durabilir miyiz? Çünkü, Sezen aksu’nun Aysel Gürel imzalı şarkısı seni istiyorum bir kült. Müziği Onno Tunç’a ait. Hem hesap soran, hem serbest bırakan, hem emir veren, hem yalvaran, hem cüretkâr, hem sevili, hem tutkulu, hepsinden öte aşk acısının hissini yoğun bir biçimde veren çaresiz bir şarkı. Sadece sözleri değil şarkının icrası da bu hisleri taşımamızı sağlıyor. Sezen Aksu’nun icrası tartışmasız çok iyi… Ağlayalım mı gülelim mi bilemiyoruz. Her hissi veren bir şarkı… Ancak “Seni Yerler” de Sezen Aksu aslan kaplan kesiliyor. Üstelik sadece kendisinin değil bütün mahalleli kadınların niyetini söylüyor. Bir kadın olarak Sezen Aksu bu şarkıda da “Kaçın Kurası”nda da aslında genelde erkeklerden duymaya alışık olduğumuz sözleri kendisi söylüyor ve pek de yakıştırıyor ağzına. Her iki şarkıda da bir “çıtır çıtır yeme” isteği görüyoruz. Sezen Aksu diyince sözlerini yazdığı diğer şarkılardan bahsetmeden olmaz. Sertap Erener’in seslendirdiği “Ateşle Barut”, “tövbelerin bozulduğu, doludizgin, mızrap ve saz ilişkisiyle” pekiştirilmiş bir şarkı. Sezen Aksu Sertap’a “Ateşle Barut”u verir de Levent Yüksel’den benzer tutkulu şarkıyı esirger mi? Esirgememiş ve ona “yatağa çağıran” şarkısını vermiş. Yeter Ki Onursuz Olmasın Aşk”. Keza Tarkan’ın icrasıyla bildiğimiz “Hepsi Senin mi? şarkısı da Sezen Aksu imzasını bariz bir biçimde taşıyor. Tam da biraz önce bahsettiğimiz “eril coşkularla” uyuşan bir şarkı.

Tarkan denilince ise “Seviş Benimle” isimli şarkıdan söz etmeden geçmemeliyiz. Şarkı hepimizin algısıyla oynamıştı ilk çıktığında. Hatta öyle düşünüyorum ki bu şarkının evde dinlenilmesini yasaklayan aileler de olmuştur. İlk çıktığı zaman Türk pop müzik tarihinin belki de en müstehcen şarkısı olacağı düşünüldü ancak diğer örneklerle karşılaştırıldığında bu şarkıyı sollayan şarkıların da ortaya çıktığı görüldü.

Ezginin Günlüğü “çıplak heykeller yapmalıyım” der “nefis rüyalarımız için”. Kiraz mevsimi para kazanmak değil sevişme vakti der. Öğrencilik yıllarımızda kiraz mevsimi sınavların olduğu yoğun bir dönemdi. O zamanlar, mevsimsel değişimin de getirisiyle, aşık olma isteği açığa çıkıyor ve hep bir ağızdan “anlatsam şu kiraz mevsiminin ders çalışmak, sevişme vakti olduğunu” diye bağırıyorduk kös kös kitaplarımızın başına otururken.

Bir de komşunun kızına göz diken ahlaksız şarkılarımız var. Onlar müstehcen değil. Türk geleneklerine göre komşunun, mahallenin kızına yan bakmak ayıptır aslında. Peki bu gençler nerde tanışacak anlaşacak sorarım size. Eh tabii ki mahallede… Hakan Peker’in 1989 yılında söylediği “Camdan Cama” aşkını anlatıyor. Erkin Koray’ın “Komşu Kızı” ise daha çok talep ediyor Atilla Kaya ise alenen röntgenlediğini anlatıyor. Gencay Güneş de “bakıver görüver” diyor komşu kızına. Nurcan Opel komşu oğluyla kaçma planı içinde… Bu konu hakkında ahkâmımızı başka bir yazıya saklayalım çünkü liste uzadıkça uzuyor.

Orhan Gencabay’ın “Ya Evde Yoksan” şarkısını es geçemeyelim. Acayip bir şarkıdır kendileri. Kendileri de aşkla garip hallere düştüğünü vurguluyor. O hallerden birinde de dayanamayıp sevgilisine gündelik elbisesiyle delik pabucuyla gidiyor olduğunu onu da öyle saç baş dağınık görmek istediğini anlatıyor. İç ürpertiyor Gencabay’ın şarkısı. Bir de “Neredesin Firuze” filminin müziklerinden hatırlıyoruz. Özcan Deniz Haluk Bilginer yorumuyla. O yorumu da tekrar dinleyin diye önereceğim. İç ürpertiyor o da aynı biçimde. Hele o “sen ayılma ben de işe gitmeyeyim” diyor ya… Özcan Deniz’in “bi dudaktan” şarkısını da yeri gelmişken analım.

Kenan doğulu Yüzsüz yürek’te, kızgınlıkla seviştikleri geceleri hatırlatıyor eski sevgilisine. Şahane alt yapısıyla döneminin en iyi şarkılarından “Kandırdım”daysa, çılgın sözleriyle nasıl nazlı yâri dize getirdiğini söylüyor. Bu şarkının ahlaksızlığıysa bir kızcağızın kandırılmış olması… Yine “Sım Sıkı” da “sıkı sıkı sar” diyor daha ne desin. “Çakkıdı”dımız da var tabi. Şarkıda Doğulu “Hadi kalk kaynaşalım kız çakkıdı çakkıdı oynaşalım kız…” diyor.

Mirkelam’ı unutmak çok ayıp olur… Çünkü o Türk porno film isimlerini alt alta dizip cesur bir biçimde şarkı sözü yapabilmiş. “Asuman” gelmiş geçmiş en güzel ve en anlamlı şarkılardan… Aynı albümde “Erkeklerin yediğinin elma değil ayva olduğunu” söylüyor. Şarkıları yorumlayanların arasında cinsiyet ayrımı yapamıyoruz. Zira iki taraf da birbirini istiyor. Dolayısıyla da ortaya hepimizin yediğinin ayva olduğu ortaya çıkıyor.

Ya müzisyen olduğu kadar prodüktörlüğüyle de bildiğimiz Hakan Peker ve onun “Yak Beni” şarkısı?

Şehrazat sözleriyle, Ayşegül Aldinç yorumuyla “Alimallah” , yine Ayşegül Aldinç yorumuyla “Hoppa Hoppa”, “Alev Alev” Gökhan Tepe şarkısı olarak “Bayıldım”, İsmail YK’nın “90 60 90 vücudum var doya doya bitmez tadım var…” dedirttiği bombabomba.com şarkılarını unutmayalım. Ek olarak da Yonca Evcimik’in “aşk lazım aşk aşk- doydum doydum acıktım”, Ayça’nın “buraları yıkılıyor benden yıkılıyor her gün peşime bir bıyıklı takılıyor ben seni seçtim tahminin doğru”, Asya’nın “çifte kumrular gibi olsak da birden sarılma Allah aşkına geçerse yazık hevesin birden sonra ask kaçar pencerelerden” dediklerini de hatırlayalım. Bu sözler, cüretkâr olduğu kadar cilveli şarkılar kategorisinde de incelenebilir.

Erkek kadın hepimiz istiyoruz, istediğimizi de alenen şarkılarla ifade etmekten tarih boyunca çekinmediğimiz gibi şimdi de çekinmiyoruz. Bence bu saydığımız şarkıların hiç biri ahlaksız değil hepsi samimi. Yani başta da söylediğim gibi, aşkın kendisinin niyeti belli değil mi zaten?

"Müzik" mi dediniz?


Müzisyenlerin birliği gerek!
www.bagimsizmuzik.com 

Değişik bir şey yapıp müzikten bahsedelim; ama bu sefer yaratım; edim sürecinden, dinleyicisiyle buluştuğu ana kadar geçen süreçten. Müziğin aslında birisi tarafından yaratılmadığını farz edelim. Öyle seslerin kendiliğinden bir araya geldiğini, ritmik paternlerinin kendiliğinden oluştuğunu bunların hepsinin kendi kendine gidip bir CD’nin, plağın, ya da bilgisayarlarımızın içine girdiğini düşünelim...

Aslında pek çoğumuz bunun böyle olduğunu düşünüyoruz!

















Zaman zaman müzisyenler, ya da yarattıkları malzemeyle geçimini sağlamakta olan sanatçılar bile aynı yanılsamanın sarkacında duruyor. Hepsinin hayal gücü bizden daha gelişkin olduğundan belki, onlar bu hatayı herkesten çok bile yapıyor olabilir.

İnsanın yaratma edimi için bir takım etmenlere ihtiyacı mutlak olmalıdır. Kimimiz bunu esinlenmek olarak düşünüyoruz. Örneğin Eurovision şarkılarını ele alalım. Eurovision şarkılarının neredeyse hepsi birbirine; hatta bazıları da yarışmaya katılmayan ve kimsenin bilmediği düşünülen şarkılara benzer. Burada aslında bir sorun olmadığını zannederiz. Oysa ki, buradaki sorun en az, bilgisayarlarımıza, müzik çalarlarımıza “kendiliğinden” giren şarkılar kadar önemli bir sorundur.

Aslında bütün bunların hepsi birinin gelip size ait bir şeyi alıp gitmesi ya da evinize yerleşmesinden bir farkı yok. Ama bizim bunu anlamamız için ciddi bir zaman geçmesi gerekiyor. Her ne kadar yasalar üreticiden yanaymış gibi görünüyorsa da işler gerçek hayatta pek de öyle gitmiyor.

Türkiye’de ve dünyada denenmiş birkaç yöntem yok değil. Ama ne yazık ki bu yöntemlerin pek çoğu tutmadı. Bunların başında da sanatçıların, müzisyenlerin birliği geldi. Herkes kendini düşündüğünden belki de sonuç alınamadı.
Birilerinin bu yazıya kızdığını tahmin ediyorum. Ama ben dostluktan yanayım. Ötesi birlikten…

“Birlikten kuvvet doğar” ya hani ben de kuvvetten yanayım.

Pazarlama da, satış da, hatta müzisyenin (yaratıcının) tercihen pazarın içinde olup olmaması da, kısacası kendi kaderi kendi ellerinde olmalı…

Haydi birliğe, beraberliğe, müziğe, müzisyene, yaratıma, yaratıcıya saygıya!!!

www.bagimsizmuzik.com

Haziran 2009
Özge Ç. Denizci

11 Mart 2010 Perşembe

Şubat ayı öznel (Özgece) ay sonu değerlendirmesi

Şubat ayının tamamı, Haymatlos& Çalıntı Sahnesi’nde çıkan grupları izleyerek, evde de yeni keşifler yaparak geçti. Her ne kadar başka yerlerde konser veren grupları dinlemeye gitmeye çalıştıysam da son şarkılarına bile yetişemedim.

"Soul Kitchen' kulağımı nasıl açtı"nın hikâyesi

Ocak sonu gibi izlediğim ‘Soul Kitchen’ filminin bana çok şey kattığını söylemem gerekir. Luxus’tan tanıdığımız çok sevgili arkadaşlarım Alper Bakıner, Kamucan Yalçın ve Ozan Murat’la birlikte izlediğim film bizi inanılmaz mutlu etti ve adeta günümüze anlam enerji ve daha ne kadar güzellik varsa kattı. Hepimiz filmin jeneriğini, belki filmden bile çok sevdik. Kulaklarımıza filmin müziklerini depoladık. Eve geldiğimde filmin etkisiyle, bir kısmına eskiden aşina olduğum müzikleri tek tek dinlemekle başladım.  

 











Kool and The Gang’i yeniden dinlemeyi ihmal etmedim. Locomondo ise Yunanistan’a bakmam gerektiğini söylüyordu. Filmde kullanılan ve Locomondo’nun biraz Reggie’msi yorumladığı ve “ellerinize sağlık ne de güzel yapmışsınız” dedirtecek ‘Fragosyriani’ isimli şarkı aslında oldukça eski bir Yunan şarkısı. Belki ilk yorumlayanlardan biri de, Rebetiko üstadı Vassilis Tsitsanis. Öte yandan bazılarınız şarkyı Zorba filminden de anımsayacaktır. Meraklılarına ilk kayıt örneği olarak, Markos Vamvakaris Vol. 1 / Singers of Greek Popular Song in 78 rpm / Recordings 1933-1936 albümünü önerebiliriz. Üstelik şarkının daha birçok farklı yorumu da var.

"Komşu Komşu huuu..."

“Komşulardan keşfi sürdüreyim madem” dedim ve başka gruplara bakındım durdum. Trypes Yunanistan’dan karşıma çıkan gruplardan odu, umut veriyor mu bilemem dinlemeniz lazım. Ben “Den Xwaras Pouthena” şarkılarını sevdim.

Alla Pugacheva’yı yıllar öncesinden Rusya’nın Sezen Aksu’su olarak biliyordum, aynı şekilde Mashina Vremeni’yi de… Ama DJ arkadaşım Barçın Gökbörü’nün önerisiyle ilk dinlediğinizde vokalistini kadın sanabileceğiniz Nogu Svelo’yu dinledim. Ardında sürükleyen ses rüzgârları kulağımı Karadeniz kıyısından şarkıları keşfetmek üzere “on” konumuna getirdi. Gürcü grup Shudi Movida’nın ezbere bildiğim şarkılarını sadece kendim dinlemekle kalmadım bir de dinlettim. Rus salatasında ise günahıyla sevabıyla Mumij Troll, Najk Borzov, Nochnyje Snaipery, Kukryniksy ve Liube vardı. Derken yol biraz daha batıya kaydı ister istemez. Gogol Bordello ve Shantel’in popülerleşmesine katkıda bulunduğu Balkan fırtınası dinmek bilmiyor. Konuyla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyor gibiyim “Ciguli’nin günahı neydi?” İçimiz dışımız Balkan oldu, doldu taştı… Esma Redzepova, Municipale Balcanica’nın hafif absürtlüğüyle Zappavari tınılarını ritminden ve Balkanlığından daha çok sevdiğimi fark ettim. Ey Doğu Avrupa ayak seslerini değilse de stüdyo ve konser salonlarından yüklenen ve yükselen farklı grupları duyuyorum, hatta bütün dünya duyuyor ama biraz daha sakinlik gerekiyor. İvo Papasov, Saban Bajramovich albümleri yeniden kulaktan geçti. Ama hepsinin ötesinde şarkılar dinlenirken, bookletinin itinayla okunması gerekilen, Romanya’yı konu alan ve üstadımız Alan Lomax imzalı ‘World Library of Folk and Primitive Music 17’ saklandığı raftan, bilgisayarın kuytu köşelerinden çıktı.

Max Pashm’ın ‘Anarchy’ isimli şarkısı ismi itibarıyla sadece “hımm” dedirtti.

Polonya’dan Dikanda’yı sevdim bu ay, “etnik müzik”, “dünya müziği”gillerden.

Klezmer Bandler her yerde, bu ay içinde Budapest Klezmer Band’i keşfettim, belki geç belki erken… Luxus’un coverladığı haline aşina olduğumuz Les Yeux Noirs’in Balamouk’unu daha Ocak ayı içinde gittiğim Batum sokaklarında bile duymuştum da albümü baştan sona dinlememiştim. Grup Paris’te olsa da tınıları Macaristan’tan Ermenistan’a uzanıp, ritimleriyle de şöyle bir dünya turu yapıyorlar.

Ska’yla Balkan birbirine karışıyor bazen. İkisi de çok mu popüler benim algım mı öyle şaşırıyor? Belki de Los Fastidios ve Bandits of The Acoustic Revolution gibi grupların hissettirdiği sadece buydu. Bu arada adları geçmişken belirteyim bu ayın favori gruplarından biri de kesinlikle Bandits’ti.

Bütün bu tarzlar bir yana Rock, Blues ve Caz’dan vazgeçemedim. Etta James’i, çok sevdiğin bir kitabı yeniden okurkenki heyecanla dinledim, Etta’nın söylediği şarkıların bazılarını ‘Cadillac Records’ filminde seslendiren Beyoncé’un yorumunu ‘At Last’ta yine Beyoncé ve Norah Jones yorumlarını üst üste dinleyip, onlarla Etta’nın seslendirişindeki duygu durumunu anlamlandırmaya çalıştım. Biraz saçmaladım yani. Çünkü üçü de farklı üçü de çok iyi. Aziza Mustafa Zadeh’in ‘Boomerang’ isimli baş yapıtının neden benim için lise yıllarında kaldığını sorup durdum ve tekrar tekrar dinledim. Hatta tam ben o parçayı dinlediğim sıralarda, Haymatlos & Çalıntı Sahnesi’nde çıkan inanılmaz iyi müzisyenlerin birlikte oluşturduğu Rock-Zen’in klavyesinden ‘Boomerang’ döküldüğünde şaşırdım bile.
















Bu da yetmezmiş gibi Haymatlos’ta bulunan piyanonun başına her gelişinde hakkını vererek ve bizi de etrafına toplayıp, birlikte müzik yapmamızı sağlayan, Çümbüş Cemaat'le sahnede izleme şerefine erdiğim, Levet Yüksel’le izleme ihtimalimi sevdiğim Cihan Gökdemir’in “ne güzel parça di mi?” diyerek parçaya başlaması ağzımı açık bıraktı. Bir de satır arasına sığdırmaya çalıştığım bir durum için “önümüzdeki günlerde çok eğleneceğiz” diye not düşeyim.

Haymatlos& Çalıntı Bülteni

Hazır Haymatlos& Çalıntı Sahnesi’nden bahsetmişken, yapımda, icrada emeği geçen bütün müzisyen dostlarımıza teşekkür ederiz. Şubat ayı içinde sahne renkliydi. Birbirinden farklı tınılar sahneden, sahnedekilerin yüreklerinden kulaklarımıza ve yüreklerimize dokundu. Gevende ve Luxus’un izleyicisine ekstra teşekkür etmek isterim. Ay içinde Rock-Zen ve şahane vokali Zerrin’i kaçırdığınıza pişman olmalısınız. Zerrin’in bir diğer grubu Blues Staff Mart ayında Haymatlos & Çalıntı sahnesinde olacaklar. Dodan sahnede oldukça iyiydi, Kürtçe caz diyebileceğimiz tarzına kamança da Arslan Hazreti eşlik etti. Hazreti’nin sahnede olduğu tek konser Dodan değildi. Şubat’ın 2. haftasından itibaren onu Cavit Murtezaoğlu& Ses Atölyesi’yle birlikte de izledik ve önümüzdeki aylarda da izlemeye devam edeceğiz. Sahnede ilk kez izlediğimiz Handan Aydın’ın türküleri caz formundaki yorumuyla pek sevdik, gecenin kahraman müzisyenlerinden bir diğeri de Ceyhun Kaya’ydı.
















Laterna’yı Aydın Öztek’le dayanışma gecesinde izledik ve Ege’nin iki yakasından çaldıkları parçalarda kendilerine özgü yorumlarını, Seda Köksal’ın ve adını hatırlayamadığımız erkek vokalin yorumları aklımızda kaldı. En çok göbek kuşkusuz ayın ilk haftası gerçekleşen Ağır Roman Gecesi’nde atıldı. Ayaklarının tozuyla Kore Mahallesi’nden gelen ağabeylerimiz öyle bir döktürdüler ki… Ayın son haftası ise Luxus ve Göçebe Şarkılar'ın ardı ardına çıkması, unutulmaz iki gece yaşamamızı sağladı. Haymatlos & Çalıntı Sahnesi’nde yer almış bütün dostlarımıza teşekkür ederiz.
Aynı şekilde kaliteli seyircilerimize de…

1 Şubat 2010 Pazartesi

Ocak ayı biterken Özge’nin müzik-hali…


Ocak 2010! Ve zaman çabuk geçiyor. Şubat geldi. Zaman hızla akarken kulaklarımızı daha da açmak gerekliliğiyle sarılıyoruz seslere. Her sese açıyoruz hem de hiç ayırt etmeden. Bu da güzellik katıyor hayata. Yenileniyor insan, hatta belki de biraz neşe mi doluyor ne? 
Bu benim günlüğüm, Özge’nin yani ‘Bozuk Çalar’ın günlüğü. Bu yüzden size ay boyunca gördüğüm deneyimlerimi aktaracağım. Ama daha çok “sevgili organize ses dalgaları…” biçiminde başlayanlardan… Geçtiğimiz ay neler dinledik, kimleri izledik bunları konu alacak. Bundan sonra her ay da düzenli olarak bunu yapmaya zaman zaman bozuk çalmaya biraz da bu bağlamıyla gündemimize haddini de zaman zaman aşabilen cümleler kurmaya başlayacağım. 
Geçtiğimiz aybaşında, yeni yılla birlikte gelen soğuk çoğumuzu eve kapattı. Ben soğuğu 5 günlük kısa bir dinlence için Batum’da geçirdim. Orada bir gün farkla meşhur mu meşhur, The Shin’i kaçırdım. Bilenler Fuat Saka’nın albümlerinde ciddi katkıları olduğunu hatırlayacaktır. Saat farkıyla da Gürcistan içinde oldukça ünlü Sukhishvili Topluluğu’nun gösterisi de kaçırdığım konserlerden oldu. Ama ‘sahnede izlemek hep mümkündür önemli olan yerelliktir’ mantığıyla Polyanna olumluluğuna kaydım ki daha iyisi vardı. Evlerde bol mezeli, ev yapımı damacanalar dolusu şaraplı çok sesli, bol kahkahalı yılbaşı kutlamaları devam ediyordu. Benim de en sevdiğim Gürcistan müziğini dinleme hali buydu: akordu bozuk gitarların elden ele dolaştığı, sonra eşlik edemediği anlaşılıp kenara konulduğu. Akabinde gelen birinin bas ses vermesi ve karşınızda çoşumsal hatta biraz da alkol dolayımıyla koşumsal şarkılar. “hooooo…” Ve ardından “hari haralo”lar. Kısacası ‘kendiliğinden polifonik doku’! Geri dönüşler, dönerken kulaklıktan bildik şarkılar, telefon marifetiyle. En çok başa alıp alıp (ki banttan dinleseydim sarardım eskiden öyle yapıyorduk “vıııııı” sesi eşliğinde ne günlerdi ya o ses bile müzikal geliyordu/geliyormuş özlemişim) Cat Power’dan kısacık minicik o bol efektli, efektleri duygusunu veren “How can I tell you”yu dinledim durdum.
Gürcistan da salt sofralardan ibaret değildi. Bayar Şahin’e çalacak bir grup müzisyenin provasını izlemekle kalmadım, yeni kurulan Horumi’nin provalarını, daha da ötesi oraların ünlü aranjörü ve bestecisi, “Gürcistan Pop Star” yarışmasında birinciliği olan sevgili arkadaşım Edişer Lomadze’nin yeni düzenlemelerini, Nino Katamadze ve Khaka Tsiskaridze’yle beraber çaldıkları parçaları dinledim. Doydum yani bir kez daha Gürcü müziklerine, popundan Rock’ına ‘halk’ından ‘sanat’ına (orada şehir şarkısı deniyor) her türde müziklerine. 
İstanbul’a döndüğüm hafta açıkçası  kendimi Enzo İkah konserinde bulacağım aklıma gelmemişti. Bir hafta önce tıklım tıklım olan Mekânı dolduran pek kimse yoktu ya Enzo’nun performansını pek etkilemiş görünmüyordu. “Enzo İkah o benim kardeşiiiiim…” dinlemediyseniz bir kulak kabartın, albümü çıkana kadar canlı canlı dinleyin. Mekânda bulunan ayna karşısında Enzo’nun kendini şarkı söylerken izlemesi daha da keyiflendirdi.  Ocak ayı boyunca her hafta program yaptı, belki Şubat’ta da yapar. 
Ayın ilk haftası çoğumuz bir parça da olsa Çingene şarkılarına yeniden kulak kabarttık. Çünkü birileri kardeşlerimizi yerinden yurdundan ediyordu, linç girişiminde bulunup vuruyordu Selendi’de. Oysa (ötekileştirmek adına değil) onlar “dokunulmazdı” En çok da “…dediler Romanlar da gülecek” cümlesini sesledik.

Ocağın ikinci haftası benim için kişisel olarak değişik bir deneyimdi. Planım en başta Gevende’yi, E. Serkan Çiftçi’nin bir önceki yazıma sitemi dolayısıyla, sonra da “yıllar sonra Gevende dinlemek nasıl bir his olacak havasıyla” izlemek üzere yola çıktım. Müzisyen başka bir arkadaşımın çağrısıyla epeydir gitmediğim mekâna ama öncesindeyse Hayal Bistro’da çalmaya hazırlanan Murat Meriç’e doğru adımlarımı hızlandırdım.  “İstiklâl Caddesi hiç bu kadar boş olmuş muydu?” diye düşündüm. Cümbüş Cemaat sahnedeydi, yerimde durmakta zorlandım ama durdum. Demem o ki, eğlenmek istiyor musunuz o zaman dinleyin, izleyin ve coşun… Rum ezgilerini, Sirtaki’yi, asma davulu, saksafonu, klarneti, buzukiyi bir de onlardan dinleyin.

Erken kaçış, Gevende’ye gidiş… Kapıdan girerken algım değişti, ama tek algı değişimi yaşayan ben değildim sanırım. Serkan haklı çıktı. En son ne zaman dinlemiştim sahi Gevende’yi? Değişmişti bir şeyler. A capella söyledikleri parçanın adını bilmiyorum cehaletimden ama bu kadar güzel entonasyon nasıl tutuyordu ki? Serkan trompetini yine yanlış yerden üflüyor ya bilmediğinden değil virtüözü olduğundan (bu çocuğa dikkat edin güzel çalıyor çünkü). Yoksa kornet miydi o hani şu cayır cayır cayırdattığı? Gevende oldu/oluyor. Daha da dikkatli dinleyeceğim söz. Trans hallerinde belki, ya da mutluluk verici unsur olarak... Deneysellik de cabası olacak, o kulakla ayrıca... 

Gece yarıları o bar senin, bu mekân benim dolaştığımız gitarist arkadaşım İlker Aslan beni Cuba’ya götürdü. Orada birlikte bir projede çalıştıkları müzisyenlere verilmiş sözü tuttuk. “Bu kadar yer dolaştık neden burası bu kadar dolu da diğer yerler boş” diye düşündümse de “Latin’in gücü” şeklindeki cevabı bulmam zor olmadı. Yine Kırkbinsinek’e yetişemedim. Üzüldüm de çok ama bir dahaki sefere söz. Onlar benim için çok özeller çünkü.

Bu ayın bombasıysa kesinlikle Suat Bilgi’yle birlikte gittiğim Rupa & The April Fishes konseriydi. Babylon’da 2 ayrı konseri aynı gecede gerçekleştirdiler. Biz birincisini izledik ikinciye gücümüz yoktu. Öncesinde Çalıntı’mızın toplantısı vardı.  Oysa izleyenler ikinci performansın birinciye oranla daha iyi olduğunu söylediler. Grubun sahnedeki enerjisi görülmeye değerdi.    

Karlı sesler

Ayın sonu geldi, karakış mı bilmem ama karlı kış olduğu kesin. İliklerimize kadar buz kestik, evlerimize kapandık kaldık en azından benim için bu böyle. Ama seste durmak yok. Eskiden dinlediklerimi yeniden keşfediyorum, bilmediklerimi üzerine ekliyorum. Yıllar önce yine bir karlı havada yaptığım gibi çalma listelerimi düzenliyorum. Kulaklarımı her sese açtım. Duman’ı dinledim, “sadece koklaaacadım” demesine şarkı içinde alıştım bile.    

Artık kulaklarım daha açık! Türkiye'de yapılan müziklerin bir kısmının yurtdışında yapılanın birer kötü kopyası olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Buna bir çözüm bulmak lazım! Teşekkürler Beatles, Pink Floyd, Roxy Music, Talk Talk, Etta James, Tori Amos, Billie Holiday, Locomondo, Les Youx NoirsAmjad Ali Khan, Nusrat Fateh, Cardigans, Sylvia Vartan, Radiohead, Portishead, Koop, Cardigans, Amy Winehouse, Mina, Meret Becer, Lou Reed, Kool and the Gang ve diğerleri
   
...Benim kardeşim ve kardeşime dokunamazsın!

Ocak ayının son cumartesi günü ‘Kardeşime Dokunma İnisiyatifi’ Tünel Meydanı’nda ırkçılık ve ayrımcılığa karşı  eylem düzenledi. Geçtiğimiz haftalarda Manisa-Selendi’de Romanlara uygulanan linç girişimiyle ilgiliydi. Bu, burada yaşanan ne ilk ne de son tehcirdi. Bu yüzden, birçok gelenek içinde çok anlamı bulunan aşure dağıtıldı. Orada bulunan Bandista, Luxus, Cümbüş Cemaat ve Keops’un müzisyenleri Urduca’dan, Türkçeye farklı dillerde şarkılar çaldılar. Gerçekleştirdikleri performansla eylemi renklendirdiler. Söylentilere göre inisiyatifin pankartı hala yerinde asılı duruyormuş. Ben de eyleme destek vermek için oradaydım. “Kardeşime dokunma” diyorum ve her zaman demeye devam edeceğim. 

Aynı gece, ilk albümü ayakta alkışlanan Fairuz Derin Bulut’u izledim. Daha önce de izlemiştim. Doğrusu sanki daha önce izlediğimin aynısını izlemiş gibi oldum. Çekiciliğini yitiriyor gibi bir şüpheye düştüm. Yenilenen bir sahne yerine yinelenen bir sahneyle karşılaştım adeta. Kakafoniye doğru giden bir süreci yaşıyorlar ve tuhaf "ukalalık" içeren cümlelerle eğleniyorlar. Ama herkes eğlenmeyebilir... Böyle bir grubun sahne performanslarında daha iyisini yapabilir. O kadar iyi klavye ve davulla daha iyi bir şeyler yapılabilir. Çünkü enstrümanlarına hâkimler.  

Ayın son gününü Şubat’ın ilk gününe bağlayan gece Bandista’mız da Daniel BENSAÏD’ın Köstebek ve Lokomotif’yle birlikte yeni şarkıları “Şu anda! Şimdi!’yi yayınladı. Tekel işçileriyle dayanışma eylemliliği olarak “yumuşak tüylü, yuvarlak hatları, makinenin metalik soğukluğuna, o çalışkan saflığı tekerleklerin ritmik takırtısına, mütebessim sabrı, o çelikten sırıtışa üstün gelir söylemiyle. Ellerine sağlık diyor ve sitelerinde var olan şarkıyı dinleyin diye ekliyorum. 

Bol sesli Şubatlar.
Özge Ç. Denizci