6 Ağustos 2011 Cumartesi

Müzikle sosyal değişimin adı: ‘El Sistema’ Türkiye’de!

Müzikle sosyal değişimin temellerini atan El Sistema’nın kurucusu Jose Antonio Abreu, o sistemin içinden çıkan dünyaca ünlü şef Gustavo Dudamel ve Simon Bolivar Senfoni Orkestrası Türkiye’de.

Özge Ç. Denizci

2006 yılında Andante dergisi yayın yönetmeni Serhan Bali’nin yazılarından okumanın yanı sıra, internette en çok tıklanan videolara sahip oluşuyla da büyük bir şöhret sahibi olan dünyaca ünlü şef Gustavo Dudamel Türkiye’ye geldi. Kendisi de ‘El Sistema’ hareketi içinde doğan Dudamel, Simon Bolivar Senfoni Orkestrası’yla birlikte Haliç Kongre Merkzi’nde pazartesi ve Salı günleri iki farklı konser verecek.

Sadece müzik alanında değil sosyal alanda da büyük bir başarı sağlamış olan Venezüellalı ‘El Sistema’ hareketi, yankıları ve benzerleri dünyanın çeşitli ülkelerinde kurulmaya başlanan bir oluşum. Oluşumun en önemli özelliği, her biri birbirinden farklı hikayelere sahip çocukların müzik yoluyla hayatlarının değiştirmesi yani bir yerde müziğin gücü.

DÜNYANIN HER YANINDA ‘EL SİSTEMA’

Bundan 33 yıl önce 1975 yılında Venezüella’nın başkenti, Caracas’ta bir otoparkta Jose Antonio Abreu tarafından kurulan 11 kişilik orkestra, artık bugünlerde 300 bin Venezuellalı fakir çocuğa müzik öğrenimi sağlıyor ve onların hayatını değiştiriyor. Felsefesi ve öğretim biçimleri dünyanın dört bir yanına yayılan sistem doğudan batıya pek çok farklı ülkede mucizeler yaratıyor. Kuşkusuz bu mucizelerden biri de dünyanın en ünlü şeflerinden Gustavo Dudamel. Dudamel de ‘El Sistema’da yetişmiş bir müzisyen. Trombonist ve ses eğitmeninin oğlu olarak dünyaya gelen Dudamel, 10 yaşında bu sistem içinde keman çalmaya başlar ve ardından şeflik öğrenimi görür. Dudamel’in orkestra şefliği alanında yolculuğu ona dünya çapında birçok ödülü de getirir. Derken şef kısa sürede adını dünyaya duyurur.

Tüm dünya için ilham verici bir örnek oluşturan El Sistema’nın kurucusu José Antonio Abreu da İKSV’nin ‘El Sistema’ etkinlikleri kapsamında İstanbul’da. Abreu, 8 Ağustos Pazartesi günü saat 16.00’da The Marmara Taksim’de bir söyleşi gerçekleştirecek. Söyleşide de kuşkusuz ‘El Sistema’ hakkında bilinen ve bilinmeyen farklı konular hakkında bilgi verecek Abreu’ya soru sormak da mümkün olacak. Edirnekapı Barış İçin Müzik Projesi temsilcilerinden, akademisyen Yeliz Yalın Baki, keman virtüözü Cihat Aşkın, piyano virtüözü Süher Pekinel’in katılımıyla, gerçekleştirilecek söyleşinin moderatörlüğünü İstanbul Müzik Festivali Danışma Kurulu üyesi Feyzi Erçin yapacak.


SAHNEDE TÜRKİYE’NİN ‘EL SİSTEMA’LARI

Asıl can alıcı etkinliklerden biriyse bu akşam (7 Ağustos Pazar) günü gerçekleşecek Galata Meydanı’nda gerçekleşecek. Saat 21.00’de Simon Bolivar Orkestrası’nın müzik gruplarından Caracas Brass Ensemble ve perküsyon ekibi Atalaya Percussion Ensemble’ın vereceği iki farklı konserin yanı sıra, Türkiye’nin ‘El Sistema’sı diyebileceğimiz ve Edirnekapı’da binlerce çocuğa müzik öğrenimi sağlayan 2009 yılında Urban Age Ödül’ünün sahibi olan ‘Barış İçin Müzik’’den çocukların yanı sıra, ve Sulukule Kentsel Yıkım ve Yenileme Bölgesi’ndeki çocukları, içinde bulundukları zorluklara rağmen yetenek ve potansiyelleri değerlendirilerek yaşama kazandırmayı amaçlayan Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi de sahneye çıkacak.



MERAKLILARINA KONSER REPERTUARI

Şef Gustavo Dudamel yönetimindeki Venezüella Simon Bolivar Senfoni Orkestrası, 8 Ağustos Pazartesi akşamı saat 21.00’de gerçekleştirilecek ilk konserde Tchaikovsky’nin Hamlet, Orkestra İçin Fa minör Fantezi Uvertür, Op.67, Romeo Juliet, Fantezi Uvertür, Fırtına, Fa minör Senfonik Fantezi, Op.18 ve Francesca Rimini, Dante'den Esinli Senfonik Fantezi, Op.32 eserlerini seslendirecek. Orkestra, 9 Ağustos Perşembe akşamı ise, Ravel’in Daphnis ve Chloë, Süit No. 2, Castellanos’un Santa Cruz de Pacairigua, Senfonik Süit, Chavez’in 2. Senfoni, "Sinfonia India" ve Stravinsky’nin Ateşkuşu Bale Süiti (1919) adlı eserlerini seslendirilecek.

7 Temmuz 2011 Perşembe

'Kız Kafası' herkesin dilinde

Tiyatro müzikleri yapan, film müziği bestelemeyi 'yapılacaklar listesi'nin en başına koyan Çiğdem Erken, ilk albümü 'Kız Kafası'nı yayınladı. Özellikle sosyal medyada büyük yankı bulan şarkıların yaratıcısıyla konuştuk.





Babasının bağlamasının sapını ısırarak müzikle tanışan Çiğdem Erken, çocukken her akşam yemeğinden sonra babası ve annesinden şarkılar dinleyerek büyümüş. Küçük şehir çocuklarının başına gelen her türlü zorlukla başa çıktıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'na girip orada müziğin inceliklerini öğrenmiş. Ardından Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nde master ve doktora programlarını bitirmiş. Şimdiyse Çiğdem Erken, tiyatro müzisyeni olarak ülkenin çeşitli kurumlarında çalışıyor. Şarkı söylemenin yanı sıra piyanist de olan Erken, 6 yaşındayken ilk kez gördüğü piyanoya o anda aşık olmuş. 7 yaşında ilk piyanosuna sahip olan Erken'in şu anda 4 tane piyanosu var. Sanatçı aynı zamanda Ayşegül Sarıca'yla da 8 yıl piyano çalışmış. Geçtiğimiz günlerde ilk albümü 'Kız Kafası'nı Ada Müzik etiketiyle çıkaran Erken'in albümünde viyolonsel sanatçısı Çağ Erçağ da var Demet Sağıroğlu da.
FAZIL SAY'I İLK BEN DİNLİYORUM
- Tiyatro müziklerinizle tanınıyorsunuz. Tiyatro müziği yapmaya nasıl başladınız?
Mezuniyetim sonrası birkaç farklı kurumda çalıştıktan sonra tiyatro müziğine olan ilgimi ve yatkınlığımı keşfettim. 1995 yılından bu yana aralıksız olarak tiyatro müziği yaptım. Bugüne kadar 35 farklı projenin içinde yer aldım. Genelde Yücel Erten ile çalışırım. Ustam ve sıkı dostumdur. Büyük bir Brecht hayranıyım. Shakespeare olmasaydı yeryüzündeki hiçbir aşk hikayesinin bugünle benzerlik taşıyamayacağına da inanırım ayrıca. Vaktim oldukça dizi müziğiyle de ilgileniyorum. Film müziği yapmak ise mutlaka gerçekleştirilecekler listemin en başında. 'Güvercin' parçamı Cem Tuncer'in aranjmanıyla 'Sinekli Bakkal' dizisinde kullanmıştık. Zaten o günlerde yazmış olduğum bir şarkıydı. Ortaköy'de aşktan kafası karışmış bir halde didişen 2 güvercinin hikayesidir. Senaryo ve hayat öyle paralellikler kurdu ki ben o şarkıyı özellikle o diziye yazmışım gibi oldu. Senarist dostum Gökhan Aktemur ile hayretler içerisinde kalmıştık.
- Fazıl Say albümünüz hakkında güzel şeyler yazmış. Aynı zamanda siz de onunla oldukça yakın arkadaşsınız...
Fazıl ile çocukluk yıllarından beri arkadaşız. 84 senesinde tanıştık. Dile kolay 27 sene. 8 senedir de komşuyuz. Benim piyanomun altında onun yatak odası, onun piyanosunun üstünde de benim yatak odam var. İster istemez birbirimizin çaldığı ve yazdığı her notanın, her sözün canlı şahidi oluyoruz. Şarkı yazınca ilk ona çalarım genelde. Yaşıtız ama müzikal olarak büyüğümdür. Fikrini sorarım ve dinlerim. Yazdığı büyük eserleri ilk dinleyen kişi olmaktan çok mutluyum. Dostluğumuzun yanı sıra onun müziğinin büyük bir hayranıyım. Onun da benim şarkılarımla arası oldukça iyi. Müziğim hakkındaki yorumları beni gönendiriyor.
- Demet Sağıroğlu 'Küçük Prens'te vokal yapmış. Bu birliktelik nasıl doğdu?
Demet dostumdur. Müzikal olarak da güvendiğim ve şarkılarından zevk aldığım bir kadın. Rica ettim, kırmadı; geldi şarkımı söyledi. Unutulmaz bir anı bıraktı bana. Albümde yer alan bir diğer isim olan Borusan Quartet'ten Çağ Erçağ da konservatuarda birlikte büyüdüğüm, çok eski ve güvenilir bir arkadaşım. Dünya çapında bir viyolonselcidir. 2 şarkıda bana eşlik etti ve şarkıların kaderini değiştirecek kadar güzel sololar armağan etti.
- Şarkıların hepsinin sözü ve müziği size ait. Ne kadar zamanda ve nasıl çıktı bu şarkılar? Birine ithaf söz konusu olabilir mi acaba?
Tam senesini hatırlamamakla beraber aşağı-yukarı 20 yıldır şarkı yazıyorum. Başlangıçta ağır geçen piyano çalışmalarının teneffüsü görevi görüyorlardı. İlk şarkılarım genel pop esaslarının etkisinde yazılmış çocuksu dizelerdi. Konservatuarda arkadaşlarımla söyler eğlenirdik. Yaşam ilerledikçe şarkıların tonu, türü, rengi, dili değişti ve sanki içimde hatırlamaya dair yeni bir organ oluştu. 'Aşk hafızam' diyorum şarkılarıma. Yaşadıklarımla hesaplaşmalar yığınım biraz da. İthaflar ise bir ömür boyu bende gizli.
- Peki, 'Kız Kafası' nasıl bir şey?
Kadın-erkek ayrımı genel itibarıyla bana suni görünür. Kız kafası deyimi ile erkeklere bir uzlaşma güvercini yollamak istedim galiba. 'Anlamaya çalışın, niyet kötü değil de kafa kız kafası işte!' demenin müzik hali.
- Önümüzdeki günler için ne gibi projeleriniz var?
Her zamanki gibi tiyatro müziği yapacak, konserler verecek, şarkılar yazacak ve İstanbul'un güzel havasıyla dans etmeye devam edeceğim.

Edirnekapı'da çocuklar, 'barış'ı çalıyor

'Barış İçin Müzik', yüzlerce çocuğun müzik sayesinde önce kendisi ardından da etrafıyla barıştığı bir yer. Urban Age Ödüllü 'Barış İçin Müzik'te Edirnekapılı çocuklar enstrüman çalmayı, müziği en çok da başka bir yaşamı öğreniyorlar.







Müzikle uğraşmak kendini tanımaya başlamak demek. Birlikte müzik yapmaksa hem kendini hem de diğerlerini anlamak ve hatta aynı dili konuşmaya başlamak demek. Yani 'barışmak' için oldukça iyi bir yol. Boşuna da denmemiştir 'Müzisyen adamdan zarar gelmez' diye. 6 sene önce Fatih Ulubatlı Hasan İlköğretim Okulu'nda derslerden sonra çocuklara müzik öğretmeye başlayan 'Barış İçin Müzik' ekibi, ilk başta 10-15 kişiye akordeon dersi vermiş, daha sonra orada bulunan kömürlüğü atölye haline dönüştürmüşler. Derken başka bir okul gelip onlara da ders vermelerini istemiş. Ekip bu kez akordeonun yanına yan flüt derslerini de eklemiş.
1,5 yıl önceyse şu anda içinde 300'den fazla öğrenciye müzik dersi verdikleri binalarını kurmuşlar. 2 binada çalışmalarını sürdüren 'Barış İçin Müzik'in 3. binası da henüz inşaat şamasında. 6 ay önce yaylı çalgı (viyola, çello, keman) derslerine de başladılar ve şimdiye kadar binlerce öğrenciye ulaştılar. Bu işin finansmanı Mimar Mehmet Baki tarafından karşılanıyor. Ama bunun telaffuz edilmesi Mehmet Baki'nin pek de hoşuna gitmiyor. Çünkü bu onun gençlik hayali. 'Paradan daha önemli şeyler var' diyor Baki.
Hedeflerinde daha fazla çocuğa ulaşmak var. Bulundukları ve 'Barış İçin Müzik'i hayata geçirdikleri yer Edirnekapı. Dolaysıyla bu sosyal ortamdaki çocukların 'Müzik dersi alalım da ufkumuz gelişsin' gibi bir dertleri olamıyor. Aslında buradaki müzik de bir sembol, dahası sosyalleştirici bir araç... 'Barış İçin Müzik'ten Yeliz Baki, yakında vakıflaşmayı düşündüklerini söylüyor. Amaçlarıysa, sanatsal yaşama, çocukların katılma hakkını sağlamak bunu da çocuklara karşılıksız müzik eğitimi vererek yapmak. Bu yolla müziği araç olarak kullanarak barışı tesis etmeye çalışıyorlar. Üstelik buna insanın kendisiyle barışık olması da dahil. Mehmet Baki, Yeliz Baki ve 'Barış İçin Müzik'in başından beri öğretmenlerinden olan Turgay Özdemir, Urban Age Ödüllü 'Barış İçin Müzik hakkındaki sorularımızı yanıtladı.
- Bu oluşumun Edirnekapı'da kurulmasının sebebi nedir?
Yeliz Baki:
Aslında bu süreç 6 yıldan daha uzun. Mehmet Hoca hep bunu yapmak istiyordu. Edirnekapı da bunun için en uygun bölge oldu. Çünkü buradaki çocukların daha çok ihtiyacı vardı. Umut Çocukları Derneği Başkanı Yusuf Kulca bizi buraya getirdi. Fatih Ulubatlı Hasan İlköğretim Okulu o zaman onların kardeş okuluydu ve oranın müdürlüğünü yapan Kadir Daloğlu idealist biriydi. Bize bütün kapılarını açtı. Hatta pazar günleri bile... Biz çocukları tek tek evlerinden aldık, getirdik. Daloğlu, velilerle konuşmamızda ve çocuklarla iletişim kurmamızda önemli yollar açtı.
Burada başlamamız da doğru oldu. Çünkü buradaki çocuklar sevgilerini bile şiddetle ifade ediyorlar. İlk başta onları bundan vazgeçirmek konusunda zorlandık ama 'Barış İçin Müzik'te çalarak değiştiler.
- Hedefiniz nelerdir?
Y. B.:
Hedefimiz bütün Anadolu'ya bunu taşıyabilmek. Bunun için çeşitli arayışlara girdik. Sahip olduğumuz güçle her yere ulaşamıyoruz. Ekim ayında ilk Anadolu girişimimizi başlatacağız. Iğdır ve Diyarbakır'a atanan tanıdıklarımız var. Onlar da çok idealistler ve 'Acaba orada bir kıvılcım yakabilir miyiz?' diye düşünüyorlar.
BURADA BAŞARI YA DA BAŞARISIZLIK YOK
- Bu işi diğer sanat dalları yerine müzikle yapmanızın sebebi nedir?
Mehmet Baki:
Diğer sanat dalları da olabilirdi ama birisinin bir ıslığı dünyanın diğer tarafına ulaşabiliyor ve oradaki bir şeyi değiştirebiliyor. Böyle müthiş bir gücü var müziğin.
- 'Barış İçin Müzik' ismi nasıl ortaya çıktı?
M. B.:
Müziğin gücü ve barışın zorunluluğuna olan inancımızdan bu isim çıktı diyebiliriz. Öte taraftan bu ülkenin de imzacısı olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi var. O sözleşmede, 'çocukların kültürel ve sanatsal yaşama tam olarak katılma haklarıyla bu konuda uygun ve eşit fırsatlar yaratılmasının teşviki' ayrıca da 'çocukların barış, hoşgörü, cinsler arasında eşitlik duygularıyla, etnik, ulusal veya dini ayrımcılıktan uzak, dostluk ruhuyla yaşam sorumluluğu almaya hazırlanmaları'yla ilgili maddeler bulunuyor. Biz bu maddeleri önemsiyor ve gerçekleştirmeye çalışıyoruz.
- İşin maddi kısmını tamamen üstlenmiş bulunuyorsunuz?
M.B:
Evet. Kimseden hiçbir yardım almıyoruz. Her şeyi kendimiz karşılıyoruz.
Y.B.: Biz bunu yaparken, bir yandan da bizi görenler dayanışmayı da örgütlüyorlar. Örneğin bir öğrencinin velisi kendi çocuğuna kalem alırken buradaki çocuklara da alıyor. Bizi mutlu eden de bu.
- Çocuklar nasıl bir değişimin içine giriyor?
Turgay Özdemir:
Biz onlara klasik eğitimin dışında bir şeyler veriyoruz. Ne olursa olsun kapıdan dönmüyorlar. Biz onları yetenekleri üzerinden değerlendirmiyoruz. Başarı ve başarısızlık burada yok. Onları yok saymıyor ve ötekileştirmiyoruz. Bir defasında çocuğun birine dişi ve dudağı uygun olmadığı için 'Flüt değil akordeon çalmalısın' dedim, o da 15 dakika ağladı. Ben de ona flütü hazırlayıp verdim. Şu anda çalıyor. Burada biz de öğreniyoruz. Eğitim sisteminin dayattığı kalıpçı ve birbirini ezme üzerine kurulu sistemin dışına çıkıyor, demokratik yaşamı öğretiyoruz.
- Çocukların zor olduğundan bahsetmiştiniz...
M. B.:
14 yaşında çok iyi akordeon çalan bir kızı evlendirdiler. Şu anda 15 yaşında ve çocuğu var. Başka sebeplerle dersleri bırakmak zorunda kalan çocuklar... Ama umudumuz var. Çünkü aileler artık bizi tanıyor ve güveniyor.
Öğretmenler de öğreniyor
Turgay Özdemir, işin başından beri; 6 yıldır burada. Özdemir'in dışında başkaları da var. Örneğin, konservatuar öğrencileri gelip ders veriyorlar. İlk başta 4 öğrenciden fazla öğrenciye ders yapma fikrinin ne olduğunu bilmediği için bundan çekinen öğretmenler şimdi artık daha fazla öğrenciyle çalışmak istiyormuş. Özdemir, 'Bu da buranın ruhundan kaynaklanıyor. Cem Mansur burada ders veren gençlere 'Şef olsanız ne olur, orkestra şefi olsanız ne olur... Asıl burada yaptığınız iş önemli' demişti. Onlar da yaşamadıkları tecrübeleri yaşıyorlar. Burada verdim dersimi gittim durumu yok'.
Sınıf öğretmeni öğrencisinden ders alıyor
'Barış İçin Müzik'te 15 öğretmen, 5 personel var. Ayrıca belli bir seviyeye gelen öğrenciler, yeni gelenlere ders veriyor. Yeliz Baki, 'Biz onlara asistan öğretmen diyoruz. Burada interaktif bir eğitim sürüyor. Hatta ilkokul öğretmeni gelip kendi okuma- yazmayı öğrettiği öğrencisinden ders alıyor ve ona 'Öğretmenim' diye hitap ediyor. Bunu yaparken son derece ciddi ve saygılı'.

29 Nisan 2011 Cuma

Kardeş Türküler çocukların öykülerini anlattı

Kardeş Türküler, Arto Tunçboyacıyan'la birlikte bir albüme imza attı. Albümün adı, 'Çocuk (H)Aklı'. Albümde, farklı kimliklere ve farklı kültürlere mensup çocukların hikayelerinden korkularına, ortak olduklarımız ve olamadıklarımız var.


Kardeş Türküler'i dinlemek, 15 yılı aşkın süre zarfında, sadece onların müziğine değil, Türkiye mozaiğini oluşturan kimliklere de hakim olmak anlamına geliyor. Çünkü onlar bütün bu zaman içinde yaşadığımız coğrafyanın ezgilerini dinleyicilerine ulaştırdı. Bu albümle Kardeş Türküler, kendi tarihinde bir ilki gerçekleştiriyor ve albümlerinde anonim halk şarkılarından çok, bestecisi belli şarkılara ağırlık veriyor. Bunu da Arto Tunçboyacıyan'la birlikte yapıyor.
Çocuklar, bizim soramadığımız soruları sorar ve bazen o sorular, 'Çocuk aklı' dememizin ötesine geçer. Üstelik bu soruların cevabını vermediğimiz sürece çocuklar  ısrarla sormaya devam eder. Bu albümde de Kardeş Türküler, sıkılmadan sormaya ve sordurmaya teşvik ediyor. Bu yüzden de albümün adı 'Çocuk (H)Aklı'. Büyüklerin düşüncelerine akıl sır erdirememeye, gerçeği rüyalardaki gibi yorumlamaya, hayallere gem vurmamaya kararlı bir albüm bu. Üstelik Kardeş Türküler bunu sadece sözlerle değil, kullandıkları müzikal kalıplarla da ortaya  koyuyor. Bildiğimiz, aşina olduğumuz dillerin yanı sıra, 'Artoca' gibi müzisyenlerin kendilerine  özgü çocuksu dilleri de albümde yerini almış. Hatta Eskimolara özgü şarkı söyleme teknikleri bile var.

ZAMANINDA BİR ALBÜM
Arto Tunçboyacıyan ile Hrant Dink'in ölümünün 40'ıncı gününde bir araya gelen Kardeş Türküler, ilk kez aynı sahneyi 2009'da paylaşmıştı. Onlar tanışmadan önce bile birbirlerinin müziklerinden haberdarlardı. Kardeş Türküler'in bu işi severek yapıyor olması Tunçboyacıyan'ın onlarla birlikte müzik yapmasını tetikleyen önemli unsurlardan olmuş. Grup ve Arto Tunçboyacıyan'ın bir araya gelişi ve albümün oluşumu,  ağabeyi Onno Tunç'un da bir defasında kardeşine dediği gibi 'zorlamadan, zamanında olmuş' bir çalışma. 

Feryal Öney'in, Vedat Yıldırım'ın ve Fehmiye Çelik'in aşina olduğumuz karakteristik seslerine Arto Tunçboyacıyan'ın kendine özgü üslubu ve sesi de eklenince albüm alışıldık Kardeş Türküler albümlerinden çok daha renkli olmuş. Besteleri yapan, sözleri yazan hatta derleyen  ve icra eden müzisyenlerin çocukluklarına dair pek çok unsur da bu albümde kulaklarımıza çalınıp içimize işliyor.

HER ŞARKININ HİKAYESİ AYRI
Albüm, en çok 'çocuk nedir'i sorguluyor. Sniper'la başından vurulan, tanka karşı taş atan, Hrant Dink'i vuran, dağa çıkıp su getirmeye çalışırken vurulan ve sokaklarda dilenen çocukları... Sokaklarda dayak yemiş, midye dolma ve çakmak satmaya çalışmış Derdo'nun da, babası Kürt, annesi Çingene olan ve büyükannesi tarafından büyütülen, bütün arkadaşları taşındıktan sonra Sulukule'de boynu bükük kalan Nazar'ın da hikayesi bu albümde. Arto Tunçboyacıyan'ın söz ve müziğini gerçek bir hikayeden yola çıkarak yazdığı 'Haydo'ya ağıt ise, Ermeni bir çocuğun hikayesini konu alıyor. Ayrıca albümde bir de Çeçence şarkı bulunuyor. O şarkıyı ilk duyduğunda repertuarına almaya karar veren Kardeş Türküler, şarkının sözlerinin deşifresi ve çevirisi konusunda, Fenerbahçe Çeçen Mülteci Kampı'nda yaşayan bir gençten yardım almış.


'Öcü' şarkısının hikayesi
Arto Tunçboyacıyan, projeyi yaptıkları günlerden birinde sabah saat 4 sularında televizyonu açmış. Duyduğu ilk kelimeyse daha önce o güne kadar hiç işitmediği 'ucube' olmuş. Birisinin 'öcü' demeye çalıştığını düşünmüş. Sonradan 'ucube' sözünü ve anlamını öğrenmiş. Türkçe lugatına yeni bir kelimeyi daha ekleyen Arto, böylece 'Öcü' isimli bu şarkıyı yapmış.


15 yılın öyküsü kitap oldu
Kardeş Türküler'in 'Kardeş Türküler 15 Yılın Öyküsü' isimli bir de kitabı var. Aslında bir ansiklopedi kadar büyük ve bilgi dolu olduğu için ona kitap demek haksızlık bile olabilir. '15 Yılın Öyküsü'nde Kardeş Türküler grubunun üyelerinin deneyimlerinden müzisyenler ve müzik eleştirmenleriyle yapılmış röportajlara kadar yerli yabancı pek çok makale ve röportajı okumak mümkün. Üstelik bazıları iki dilli. Örneğin, Türkiye'de Gürcü müziği denilince akla gelen isimlerden İberya Özkan Melaşvili ve Kanan Yaşar'la yapılan röportajı hem Gürcüce, hem Türkçe, Laz müziği denilince akla gelen ilk isim Birol Topaloğlu'yla yapılan röportajı hem Lazca hem de Türkçe okumak mümkün. Martin Stokes'ten Orhan Kahyaoğlu'na birçok müzik adamının yazısı da yine kitapta mevcut. Kitap Kardeş Türküler'in 15 yıllık hikayesini anlatırken aynı zamanda 90'lardan günümüze taşınan tartışmalara da ışık tutuyor. Meraklılarının kitaplıklarında mutlaka bulundurması gereken bir kaynak.


Albümün misafirleri
Kardeş Türküler, oldukça kalabalık bir kadroya sahip. Bu albümde de diğer albümlerinde yaptıkları gibi alanının eniyileriyle çalışmayı ihmal etmemişler. Tebrizli müzisyen Aslan Hazreti kamançesiyle (Azeri kemençesi), Koçani Orkestar brass'larıyla (bakır üflemeli), Ermeni müzisyen Ara Dinkjian uduyla albüme renk vermiş. Onlarca başka müzisyen de yine albümün konukları arasında. Albüme sesleriyle katkı sağlayan minik müzisyenler de var.

 

22 Nisan 2011 Cuma

Hip hop da değişti Cartel de

fotoğraf: Alper Ceylan


Almanya'dan gelen 'çocuklar' artık büyüdü, eşofmanlarını çıkarıp, takım elbiselere büründü. Alper Ağa, Erci E., Ichi Baba, M. Ali ve Ole Peter'lı tanıdık ama yeni Cartel 'Bugünkü Neşen Cartel'den' albümüyle tekrar aramızda.








16 yıl önce onlarla ilk tanıştığımızda Cartel, üç farklı gruptan oluşuyordu: Karakan, Erci E. Cinayi Şebeke... Şimdi onlar tek isimle Cartel olarak yeniden dönüş yaptılar. Geçen bunca zamandan sonra birlikte yaptıkları ilk albümleri 'Bugünkü Neşen Cartel'den', Grgdn Müzik etiketiyle yayınlandı. Hem giyimleri hem de müzikleri değişen, zamana ayak uyduran tanıdık ama yepyeni Cartel bir kez daha gündemimizde.
- Aradan çok uzun bir zaman geçti. Bütün bu zamanda neler yaptınız?
Alper Ağa:
Cartel'in albümünün çıktığı 95 yılı bizim için yoğun bir dönemdi. 95-96 konserlerle geçti ve 97 yılına kadar böyle devam etti. Sonra Erci E. ve Karakan solo albümler çıkardı. 97'den itibaren menajerimizle isim hakkımızla ilgili olarak sorunlar yaşadık. Mahkemeye başvurduk; 2001 yılına kadar sürdü. İsim haklarının geri dönmesiyle birlikte biz de çalışmalarımıza devam etmeye başladık. Altyapı toplanması, söz yazma, fikir yürütme bunlar da birkaç sene sürdü. Çünkü Cartel'in en büyük sorunlarından biri hepimizin ayrı şehirlerde hatta ülkelerde olmamız. Dolayısıyla bu da bizi yavaşlattı. Türkiye'de yeni bir şirket arayışı içindeydik, Manga sayesinde Grgdn'la tanıştık ve anlaştık, onlarla birlikte 1 yıldır da bu albümü hazırlıyoruz.
- 16 yıl sonra neden albüm yapma gereksinimi duydunuz?
Erci E.:
Müzik yapmayı seviyoruz en başta. Bu proje bitmiştir hayatına bak diye ayrılmadık biz hiçbir zaman. Bize hep 'Ne güzeldi Cartel. Neden 2. albümü yapmadınız?' diyenler oluyordu. Bir araya geldiğimizde de bunun zorlama bir iş olmayacağını gördük. Albümün şu anki haline bakınca da bunun doğru bir karar olduğunu görüyoruz. Şimdiki durum farklı; Cartel de değişti, zaman da...
Alper Ağa: 95'te biz birdenbire durduk ve bitmemiş bir işi tamamlamamız gerekiyordu. Elbette bu son albüm de olmayacak.
ESKİ RUHUMUZ KAYBOLMADI
- Bomba gibi döndünüz ve patlamaya hazır mısınız?
Erci E.:
Bu albümü hazırlamak uzun zaman aldı. Eski Cartel atmosferinden hiçbir şey kaybolmadığını gördük. Böylelikle de bu albümü hazırlamaya başladık. Zaman içinde herkesin karakteri oturuyor, zevki daha belli oluyor. Bu albümde dinlediğimiz şeyler olsun istedik. Yeni fikirler çıkıyor. Bu fikirleri özgür bıraktık. Eski Cartel'in kopyası olmasın istedik. Bugün dinleyici olarak ne dinlemek istiyorsak onu yaptık. Bu sebeple evet, bomba gibi bir dönüş.
- Sizin dinlediğiniz şeyler nelerdir ve albümde bu anlamda neler var?
Erci E.:
Hip hop çerçevesi içinde bir albüm olsun diye diretmedik. Elbette hip hoptan geldiğimiz belli ve bu içimizde var. Bunu da atmak istemiyoruz. Ama bugünkü yeni etkilerle birlikte daha müzikal bir albüm oldu. Eskiden rap ya da hip hop kuru bir ritim, sample üstüne sözdü. Bu hip hopun genel anlamında da bir değişiklik ve bizim zevkimizde de o değişiklik oldu. Kendimizi sınırlamadık.
Alper Ağa: Dünyadaki hip hop değişti zaten. ABD ve Avrupa'da da bu müzik değişti.
- Cartel bugün nereden bildiriyor?
Alper Ağa:
Cartel 95'te çıktığında biz Almanya'dan gelen gurbetçi çocuklardık. Almanya'yı tanıyor Türkiye'yi tanımıyorduk. Cartel nasıl ki bir şeyleri değiştirdiyse, biz de Türkiye'den ve başka şeylerden etkilendik. Burada daha fazla zaman geçirdik. Yeni albümde Almanya'nın sokaklarından değil Beyoğlu'nun barlarından da bildiriyor olabiliriz. 
- Rap aslında 'zenci' müziği. Sizin Almanya'da 'zenci' hissettiğiniz zamanlar oldu mu? 
Erci  E.:
Dışlanmış bir azınlık durumuysa bu, evet. Hip hopu bu yüzden belki de çabuk özümsedik. Kendi yorumumuzu yaptık.
Alper Ağa: Ama bu da geride kaldı. 70'lerin, 80'lerin hatta 90'ların fenomeniydi. Çünkü o zaman Almanya'da yaşayan azınlıklar kendilerini azınlık gibi hissediyordu. Çünkü izole haldeydiniz ve kendi kültürünüzle iletişiminiz yoktu. Ne Türk televizyonu ne de gazetesi orada yoktu. Sürgündeymiş gibi bir hayat yaşanıyordu ki bu da sadece Türkler için değil bütün azınlıklar için böyleydi. Dünya global bir köy olduktan sonra bunların hepsi değişti. Alman toplumu da değişti. Orada artık multi-kültürel bir durum var.
Almanya'da çok daha iyi anlaşıldık
- O dönem ilk çıkış yaptığınızda bir kısmımız sizi yanlış anladı. Sizin için nasıl bir süreçti o?
Alper Ağa:
Bazı gazeteler ve yayın organları bize 'milliyetçi' damgasını vurdu. Ama Almanya'da böyle olmadı. Orada biz daha iyi anlaşıldık. Şu anda halen Türkiye'de bizim için milliyetçi diyen birilerinin olduğunu düşünüyorum.
Erci  E.: Çoğumuz Almanya'da doğup büyüdüğümüz için Türkiye bizim için anavatan ve büyük bir sıcaklık demekti. 1995 yılında albümü yaparken Türkiye'de çıkacağını bile düşünmüyorduk. Hesapta yoktu böyle bir şey. Bizim gibi düşünen gençler için underground hip hop bir albüm olacaktı. Klibin, böyle düşünülmesinde büyük bir payı var. Komik olan o klibi de Alman bir şirket çekti. Amblemimiz de bir Alman tarafından yapıldı. Türkçe sözlü rap'e uygun olanın Türkiye sembolleri olduğu düşünüldü o dönemde. Albüm burada çıkınca farklı düşülmesine sebep oldu. Yurtdışında Türk olmak başka bir şey oysa. O dönemki albüm ırkçı saldırılara karşı bir isyandı. O albümde de 12 parçadan sadece 4'ü isyan ve politik temalı. Milliyetçi olsak aramıza neden Alman ve Kübalı alalım ki?
Eşofmanları artık evde giyiyoruz
- Eskiden eşofman vardı şimdi takım elbise...
Alper Ağa:
Biz artık o eşofmanları evde giyiyoruz. Dışarı çıkarken işe gider gibi giyiniyoruz. Şaka bir yana artık eşofmanın kendimize yakışmayacağını düşünüyoruz. Bu, yaşını kabul etmekle ilgili bir şey insan kendini nasıl rahat hissediyorsa öyle giyinmeli.
Erci E.: 'Cartel albümü yapacağız hadi üstümüzdekileri çıkarıp eşofman giyelim' diyemezdik. İş kıyafeti gibi olurdu. Normal hayatımızda nasıl geziyorsak öyle giyinelim dedik. Tabii ki her gün böyle gezmiyoruz ama şimdiki yaşantımıza biraz daha yakın kıyafetler içindeyiz.
Ichi Baba Trabzon'u seviyor
Cartel, önümüzdeki süreçte turneye çıkıp konser verecek. Turnede uğrayacakları yerlerden biri de Trabzon. Çünkü Ichi Baba Trabzon'a aşık. Hamsiye ise bayılıyor. 'Türkiye'de yaşayacak olsam orada yaşarım' diyor; 'İstanbul New York gibi. Ama orası çok farklı... Bir de Sezen Aksu'yla düet yapmak isterim' diye ekliyor. Grubun Alman üyesi Ole Peter ise Barış Manço'nun müziğini, müzikteki oryantal öğeleri ve Mevlevi müziğini seviyor. Mercimek başta olmak üzere Türk yemeklerinin hepsini çok lezzetli buluyor.

'Asi çocuklar' albümde buluştu


‘Gitarın Asi Çocukları’ Ütopya Müzik Yapım tarafından tek albümde toplandı ve geçtiğimiz günlerde müzik mağazalarındaki yerini aldı. Albümü, prodüktörü Ayhan Orhuntaş’la konuştuk ve ‘asi gitaristler’inden bazılarına sorduk.

‘Gitarın Asi Çocukları’ isimli ilk albüm Türkiye’de 90’lı yıllarda çıkmıştı. O zaman, çıkan albümde dönemin asi duruşlu müzisyenlerinin şarkıları derlenmiş ve albümde toplanmıştı. İçinde, Cem Karaca, Kazım Koyuncu, Yaşar Kurt, Vedat Sakman, Yırtık Uçurtma, Nejat Yavaşoğulları, Jehat, Cahit Berkay, Taner Öngür, Serdar Öztop, Tarkan Mumkale, Armağan Sönmez ve H.Cihat Örter isimleri yer alıyordu. Bugün çıkan albümde de bir önceki albümden tanıdık isimler var. Ama bu seferki kadro daha da geniş. Türkiye’de müzisyenler tek başlarına hareket etmek konusunda oldukça başarılar. Tam da bu yüzden böyle bir albümün çıkmış olması oldukça sevindirici. Üstelik kayıtlar kulağımıza oldukları gibi yani hiçbir işlemden geçmeksizin ilk kayıt edildikleri haliyle ulaşıyor. Ütopya Müzik tarafından basılan ‘Gitarın Asi Çocukları’ albümünün elebaşı aslında Akın Ok. Onun düzenlediği ‘Gitarın Asi Çocukları’ konserlerine katılan müzisyenler onun çağrısıyla bir albümde buluştular. Albümün prodüktörü Ayhan Orhuntaş ve projeye dahil olmuş müzisyenlerin hepsi bu işin geç kalınmış bir başlangıç ve önemli bir arşiv çalışması olduğu konusunda hem fikir.

Proje nasıl ortaya çıktı?
Ben uzun zamandır Beyoğlu’nda ‘Gitarın Asi Çocukları’nın etkinlik afişlerini görüyor ve “Kim bu gitarcılar?” diye merak ediyordum. Sonra gittim ve konserleri izledim. Hatta ben de konuk oldum. Prodüktör Akın Ok’un projesi olan bu albüm üzerine çalışma gerekliliği duydum. Gitarda imza olmuş ya da imza olmaya aday isimlerin bir arada olduğu bir albümü ortaya çıkarmak istedik ve bunu yaptık. Herkes çok severek katıldı projeye. Hareket noktamız, Türkiye’de çok sayıda iyi gitaristin olmasıydı. Biz bu gitaristleri, ‘gitar çalan müzisyenler’ olarak lanse etmek ve yurtdışında da tanıtmak istedik. Albüm kapağında birkaç dil kullanmamızın sebebi. “Türkiye’de kimse görmese de biz varız” demek ve dünyaya da bunu duyurmak istedik. 

Ekip nasıl bir araya geldi, hepsinden teker teker parçalar mı istendi?

Bu albüme girememiş, Aptülika’nın da çiziminde olmayan isimler var. Gitar deyince Türkiye’de belli başlı isimler akla geliyor. Hatta buradaki herkesten izin aldık ama bazı isimler plak şirketiyle yaşadığı zorluklar gibi teknik sorunlardan dolayı albüme girmedi. Hepsine teker teker ulaştık ve bize parçalarını vermelerini istedik.
Yeniden kayıt yapıldı mı?

Hayır, yeniden kayıt yapılmadı. Çünkü çoğu kayıt evde, müzisyenlerin kendileri tarafından yapılmıştı ve onları bozmak istemedik. Hatta o kayıtlara mastering bile yapmadık ki kendi yaklaşımlarını duyabilelim. Hatta albümde ses seviyeleri arasında bu sebeple oluşmuş farklılıklar var. Müzisyenlerin, öyle duyduklarını ve bu yüzden de öyle mikslendiklerini düşündüm, buna da saygı duydum.

Albümde gitarın en asi çocuğu kim?

Bu albümde çok güzel albümler yapmış gitaristler var. Kişisel olarak soruyorsanız eğer, ayırmam mümkün değil. Murat Net içlerinde en asi isim. Hepsi asi! Hatta asi olmasına rağmen daha önce plak şirketleriyle imzaladıkları anlaşmalar yüzünden albüme alamadığımız isimler var.
Albümde çok köklü gitaristler var…

Evet. Mesela Taner Öngür. Kendisini Türkiye gitar tarihiyle birlikte anmak lazım. O anlamda köklü hakikatten. Taner Abi Türkiye’ye elektrik gitarı anlattığında kimse onun ne olduğunu anlamıyormuş. Büyük bir ihtimalle Nejat Abi de öyle… Burada birinci amacımız gitar ikincisi müzisyenlerin o gitarı hayata bakışında ve sahneye uzatışında dünya görüşü olarak vermeleri. Biz “Asi” dedik. Karşı duran, muhalif, yeni bir şey yaratmaya hazır, gitarı metafor olarak kullanan insanların bu albümde olması bizim için önemliydi.

KEMANCI’YA GİDİP GİTARİST DİNLERDİK
Albüm’de Kemancı Bar’dan bahsediliyor…
Kemancı bir dönem bu projeye destek olmuş ve ev sahipli yapmış bir mekan. Bu yüzden ilk gitarcıların bir araya geldiği gece Kemancı’da düzenlenmiş. Daha sonra davulcular gecesi de yapıldı. Belki önümüzdeki sürçte bas gitaristlere de bir gece yapılacak. Hatta bunun albümünü de düşünüyoruz. Bu süreç Kemancı’nın da içinde olduğu bir süreç. Ben de İstanbul’a ilk geldiğimde bir gitarist olarak kimlerin çaldığını görmek için kemancıya gidiyordum. Bir anlamda Türkiye’de o dönemde nabız Kemancı’da atıyordu. Sonradan diğer barlara sıçradı bu ateş.

Albümün kapağında, Shaft ve Mojo’nun da İsimleri geçiyor…
Mojo ve Shaft böyle müzisyenleri destekliyor. Biz de bu desteklerinden dolayı logolarını koyduk.
İkinci bir ‘Gitarın Asi Çocukları’ albümü çıkacak mı?
Bunu kafamda sınıflandıramadım. Yani birçok gitaristin daha bu albümde olması gerekiyordu. Bunu aslında 6–7 CD’lik bir koleksiyon halinde yapmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu çalışmaya girdiğimizde çok fazla gitaristin olduğunu gördük. Ve yüzlercesi de çıkacak. Biz de Ütopya Müzik olarak hepsini desteklemek istiyorum.

Bu albümde sorunlar yaşadınız mı?
Türkiye’de müzik endüstrisinin birçok sorunu var. En net gördüğümüz de birçok müzisyen arkadaşımızın sektör içinde sıkıntılı ilişkilere girmiş olduğu.

Türkiye’de albüm yapmak kartvizit çıkarmaya dönmüşken, böyle bir albümün getirisi ne olacak?
Albümün ticari getirisi yok. Ama hayata böyle bakıyor olsaydık çoktan hayatımızı başka bir iş sektöründe başlamış olmamız gerekiyordu. Ben müzisyenlik yaparak para kazanıyor ama oradan kazandığım parayı da buraya aktarıyorum. Bunu da kendime görev biliyorum. Benim için batmak ya da çıkmak önemli değil. Türk Rock tarihine böyle bir şey katmış olmak benim için en büyük getiri.

I
Gitarın Asi Çocukları’nın albüm kapağında Aptülika’nın çizimleri kullanılmış. Ayhan Orhuntaş Aptülika’yı da gitarın asi çocuklarından biri olarak görüyor. “Albümde olmayan isimler kapakta var. Onlar da Aptülika’nın asi gitaristleri. Hiçbir biçimde çizgisine dokunmak istemedik. Kapakta resmi olmayıp albümde olan isimler de var. Kapak bir yanıltmaca olmamalı. Özetle, üstadın çizimini değiştirmek istemedik”.  




Emekçileri bir araya topladı / Ergin Altınel
Projeye Akın Ok ve Ayhan Orhuntaş’ın çağrısıyla katıldım. Daha önce konserlere katılıyordum. ‘Gitarın Asi Çocukları’ bu işe baş koymuş sanatçıları unutmamak için önemli bir iş. Geri dönüşü zor olan sektörün için de bunu yapmak da… Projenin desteklenmesi gerekiyordu, ben de destek verdim. Emekçileri bir araya toplayan bir proje olduğu için destekledim.

Albümde adım geçtiği için çok memnunum / Yaşar Kurt
Akın Ok’un davetiyle katıldım. Gayet iyi bir proje. Albümde bir şarkımın bulunmasından ve ‘Gitar’ın Asi Çocukları’ başlığı altında adımın geçmesinden çok memnunum.

Akın OK Dostumdur / Murat Net
Akın Ok’u çok severim. Dostum ve benimle çok ilgilenmiştir. Hatırımı sormuştur ve destek vermiştir. Sağ olsun albüme layık gördüğü bir şarkımı seve seve verdim. ‘Selamiçeşme Blues’ adlı parçamın adı yanlış yazılmış olsa da kapakta resmim olmasa da albüm çok güzel.

Orhan Atasoy ve Kerim Çaplı da var / Taner Öngür
Akın Ok çok insan tanıyor ve bunları bir şekilde bir araya getirmek konusunda da çok başarılı. Albüm de ilginç olmuş. İçinde çok çok iyi müzisyenler var. Orhan Atasoy ve Kerim Çaplı da var; Taner de Nejat da… Rock piyasasında bayağı çita yükselmiş ve bunu görebiliyoruz. Albüm kapağındaki yazılar dışında albüm oldukça da başarılı.

Kayıt kalitesi de insanlar da çeşitli / Nejat Yavaşoğulları
Albüme Akın Ok’un aramasıyla dahil oldum. “Harran Ovası’nı istiyorum verir misin?” dedi ben de verdim. Bu akşamüstü arabada Burhan ve Gökhan Şeşen’le birlikte dinledik. Kayıt kalitesi de insanlar da çeşitli. Bunların bir arada olması çok güzel. Bu periyoda uygun önemli bir çalışma. Güzel ama bazı isimlerle anılan parçaları kimin çaldığını bilmiyoruz. Enstrüman çalanların listesi eksik kalmış. Bunu dışında güzel bir çalışma.

Zengin bir albüm / Cem Köksal
Sevgili Akın Ok bu projeyi gündeme getirdiğinde severek şarkımı dahil ettim. Ülkemizde bu tarz projelerin çoğalmasını dilerim ve kendisini çabalarından dolayı tebrik ederim. Albüm birçok değerli müzisyenden şarkılarla büyük bir zenginliğe sahip. Böyle bir projede yer almak sevindirici.

Ticari değil protest / Melih Güzel
‘Gitarın Asi Çocukları’ uzun zamandır var. Kemancı’da Mojo gibi yerlerde çaldık. Bu albüm tamamen müzik sanatının ticari olmayan protest kanadını temsil ediyor. Albümde daha çok rock tarzına yakın müzisyenler olsa da benim gibi akademisyenler de var. Ayrıca albüm piyasaya karşı bir duruş. Akın güzel bir birleştirici oldu. Tamamen mevcut müzik endüstrisinin içinde olan müzisyenler birleşti. Albüm üstelik tamamen siyasi de değil.



İnsanların gözlerine bakarak içini görmek lazım

Fotoğraf: Alper Ceylan


Vedat Sakman’ın yeni albümü ‘Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun’ isimli albümü geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Vedat Sakman’la albümü, kayıt edildiği yerde, Sakman Club’te konuştuk.



Vedat Sakman’ın son albümü, adını dünyanın en güzel temennilerinden birinden almış: ‘Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun’. Albümün ismi kadar içindeki parçalar da dikkat çekici. Hemen hemen hepsi birbirinden farklı türlerdeymişçesine duyulan albümdeki şarkıların hiçbiri bir diğerini yadsımıyor. Vedat Sakman tınılarına, melodilerine, şarkılarına ve tavrına alışık olanlar için albüm vazgeçilmez. Vedat Sakman’la Sakman Club’te buluşup müziği, aşkı, hayatı, dostlukları, albümde en çok geçen gözleri ve Vedat Sakman’ı konuştuk.

Şarkılarınız hep dillerde ama bu şarkıların nasıl ortaya çıktığını bilmiyoruz. Bir ilham kaynağı var mı?

İlham perileri hiçbir zaman gökten kanatlanıp uçup gelmiyor. Bu ancak masallarda oluyor. Ama duygusal penceremizin, gözlerimizin açık olması gerekiyor. Albümde de en çok gözlerden bahsediyoruz. İnsanın içini yalnızca gözlerinden görebiliyoruz. Aynı zamanda duygusal kapının açık olması gerekiyor ve bir o kadar da mantığın oturtulması... Üç dakikalık şarkıda belki bir romanı bile anlatabilirsiniz. Şarkı da böyle bir şeydir zaten. Çok sade ve öz ama içi dolu. İnsana çok kolay ulaşılabilecek bir tınıyı ve sözü bulmak için de uzun çalışmalar yapmak gerekiyor. Biz albümü bir buçuk senede yaptık mesela.

Bu sözler ve şarkılar birisi ya da birileri için mi yoksa hayata dair mi yazılıyor?

Bu birileri için tabii ki ama ‘benim birilerim’ değil. Tamamen yaşadıklarımı yazmıyorum, yaşadıklarımla yazıyorum ama başkalarının yaşadıklarını da gözlemlemek gerekiyor. İnsanların gözlerine bakarak içini görmek lazım. Karşıdan gördüğünüz bir olayı, ikili ilişkilerden ve insani boyutlarından yola çıkarak değerlendirmeli. Gözlemlediğimiz insanların yaşadıkları duyguları resmetmeye çalıştık. Sanatın temel kurallarından biri söylediklerinizin samimi olmasıdır. Biz de bunu yaptık. Bir filmi ya da oyunu izlerken eğer oyuncu rol kesiyorsa, sanatsal değerinden kaybediyor demektir. Biz abartılı sesler de kullanmadık. Mesela arabaya binersiniz arabayı kullanırken hız sizi rahatsız etmez ama yanınızdaki insan bundan rahatsız olabilir. Eğer şarkı rahatsız ediyorsa, siz o şarkıyı yapamamışsınız demektir.

ÇOK ZENGİN BİR ALBÜM

Müziklerinizde çok sık rastladığımız bir durum var: geniş bir müzik skalası. Bu albümde de blues’dan arabeske uzanan bir yelpaze var. Büyük bir zenginlik. Bu zenginlik normalde rahatsızlık verebilir ama siz yapınca öyle olmuyor…

Hatta varoş ve Orient de diyebilirsiniz. Evet, zenginlik de diyebilirsiniz. Çünkü demin bahsettiğim gibi frene basmayı biliyoruz. Arabesk bir yaşam şekli ama bir duyguyu bu türle anlatabiliyorsunuz ancak. Ki bu müziğin oluşmasının en temelinde yatan sebep de budur. O müziğin içinde ‘macun’ vardır, birçok farklı ‘gırtlak’ vardır… ‘Sözleri macunlu söylemeyince daha güzel oluyor’ mesajını da vermek istedik. Evet, bu ülkede varoşlar ve oralarda yaşanan duygular var. 8 kişi bir odada yatıyor ve onların da müziği, sesi var. “Baharda yeniden açabilmek için ölmek lazım belki” diyenler var. Bunu derken ‘macun’ yaparsak durum vahim olur. Arkasından da blues kalıplarına sahip bir şarkıyı çalınca “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” denir. Albümde şarkılar arka arkaya duruyor ve birbirlerinden rahatsız olmuyor. Onlar rahatsız olmuyorsa, kimse rahatsız olmuyor demektir.


Albümün kayıtlarından biraz bahsedebilir misiniz?
Albüm kayıtlarını Sakman Club’te yaptık. Burası aynı zamanda bir stüdyo. Burada bütün enstrümanların kanal kaydını alabiliyoruz. Bu albümdeki kayıtlar, yüzlerce gece çaldıklarımız içinden en beğendiklerimizi biraz miksleyerek ve rötuşlayarak yaptığımız şarkıların toplamından oluşuyor. Bir şarkıyı 10 ya da 20 sefer çalmışızdır, onları dinleyerek hangisinin daha doğru mesajı verdiğini ve yüreği titrettiğini bularak onu alıp buraya koyarak bu albümü yaptık. Yani albüm aslında bir ‘unplugged’. Biz burada grup çalışması yapıyoruz. Ben parçayı çalarken grubum bunun daha ne kadar güzel olabileceğini biliyor, hissediyor ve ona göre çalıyor. Her seferinde parçalar farklılaşıyor. Yani hiçbir zaman aynı olmuyor. Mesela davulcu hissettiği bir yere atak koyabiliyor.

Ercan Saatçi, hem yapımcı, hem de fotoğrafçı…

Klibi de o çekti. Hakikaten albüme inandı ve meseleyle halen uğraşıyor. Bir de İnci Rezaki tabii ki. Herkes işin bir tarafından tutuyor. Ben hariç (gülüyor). Ben albümü bitirdim, kenara çekildim. Şimdi sadece gelen soruları cevaplıyorum.

Bir süredir albüm yapmıyordunuz. İki albüm arasında neler oldu?
‘Atları da Vururlar’ müzikalini yaptım. Dizi ve film müzikleriyle uğraştım. Bunlar benim için profesyonel işler. Burada her hafta performanslarımız oldu. Cuma ve cumartesi günleri çalmaya da devam ediyoruz. Çok birikmiş şarkı oldu ve bunları da bir albümde toplamak istedik.

Albümde Mehmet Teoman’ın sözleri var. Onunla yeniden mi çalışmaya başladınız?

Mehmet Teoman’la bizim çalışmalarımız hep sürer. Birlikte yaptığımız çalışmalardan 4 tanesini de albüme koydum. Bu şarkıları sahnede de söylüyordum.

Başka isimler de var albümde…

Atilla Birkiye, Tomris Sakman ve Fredorico Garcia Lorca’dan sözler var.

Baba kız bu albümün içindesiniz. Tomris Sakman’ın sözlerini yazdığı ‘Anlıyor Olmak Sizi’ adlı şarkı da var. Bu size nasıl hissettiriyor?

Bu şarkının sözlerini kızım şiir olarak yıllar önce benim için yazmış. Onu da bana çerçeveletip doğum günümde hediye etti. Halen de onu saklarım. Bir gün gitarı alarak bunu besteledim. “Anlıyor olmak ne güzel sizi, üzülmek kelimelerinize…” diye. Albümde en çok beğenilen şarkı olarak görünüyor. Bu Tomris için de sürpriz oldu. Hiç beklemiyordu. Onun yeteneğinin olduğunu düşünüyorum. O elbette böyle söylemiyor ve söylememesi de normal. Sözleri kendisine ait olan şarkı içinse “Müzik güzel baba ama sözler hiç olmamış” demişti. Önümüzdeki zamanlarda da elime geçirdiğim şiirlerini bestelemeyi sürdüreceğim. Kızım olduğu için değil. Ama cidden heyecan verici işleri var.

Duygu Asena’nın da sözleri var…
Evet, Duygu ‘Kahramanlar Hep Erkek’  isimli bir tiyatro oyunu yazmıştı ve ben de müziklerini yaptım. Oradaki şarkılarından biri de bu ‘Bebeğim’ şarkısıydı. Böylelikle Duygu’yu da anmış olduk.

KADINLARA BU SÖZÜ SÖYLEMENİZ LAZIM

‘Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun’ inanılmaz bir söz…

Böyle bir temenniye ihtiyacımız varmış demek ki… Ama biz bu ismi koyup koymamak konusunda kararsız kaldık. Çok mu uzun olacak diye tereddüde düştük. Ama uzun değilmiş. İnsanların birbirine bunu söylemeye cidden ihtiyacı varmış demek ki. Bu albümü alıp sevgilisine götürüp hiçbir şey söylemeden vermesi bile çok anlam ifade edebilir. Ben olsam böyle yapardım. Belki bu albüm dile getirilemeyen aşklara da mesaj olabilir. Ben olsam böyle bir şey almak isterdim. Siz istemez misiniz? Birkaç sene önce Zuhal’le (Olcay) bir programdaydık. Bu şarkıyı orkestrayla çaldım. Zuhal sonra tümü erkeklerden oluşan orkestraya dönüp “Bu sözü unutmayın. Kadınlara bu sözü söylemeniz lazım. Bütün yollar açılır” dedi.  

Zuhal Olcay’la bir şeyler yapıyor musunuz, ya da yapacak mısınız?

Şu anda o Bülent’le (Ortaçgil) çalışıyor. Ama belki ileride bir şeyler yapabiliriz. Leman Sam’la bir albüme başladık. Henüz karakalem çalışmasını yapıyoruz. O da güzel şeyler seçmiş. Çünkü müzikal olgunluk döneminde. Çok güzel bir albüm olacağını düşünüyorum. Tam bir Leman Sam albümü ve dillere düşecek şarkılar olacak bu albümde.

Siz bu gibi ikili projeler yapıyorsunuz ve bunu seviyorsunuz. Oysa özellikle müzikte ikili işlerde kimyanın tutması çok önemli değil mi?

Aynı dili konuştuğumuz insanlar olunca doku tutuyor ve doğru bir şeyler ortaya çıkıyor. Ama evet, bu evlilik gibi bir şey… Diğer türlüsü yapılan işe mutlaka yansır.

Başka projeler var mı?
Ömer Hayyam müzikalini hazırlıyorum şu anda. Sahnede de o parçaların birçoğunu çalıyoruz. Bu oyun devlet tiyatrolarında da oynanacak. Ayrıca klasik rock temelli bir sountrack’i de olacak. Daha sonra aynı anlayışla, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan’dan oluşan bir beşleme yapmayı düşünüyoruz. Bunlar büyük projeler. Gitarı elime alıp Mevlana’ya “Ne söylerim” diye düşünüyorum. Onların uhrevi yönleri değil de, insani yönlerini anlatmak istiyoruz. Şimdi bunların belge ve bilgilerini toplama aşamasındayız.

Hafta sonları başka olur Sakman Club’te
Sakman Club’teki her konserin çok keyifli geçtiğini söylüyor Sakman ve ekliyor, “Bizim bir de mutfağımız var: Sakman Mutfak. Orada lezzetli yemekler, burada da iyi bir müzik dinletebilmek amacıyla yola çıktık ve yedinci seneye geldik. Burası insanların gerçekten mutlu oldukları bir yer. Sahnede çalanlar da çok mutlu oluyor. Özetle burada insani ve duygusal bir alışveriş oluyor. Mutluluk verici bir yer. Ben de hafta sonları çalıyorum burada ve o zamanı da iple çekiyorum. Hafta sonu gelip bizimle yaşamanız lazım. Her cuma, cumartesinin şekli birbirinden farklı. Çünkü insanlar değişik. Sahneyi de bu şekillendiriyor. Buraya gelip onu yaşamak bu yüzden önemli. Biz sahnede mutluyuz”.


 


Dinleyin, 'Keyfiniz Güzel Olsun'

Hayatını müzikle iç içe sürdüren gitarist Barış Bölükbaşı, 'Keyfimiz Güzel Olsun' adlı solo albümüyle ilk kez dinleyicisinin karşısında.


Barış Bölükbaşı müziğe ortaokul yıllarında org çalarak başlamış, ilk kez Beatles'ın 'Revolver' albümünden etkilenmiş ve gitar çalmaya karar vermiş. Gitarı ilk eline aldığı andan itibarense beste yapmaya başlamış. Lise yıllarında 'Bekarlar' isimli bir grup kurmuş, 10 yıl kadar birlikte müzik yapmışlar. Daha sonra grup, çoğumuzun bir dönem yakından takip ettiği, bildiği ve iki albüme imza atan 'Kim Bunlar' olarak adını değiştirmiş.
Bölükbaşı, halen birlikte çalıştığı Kıraç'la 2001 yılında Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü'nde okurken tanışıyor. 'Yaptığı televizyon programlarında, yurtiçi-yurtdışı konserlerinde hep onunla birlikte çalıştım. Bu sayede pek çok farklı müzisyenle tanışma ve birlikte çalma imkanı buldum. 2003 yılından itibaren İsmail Soyberk, Mert Topel, Bülent Ay ve Ümit Onartan'la birlikte kurduğumuz Fenomen isimli grubumuzla caz yapmaya başladık ve 2006 yılında da bir albüm yayınladık'. Barış'ın birlikte çalıştığı bir diğer grup ise 'Acayip Şeyler' albümüyle tanıdığımız Luxus.

Barış, 20 yılı aşkın süredir birikimi olan ve deneyimlerini katarak oluşturduğu parçalarını toparladığı albümünün prodüktörlüğünü de kendi üstlenmiş. 'Bekarlar' grubu zamanından tanıştığı MFÖ'nün Fuat'ı Fuat Güner'den müziğe dair çok şey öğrendiğini söylüyor. Aynı zamanda 'Alternatif Gitar Etüdleri' isimli bir kitabı da bulunan Barış Bölükbaşı'nın 'Keyfimiz Güzel Olsun' albümünde 8 Türkçe, 2 İngilizce toplam 10 şarkı bulunuyor. Barış'ın ilk klibi İngilizce şarkılardan biri olan 'In Pictures'a çekildi.

Sanatçı, albümde İngilizce şarkı olmasının sebebiniyse 'Henüz başka bir dil bilmiyorum ama öğrenirsem diğer albümlerimde başka dillerden de şarkılar koyarım' sözleriyle açıklıyor.

Dahi Piyanist Chick Corea, İstanbul’u çok seviyor



Piyanonun Efendisi, Chick Corea bu hafta dünyanın en önemli vibarafon sanatçısı Gary Burton’la birlikte CRR’de sahneye çıkacak. Corea’ya Burton’la olan müzikal ilişkisini, yeni müziklerle ilişkisini ve çok sık gelip konserler verdiği İstanbul’u sorduk.





Chick Corea, uzaktan da olsa cazla ilgilenenlerin mutlaka bildiği bir isim. 1941 doğumlu piyanist ve besteci Corea, birçok müzisyenin önünde saygıyla eğildiği başta 16 adet Grammy olmak üzere birçok ödüle sahip, dillerden düşmeyen caz standartlarının yaratıcısı bir müzisyen. Corea, özetle cazın üstadı, piyanonun duayeni. Daha önce de Türkiye’de defalarca konser veren sanatçıyı İstanbullular Perşembe günü bir kez daha izleme fırsatı yakalayacak. Üstelik dünyanın en ünlü vibrafon sanatçısı Gary Burton’la birlikte. Chick Corea ve Gary Burton ikilisi, 1972 yılında ‘Crsytal Silence’ adlı bir albüm yapmış ve büyük yankı uyandırmıştı. Derken, ‘Duet’ ve ‘Like Minds’ albümleri ikilinin birlikte yaptığı ve caz dünyasının en önemli albümleri oldu. 2007 yılında ‘Crsytal Silence’ albümünün 35 yılı vesilesiyle bir araya gelip konserler vermiş ve albümün ‘ hali olan ‘New Crystal Silence’ı çıkarmıştı. Bu albümle ikili, 2008 yılında Grammy almış ödüllerine bir yenisini daha eklemişlerdi. 31 Mart Perşembe akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda izlenebilecek konser öncesinde Chick Corea’ya sorularımızı yönelttik. Söz konusu Chick Corea ve müziği olunca insanın kalemi titremiyor da değil.

16 tane grammy ödülüne sahip olmak nasıl bir şey?

Sadece Grammy ile ilgili konuşmak hata olur. Bu duygularım tüm ödüller için geçerli. Aldığınız her ödül diğer albümler için cesaretlendirici, destekleyici ve kesinlikle umut verici. Tıpkı konser sonrası aldığınız alkışların bir diğer konserinizi heyecanla beklemenize sebep olduğu gibi.

Çok isimle, pek çok farklı konser verdiniz. Müzik sizin için değişti mi?
Her kimle sahneye çıkarsanız çıkın, -müzikte çok daha az tecrübeye sahip biri- mutlaka müziğinize bir şeyler katıyorsunuz. Bir şekilde sahne aldığınız kişinin enerji alanına giriyorsunuz. Bir konser sonrası konserin başındaki benle sonundaki ben kesinlikle aynı kişi olmuyor. Değişim kaçınılmaz. Bu kadar bir zaman içinde bile değişim varsa yıllar yıllar içinde aynı kalabilmek, bir şeye aynı bakabilmek, aynı çalabilmek mümkün mü? Öncelikle takıntılarınız ortadan kalkıyor, yani sınırlarınız daha da genişliyor, keskin çizgiler ve kurallar daha yumuşak hale geliyor. Ama bugüne kadar değişmeyen kurallarınız varsa, kaldıysa işte o sınırlar daha da keskin hale geliyor. Bunlar tarzınızın ana hatları, onlar değişmemeli. Yoksa kim nereye derse oraya gidersiniz ki bu o kişi adına acı olur.

Peki, müzik eskiden nasıldı şimdi nasıl?
Müzik eskiden sanki daha değerliydi, özeldi. Çünkü müziği dinlemek için çaba sarf ederdiniz. Şimdi ise her an yanınızda, belki bu açıdan bakıldığında kolay ve ucuz olması iyi. Ancak çok kolay tüketiliyor.


Gary Burton’la birlikte çalacaksınız. 1972 yılından itibaren de defalarca birlikte çaldınız. Birlikte çaldıkça zaman içinde mutlaka bir şeyler değişiyordur. Bu değişim size nasıl yansıyor?

Öncelikle sürekli bir arada değiliz, Gary’nin kendine özel çalışmaları var, aynı zamanda bir eğitmen… Bir araya geldiğimiz zamanlarda farklı kişilerle farklı alanlarla ilgili yoğun müzikal paylaşımlarımız oluyor. Bu paylaşımlardan ister istemez etkileniyor ve değişiyorsunuz. Bir zaman sonra farklı bir Corea ve farklı bir Burton olarak tekrar bir araya geldiğimizde yaşadığımız değişiklikleri paylaşıyoruz. Bunu mutlaka denemeliyiz dediğimiz şeyler oluyor. Bu süreç oldukça keyifli!

Birlikte çalmak isteyip de her hangi bir sebeple çalamadığınız kimse oldu mu? Anlatır mısınız?

Kesinlikle Bud Powell. Daha uzun yaşasaydı… Belki birlikte çalamadım ama onun için çok şey yaptım.


Türkiye’de takip ettiğiniz müzisyenler var mı?

Yılda ortalama 150 konser veriyorum. Buna yolu da eklerseniz, diğer çalışmalara, kayıtlara,  ve kendime en fazla 3 ay ayırabiliyorum. Bu da pek çok şeyi engelliyor.

TÜRK DİNLEYİCİSİNİN KARŞISINDA HEYECANLANIYORUM

Daha önce defalarca İstanbul’da bulundunuz. Sizin için İstanbul’da olmak nasıl bir şey?

Evet, İstanbul’u mesken edindim denebilir. Buraya geldiğimde çoğu zaman otel yerine arkadaşlarımın evinde kalmayı tercih ediyorum. Her uçaktan indiğimde şunu söylüyorum “Bu şehrin çok farklı bir büyüsü var”. Kesinlikle bu doğru! Ve İstanbul bu büyüsünü hiçbir zaman kaybetmiyor. Doğu ile batının bir araya geldiği en önemli ve en güzel şehir.

İstanbullu seyirciyi nasıl buluyorsunuz?

Kesinlikle derin bir müzik algısına sahipsiniz. Bu sadece eğitimle olacak bir şey değil, genlerinizde var sanırım. Ülkenizde konser vermek, Türk dinleyicisinin karşısında sahne almak beni her zaman heyecanlandırıyor. Konser sonrasında da her zaman mutlu ayrılıyorum. Bu şehri ve insanlarını seviyorum.

Bu Quartet dünya birincisi!

1. kemanda Eser Kıvrak, 2. kemanda Olgu Kızılay, viyolada Efdal Altun ve viyolonselde Çağ Erçağ... Ve karşınızda sadece Türkiye'nin değil, dünyanın bir numaralı Quartet'i.



Borusan Quartet, Türkiye'de klasik Avrupa müziği icra edip de haberi en fazla yapılan gruptur herhalde. Gürer Aykal'ın çocuğu gibi olan Borusan Quartet, Türkiye'yi dünyanın dört bir yanında temsil ediyor. Kostümlerinden aldıkları ödüllere onlar hep gündemde. Borusan Quartet elemanlarını bir arada yakalamak zor olduğundan, grubun viyolacısı Efdal Altun'la konuştuk.
- Quartet'in müzik danışmanlığını klasik Avrupa müziği, oda müziği ve yaylı sazlar dörtlüleri içinde efsane olarak bilinen Alben Berg Quartet üyelerinden, Gerhard Schulz yapıyor. Birlikte çalışma süreci nasıl gelişti?
Alben Berg Quartet artık bir arada değil ama Gerard Schulz, Esen Kıvrak vasıtasıyla grubun danışmanlığı yapmaya başladı. Schulz ile daha çok Beethoven, Mozart ve Schubert gibi bestecilerin yapıtlarını çalışıyoruz. Schulz'un sunduğu repertuar üzerinde uzmanlaşmak üzereyiz.
- Başka kimlerle çalıştınız?
İcracılıkta, öğrenme süreci hiç bitmiyor ve üstelik sürekli kendini ilerletmek zorunlu. Maxim Vengerov, Jashua Epstein ve Juilliard Quartet gibi kişi ve grupların çalışmalarına katılabildiğimiz için şanlıyız.
- Türkiye'de Quartet olmak zor mu?
Daha önce kurulan oda müziği gruplarının çoğu imkansızlıklar yüzünden dağıldı. Gürer Aykal bize bol bol tembih etti ve hala da ediyor; 'sakın kavga etmeyin ve kimsenin sözüne bakmayın, sadece yolunuza bakın...'

TÜRK BESTECİLERLE GELEN BAŞARI
- New England Oda Müziği Vakfı'nın düzenlediği yarışmada birinci oldunuz. Yarışmadan ve sonraki süreçten bahseder misiniz?
Geçtiğimiz Mayıs ayında New York, Carnegie Hall'da finali gerçekleştirilen ve 88 topluluğun katıldığı 2010 ICMEC Uluslararası Oda Müziği Topluluğu Yarışması'nda birinci olup altın madalya aldık. Bu yarışmadan önce hiçbirimiz daha önce bireysel olarak bile yarışmaya katılmamıştık. Yarışmaya katılmamızdaki motivasyonlarımızdan biri Amerika'ya gitmek istememizdi! Yarışmanın yaş sınırının olmaması da cabası oldu. Ön elemeyi Ulvi Cemal Erkin'in, finaliyse, Fazıl Say'ın bir bestesiyle geçtik. Amerika'da, oda müziğinin kilometre taşı eserleri çalan, yine kilometre taşı gruplara karşı Türk bestecileriyle birincilik kazandık.
- Yurtdışı konserlerinizde ne gibi deneyimler yaşıyorsunuz?
Bu konserler sayesinde ünlü isimlerle bir araya gelebilme olanağı buluyoruz. Ünlü keman virtüözü Maxim Vengerov artık sahneye çıkmayacağından birlikte çalamayacağız belki ama dünyaca ünlü çellist Yo-Yo Ma'yla aynı sahneyi paylaşma ihtimalimiz var.
- Bir albüm çalışması mı var?
İlk albüm çalışması olarak geçen Şubat ayında Borusan Müzik Evi'nde bir kayıt yaptık. Gürer Aykal'ın oğlu Can Aykal kayıt masasının, Gürer Aykal da Quartet'in başındaydı. A. Adnan Saygun'un ve U. Cemal Erkin'in yapıtlarının yanı sıra, Gürer Aykal'ın Saygun'un öğrencisiyken yazdığı 'Gürer Aykal Quartet' isimli yapıtını da çaldık ve albüme koyduk. Bu albüm yakında piyasada olacak.

ENSTRÜMANLAR BÜYÜLÜ GİBİ!

- Kullandığınız enstrümanlar da en az Quartet'in kendisi kadar konuşulmaya değer. Biraz  enstrümanlardan bahsedebilir misiniz?
Quartet'te 1590 yapımı A&H Amati 'Baron Knoop' keman, 1662 yapımı Nicolo Amati keman, 1742 yapımı Testore viyola ve 1740 yapımı Petrus Guarneri viyolonsel var. Oda müziğinde entonasyon yani enstrümanların birbiriyle uyumu son derece önemli. Enstrümanın kalitesi bir kenara dursun, eğer tınıları birbirine uyum göstermezse o müziğin dinlenilmesi zor olabilir. Bu çalgıların en büyük özelliği aynı dönemde ve aynı ekolde yapılmış olmaları. Dünyanın en ünlü keman yapımcısı Stradivarius'un ustası, Amati... Testore ve Guarneri de aynı ekolden geliyor. Hepsi İtalyan ve sesleri de birbirinin aynı. Sanki biri onlara büyü yapmış da onlar aynı sese sahip olmuş gibi. Hepsi de salon enstrümanları. Yani salonda çalındıklarında orijinal tınılarını veriyorlar. Eğer bu sazları dinleyecekseniz dibine girmememizi tavsiye ediyoruz. Çünkü en güzel tınıyı salonda ama uzaktan veriyorlar. Bir çalgının cilası bile onun tınısına etki ediyor.
- Nasıl kiralandılar?
Borusan Quartet'in 2. kemancısı Olgu Kızılay'ın önerisiyle enstrümanların kiralanması düşünüldü, ardından İsviçre'de enstrüman kiralayan Maggini Vakfı'yla iletişime geçildi. Elbette her önüne gelen müzisyen gidip bu enstrümanları kiralayamıyor. Özgeçmişiniz ve enstrümanı nasıl çaldığınız son derece önemli. Bunlar önce araştırılıyor. Vakfın başkanı İstanbul'a gelip Müzik Festivali'nde bizi dinledi, sonra önümüze son derece değerli bu enstrümanları koydu. Vakıfla, Borusan Kültür Sanat'ın işbirliği sonucunda da enstrümanlar kiralandı. 
- 18. yüzyıl yapımı, Testore'yle çalmak nasıl bir his?
Enstrümanınızı iyi bir seviyede çalıyor olmanız gerekiyor. Elinizdeki enstrümanın kalitesi, icranızı çok değiştiriyor. Bazı enstrümanların teknik zorlukları var. Böyle bir enstrümanla performans gerçekleştirdikten sonra da başka bir enstrümanla çalmak, çok kolay olmayacak. Herhalde bu enstrümanların kiralama süresi bittikten sonra başka enstrüman kiralama yoluna da gidilecektir.

Kalipso Kralı'nın oğlu artık Salsa Kralı

Fotoğraf: Alper Ceylan


Kalipso Kralı Metin Ersoy, yılların eskitemediği bir müzisyen. Oğlu da onun yolunda hızlı adımlarla ilerliyor ama tek farkla. Emir Ersoy, kalabalık orkestrası Projecto Cubano'yla ve pop müziğin önde gelen isimleriyle birlikte yaptığı '10 Şarkı 10 Şarkıcı' isimli albümüyle adından daha da sık söz ettirecek gibi görünüyor.


Metin Ersoy 60'lı yıllardan beridir Kalipsoyla iç içe. Yedek subaylığını yaptığı Kore'de bu müzikle tanışan ve Türkiye'de kalipsoyla ilgili çalışmalar yapmayı kafasına koyan Ersoy, zorlu yollardan geçtikten sonra bunu başarmış bir müzisyen.  'Gemi'de şarkısını 7'den 70'e hepimizin ezbere biliyor olması da bu başarının en büyük göstergesi olsa gerek. 'Kalipso Kralı' lakabıyla daha çok bilinen ve şarkıları dillerden düşmeyen Metin Ersoy'un oğlu da kendi gibi müzisyen. Küçük yaşlardan beri müzikle iç içe olan Emir Ersoy ise gönlünü Latin müziğine kaptırmış. 1997 yılından itibaren birçok farklı müzisyenle birlikte çalışan ve müzik hayatı boyunca başarıdan başarıya koşan Emir Ersoy da babasının yolunda. Yakında onun için de 'Latin müzik kralı' denirse şaşırmamak gerekir. Çünkü o, bu işi Türkiye'de hakkıyla yapan sayılı müzisyenlerden. Her iki müzisyenin de başarılarını, müziklerini ve anılarını konuştuk.
- Nasıl Kalipso Kralı oldunuz?
Metin Ersoy: Bu ismi bana İlham Gencer abim taktı. 60'lı yıllarda onunla radyo programları yaptım, beraber çalıştık. Lakap takıldı mı gidiyor.
- İlham Gencer dışında, Şevket Uğurluer, Erol Pekcanlar'la da birlikte çalıştınız.
M.E.: Tabii! İlhan Feyman orkestrası... Onlar çaldılar bana. Ben İsmet Siral'la İskandinav ülkelerinde dans müziği şarkıcılığı da yaptım. Ama genelde şov yapardım. Ankara konserlerim büyük olay yarattı. Gişe kırıldı. Bütün okullar hücum etmişti. Artık klasikleştik.
- Ardınızdan da oğlunuz yetişti...
M.E.: Evet, o ilk piyanonun başına oturduğunda 'Arkadaşım Eşek'i çalmıştı. Bol bol müzik dinler, söylemediğim şarkıları bulup çıkarıp önüme koyardı. O da Latin müziğin güzelliğine kapıldı. Ben 'Kalipso Kralı'ydım, oğlum 'Salsa Kralı' oldu. Küba tarzını seviyor.
- Oğlunuzla pek çok kere aynı sahneyi paylaştınız ve halen de paylaşıyorsunuz...
M.E.: En son 26 Mart'ta birlikte sahnedeydik. Benim için çok keyifliydi. Oğlum nefesimi ve ne yapacağımı biliyor ve sahnemiz de çok keyifli geçiyor. Çok güzel bir orkestrası var. Kübalı çocuklar var.  Emir'in Amerikalı arkadaşları da konserde çaldılar.
- Birlikte sahneye çıkmaya devam edecek misiniz?
M.E.: Yeni gençlik de beni tutmaya başladı. Daha ne kadar sahnede olacağım bilmiyorum. Yaşımı aldım bayağı ama demek ki müzik insanı genç bırakıyor.

ÇOCUKKEN ÇOK UTANGAÇTIM
- Kral ilan edilmiş bir müzisyenin oğlu olmak nasıl bir şey?
Emir Ersoy: Babam eski sanatçıların arkadaşı. Beraber çalışılacağı zaman diyaloglar daha çabuk ilerliyor.
- Çocukluktan beri hep sahnedeydiniz, bundan biraz bahseder misiniz?
E. E.: Utanırdım. Kimse beni sahnede çalarken görmesin isterdim. Önümde perde olmalıydı.
M. E.: Sıkılgandı. Ama sonradan açıldı.
- Sizin şu anda devam ettiğiniz birçok çalışmanız var...
E. E.: Biri 'Projecto Cubano' adını verdiğimiz büyük bir salsa orkestrası. Şu anda en aktif projemiz o. Yabancı müzisyenlerin katılımıyla sürekli konserler veriyoruz. Bazıları featuring konserler oluyor. Daha önce yaptığım enstrümantal albümümle de caz festivallerine katılıyorum.  Ankara, İstanbul festivallerinde çaldık. Amerika'da küçük bir turne yaptık. Ama en aktif projemiz bu albümü yaptığımız, 'Projecto Cubano'.
- Yaptığınız ilk iş, Alpay'la çalışmaktı...
E. E.: Evet, 1997-2000 yılları arasında birlikte çalıştık. Benim yaptığım ilk pop projesiydi. O zamana kadar kendi gruplarımla çalıyordum ve onlarla konserler yapıyorduk. Pop müzik alanında piyasaya girmem Alpay'la oldu. Ona piyano çalan arkadaşın ayrılması sonucu, onun orkestrasına katıldım. 2 gün evinde kaldım. 2 günde bütün parçalarını ezberlemem gerekiyordu. Çünkü konser vardı. Alpay Abi'yle 3 sene kadar çalıştık. Sonra onun 'Best of Alpay' albümünün aranjörlüğünü yaptım. Ardından diğer müzisyenlerle çalıştım. Keremcem, Yaşar, Sibel Tüzün, Bengü, Tarkan, Gülşen ve daha birçok sanatçıyla.

ALBÜMÜ SOKAK HAYVANLARINA ADADIK
- Albümden biraz bahseder misiniz?
E. E.: Meşhur olmuş pop şarkıcılarının meşhur olmuş şarkılarını aldık ve Latin müziğine uyarladık.  Ajda Pekkan'dan Yaşar'a, Kenan Doğulu'dan Deniz Seki'ye müzisyenlerin parçaları var albümde. Albümden önce ben Latin olabilecek 15-20 parça seçtim, onların 10 tanesini albüme koymaya karar verdim. Dolayısıyla da önce albümün adı belirlendi: '10 Şarkı 10 Şarkıcı'. O şarkıların sahiplerini stüdyoya davet edip benim için tekrar şarkıları söylemelerini rica ettim. Albümde birkaç şarkı dışında şarkıları orijinal sahipleri söyledi. Daha sonra da albümü sokak hayvanlarına adadık.

Neşeli müzik çalınca herkes dans ediyor
- Sizce Türkiye'de Salsa'ya olan ilgi nasıl?
E. E.: Salsa oldukça yaygın aslında. Neredeyse her köşe başında bir Latin dans okulu var. Nereye gidip çalsak dans eden birileri oluyor.
- Birlikte sahneye çıkıyorsunuz. Hiç zorlandığınız zamanlar oldu mu?
E. E.: Hayır. Ben ne zaman nerede ne olacağını artık ezbere biliyorum.
- ilginç anılarınız oldu mu?
M. E.:  Emir daha çok ufaktı ama piyano çalıyordu. Gittiğimiz tatil yerinde oranın animatörleriyle anlaşma yapmış ve sahneye çıkmıştım. Müzisyen lazım olmuştu ve orada bana uygun bir biçimde eşlik edecek birileri bulunamamıştı.  Emir'den bir parçada bana eşlik etmesini istemiştim. Ama onun aklı top oynamaktaydı. Geldi, çaldı ve arkasını dönüp gitmeye yeltendi. 'Oğlum hani selam verecektin' dedim. Tersi döndü herhalde, seyirciye arkası dönük bir biçimde selam verdi. Komik bir görüntüydü.

Metin Ersoy, 70'lerden bugüne 'Gemide'yi anlatıyor
''Gemi' şarkısını, 1965-70 arasında yapmıştım. 1970 yılında parça popüler oldu. 70'ler, 80'ler geçti, 90'larda Yaşar ve birileri daha parçayı söyledi. Bugün yıl 2011 ve ben halen, o parçayı söylediğimde, 7'den 70'e herkes bu şarkıya eşlik ediyor. Demek ki belleklere yerleşmiş. Şimdi şarkılar 1-2 ay sonra unutuluyor. İz bırakmak mühim. İz bıraktığım için de böyle bir delikanlı yetiştirdiğim için de mutluyum.'

Aydilge ‘Kilitler’i kırıyor



Kedine özgü yorumu ve sesiyle birçok kişiyi etkileyen Aydilge, yeni albümü ‘Kilit’le de dikkat çekecek gibi görünüyor. Pink Floyd'un efsane ses mühendisi Andy Jackson'ın da elinin değdiği albüm raflarda.

Aydilge, kendini  “kilit kırmayı ve kelepçe çözmeyi seven arsız bir müzisyen ve yazar” olarak tanımlıyor. Onun sesi Çerkezlik'ten gelen gırtlak yapısı ve küçük yaşta aldığı Türk Sanat Müziği eğitiminin etkisiyle hep dinleyicilere ‘değişik’ geldi. Yavaş yavaş ‘Aydilge sesi’ diye bir algı da oluştu. Aynı zamanda yazar ve Sound dergisi yayın yönetmeni de olan Aydilge müzik piyasasının değişik bir şeyler yapmaya çalışan müzisyenleri ayıklamak istediğini söylüyor.  “Ben sadece müziğimi yapmak istiyorum ve yapıyorum” diyen Aydilge’nin yeni albümü ’Kilit’ bu hafta raflardaki yerini aldı.

Sanırım bir önceki albümün yankıları oldukça iyi oldu… O süreçte neler yaşadınız?

‘Sobe’ albümü ve ardından çıkardığım ‘Takıntı’ single'ı beni ateşleyen çalışmalar oldu. ‘Takıntı’ aslında negatif çağrışımları olan bir kelime olsa da, insanların takıntılı aşk kavramını bu kadar rahat benimsemesi, bana şunu gösterdi. O kadar tutkusuz ve sıradan aşklar yaşıyoruz ki, insanlar ‘takıntılı’ olma halindeki tutkuyu arıyor, bütün zararlarına rağmen.  Bence de tutku iyidir, anlamsız bomboş bir hayat yaşayacağıma, tüm ateşine ve yakıcılığına rağmen tutkulu yaşamayı tercih ederim.

Giydiğiniz Kıyafet Müziğinizi Belirlemez

Müzik kanallarında klipleriniz bol bol dönüyor. Bu başarıyı nasıl elde ettiniz?

Tek düşüncem yaşam enerjisi yüksek, renkli klipler yapmaktı. Ülkemizde ne yazık ki anlamlı ve derin ya da rock'a dahil olan işler yaptığınız zaman karamsar, karanlık, hüzünlü, depresif olmanız prim yapıyor. Oysa yaptığın işin içtenliğini, derinliğini ya da ne kadar rock olduğunu giydiğiniz kıyafetin siyah ya da beyaz olması belirlemez. Renkli işlere imza atmak hafiflik ve yüzeysellikle özdeşleştiriliyor ama bu algıyı değiştirmek lazım. Karanlık olmak derin olmak için yeterli değildir. Aynı fikirleri paylaştığı için de son iki klibimi Gökhan Palas çekti. Bir de şarkı sevildikçe klibi daha çok dönüyor sanırım. Radyolarda sık sık çalınıyor, istek alıyor. Şimdi ‘Kilit’ mynet kavun'da en çok tıklanan şarkı olmuş, henüz çok yeni olmasına rağmen. Sanırım insanların ruhuna dokunabildim.


Aydilge’nin düşlerini kilitlediği sandıkları var mı?

Ben aşkla kırıyorum kilitlerimi, sadece karşı cinse duyulan aşktan bahsetmiyorum. Yaşama duyulan tutku. Zaten sevgiliye duyulan aşka benziyor! Aşık olduğunuzda, o aklınızdan çıkmaz bir türlü. Her bakışı, her sözü, her dokunuşu jilet olup içinizi keser.

‘Kilit’ nasıl ortaya çıktı?

Etrafıma baktığımda insanların yaşama sevincinin kalplerinin ortasındaki küçük bir cam şişede durduğunu ama kapağı açık unutulmuş parfümler gibi hızla uçup gitmekte olduğunu görüyorum. Azaldıkça azalan mavi bir iksir… Beni dehşete düşüren bu… Sevinçsiz yaşamda kalmak. Bütün albümün temasını bu duygu oluşturdu. Yine albümün prodüktörlüğünü ‘Sobe'de de beraber çalıştığım Cem Sarıoğlu’yla üstlendik. Beraber bestelediğimiz parçalar da var. Yine tüm sözler ve bestelerin çoğu bana ait. Alen Konakoğlu, Atakan Ilgazdağ gibi çok sevdiğim arkadaşlarımla kayıt ve düzenleme aşamasında beraber çalıştık.


Albümde başka neler var?

‘Takıntı’ dahil olmak üzere, albüm 5 yeni parçadan oluşuyor. Ayrıca ‘Sobe’ albümünden de en çok sevilen 5 parça bonus olarak yer alıyor. Pink Floyd'un efsane ses mühendisi Andy Jackson'ın ve geçtiğimiz hafta Grammy ödülü kapan, Capitol Records Kaliforniya'da çalışan tek Türk ses mühendisimiz Evren Göknar'ın da sihirli dokunuşları var. Özellikle Andy Jackson gibi bir devle çalışmak, onun şarkılarımdaki Türk ezgilerine karşı heyecan duyup beraber çalışmayı kabul etmesi, tabii çok özel bir his.

Kitaplar, albümler, dergicilik… Bu kadar iş nasıl bir arada yürüyor?

Artık bunlara radyoculuk da eklendi. Her Perşembe 22.00'de, Cem Sarıoğlu’yla Rock Fm'de Art5 Eksi 5 isimli bir program yapıyorum. Ve bütün bu farklı işleri yapmak aslında beni sağlıklı kılıyor. Uykuyla kavgalıyımdır ben. Zaman azalıyor çünkü ve ne kadar az uyursam, o kadar yaşam akar damarıma.

Önümüzdeki süreçte Aydilge neler yapacak?

10 Mart'da Ghetto'da yeni ‘Kilit’in gala konseri var. Sonra Anadolu konserlerim başlayacak. Benim konserlerimde limit yok, kurallar yok, sahte değer yargıları yok, herkes özgür... Çıldırmak, dağıtmak, ağlamak ayıp değil, hepsi güzel, hepsi kabul... Ayrıca geçen yaz Scorpions'ın önünde sahne alma şerefine erişmiştim. Bu yaz da yine dünyaca ünlü bir grubun önünde sahne alacağım ama kim olduğu bir süre sonra açıklanacak.


Fotoğrafları Mehmet Turgut Çekti

Fotoğrafları Mehmet Turgut çekti. O kadınlarla çalışmaktan ayrı bir keyif alıyor çünkü dişiliği ön plana çıkarmayı seviyor. Ama fotoğrafı çekerken öyle bir bakıyor ki,  sen de ister istemez seksi bakmak zorunda hissediyorsun. Ama o seksiliğin içinde erkeğe sunulan bir beden değil, meydan okuyan bir dil var. Ben “ağzımın kilidi eriyor seni görünce” diyebilecek kadar cesur bir kız, o da ağzının kilidi eriyen bir kızın gözündeki tutkuyu fotoğraflayabilen cesur bir adam.


Saçım da kıyafetlerim de asimetrik


 “Beni baştan yarat” dediğim biri yok. Çünkü kimsenin beni yaratmasına müsaade etmem. O zaman Aydilge’den geriye ne kalır? Ama Aydilge'nin kendi daha iyi ifade edebilmesi için görsel olarak yardım aldığım isimler var tabi. Saçlarım ve makyajım konusunda Toprak Şeker, kıyafetlerim konusunda da Ceylan Zigoşlu'dan yardım alıyorum. Saçlarım, kıyafetlerim, her şeyim asimetrik. Tıpkı ruhum gibi. Simetriden, aşırı dengeli ve kontrollü olmaktan hiç hoşlanmıyorum.

 http://www.aksam.com.tr/aydilge-kilitleri-kiriyor--25787h.html

23 Şubat 2011 Çarşamba

Cazda 'Newborn' zamanı








Çocukken eve gelen klavyenin hayatının geri kalanını kapsayacağını belki o da bilmiyordu. Ama sonraki hayatı tamamen bunun üzerine kuruldu Çağrı'nın. Ortaokuldan sonra Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nin Müzik Bölümü'nü kazandı. Lisede okurken kulaklarını caza açmıştı bile. Ders aralarında, okulda bulunan 2 kuyruklu piyanonun birinden mutlaka Çağrı'ya ait caz tınılı sesler dökülürdü. O zamandan belliydi yoluna cazla devam edeceği. Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü Piyano-Kompozisyon'unu tam burslu olarak kazandı. Ricky Ford, Tuna Ötenel, Donovan Mixon, Can Kozlu, Cengiz Baysal, Onur Türkmen ve Selen Gülün ile okul dışında da Aydın Esen gibi dünyaca ünlü isimlerle çalışma fırsatı buldu.

ÖDEVLER ALBÜMDE

Çağrı Sertel, Kaan Yıldız ve Ediz Hafızoğlu'yla üniversitede tanışmış. Yaklaşık 4 yıldır da birlikte çalıyorlar. Kayıtlarını 3 günde tamamladıkları 'Newborn' albümleri, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Albümde konuk müzisyenlerle de çalışmışlar; 'Sarp Maden, Çağ Erçağ, İmer Demirer ve Levent Altındağ bazı parçalara hayat verdiler' diyor Sertel.

Bilgi'de okurken Sertel'in ödev olarak yaptığı besteler de albümde yerini almış; 'İyi ki yapmışız o ödevleri' diyor.


POP ÇALMAK ZOR İŞ

Aslında onun klavyesine farkında olmasak da birçoğumuz aşinayız. Çünkü hep ünlü isimlerle çalışmış; Sertab Erener, Cem Adrian, Yaşar, Zuhal Olcay, Bora Uzer, Demir Demirkan çalıştığı isimlerden sadece birkaçı.

Çağrı Sertel farklı tarzlarda çalabiliyor olmasını 'Hayattaki en büyük amacım sound'a hizmet. Bu yüzden ne müzik yapılıyorsa o müziğe hizmet edecek desteği vermeye çalışıyorum' sözleriyle anlatıyor ve ekliyor: 'Müzikte stilleri ayırmamaya çalışıyorum, bir bütün olarak görüyorum. Yoksa samimiyetini kaybedersin. Hangi projede, grupta olursan ol, onun akışına gittiğin zaman hem senin çalma karakterin görünüyor, hem de yapay olmuyor. Ama tabii ki zorluğu var. Bir gün evvel Sertab'la çalıp, ertesi gün başka bir projede çalmak zor ama keyifli. Sürekli kendi projemi çalarsam da sıkılırım. Pop çalmak zor iş. Az çalmak gerekiyor çünkü orada eşlik ediyorsun.'

ÖZGE Ç. DENİZCİ

AKŞAM GAZETESİ | CUMARTESI | 13 KASIM 2010, CUMARTESİ 

ozge.denizci@aksam.com.tr

Türkiye müziği bu dergilerden okuyor

Türkiye'de dergicilik zor iş. Hele ki müzik dergisi yapıyorsanız, işiniz daha da zor. Biz de Blue Jean'den Sound'a, Andante'den Bant'a müzik dergileri hakkında bilmediklerimizi dergilerin yayın yönetmenlerine sorduk.
Türkiye'de müzik dergiciliği yapmak hayli güç. Yine de birçok dergi tüm ekonomik zorluklara rağmen halen ayakta dimdik duruyor ve müziği okumanın keyfine vardırıyor. Müzik dergisi deyince ilk akla gelen bir zamanların Hey dergisi olsa da o zamandan bu zamana kimler geldi kimler geçti... Roll, Çalıntı, Müzük, Kuara, Ve Müzik, Orkestra, Rolling Stone, Billboard, Volume ve daha niceleri. Okuyucu kitlesini yaratıp yayın hayatına devam edebilen dergilerin sayısı iki elin parmaklarını geçmese de Türkiye'de birilerinin müzik üzerine kafa yorup, yazması ve bunları dergi formatında yayınlaması son derece sevindirici. Farklı kulvarlardaki müzik dergilerinin yayın yönetmenlerine, müzik dergiciliğini sorduk...
Çok dar bir kitlemiz varAndante Dergisi Genel
Yayın Yönetmeni Serhan Bali
2002 yılının Ekim ayından beri müzik dergiciliğiyle uğraşıyorum. Andante dergisi bu yılın ekim ayında 8. yaşını bitirdi. Yurtiçi ve yurtdışından dergiye katkıda bulunan çok geniş bir yazar kadrosuna sahibiz. Ama yazı işlerinde sadece iki kişiyiz. Türkiye'de müzik dergicisi olmayı klasik müzik dergisi yayımlamak bağlamında değerlendirebilirim ancak. Ve pek de akıllıca bir iş olduğunu söyleyemem! Çünkü bu ülkede klasik müziği, dergi okuru olacak kadar ciddi ve 'içinden' takip eden kitle çok dar bir boyutta maalesef. Büyük şehirlerde konser-opera salonları doluyor, festivaller ilgi görüyor ama iş klasik müzik üzerine okumaya, bu işin kültürü hakkında bilgi-görgü artırmaya, klasik müziğin yerel ve dünya gündemini takip etmeye gelince ortam bir anda sığlaşıyor.
Örneğin gelişmiş Avrupa ülkelerinde durum böyle değil. Orada klasik müzik tutkusunu ciddiye alan dinleyici konserine-operasına da gider, radyosunu da dinler, CD kaydını da alır, dergisini de okur. Hatta düzensiz okumak şöyle dursun takip ettiği dergiye abone olur. biz Türkiye'nin tek klasik müzik dergisiyiz.
Zorluklara kulak tıkadıkBant Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aylin Güngör ve Yazı İşleri Müdürü J. Hakan Dedeoğlu  2003 yılından beri dergi çıkarıyoruz. Ama şunu söylemek lazım. Ne iki sayı yayımlanan ilk dergimiz Forward, ne de Bant tam anlamıyla bir müzik dergisi değil. İçinde sinema, sanat ve diğer konular da var. Tam bir müzik dergisi ekibiyiz ama sadece müzik üzerine olsun istemedik. Derginin çekirdek kadrosu 10-11 kişi. Bunun dışında dergiye yazı yazan, çizim yapan birçok katılımcımız var. Çekirdek kadrodan çoğu kişinin ya başka işleri var ya da öğrenciler. Türkiye'de müzik piyasası, her kanalıyla, hiçbir zaman tam olarak gelişemediği için, yayıncılığı da ona paralel olarak ilerliyor. Ama okuyucu nabzını yakalamaya çalışmaktansa ekip olarak iyi olduğuna inandığımız, güvendiğimiz müziklere yer veriyoruz, grupları Türkiye'ye getiriyoruz, konserler düzenliyoruz, yerli yeni isimlere yer veriyoruz. Müziğin insanlara ulaşma yolculuğunda kendimize düşen görevi yerine getiriyoruz. Türkiye'de dergici olmanın zorluklarına kulak tıkayıp, gittiği yere kadar gidelim diyoruz.
Utandığımız için çıkardıkDrum&Bass Magazine Genel Yayın Yönetmeni Ediz Hafızoğlu
Drum&Bass Magazine adından da anlaşılacağı üzere davul ve basla ilgili bir müzik dergisi. Okurlarımız sadece davulcular ve basçılar değil, hem müzisyenlerin geneli hem de müzisyen olmayan birçok okurumuz var. Müzik hakkında merak ettiğiniz birçok konuyu işliyoruz. Bunun yanında da sadece dergi yayınlamıyoruz, birçok etkinlik düzenliyoruz. Eğitim seminerleri, workshoplar, konserler... Sonuçta genç neslin doğru bir şekilde yönlendirilmesi için çabalıyoruz. Dergiyi çıkaralı 1 yıl oldu. Aslında biz dergici değiliz. Ben profesyonel müzisyenim, davul çalıyorum. Eşim ise bir reklam ajansında proje müdürü. Yıl 2009 olmuş, Türkiye'de hala enstrüman dergisi yayınlanmamış. Bu utançtan bir şekilde kurtulup müzisyenleri daha ileriye taşıyabilecek fikirleri onlarla paylaşmak için yola çıktık. Dergide yazan yazarların tümü profesyonel müzisyen. gönüllüler, tasarımcılar, yazar ve çizerler de eklenince bu sayı 30'u buluyor. Dergimizin gördüğü ilgiden çok mutlu ve umutluyuz.
İlk gençlik dergimizBlue Jean Yayın Yönetmeni Çağlan Tekil
Blue Jean bir müzik dergisi. İçeriğinde gençlerin ilgisini çekebilecek sinema konuları da yer almakta. Ayrıca bilgisayar oyunları ve teknoloji üzerine köşelerimiz de var Blue. Jean'le birlikte her ay iki de ek dergi veriyoruz. Bunlardan ilki rock ve metalseverler için Mart 2011'de 4 yaşına basacak olan Headbang dergisi. Diğeri ise ağırlıklı olarak teenage pop yıldızlarını konu alan Pop Up dergisi. Blue Jean'in ilk sayısı 1987 yılının Şubat ayında yayımlandı. Derginin ana kadrosu beş kişi. Ayrıca dışarıdan katkıda bulunan on civarında yazarımız var.  İnternet, radyo ve TV gibi rekabet etmeniz gereken büyük güçler var. İnsanlar okumak yerine, zahmetsiz ve ücretsiz olduğu için dinlemeyi ve izlemeyi tercih ediyorlar. Blue Jean yıllardır Türkiye'nin en iyi müzik yazarı kadrosuna sahip. Bu yüzden de güçlü rakiplere rağmen hala tercih edilen oluyoruz. Satışlarımız çok iyi. 2010'da son 5 yılın en yüksek satış ortalamasını yakaladık. Blue Jean'in okuyucusuyla daha önce çalıştığımız hiçbir yerde rastlamadığımız özel bir ilişkisi var. Türkiye'de bir müzik dergisinin 23 yıl boyunca ayakta kalabilmesinin en önemli sebebi de okuyucusuyla kurduğu bu samimi bağ.
Tam bir mucize!Jazz Dergisi Genel Yayın
Yönetmeni Zuhal Focan
1995 yılından bu yana kesintisiz Jazz Dergisi'nin yayın ve reklam yönetmeni olarak çalışıyorum. Dergide aktif olarak   5 kişi çalışıyoruz. Ama diğer yazar arkadaşlarımla birlikte     45-50 kişilik bir kadroyuz aslında. Çoğu bu müziği sevdikleri için ve bu müziği çaldıkları için dergide gönüllü ve cazsever olarak yazıyorlar. Biz dergiyi ilk çıkardığımız 1995 yılının son aylarında Türkiye'de caz CD'si anlamında henüz üretim aşaması yoktu. Artık her yerde caz var! Caz müzisyeni, her metrekarede, her türlü şartta bir şekilde müziğini yapan insan demektir. Jazz Dergisi, Boyut Yayın Grubu'nun bir dergisi olduğundan son derece şanslı. İlk piyasaya çıktığımız günden bu yana üç ekonomik kriz, bir de ondan daha fazla etkileyici olan depremi yaşadık. Neticede eğlence sektörü içinde görünen bir dergi olduğumuzdan her şeyden etkilendik. Festivaller, ertelendi, ama Jazz yine de çıktı. Ayrıca üç ayda bir çıkan, son derece özel sayılabilecek bir derginin satış fiyatının daha pahalı olması beklenir ama bir şekilde bunun da üstesinden geliniyor. Okuyucunun 6 TL'ye bu kalitede bir dergiye ulaşabiliyor olması bir mucize!
Teknoloji ve müzik dergisiSound Dergisi Editörleri Cem Sarıoğlu ve Aydilge Sarp
2004 yılında Volume Dergisi ile başlayan maceramız 2008 Aralık'tan beri Sound ile devam ediyor. İki editörümüz, üç reklam sorumlusu, bir grafiker ve 12 telifli yazarımız var. Ankara ve İstanbul'da anlaşmalı olarak çalıştığımız üç kayıt stüdyosu var. Sound'da içerik olarak prodüksiyon, enstrüman, kayıt ve canlı performans konuları işleniyor. Bu da müzik sevenlere, işin mutfak kısmında olan bitenleri, bir şarkının nasıl hayat bulduğunu görebilecekleri bir platform sağlıyor. Alanımızda tek olduğumuz için ülkemiz müzisyenlerinin faydalanabildiği tek dergiyiz. Bağımsız müzik, caz, etnik müzik, elektronik ve rock müzik alanına eş değerde yer veriyoruz. Bağımsız bir şirket olduğumuz için içerik konusunda özgür olabiliyoruz. Enstrüman alanında ise yerli üretici firmaların sesi olabilen tek Türkçe yayınız. dergilerin kapanmasına bir rakip daha elendi diye bakmak yerine, hem meslektaşlarımız için üzülüyoruz, hem de insanların müziğe olan merakının azalmasına dertleniyoruz.
Alternatif arayışındakilerin kolektif yayınıDeli Kasap Genel Yayın Yönetmeni Murat Arda
Deli Kasap bir grup müzikseverin, dağcının, rockçının, sporcunun, heavy-metal bağımlısının, punk-rocker'ın, gezginin ve huysuzun, var olan kültürel, siyasal ve sosyal iklimden memnun olmamaları; mevcut yazılı, görsel ve işitsel medyayı sıkıcı bulmaları; öfkelerini, sevinçlerini ve hüzünlerini paylaşabilecekleri ortak bir platformdan yoksun olmaları ve benzeri debdebeli gerekçelerle 'kendi düşüncelerini temsil edebilecek bir alternatif medya yaratma amacıyla' kurdukları kolektif bir basın girişimidir. Deli Kasap enternasyonalisttir. Yayınlarında aşırı sağa, köktendinciliğe, ırkçılığa karşı tavır alır. Rock'n'Roll'un kuru gürültüden ibaret olmadığının bilinciyle bir ayağı hep sokaklardadır. 2001 senesinde yayın hayatına başlayan Deli Kasap'ın internet sitesi, delikasap.com'dur. Fanzin kültürü, edebiyat, güncel ve politik eleştirilerle müzik gazeteciliğini harmanladıkları içeriğiyle, 2003 yılında 'Kemancı Zine Okurları En İyi İnternet Sitesi' ödülünü almıştır. İnternet yayıncılığına ek olarak her biri Türkiye'nin aydınlarına adanmış koleksiyon sayıları hazırlamış ve bu, özel dergi formatında limited edition olarak Deli Kasap takipçilerine sunulmuştur (Hrant Dink, Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve Can Yücel'e ithaf edilen koleksiyon baskıları toplamda 3 binin üzerinde okuyucuya ulaşmıştır). Deli Kasap; kendini kısaca 'Rock'n'Roll kültürü mecmuası' olarak tanımlar.
Biz Roll'u severdik...Roll, Express ve Bir+Bir Genel Yayın Yönetmeni Merve Erol 1996 yılının sonlarında da Roll'u yayınlamaya başladık. Express tekrar 2001'de yayınlandı, şimdi de kendisine Bir+Bir eşlik ediyor. Roll, bizim açımızdan sadece müzik dergisi değildi; güzelliği de buradaydı. Belki '90'ların canlılığı da buna imkan veriyordu. Express'in doğrudan siyasi dilinden ve dertlerinden sonra kendimizi sudan işlerle rahatlamış gibi hissetmiyorduk. O toplumsallığı müzik ve başka şeyler üzerinden düşünmeye, kurmaya başlamıştık sadece. Müzik de bu imkanı bize fazlasıyla veriyordu, müzikten başka şeyler üzerine düşünmek, tavır almak için de fazlasıyla alan açıyordu. Müziğe, müzisyenlere sevgimizin yanında, bu durum da bize bir tatmin duygusu veriyordu, aksi takdirde bu kadar uzun süre ayakta kalamayabilirdi Roll.  Aylık Express bir ihtiyaç olarak kendini hissettirince Roll'a da destek olmuş oldu. Kendi içinde bir döngüyü tamamladı Roll, özel sayılarla birlikte toplam 150 sayıda bütünlüklü bir serüven oluşturdu. Belki müzik de dünyaya bakışımızda eski ağırlığını yitirmeye başlamıştı. Ayakta ve güzel ölmesini istedik. Çok zorlanacağı günleri görmemeyi tercih ettik.
ÖZGE Ç. DENİZÇİ