17 Ekim 2016 Pazartesi

Yerli Yersiz no.2 Paradisos Sessions: "Cinnetin Ortasında Müzik Direniyor!"

Andante Müzik Kültürü Dergisi'nin 119. sayısında yayınlanan "Yerli Yersiz" isimli köşemde cinnetin ortasında direnen müziği yazmış, Taner  Öngür'ün yarattığı müzik cennetini kaleme almıştım. İyi ki varsın Taner Abi! Keşke her gün Paradisos Sessions olsa...

 


24 Ağustos 2016 Çarşamba

Günah senin, suç senin, “100 milyon tık” da senin… Özge Ç. Denizci & Tuğçe Yapıcı



Tuğçe Yapıcı ile birlikte kaleme aldığımız Eypio yazımızdan bir bölüm.


Günah senin, suç senin, “100 milyon tık” da senin…

Özge Ç. Denizci / ozgedenizci@gmail.com


Sayfiye yerlerinden birinde güneşe kendimi vermişken aynı ıptıs müzikler, benzer nakaratlarla ve aynı frekans ve hızda dönüyor. Haliyle benim de başım… Ama birdenbire bütün o şarkıların arasında gitar arpejli bir şarkı başlıyor. Daha ilk sesten belli o hep yaza damgasını vuran şarkılardan biri olmadığı. “Günah benim suç benim, kurdum bırak bu düş benim…” Bu bir isyan şarkısı değil de ne? Diye düşünüyor insan. Tuhaf bir şekilde kendine çekmeye başlıyor şarkı. Bir bakıyorum elim ayağım durmuyor ritim tutuyorum. Derken Eypio‘nun sesi bir tokat gibi patlamıyor da alıp bir yerden başka bir yere sürüklüyor. Ezik değil, isyankâr. Zaten Eypio‘yu bilenler onun olayının bir hayli “isyan” olduğunu bilirler. Şarkının ne formunda ne de armonisinde yeni hiçbir şey yok. İsyankarlığı ise en minöründen. Sessiz, sedasız, çığlıksız…


Devamı için: http://www.kiyimuzik.com/eypio/


14 Ağustos 2016 Pazar

Bu bir sosyal medya iletisidir: Sıla'nın iptal edilen konserleri Hakkında açmazımız ve aymazlığımız

Bu zamana kadar Nuh'un da içinde olduğu bir dolu gazeteci arkadaşım fikirleri yüzünden mesleklerinden oldular. 
Daha önce de yazdığım gibi bir dolu müzisyen arkadaşımın konseri politik sebeplerle iptal edildi. Bu ülkede bir dönem "Müzikte Sansüre Son" diye bir oluşum kuruldu, başı çekenler arasında yer almaktan da onur duyuyorum lakin her şey gibi o da kısa zaman içinde son buldu (yine de birilerine temas edebilmiştik). 
Her hafta Freemuse üzerinden Ferhat Tunç'un şarkılarının yasaklanmasıyla ilgili düzenli mailler aldım /alıyorum.  Başta Grup Yorum (uç bi örnek diyebilirsiniz) olmak üzere bir dolu grup ve müzisyenin fikirleri yüzünden yine konserleri iptal edildi, albümleri basılmadı, sansürlendi vs. 
Şu anda Sıla merkezli dönen birlikteliği takdir etmiyor değilim lakin, şimdiden sonra bütün sansürlenen, işinden edilen herkese destek vereceğinize söz veriyorsanız yaptığınız kampanyaları sürdürün, ününüze ün katmak için değil! (naçizane atarım budur!)

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Yerli Yersiz no.1 Bu makam İstanbul Makamı*



İstanbul Makamı yolu İstanbul’a gönlü makam müziğine düşmüş beş müzisyenin yolculuğunun bir kısmına tanıklık ederken, İstanbul’un belli bir çevrede şekillenen müzikal yapısının değişimini de gözler önüne seriyor.  



* Bu yazı Andante Müzik Kültürü Dergisi'nin 117. sayısında yayınlanmıştır.

İstanbul Makamı. Filmin yönetmenliğini daha önce de farklı film projelerine imza atmış Özlem Sarıyıldız ile fotoğrafçılığının yanı sıra udundan çıkan tınıların derinliği ile de tanıdığımız Yunus Emre Aydın üstlenmiş. Zaten müzisyen bağlantılarının çoğu da, zaman zaman sokakta ve farklı mekânlarda müzisyenlerle bir araya gelip meşk eden Yunus sayesinde kurulmuş.

8 Mayıs- 2 Haziran tarihleri arasında düzenlenen 9. İstanbul Belgesel Günleri diğer yaygın adıyla Documentaist’te gösterilen filmlerin içinde biri özellikle dikkatimi çekti:

İstanbul Makamı kendilerinin olmasa da makam müziğinin doğup büyüdüğü bu topraklara idealize ettikleri seslerin izini sürerek gelen ve burada geçici /kalıcı hayatlar kuran beş müzisyenin İstanbul, makam müziği, İstanbul’un müzikal ortamı ve bunların izinden giderken geçtikleri içsel yollarını konu alan bir film.

Filmin Kadıköy TAK’taki gösteriminden sonra yönetmenlerden Özlem Sarıyıldız’a filmin ne kadar zamanda çekildiğini sordum ve “iki yılı biraz geçti” cevabını aldım. Bu iki yılı aşkın süre Türkiye, İstanbul ve özellikle de İstanbul özelinde şekillenen İstanbul’daki müzikal ortamlar açısından çok değerli bir zamandı. Asla susmayacağını bildiğimiz ama bir o kadar da “ya biterse” endişesini ister istemez taşıdığımız filme konu olan müziğin İstanbul’da iki yıl önce farklı bir yerde durduğunu söylememiz gerekiyor. İki yıl önce, çekimlerin önemli bir kısmını kapsayan İstiklâl Caddesi biraz daha farklı bir yapıya sahipti. O değişim başlamış ancak bugünkü kadar ayyuka çıkmamıştı sanki. Şimdilerde İstiklâl’de müzik yapmak şöyle dursun, -sebepleri malum- yürümek bile artık mesele. Şimdilerde vapurda çalanlar da iki yıl önce görmedikleri muameleyi görüyor, gazete yazarlarının köşelerinde bile öteleniyorlar. Zaten vapur müzisyenleri -iyi kötü kısmı ayrı bir yazının tartışma konusudur- güvenlik görevlileri eşliğinde zabıtanın yolunu da tutuyorlar. Oysa müziğin yeri ve zamanı olur mu? İçinden geldiği gibi, hayatın akışı gibi değil midir icra? Filmin içinde yer alan kayıp ya da kullanımı kısıtlanan mekânlar sadece İstiklâl Caddesi ya da vapur ile de bitmiyor üstelik. Filmde de yer bulan bazı mekânlar ya yer değiştirmiş ya da tamamen kapanmış durumda.


Müzikologlarca eleştirilir ya da eleştirilmez, etnomüzikolojiye konu edilir ya da edilmez bilemem; lakin filmde hiçbir şey olmasa bile tarihe önemli bir not düşme var. Sanırım son yıllarda malum mekânlar kullanılarak çekilen filmlerin ortak özelliği şimdi o mekânların ve o mekânlarda şekillenen ilişkilerin değişmeden önceki halini kayıt altına alabilmiş olması. Bu nedenle de değeri büyük. 
İstanbul elbette çoğu müzisyenin önemli durak yerlerinden biri olmuştur. Hiç olmasa konsere gelen müzisyenler bile küfelerine üç beş tını atmış olarak dönmüyorlar mı İstanbul’dan? Ama bu filmde durum biraz farklı... Filmdeki müzisyenlerin çoğu burada kalmış, icra ettikleri enstrümanların ustalarına temas etmiş, Türkçeyi ve daha da önemlisi buranın önemli müzik dilleri arasında gelen makam müziğini içselleştirmişler. İstanbul Makamı’nda yer alan ana karakterler, Kanadalı (Nicolas Royer- Artuso), Bulgaristanlı Chubry- Geordi Dimitrov, ABD’li Samuel Lebovic, Fransalı Pauline Willerval, İltalyalı Alessandro Puglia: hepsi farklı enstrümanlara odaklı müzisyenler. Örneğin Pauline Willerval kemençe çalıyor ve Türkçeyi oldukça iyi konuşuyor. Filmde onun bir enstrüman yapımcısıyla diyaloğuna da şahit oluyoruz. Bu bizim hem müzisyeni daha iyi tanımamızı sağlıyor hem de enstrüman yapımcısının az da olsa pratikliklerine tanıklık etmemizi... Bir sahnede ise müzisyenler ölçüyü bitiriyor ve okunmakta olan ezanı dinlemeye başlıyorlar. Buraya ait olan kültürü ve hatta yaşam biçimini o kadar içselleştirmişler ki müezzinin bile başarısızlığının farkına varıp, “işini hiç sevmiyor galiba” yorumunu yapıyorlar. 

İstanbul Makamı İstanbul’da doğup büyümüş müzisyenlerin ister istemez ıskalayabileceği bir dolu meseleyi İstanbul dışında doğup büyümüş, ‘başka’ kültürlere mensup müzisyenlerin gözüyle görmemizi sağlayan bir film. Her ne kadar etnomüzikolojik bir film olduğunu iddia ediyor değilse de günün müziğinin izini takip ettiği için bu alanda da önemli filmler arasına konulabilecek bir film (etnomüzikolojinin kullandığı teknik, yapı ve yaklaşımı kullanıp kullanmadığı başka bir yazının tartışma konusu) Umarım ki İstanbul Makamı gibi odağı belirlenmiş bir dolu film izleme ve hatta çekme fırsatı bulabilir, müzik tarihine ettiğimiz tanıklığı kayıt altına alıp etnomüzikolojiye hizmet edebiliriz.

Nereden, nasıl izleyeceğiz?

İstanbul Makamı’nın yakında video parçacıkları klipler halinde dijital ortamda dolaşımda olacak. O zamana kadar ise Facebook sayfası üzerinden İstanbul Makamı / Istanbul Notes filmi hakkında olan biteni takip etmeniz mümkün.

Filmi ya da filmden parçacıkları izlediğinizde benim gibi siz de tanıdık yüz göreceksinizdir. Hatta yönetmenlerden öğrendiğimiz kadarıyla filmde kullanılmayan görüntüler de yakın bir zamanda dolaşıma girecek. Tanıdık yüz göremeyenlere ise hikâyeler, tınılar ve de
mekânlarla bunu yaşayacaklardır.
İstanbul Makamı yakın geçmişten fırlıyor ve yakın geliyor.


Ömür’ün anısına...

İstanbul Makamı, 2011 yılının Haziran ayında kaybettiğimiz bağlamanın koma seslerini gitar klavyesine uyarlayan ve iki çalgının bir takım özelliklerini tek çalgıda birleştiren çağlamanın mucidi, Çamur isimli İzmitli bir grup ile kendisinden haberdar olduğumuz ve ardından Hariçten Gazelciler ile müzikal yolculuğuna tanıklık ettiğimiz Ömür Kılıçaslan’ın anısına ithaf edilmiş. Aynı zamanda ozan da olan Ömür’ü biz de bu vesileyle bir kez daha anıyoruz.


Yerli Yersiz no.1 Bu makam İstanbul Makamı*



İstanbul Makamı yolu İstanbul’a gönlü makam müziğine düşmüş beş müzisyenin yolculuğunun bir kısmına tanıklık ederken, İstanbul’un belli bir çevrede şekillenen müzikal yapısının değişimini de gözler önüne seriyor.  



* Bu yazı Andante Müzik Kültürü Dergisi'nin 117. sayısında yayınlanmıştır.

İstanbul Makamı. Filmin yönetmenliğini daha önce de farklı film projelerine imza atmış Özlem Sarıyıldız ile fotoğrafçılığının yanı sıra udundan çıkan tınıların derinliği ile de tanıdığımız Yunus Emre Aydın üstlenmiş. Zaten müzisyen bağlantılarının çoğu da, zaman zaman sokakta ve farklı mekânlarda müzisyenlerle bir araya gelip meşk eden Yunus sayesinde kurulmuş.

8 Mayıs- 2 Haziran tarihleri arasında düzenlenen 9. İstanbul Belgesel Günleri diğer yaygın adıyla Documentaist’te gösterilen filmlerin içinde biri özellikle dikkatimi çekti:

İstanbul Makamı kendilerinin olmasa da makam müziğinin doğup büyüdüğü bu topraklara idealize ettikleri seslerin izini sürerek gelen ve burada geçici /kalıcı hayatlar kuran beş müzisyenin İstanbul, makam müziği, İstanbul’un müzikal ortamı ve bunların izinden giderken geçtikleri içsel yollarını konu alan bir film.

Filmin Kadıköy TAK’taki gösteriminden sonra yönetmenlerden Özlem Sarıyıldız’a filmin ne kadar zamanda çekildiğini sordum ve “iki yılı biraz geçti” cevabını aldım. Bu iki yılı aşkın süre Türkiye, İstanbul ve özellikle de İstanbul özelinde şekillenen İstanbul’daki müzikal ortamlar açısından çok değerli bir zamandı. Asla susmayacağını bildiğimiz ama bir o kadar da “ya biterse” endişesini ister istemez taşıdığımız filme konu olan müziğin İstanbul’da iki yıl önce farklı bir yerde durduğunu söylememiz gerekiyor. İki yıl önce, çekimlerin önemli bir kısmını kapsayan İstiklâl Caddesi biraz daha farklı bir yapıya sahipti. O değişim başlamış ancak bugünkü kadar ayyuka çıkmamıştı sanki. Şimdilerde İstiklâl’de müzik yapmak şöyle dursun, -sebepleri malum- yürümek bile artık mesele. Şimdilerde vapurda çalanlar da iki yıl önce görmedikleri muameleyi görüyor, gazete yazarlarının köşelerinde bile öteleniyorlar. Zaten vapur müzisyenleri -iyi kötü kısmı ayrı bir yazının tartışma konusudur- güvenlik görevlileri eşliğinde zabıtanın yolunu da tutuyorlar. Oysa müziğin yeri ve zamanı olur mu? İçinden geldiği gibi, hayatın akışı gibi değil midir icra? Filmin içinde yer alan kayıp ya da kullanımı kısıtlanan mekânlar sadece İstiklâl Caddesi ya da vapur ile de bitmiyor üstelik. Filmde de yer bulan bazı mekânlar ya yer değiştirmiş ya da tamamen kapanmış durumda.


Müzikologlarca eleştirilir ya da eleştirilmez, etnomüzikolojiye konu edilir ya da edilmez bilemem; lakin filmde hiçbir şey olmasa bile tarihe önemli bir not düşme var. Sanırım son yıllarda malum mekânlar kullanılarak çekilen filmlerin ortak özelliği şimdi o mekânların ve o mekânlarda şekillenen ilişkilerin değişmeden önceki halini kayıt altına alabilmiş olması. Bu nedenle de değeri büyük. 
İstanbul elbette çoğu müzisyenin önemli durak yerlerinden biri olmuştur. Hiç olmasa konsere gelen müzisyenler bile küfelerine üç beş tını atmış olarak dönmüyorlar mı İstanbul’dan? Ama bu filmde durum biraz farklı... Filmdeki müzisyenlerin çoğu burada kalmış, icra ettikleri enstrümanların ustalarına temas etmiş, Türkçeyi ve daha da önemlisi buranın önemli müzik dilleri arasında gelen makam müziğini içselleştirmişler. İstanbul Makamı’nda yer alan ana karakterler, Kanadalı (Nicolas Royer- Artuso), Bulgaristanlı Chubry- Geordi Dimitrov, ABD’li Samuel Lebovic, Fransalı Pauline Willerval, İltalyalı Alessandro Puglia: hepsi farklı enstrümanlara odaklı müzisyenler. Örneğin Pauline Willerval kemençe çalıyor ve Türkçeyi oldukça iyi konuşuyor. Filmde onun bir enstrüman yapımcısıyla diyaloğuna da şahit oluyoruz. Bu bizim hem müzisyeni daha iyi tanımamızı sağlıyor hem de enstrüman yapımcısının az da olsa pratikliklerine tanıklık etmemizi... Bir sahnede ise müzisyenler ölçüyü bitiriyor ve okunmakta olan ezanı dinlemeye başlıyorlar. Buraya ait olan kültürü ve hatta yaşam biçimini o kadar içselleştirmişler ki müezzinin bile başarısızlığının farkına varıp, “işini hiç sevmiyor galiba” yorumunu yapıyorlar. 

İstanbul Makamı İstanbul’da doğup büyümüş müzisyenlerin ister istemez ıskalayabileceği bir dolu meseleyi İstanbul dışında doğup büyümüş, ‘başka’ kültürlere mensup müzisyenlerin gözüyle görmemizi sağlayan bir film. Her ne kadar etnomüzikolojik bir film olduğunu iddia ediyor değilse de günün müziğinin izini takip ettiği için bu alanda da önemli filmler arasına konulabilecek bir film (etnomüzikolojinin kullandığı teknik, yapı ve yaklaşımı kullanıp kullanmadığı başka bir yazının tartışma konusu) Umarım ki İstanbul Makamı gibi odağı belirlenmiş bir dolu film izleme ve hatta çekme fırsatı bulabilir, müzik tarihine ettiğimiz tanıklığı kayıt altına alıp etnomüzikolojiye hizmet edebiliriz.

Nereden, nasıl izleyeceğiz?

İstanbul Makamı’nın yakında video parçacıkları klipler halinde dijital ortamda dolaşımda olacak. O zamana kadar ise Facebook sayfası üzerinden İstanbul Makamı / Istanbul Notes filmi hakkında olan biteni takip etmeniz mümkün.

Filmi ya da filmden parçacıkları izlediğinizde benim gibi siz de tanıdık yüz göreceksinizdir. Hatta yönetmenlerden öğrendiğimiz kadarıyla filmde kullanılmayan görüntüler de yakın bir zamanda dolaşıma girecek. Tanıdık yüz göremeyenlere ise hikâyeler, tınılar ve de
mekânlarla bunu yaşayacaklardır.
İstanbul Makamı yakın geçmişten fırlıyor ve yakın geliyor.


Ömür’ün anısına...

İstanbul Makamı, 2011 yılının Haziran ayında kaybettiğimiz bağlamanın koma seslerini gitar klavyesine uyarlayan ve iki çalgının bir takım özelliklerini tek çalgıda birleştiren çağlamanın mucidi, Çamur isimli İzmitli bir grup ile kendisinden haberdar olduğumuz ve ardından Hariçten Gazelciler ile müzikal yolculuğuna tanıklık ettiğimiz Ömür Kılıçaslan’ın anısına ithaf edilmiş. Aynı zamanda ozan da olan Ömür’ü biz de bu vesileyle bir kez daha anıyoruz.

5 Ağustos 2016 Cuma

10 yıl önce Sziget: Rehber niyetine 1



Bu yıl yine 10-17 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilecek Sziget Festivali'ni bundan 10 yıl önce izleme fırsatım olmuştu. Döndüğümde ise kenarda durması amacıyla bir şeyler karalamıştım. Sziget'te "10 yıl önce neler olmuştu"yu merak edenler için ve belki de yeni gidecekler için rehber niyetine, Sziget Festivali ve detayları no:1. 









Sziget Festivali

Bundan 14 yıl önce, sadece kendi aralarında eğlenmek isteyen birkaç arkadaşın bir parti olarak başlattığı Sziget Festivali, ilk dört senesinde batmış, beşinci seneden sonra her açıdan profesyonelleşmeye başlamış bir festival olarak sadece ülkesinin değil, tüm Avrupa’nın en büyük festivallerinden biri haline gelmiştir.

Bu yıl 14.’sü düzenlenen ve 9-16 Ağustos 2006 tarihleri arasında, yaklaşık 76 bin metrekarelik alanda gerçekleştirilen festivalde 11 ayrı sahnede, 500’den fazla sanatçı ve grup izleyicisiyle buluşma fırsatını elde etti. Festival alanını anlamak için ise alan üç ayrı renkte bölümlere ayrılmıştır: mavi, sarı ve kırmızı.

Birbirinden farklı tınıların, renklerin, seslerin ve onlara eşlik eden seyirci kitlelerinin buluşma mekanı haline gelen Sziget Festivali’nin izleyici profilini çizmek neredeyse imkansızdı. Avrupa’da konuşulan hemen her dilin bir biçimde festival alanında konuşuluyor olmasının yanı sıra Afrika, Asya ve Amerika kıtalarından da dillerin birbiriyle buluşmasını gün içinde hissetmek mümkündü. Dillerin sustuğu yerde ise müzik zaten bir biçimiyle konuşmanın üstüne çıkmaktaydı.

Festival’in izleyici kitlesi çok kültürlü olduğundan, temel ihtiyaçlar da bu biçimde karşılanmaktaydı. Bir çok farklı yemek stadında hemen her ülkenin lezzetlerine rastlamak mümkündü; Türk Döneri, İtalyan makarna ve pizzası, Çin yemekleri, Pakistan’a özgü lezzetler, Fransız ve tabii ki Macar mutfağından çeşitler… (Varolan bu kadar çeşit yemeğin yanı sıra festival alanında her an hizmet veren marketlerden alışık olunan lezzetler yenebilir ya da evden getirilen yiyecekler de alanda tüketilebilirdi.)

Bu çok kültürlülüğün bir başka göstergesi ise gün içinde birlikte yapılan aktivitelerle pekişiyor, bilmeyenler yeni öğreniyor bilenler ise katılımlarıyla renk katıyorlardı. Bunlardan biri güne erken uyananların birlikte gerçekleştirdikleri, yoga, içsel Çin savaş sanatı olan ve çoğunlukla sağlık ve uzun yaşam amacıyla kullanılan bir terapi olarak uygulanan Tai – Chi, bir gece öncenin yorgunluğunu atmak için Tayland masajı yaptırma, ya da günün herhangi bir saatinde profesyonel dansözler öncülüğünde oryantal dans performanslarına katılabiliyorlardı. Rahatlıyor olmanın yanı sıra, kimi zaman izleyicilere de keyifli anlar yaşatıyorlardı.
Festival’in bir başka alanında kurulmuş olan bir başka alanda ise, Afrika evlerinde kahve içerken, yine Afrikalıların rasta yapmasını izlemek ya da yaptırmak, perküsyon şovlar izlemek veya kahvenin yanında, Osmanlı usulü dekore edilmiş bir çadırın içinde, nargile tüttürmek de mümkündü.

Çok kültürlülük sadece ülkelerle değil, kuşaklararası eğlence alışkanlıkları ve her yaşa hitap edebilen oyuncakların yanı sıra oyunlar da oynanmaktaydı. Büyükler için hızını alamayan ve dengesi olmayan salıncak varken, küçükler için çok daha güvenli olan başka salıncaklar bulunmaktaydı. 60 metrelik bungee jumping ise gerçekten adrenalin isteyenler ve cesareti olanlar için festivalin favorilerindendi. Daha fazla eğlence için ise Sziget Festivali’nde Sziget usulü evlenen çiftler bile oldu.


Çoğu oyuncak tabii ki Festival’le anlaşmalı kimi firmaların sağladığı eğlenceliklerdi. Bunlardan bir tanesi de, bir çikolata firmasının erimiş çikolata içinde insanları güreştirmesiydi. Hediyesi de bir paket çikolataydı. Güreşen gençler havuzdan çıktıktan sonra, alkolün ve eğlencenin de etkisiyle yoldan geçenlere çikolatalarını bulaştırıyorlardı ki bu Sziget’de artık gelenekselleşmiş bir eğlenceydi.

Onbeş yıllık bir festivalin tabii ki gelenekselleşmiş pek çok unsuru vardır. Bunlardan bir diğeri ise, ana sahnede müzik bittiğinde, yol üzerinde bulunan çöp tenekelerine vurarak festival alanının tamamını kapsayacak bir ritmi yaygınlaştırmaktı. Ritim yayıldıkça enerji artıyor, günlerce uykusuz kalmış olan Sziget sakinlerinin enerjileri artıyor, eğlence hiç bitmiyordu.

Eğlenmenin yanı sıra yapılabilecek daha başka pek çok etkinlik, Festival alanında kurulan, Sivil Sziget isimli alanda sakin ve öğretici bir gün de geçirmek, kurulan standlar aracılığıyla pek çok ulusal ve uluslar arası sivil toplum örgütüyle bağlantıya geçmek mümkündü. Uyuşturucuların zararlarının yanı sıra, organik yiyeceklerin yararları, nükleer santrallerin tehditleri, hayvanların doğal dengeye katkıları, trafik kazalarının nedenleri, cinsel hastalıklardan korunma yöntemleri ve daha pek çok konu hakkında bir çok insanla konuşmanın yanı sıra, tartışmak, çeşitli sağlık testlerine katılmak…

Kendi sloganınızı uydurup, herhangi bir konu hakkında fikirlerinizi paylaşmak üzere defterler dolusu yazmak, savaşa karşı el izi bırakmak, gibi pek çok etkinlik bu alanın içinde yapılabilecekler arasındaydı.Bu alanın bir başka özelliği ise, tek bir amfi ve mikrofondan oluşan sahnesinde, isteyen herkesin herhangi bir şey hakkında şarkı söyleyebiliyor oluşuydu. Ya da sadece bir monitörün önünde, karaoke yapabilmek…

Macaristan’ın haber kanalı Hır TV sürekli alanda bulunan çadırından yeni yeni eğlenceli oyunlar ve programlarla Sziget’deydi ve çadırlarının yanında bulunan ekrandan insanlar dans ederken ya da çok ciddi bir tartışma programına katılmışken kendilerini canlı canlı seyredebiliyorlardı.

Festival alanında kurulan pek çok ticari tezgâhtan aradığınız her şeyi satın alabilmenin yanı sıra, çeşitli sponsorların açtığı standlarda dağıtılan hediyelerden de edinilebilmekteydi. Festivalin tezgâhından, festival çantası, şapkası, havanın durumuna göre yağmurluk ya da t-shitler alınabilmekteydi.  

Eğlenmek ve yenilenmek için, vücutların alışık olmadığı yemekleri tatmak, alkollü içeceklerin dozunu bilememek, festival içinde her ne kadar yasak da olsa insan sörfü –body surf – yapmak, konseri en önde izlerken, ezilerek barikatlardan atlamak ya da düşmek gibi bir takım etkinlikler, kimileri için son derece zararlı olabilmekteydi. Bunun için ise, sivil toplum kuruluşlarının verdiği bir takım sağlık hizmetlerin yanı sıra, en büyüğü ana sahnenin yanında bulunmak üzere, bir çok sağlık çadırı, doktor ve hemşireleriyle Festival alanının sağlık güvenliğinden sorumluydular. Bu da izleyiciler için güveni arttırıcı, olumlu bir durumdu.     


Sziget’de genel olarak sahneler ve performans alanları

Ana Sahne – Nagyszinpad

Sziget Festival’inde 11 ayrı profesyonel sahne kuruldu. Bu sahnelerin en büyüğü, dünyada en çok dinlenilen grupların sahne aldığı, Nagyszinpad yani ana sahneydi. Ana sahne, alanın tam ortasına kurulmuştu. Sahne arkası iki ayrı bölümden oluşuyordu. Basın ve konuklar için ayrılmış olan VIP ve sahneye çıkacak olan grupların ön hazırlıklarını yapmaları ve dinlenmeleri için ayrılmış bir başka bölüm.
Ana sahnenin ışıklandırması ve arka dekorasyonu geçenin en sonunda sahne alacak her grup için, her gün ayrı bir düzenlemeyle hazırlanmaktaydı. Sahnede program her gün 16:30’da başlamakta, en son grup, 21:30 civarı sahne almakta ve iki saatlik performansının ardından gece ana sahne için noktalanmaktaydı. Her gün dört ayrı performansın gerçekleştiği sahnenin iki yanında monitörler bulunmakta ve önlerde yer bulamayanların da izlemesi sağlanmaktaydı. Engelliler için ise ana sahnenin rahatlıkla görülebileceği bir yükselti yapılmış, engelliler dışında kimsenin oradan konser izlenmesine izin verilmiyordu.
Konserler bittikten sonra bu alanda meraklısı için çeşitli ışık şovları da yapılmaktaydı

Pannon Dünya Müzikleri Ana Sahnesi – Panon Vilâgzenei Nagyszinpad

Festival alanının olukça uç bir noktasında bulunan ve başlı başına başka bir yerleşim gibi görünen Panon Vilâgzenei Nagyszinpad’da performanslar Saat 17:00 civarı başlıyor, 21:30’da başlayan son grubun performansı ile noktalanıyordu. Sahnede, ana sahnede olduğu gibi, her gün dört performans izlenebiliyordu. Telefon şirketi Pannon’un kurduğu sahnede kimlikleri bağlamında çok daha ‘etnik’ olduğu düşünülen müzisyenler sahne aldı.

Wan2 Sahnesi – Wan2 Szinpad

Dünyanın dört bir tarafından alternatif müzik yapan, kendi ülkelerinde, albüm satışları bakımından da oldukça başarılı ve davetle ya da kendileri baş vurarak katılan grupların sahne aldığı sahnelerden biriydi. Bu sahnede müzikler, saat 17:30’da başlıyor, en son grup sahneye, 02:30’da çıkıyordu. Wan2 Sahnesi, Panon Dünya Müzikleri Ana Sahnesi ve Ana Sahne’den farklı olarak kapalı bir alanda bulunmakta, zemini de ahşap kaplamaydı. Müzikle sallanan salonda dans başladığında ise sallantı daha da fazla artıyordu. Kimi zaman kamera kullanan basın mensuplarının durumdan muzdarip olduğu da gözlemlendi.

Hammer Dünya Sahnesi – Hammerworld Szinpad

Hammer Dünya Sahnesi, festivalin içinde, başka bir festival, Sziget şehrinde ise küçük bir köy olarak tasvir edilebilecek yerlerden biriydi. Kendi yeme – içme alanları, t-shirt ve albüm satış merkezi olan ve herkesin siyahtan başka bir renk taşımadığı, izleyiciyle, kimi müzisyenlerin iç içe olup da sohbet edebildiği, hatta çoğunlukla beraber bira içtiği bu alan metal müzik icracılarının ve izleyicilerinin özerk bölgesi gibiydi.

Bu sahne de köyün içine yerleştirilmiş büyük bir çadırın içe kurulmuştu. Müzisyenlerle, köyün içinde iletişim kuramayan kimi seyircilerle müzisyenler arasında ağız dalaşı ya da benzeri komiklikler de, kimi zaman sahneye taşınıyordu.

Roman Çadırı – Roma Sátor

Roma çadırı ağırlıklı olarak, çingene müziklerinin icra edildiği bir sahneydi. Dünyanın dört bir tarafından özgün çingene müziklerinin buluştuğu bu sahnede konserler, saat 19:00’da başlıyor, saat 00:30’da en grup sahne alıyor, hemen arkasından ise, çeşitli görsellerin izletilmesiyle sahne kapanıyordu. Bu sahne de kapalı bir alanın ortasına kurulmuş sahnelerden biriydi. Ahşap zemini benzerleri gibi müziğin ritmine göre sallanmaktaydı. İzleyiciler ise çoğu ritmik olarak hızlı olan müziklerle beraber dans etmeyi ihmal etmiyorlardı.

Afro - Latin Sahne ve Köyü – Afro - Latin Szinpad És Világfalu

Festivalde biraz dinlenmek ve iyi bir fincan kahve içip, saçlarını Afro – Latin tarzda yaptırmak, sembolik Afrika evlerinde rahatlamak, ya da Afrika enstrümanlarıyla yapılan müziklere yine yerel enstrümanlarla eşlik etmek isteyenler için oldukça yeterli bir yerdi. Kahveler hemen o anda orada yakılmış ocağın üzerinde kavrulmakta ve etrafa kokularını salmaktaydılar.

Bu köyde bir de çeşitli Afro – Latin grupların sahne aldığı küçük bir sahne de bulunmaktaydı. Önceden belirlenmiş konserler, genellikle !8:45 civarı başlamakta, izleyicilerine hareketli dakikalar yaşatmaktaydı. Bu sahnenin bir diğer özelliği ise, Afrika ülkelerinin bayraklarıyla donatılmış olmasıydı.

Diğer Sahneler:
Bahia Sahnesi – Bahia Szinpad
Rockinform Sahnesi – Rockinform Szinpad
Zúzda Sahnesi – Zúzda Szinpad
Tv2 Mega Dans Pop Sahnesi – Tv2 Megatánc Pop Szinpad
Pesti Est Sahnesi – Pesti Est Szinpad
Müpa Jazz Sahnesi – Müpa Jazz Szinpad
Blues Szinpad És Full of Mojo Session Sahnesi – Blues Szinpad És Full of Mojo Session Szinpad
Port. HU Talentum Sahnesi – Port . HU Talentum Szinpad

Sziget festivalinde hemen her sahneyi izlemek pek mümkün değildi. Hatta festival boyunca, dağıtılan broşürlerden edinilerek bilinçli bir biçimde hangi sahnede kimlerin performanslarının olacağını takip etmek ve programlı bir biçimde hareket etmek gerekmekteydi. Bu yüzden adı yazılı sahneler takip ya edilemeyen ya da hatırlanamayan sahneler arasında yer almaktadır.

Sihirli Ayna – Magic Miror

Her ne kadar adı sihirli ayna olsa da festival alanında ana sahneye diğer sahneler kadar uzak bir mesafede olmayan bu performans merkezinin dekorunda gerçekten de birkaç ayna bulunmakta. Bu alanda geceleri düzenlenen şovlar, defileler ve ara sıra konserlerin yanı sıra gündüzleri Macarca alt yazılı dünya ya da İngilizce alt yazılı Macar sinemalarından örnekler de izlemek mümkündü. Dans ve zenne gösterilerinin bir kısmı bu alanda gerçekleşmekteydi. Küçük bir amfi tiyatroyu andıran bölüm, kapalı bir alandan oluşmaktaydı.

Luminarium – Luminarium – Levity II

“Mimari erkekler tarafından inşa edilmiş bir yapı için
Boyası renklerin kullanımının ve karışımının sanatı için tasarlamış.
Performans, ziyaretçilerin duygusuz olmayan, katılımı
Fakat bunlardan hiç biri, bir şey kesinlikle: sanat”
                                                           Luminarium Tasarımcıları

Luminarium, 800 metrekarelik bir alana kurulmuş ve renkli labirentlerden oluşan bir alandı. İçleri havayla doldurulmuş, bir mekan tasarımıdır. Mimari olarak yenilikçi bir üslubu benimsemektedir. İslamî mimarinin yanı sıra, doğal geometrik unsurlar kullanılmaktadır. Camilerin kubbelerinden esinlenerek yuvarlak hatlar oluşturulmuştur.  Değişik renklerden oluşan koridorların içinde insanların rahatlaması hedeflenmektedir.

İçeriye girerken bir kılavuz, içeride nelerin yapılıp, nelerin yapılmaması gerekliliğini anlatmaktadır. Ayakkabılar ve yüklü çantalar Luminarium’un dışında bırakılmaktadır. 14 yaşın altındaki çocuklar içeriye sadece ebeveynleriyle beraber alınmakta, içeride ise 15 dakikadan fazla kalınmaması tavsiye olunmaktadır.

Mekan hava yoluyla ayakta durmakta olduğundan, girişte itici bir hava akımıyla karşılaşılmaktadır. İngiliz mimarlar tarafından yaratılmış Luminarium’da LevityII Sziget Festivali’nde sergilenen bir çeşittir. Levity II dışında da pek çok farklı mimari çeşitlilikte Luminarium bulunmaktadır. Festivalin ilginç alanlarından biri olan Luminarium, 15 dakikalığına da olsa rahatlamak ve eşsiz bir mimarinin içinde bulunmak isteyenler için unutulmazdı.

Macar Televizyonu Tiyatro ve Dans Çadırı – Magyar Televízió Szíház - És Táncsátor
 
Bu alan diğer sahnelerden farklı olarak modern sanatın örneklerinin izlenebileceği bir sahneydi. Macaristan’ın ulusal televizyonu tarafından kurulmuş alanda, dünyanın pek çok yerinden sanatçılar katılmıştı. Tiyatro performanslarının yanı sıra, dansçıları da izlemek mümkündü. Bu çadırın etrafında örgütlenen alanda sadece tek bir sahne bulunmamaktaydı: Grass adı verilen bir mekan, açık hava sahnesi, tiyatro çadırı ve performans çadırı olarak 4 ayrı platform bulunmaktaydı. Uzakdoğu sanatlarından, Türkiye’ye pek çok performansı izlemenin mümkün olduğu sahnede, saat 20:00’da başlayan performanslar, son ekibin saat 00:00’da sahne almasıyla sona ermekteydi.

Etnografik ve  El Sanatları Yeri – Etnographic and Handicraft Site


Bu alan adında anlaşılacağı gibi Macaristan’dan dışından gelmiş olanlar için kurulmuş bir alandı. Bu senen ilk defa festival içinde böyle bir atölye kurulmaktaydı. Gezip, Macar geleneksel el sanatları hakkında fikir edinmenin yanı sıra, her gün saat 12:00’dan 20:00’a kadar süren atölyelerde, el sanatlarının yapımı konusunda fikir de edinilebilmekteydi. 

Üç Ayrı Noktada Benzer Eğlenceler:

Dev Sokak Tiyatrosu – Nagy Utcaszínházak
Otomatik Tiyatro – Teatro de Automatas 
Gezici Eğlence Panayırı – Vándor Vurstli


Bu ayrı nokta, birbirlerine oldukça yakın bir alanda kurulmuştu. Avrupa’nın gezici tiyatrolarıyla, İspanya’nın otomatik kuklalarının butluğu bir alandı. Etrafında çadırların kurulu olduğu bu alan festivalden farklı da bir havaya sahipti. Ateş gösterilerinden, ateş dansçılarına, hokkabazlardan, dev kuklalara kadar, kimi zaman festival alanında dolaşarak gösterilerine izleyici toplamaya çalışan ekiplerin performanslarını izlemek mümkündü.


Son derece yüksek enerjileriyle, seyircilerin de katılımına izin veren performansçıların büyüleyici gösterilerini sadece Avrupa’nın tek tek kentlerinde dolaşmaya gerek kalmadan bir arada izleyebilmek için bulunmaz bir fırsattı.


Sessiz Disko – Silent Disco


Her gece bin kulaklıkla hizmet vermekte olan sessiz diskonun en büyük özelliğinin içeriden hiç müzik sesinin gelmiyor oluşuydu. Müzik sesinin yerini, kulaklıklardan gelen müziklerin coşkusuyla çığlık atmakta olan insanların sesiydi.


Saat 21:00 civarı hizmet vermeye başlayan diskoda müzik sabah saat 04:00’a kadar devam etmekteydi. İki ayrı kanal bulunan kulakların, birinci kanalında, dünya dans müziklerinden, ikinci kanalından ise, Macar Underground müziklerinden örnekler eşliğinde dans etmek mümkündü. Kulaklıkların sayısının bin olmasına rağmen, ana sahnede müzik bittikten sonra eğlenceye doymayanlar sessiz diskonun önünde uzun kuyruklar oluşturmaktaydılar.

Octopus Multi - Art Alanı – Octopus Összmüvészeti Helyszin


Bu alan festivalin içinde farklı bir alanda kurulmuş olan bir alandı. Renkli ışıkları takip ederek rahatlıkla bulunabilen alan içinde, pek çok farklı performans, sergi, multi – medya gösterileri, üniversite öğrencilerinin disiplinlerarası işlerinin takip edilmesi mümkündü. Bütün bunların yanı sıra profesyonel sanatçılar eşliğinde workshoplara da katılıp, yeni bir şeyler öğrenilerek, tasarımlar yapılabilirdi.
Alan içindeki kapalı sergi mekanlarında geceleri banttan verilen konserleri izlerken uyuya kalınmaya da izin verilmekteydi. Öyle ki güvenlik görevlileri içeride uyuyanlar varken, serginin gezilmesine ya da içeriye girilmesine izin vermiyorlardı.

Mokka Cuka ve Diğer Alanlar


Festivalde sabaha kadar dans edilebilecek pek çok farklı disko alanının kimisinde canlı müzikler, kimilerinde ise djler eşliğinde sabahın ilk ışıklarına kadar dans etmek mümkündü. Mokka Cuka da bunlardan sadece biriydi. Avrupa’nın pek çok yerinden gelmiş djler eşliğinde dans edilebilirdi. Dinlenmek için ise dış mekanlarda kurulmuş masalarda oturmak, yemek yemek ya da  bir çok farklı milletten insanlarla sohbet edilebilirdi.




 Festivalin Yayınları


Festivale gitmeden önce festivalde nelerle karşılaşılacağına dair, ulaşımdan, alan dışında kalınabilecek yerlere, hangi sahnede kimin performansının izlenebileceğine kadar hemen her soru cevap alınabilecek bir resmi internet sitesi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu internet sitesinden pek çok bilgi edinilip, hazırlıklı gitmek mümkündü.

Festivalin başından sonuna kadar nerede ne olduğunu ve içeriğini anlatan, içinde performans merkezlerinin nereler olduğunu gösteren bir haritanın da bulunduğu kalın kitapçıklar kılavuz olmaktaydı. Kimsiyse hiç bir şey sormaya gerek bıraktırmayan kitapçıkların pek çok artısı bulunmaktaydı bunlardan biri ise, yiyecek ve içecek fiyatlarının kitapçıkların arkasında ilan edilmiş olmasıydı. Böylelikle, izleyiciler neye ne kadar para vermesi gerekliliğinin bilinciyle hareket etmesini sağlanmıştı.

İngilizce ve Macarca  olarak iki ayrı dilde, dilde basılan kitapçıkların yanı sıra, Budapeşte’de günlük olarak metro ve kafelerden ücretsiz olarak edinilebilen günlük küçük gazete: Metro, Sziget Festivali’nde, neler olup bittiğinden her gün haber vermekteydi. Bu gazetenin 4. ve 5. sayfaları ise yabancı konuklar için İngilizce olarak basılmaktaydı. 

Bazı diğer yerel yayıncılar ise festivale özel basmış oldukları dergileri ücretsiz dağıtmaktaydılar. Ancak bunların pek çoğu Macar’caydı. Bunlardan biri ise ulusal gazetelerden biri olan ve çadırı ana sahnenin karşı çaprazında bulunan Népszabadság idi.

Basına özel çıkan günlük raporlar ise, VIP’den her günün ayrı ayrı gelişmelerini anlatırken, kaç izleyicinin nerede neyi seyrettiğini belirtmekteydi. Basın için kullanılan ve basın toplantılarının yanı sıra, çeşitli seminerlerin de yapıldığı profesyonel alanda ise, çeşitli fotoğraf, DVD, katalog ve rapor gibi dokümanlardan edinilmek mümkündü.


 İzlenilen Festival Performanslarından Bazılarının Değerlendirilmesi


Sziget’de festivalin tamamını izlemek imkansız olduğundan ancak, seçilmiş ya da tesadüfen karşılaşılmış performansların gözlemleri yapılabildi. Festivale ise ikinci gün dahil olunabildi ve konserler ikinci günden itibaren izlenebildi. 

22 Temmuz 2016 Cuma

Dikkat: umut içerir!

İyiden iyiye karamsarlığın içine gömüldüğümüz bu günlerde ruhumuzu bir parça soğutması açısından her dinlediğimde çoğunlukla bana kendimi iyi hissettiren bu şarkıları /parçaları dinlemenizi tavsiye ediyorum. Umarım aynı his size de geçer. Hatta belki kendi seslerinizi hatırlamanıza da yardımcı olur. O zaman ne mutlu bana.  

Toplam 15 +1 şarkı / parça var. Bir kısmı kendi bağlamı içinde değerlendirilip dinlenebilir. Bir kısmı ise neşe ve sevgi ile... 


1. Bob Dylan -Mr Tambourine Man



2. Jefferson Airplane - Stop Children What's that Sound



3. The Byrds (Pete Segeer) - Turn Turn Turn




4. Michael Jackson -They Don't Care About Us



5. Jamiroquai - Don't Give Hate a Chance 



6.  Peter Gabriel - Biko



7. Trio Marimberos -  Viva la Vida



8.  Claude Debussy - Clair de Lune (David Oistrakh)



9 . Gustav Mahler - Symphony no. 5 (The World Orchestra for Peace / kondüktör:Valery Gergiev)




10. Nusrat Fateh Ali Khan - Sun Charkhe di 



11. Janis Joplin - Try



12. Beatles - Yellow Submarine




13. Fiona Apple (Beatles) Across The Universe



14. The Shin - Mravaljamier



15. Frank Zappa - Eat That Question



Bonus: Timur Selçuk - Halet Rezaki'nin şarkısı


21 Temmuz 2016 Perşembe

Müzik gönlümün ekmeği...

15 Temmuz günü, güneşin ışıl ışıl parladığı, insanların sevgiyle birbirine baktığı, deniz, kum ve müziğin birleştiği Kuşadası Sevgi Plajı'nda Milyon Yapım tarafından gerçekleştirilen Kuşadası Gençlik Festivali'nde, tam da yıllar önce hayal ettiğim biçimiyle (yıllar önce ilk kez Sevgi Plajı'na gittiğimde oradaki sahil şeridinde yapılacak bir festivalin güzelliğini hayal etmiştim. Ne de olsa serde eski festivalcilik var) yapılan festivalde yerimizi aldık. Biz alana vardığımızda organizasyonda yer alan arkadaşlarımdan aldığım haber festival alanında 
o an itibarıyla tam tamına 10 bin kişinin yer aldığıydı (festival sonuna kadar bu rakam 40 bini bulmuş).  Gündüz saatlerinde Yok Öyle Kararlı Şeyler'in arkasından sahne alan sevgili Jehan Barbur'u şahane ekibiyle birlikte izleme fırsatımız oldu. Jehan sahneden, bizimle bu güzel anları paylaştığı için mutlu olduğunu haykırıyor, dışarıda olan kötülüklere bir saat mola verebildiğimiz için şanslı olduğumuzu söylüyordu. Onun bu sözleri ve şarkıları, olan bitene karşı ruhumuzu bir parça da olsa serinletiyordu.


Birkaç saat ara verip kaldığımız yere dönüp gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar festival alanına dönmekti niyetimiz. Ne yazık ki aldığımız haberler dolayısıyla hevesimiz kaçmış evde oturup kendimizi Black Mirror hatta yer yer Utopia dizisinin setine dönüşen haberlere kilitlemiştik bile... Festivalde yer alan güvenlik görevlisi arkadaşlarımızın hepsiyle daha önce birlikte çalışmışlığım vardı. Yani canımızı rahatlıkla emanet edebilirdik. Festival alanında herhangi bir güvenlik sıkıntısı çıkmayacağına dair güvenim tam da bu sebeple 'tam'dı. Yani alana geri dönememe sebebimiz tamamen moralsizliğimizdendi.  Oysa bunu en son yapması gereken kişi bendim belki de. Çünkü aylardır -şimdi de olduğu gibi- müzisyenler dahil olmak üzere pek çok kişinin ruhuna çöken karamsarlığa karşı umudu taşımaya son raddeye kadar devam etmiştim. Kendi adıma her ne kadar yaşanan sürece dair yüreğime karanlık çökmüşse de festivalin son sürat devam edişi ve başarıyla bitişi yeniden içimdeki tohumları yeşertmeye yetti. 

İKSV Caz Festivali'nde zorunlu olarak iptal edilen konserler dışında devam eden konserler de umut ışığını taşımamı sağlıyor. En azından birbirinden başarılı müzisyen arkadaşlarımız müziğini her şeye rağmen yapıyor. 

Geçenlerde Vedat Sakman ile görüştüğümde "eskiden -yanılmıyorsam 12 Eylül'den önce- 10 Kasımlar dışında her gün müzik yapılırdı, bu ülkede" demişti. Tam da söylediği biçimde Cumartesi gecesi kendi grubu Grup Artniyet ile birlikte yine Sakman Konak'ta, sahnesinde olacak. 

Yazıyı pek konser haberlerine dönüştürmek istemesem de umudu anlatmanın somut başka bir yönteminin henüz elimde olmadığından yapılacak konserlerden bahsetmek istiyorum. Hem müziğin sadece eğlence aracı olmadığını birbirimize bağlanmamızı aynı duyguları paylaşmamıza zemin hazırladığını da söylememe gerek yok sanırım.


Örneğin, Cuma gecesi Kadıköy Karga'da Nihil Piraye'yi izlemek mümkün. Yine Cumartesi gecesi sevgili Ülkü Aybala Sunat ve sevgili Eylül Biçer Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde Artiz Kahvesi isimli albümlerinden şarkılarını seslendirecekler, onlara albümde de eşlik eden birbirinden iyi müzisyen arkadaşlarımız eşlik edecek. Aynı biçimde bu yıl Yavuz Çetin'in anısına üçüncü kez düzenlenen YavuzFest16'nın da yapılacağının bilgisi sevindirdi.



Öte taraftan tatil beldelerinde de müzik devam ediyor. Ağustos ayı içinde bir aksilik olmazsa Buika Bodrum Antik Tiyatro'ya ve Kuşadası'na geliyor -o kadar sık ziyaret ediyor ki burası artık onun yarı evi sayılır -. İptal edilmeyen ve orada dile gelecek her müzisyenin güzel enerjisinin memleketi ve dünyayı saracağına inandığım Çeşme Reggae Fest de 22 Temmuz'dan 24 Temmuz'a kadar ışıyacak. Öte taraftan Pozitif'in organizasyonluğunda yapılacak Uluslararası D- Marin Klasik Müzik Festivali de Ağustos ayında müzikseverleri Bodrum'da buluşturacak. 

Elbette bir dolu iptal olan ve müzisyenlerin en başta da ekonomik sarsıntılar yaşamasına sebep olan konserler de var. Bunun için müzisyen arkadaşlarımı ve müzikle uzaktan yakından ilgilenen herkesi yan yana durmaya davet ediyorum. Hep konuştuğumuz konuları belki bir kez daha gözden geçirmeye ihtiyacımız vardır. Yani "müzik sustu, iş bitti" demek ve asla üstümüze göre biçilmeyen giydiğimizde sakil duracağını bildiğimiz bu elbiseyi giymek hiçbirimizin yapacağı iş değil ve olmamalı!

Varsın Joan Baez ensemizin kömür karası olduğunu söylesin, burası kadar kötü durumda bir yerle daha karşılaşmadığının altını, üstünü her yanını çizsin. Elimizde, ağzımızda, dilimizde  enstrümanlarımız, kalbimizde müzik olduktan sonra umut hep vardır, olacaktır!


Son not: Türkiye'nin Müzik Kültürü Dergisi Andante'nin çıkması için elimizden gelen her şeyi yapmaya da devam ediyoruz. İşimizin başındayız. Yazıyor ve umudu taşımaya devam ediyoruz. En iyi bildiğimiz şeyi en iyi şekilde sevgimizle yaptığımız sürece de umutlu ve mutluyuz.   

Ah bir de müzisyenler bir arada olsa...

 20 Temmuz 2016, İstanbul

3 Mayıs 2016 Salı

Radiohead ne yapıyor?


Radiohead'in "sektör" karşıtı duruşunu sistemin araçlarını kullanarak sergilemesini, en az müzikte 'yeni'nin peşinde olmalarını takdir ettiğim kadar hayranlıkla izledim [1]/ tartıştım. Hatta yazmakta olduğum tezimde verdiğim örneklerin içinde ve savunmakta olduğum meselede de gösterdiğim en önemli model olmuştur. Radiohead ve Thom Yorke duruşu. Son olarak grup Youtube ve Spotify'a kendi müzikleri üzerinden para kazanmalarını istemediklerini bu sebeple de adsense hesaplarını kapattıklarını duyurmuştu.

2007 yılında ise piyasaya neredeyse bomba etkisi yapan bir olay yarattı ve “ne kadar istiyorsan o kadar öde” gibi bir kampanyayla albümlerini internet üzerinden piyasaya sürdü. Bu onların7. stüdyo albümleri 'Rainbows'du ve müzik piyasasındaki haksız rekabet /kazanç ve beraberinde gelen şirket politikalarına bir duruş niteliğindeydi. Öte taraftan önceki albümleri olan 'Hail to the Thief'den elde ettiklerin gelirin üstünde bir gelir sağlamışlardı:


“Thom Yorke'un söylediğine göre, 'In Rainbows'a ödenebilecek en fazla miktarı £99.99 olarak belirlemişlerdi ve bu miktarı ödeyen 15 kişi vardı, grup üyeleri o 15 kişi arasında değildi. 'In Rainbows'un gruba ne kadar satış geliri sağladığı rakamsal veri olarak hiç açıklanmadı; birçok kişi BitTorrent'ten bedave indirse de, bir önceki albümleri 'Hail to the Thief'ten daha fazla kazandıkları söylendi.”[2]

Bu aynı zamanda Torrent'in de legalleşmesi konusunda oldukça önemli bir adımdı. Grup son birkaç gündür ise müzik sektörünü sarsacak bir hamle yapacakları gibi bir beklenti içine soktu. İngiltere'deki hayranlarına posta yoluyla "Burn toWitch" mesajı içeren kart attı:







Bütün sosyal medya araçlarını hatta internet sitesini bile sıfırladı. 3 Mayıs sabahı, yani bu sabah yaklaşık 3 saat kadar önce ise ilk sosyal medya paylaşımını Instagram üzerinden yaptı: "Burn to Witch.
Bütün bu olan bitenin altından ne çıkacağı konusunda ufak tefek tahminlerimiz olsa da şu anda olan şeyin kesinlikle albümün beklentisini çok yükselttiğini söylemem gerekiyor:

Sosyal Medya:

https://www.facebook.com/radiohead


https://twitter.com/radiohead?lang=en


http://www.radiohead.com/deadairspace







[1] Bir gece Thom Yorke'u rüyamda görüp arkama bakmaksızın Sziget'e gittiğim de doğrudur.


[2] http://www.veganlogic.net/







29 Nisan 2016 Cuma

İstanbul'dan Meredith Monk geçti:

Sesin Keşişi  

Meredith Monk (1942)'un müziği için arkaik ve avangart buluşması demek yanlış olmayacaktır. Dün gece Garanti Caz Yeşili Konserleri kapsamında Zorlu PSM Drama Sahnesi'nde olan da tam olarak buydu. Tek başına sahne alan Monk, sahneyi arkaik bir dolu figür ile doldurup, taşırıyor parça bitimlerinde esprili konuşması ve yüzünden hiç düşmeyen gülümsemesi ile izleyicileriyle arasında sürekli bir enerji akışını mutlak kılıyordu. Sanki sahnede 74 yaşında bir kadını değil belli müzikal olgunluğa erişmiş, mütevaziliğinden hiç ödün vermeyen 'genç bir hanım'ı izliyor gibiydik. Sayısız müzisyen yetiştirmiş, 20. yüzyılın şanına yaraşır avangart ve disiplinler arası tiyatro, yeni opera ve sinema yapıtlarına imza atmış müzisyen olma özelliğinin yanına Monk bir de büyücülüğünü eklediğinde ortaya tek kişilik dinlemeye doyum olmayan işitsel bir şölen çıkıyor.  


Monk müziğini dinlerken hissettiğim genel olarak 'dünya turu' hissi olmuştu. Tibet rahiplerinin overtone pratiğinden, Moğol şaman geleneğine, Eskimo kadınlarının şarkı söyleme tavrından, 'uzakdoğu' pentatonizmin  duruluğuna... Bunlara ek olarak modern ya da arkaik her noktada insanların genel geçer hayat içinde çıkardıkları 'seslerin müziğe dahil olması meselesi' ki bu zaten 20. yüzyılın vazgeçilmez müzik teorilerinden biri olarak çoktan John Cage tarafından reddedilmesi zor bir biçimde önümüze sunulmuştu. Meredith Monk'un da bu teoriden esinlenmesi pek de şaşırtıcı bir durum değildi. Bazı müzikal benzeşmelerle sebebiyle zaman zaman isimleri birlikte anılan Monk ve Cage birlikte aynı projede de yer almışlardı: Piano and Voices (1992) - o projede Anthhony de Mare de bulunmuştu-. 

İlk yarıda tek başına, efektlerden arındırılmış mikrofonuna her açıda ne olacağını gayet iyi bilerek farklı açılardan nefesini /sesini verdi. Salonda kendini kutsanmaya açmış herkes kutsanmışlık, sanatsal beklenti içinde olanlar doygunluk, ondan bir şeyler öğrenmek (yıllardır kayıtlardan dinledikleri ve izledikleri bu kadından ufak da olsa) isteyenler de istediklerine kavuşmuştu.  

İkinci yarıda sahnede duran piyano bilindik Monk parçalarının icra edileceğinin ayak seslerini duyuruyordu.  Öyle de oldu zaten 'Dolmen Music albümünün ilk parçası 'Gotham Lullaby' ile açılış yapıldı. Derken parçalar sırasıyla döküldü Book of Days'den, Facing North'tan... En sevdiklerimizden biri olan 'Education of the Girlchild[1]- The Tale (Dolmen Music, 1979, ECM)'in içine serpiştirdiği 'benim hâlâ telefonum var, benim hâlâ alerjim var..."[2] gibi Türkçe cümlelerle esprili karakterini de ortaya koyuverdi. Seslendirdiği parçalar arasında yine 'Dolmen Music'ten 'Travelling' de bulunuyordu.
İkinci yarı Monk'un müzikal tarihinin de ikinci yarısı gibiydi: daha minimalist tınılarla başladı ve son buldu. Shruti Box eşliğindeki ninniden önceki son parça ise elbette 2008 yılında yine ECM etiketiyle yayınlanan 'Impermanence' albümünden 'Last Song' idi.

Benim açımdan oldukça kafa açıcı bir konser oldu. Dediğim gibi, pratikte birlikte söylemesek (içimden bol bol söyledim) ve "şunun şurası da şöyle olacak" minvalinde (aaa bu da böyleymiş farkındalığı yaratmadığını söyleyemem) bir workshop çalışması olmasa da konserin bana kattığı şeyler pratik anlamda büyük oldu. Öte taraftan 20. yüzyıl avangart müziğinin o ya da bu biçimde içine işlemiş, zaman zaman başka türlere de sirayet etmiş en önemli isimlerden birini sahnede izleme şerefine nail olmak benim için yeterince tatmin ediciydi. 

Konser bütününde bir kompozisyon içeriyordu. Üzerine tek tek düşünülmüş, yüzlercesi arasından seçilmiş parçalar ve bütün çıplaklığı ile Monk bana öğütlediği gibi yapmıştı belli ki: "Yaptığın şey çok değerli ve onu yapmayı hiç bırakma"... O hiç bırakmamıştı. Parça aralarına serpiştirdiği ninnilerin içinde son bir sürprizi vardı: 'dandini dandini dastana'. Söz: anonim, Müzik: Meredith Monk.


Notlar:

Meredith Monk'u yaşamı boyunca hiç duymamış birileri yoktu konserde. İzleyici olaya hakim ve ilgili görünüyordu. Son zamanlarda konsere gelip konser esnasında sosyal medyaya takılanların sayısındaki artış hiç bu konsere sirayet etmedi.

Ben "daha fazla izleyici olur salon dolar taşar" diye düşünürken, tahminim doğru çıkmadı. Ama yine de oran %80 civarında bir doluluktu.

Meredith Monk'un avangartlığının aslında avangart olmadığını söyleyen izleyici yorumları oldu.



Sevgili Ceylan Ertem'in incelikle Meredith Monk'a bir Müzeyyen Senar plağı hediye ettiği de kayıtlara geçsin. 

Kulise girmek için epey uğraşmam gerekti.

Kuliste o ninniyi çok beğendiğini söyledi. "Belki birlikte söyleriz bir gün..." sözüyle ayrıldım yanından.

Bir daha kendisiyle bir araya gelir, yeniden onu izleme şansı bulabilir miyiz bir muamma...

Keşke daha fazla vokalist gelseydi (bir dahaki için temenni).

Meredith Monk albümlerini Opus3a'da bulabilirsiniz.



[1] Parça aynı zamanda 'Piano and Voices' albümünde de yer alıyor.
[2] İngilizce cümleler parçanın içinde aynen bu biçimde bulunuyor "I still have my telephone/ I still have an allergy"

20 Nisan 2016 Çarşamba

Dikkat, saf sevgi içerir!



Geçtiğimiz haftalarda sevgili Özge Ürer'in 'Duvar isimli albümü, dijital platformlarda Monoplay etiketiyle yayınlandı. Şarkıların hepsinin kendine ait olduğu albümde son dönemde birçok farklı ve iyi projeye imza atmış ve atmakta olan müzisyen kadrosu bulunuyor.




"Tutkuyla şarkı nasıl söylenir?" diye soracak olursanız, bu topraklarda somut olarak gösterebileceğim isimlerden biri kuşkusuz Özge Ürer olacaktır. Özge 'yi bildim bileli  şarkıcılığını hep takdir ettim. Birisinin sadece dinleyerek kendini müzikal olarak bu kadar iyi evriltmiş olması ve şarkı söyleme konusunda becerikliliği beni her zaman derinden etkilemiştir. 'Duvar ' albümü ise epeydir beklediğim bir projeydi. Albümün ilk konserinin yapıldığı gece Özge'nin sahnede ne kadar büyüleyici olduğunu bir kez daha hatırladım (5 Mayıs gecesi Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde albümün ikinci konseri lansmanı yapılacak). Kocaman sahneyi tutkusuyla, haliyle tavrıyla o kadar iyi dolduruyordu ki...

Albüm, kadrosunda ise birbirinden iyi müzisyenleri barındırıyor: Emre Kula (gitar), Volkan Topakoğlu (bas), Meriç Dönük (arp), Evrim Tüzün (klavye), Onur Başkurt(davul), Mert Fehmi Alatan (trompet) ve Barış Ertürk (saksafon)... 




Albüm ne kadar zamanda oluştu? 
Albüm aslında bundan iki sene önce oluştu. Ama bir çok badire atlattıktan sonra ancak 2016 Mart ayında insanlara ulaşabilir hale geldi. Bu badireler ülkemizin yaşadığı dönemeçler ve bir müzisyenin müzik piyasası içinde yaşadığı zorluklar olarak özetlenebilir.

Şarkıların hepsini sen yazdın... Nasıl yazıldılar?

Aslını istersen şarkıların çoğu sevgiliye yazılmış şarkılar. Yaşanmışlıklar içeriyor, romantik, tutkulu, duygusunu geçiren, kimi zaman mizah içeren sözlerle ifade edilen şarkılar. Ama bu aşk şarkıları; "bana neler ettin", "şöyle acı çekiyorum", "böyle geberiyorum", "sen de gör gününü inşallah" şeklinde günümüz 'acılı', 'ağlak' şarkılarından değil. Aksine seviyorsa sevdiğini kutsayan, kızıyorsa da mizah duygusuyla derdini anlatan bir yapıya sahip. Acı istemiyoruz, sevelim, sevişelim ve derdimiz bu olsun. Benim aşktan anladığım bu ve yazdığım şarkılar da böyle.

'Duvar' bir aşk şarkısı değil ama...

Albümün ismini veren 'Duvar' şarkısı bu anlamda ayrılıyor. Şu anda dünyamızda ve toplumun içinde evinde, işinde, ilişkilerinde, ülkesinde, şehrinde, sistemde, birey olarak kalan, karanlıklarla mücadele etmeye çalışan, yalnız olduğunu hisseden ve buna katlanmak zorunda olmadığını bağıran bizleri anlatıyor aslında. Zaten albümün adının da 'Duvar' olmasında etkisi büyük oldu. İki kere bile düşünmedim öyle diyeyim. Ayrıca altyapı olarak da Pink Floyd, Led Zeppelin, Queen gibi büyük gruplara selam çakan bir şarkıdır. Onların  tınılarını duyabilirsiniz.


Albümde birçok iyi müzisyen arkadaşımızın emeğini görüyoruz... Kimler ne gibi katkılar sağladı?

Albümün oluşumunda çok sevdiğim, her biri enstrümanında müstesna müzisyen dostlarımla çalışma fırsatım oldu. Davullarda eşim Onur Başkurt var. Kendisi ilham kaynağımdır. Bu süreçte bana inanılmaz da destek olmuştur. Gitarlarda Emre Kula, bas ve doublebass’larda Volkan Topakoğlu, klavyede Evrim Tüzün albümün tümünde ve aranjmanlarında benimle bir oldular. İlk çalışmaya başladığımızda evde yemekler hazırlıyor, -fena yemek yapmam söylemesi ayıp- kandırıyorum onları... Benimle çalışsınlar diye elimden geleni yapıyordum /yapıyorum. Çünkü onlarla çalışmak istiyorum. Hepsi çok yoğun deli gibi çalıyor: ikisini bir arada bulmak olay, dördünü bir araya getirmek mucize! Neyse yemekti, sohbetti derken ön çalışmalar yaptık, muazzam aranjmanlar çıktı kısa bir zamanda ve albümü kaydettik. Bir şarkıda trompette Mert Fehmi Alatan ve saksafonda Barış Ertürk eşlik ediyor. Ve de arp enstrümanıyla Meriç Dönük var tabi ki. Meriç, uluslararası bir arp sanatçısı, onunla çalmayı çok istiyordum, o da beni kırmadı ve Türkiye’de alternatif müzik sahnesine 2 tane güzel performans hediye etti, benim şarkılarım da vesile oldu. Albümün artwork’ünden bahsetmek gerekirse, kapak fotoğrafını Atalay Yeni çekti. Bütün tasarımları (logo, monogram, font) ve illüstrasyonları Seher Kış yaptı. Atalay ve Seher de yine çok yakın arkadaşlarım sevdiğim insanlar. Onlar da yeteneklerini konuşturdular. Albümün gözle görünür tarafını çok güzel yansıttılar. Genel olarak şunu söyleyebilirim: A’dan Z’ye çalıştığım insanların hepsiyle sevgi bağım var, hepsi çok iyi dostum, arkadaşım. Saf sevgiyle yapıldı albüm, o yüzden de çok değerli hepimiz için, hepimizin albümü çünkü.


 

Biraz kendinden de bahseder misin? Ne zamandır müzikle ilgileniyorsun?

Ben Ünye doğumluyum, 18 yaşıma kadar Karadeniz’in bu tatlı ilçesinde yaşadım. Ailem müzikle iç içe oldu hep. Babam Selçuk Ürer, yıllardır Ünye Kültür ve Musiki Derneği’nin başkanı. Daha öncesinde de dernekte hep faal vaziyette oldu. Vurmalı çalgılar ve davul üzerine ehilleşmiş. Annem de derneğin korosunda şarkı söylüyor. Tabi burası Ünye’nin müzisyen yetiştirme yuvası. Ailemizin etrafında hep usta sazendeler oldu. Ben de daha 8 yaşındayken bir aile meclisinde enstrümanımım keman olmasına karar verdik. Neyse Türk Musikisi, keman derken, ergenlikle birlikle rock müzik ve bir sürü başka müzik türünü keşfedince bana bir haller geldi, önce gitar çalacağım, sonra şarkı söyleyeceğim derken, Yıldız Teknik Üniversitesi'ni kazandım. 2001 yılında İstanbul’a gelmemle birlikte kendimi sahnede bulmam bir oldu. Sonrası zamanla daha da profesyonelleşen bir müzik hayatı... Bir sürü değerli müzisyenle rock, funk, soul, reggae, elektronik, etnik, deneysel birçok müzik türünde çalışma yapma fırsatı ve önde gelen müzik mekanlarında sayısız sahne alma şansım oldu. Ve sonunda albüm.

Sen aslında Kadıköylüsün de...

Kadıköy bizim evimiz, Avrupa yakasında işimiz olur, vapurdan Kadıköy’e adım attığımız anda, Onur ile bir 'oh' çeker, 'eve geldik' deriz. Ev illa kapısı bacısı olan yer değil işte ev dediğin Kadıköy. Kadıköy kültürüyle, insanıyla, doğasıyla, dokusuyla insanları besleyen bir semt. Bir müzisyen olarak eğer, tren yolunun kenarında yürüyüp de, ağaçlardan, demiryolundan ilham alıp bir şeyler yazabiliyorsam (doku, koku artık ne dersen) daha doğrusu Kadıköy bana bunu yazdırabiliyorsa, "daha ben nerede yaşayayım?" diye sorarım.




18 Nisan 2016 Pazartesi

13 yıldır beklediğim konser:

 Meredith Monk 

Onat Kutlar'ın aynı adlı yapıtı, Selma Köksal ve İpek Değer'in yönetmenliğinde 2013 yılında 'Bahar İsyancıdır' (diğer adıyla 'Onat Kutlar Senfonisi')  Oyuncular Tiyatro Grubu tarafından sahnelenmiş, İlker Görgülü ise müziklerini yapmış, ben de oyunun 'Kurban' sahnesinde sesimle katkıda bulunmuştum. Oyunun galasında oyunculardan biri olan sevgili Sevi Algan'ın annesi Türk tiyatro ve sinemasının önde gelen isimlerinden Ayla Algan ile sesin sahibi olarak tanıştırılmıştım. Ayla Abla, 'sesin kuzeyli birisine ait olduğu' düşüncesine kapılmış ve beğendiğini dile getirmişti. Derken ses ve kullanımı konusunda derin bir muhabbete dalarken bir anda ikimizin de Meredith Monk'tan etkilenen bir tarafı olduğunu fark etmiştim. Ayla Abla benden çok daha şanslıydı çünkü Monk ile birebir atölye çalışması yapmıştı (aynı biçimde müzikal uyum yakaladığımı düşündüğüm arkadaşlarımın da çoğunun bir biçimde Meredith Monk'a uzaktan ya da yakından değmiş olması hiçbir zaman şaşırtmadı).

Beni yakından tanıyanlar Monk'a duyduğum hayranlığı iyi bilirler. Ses kullanma teknikleri, vücudunu tanıma konusunda yol göstericiliği, minimal tınıları, kullandığı tuhaf aralıkları, birlikte ve tek başına iş üretmek konusundaki başarısı, duruşu, yaşı, sayısız işleri ve daha saymadığım bir dolu özelliği ile Monk'un yeri apayrıdır.

Bir şekilde Meredith Monk dinleydiyseniz, hecelemedeki başarısını, yeni dil önermelerini, ses ve sessizlik kullanımı konusunda başarısını az çok biliyorsunuzdur. Bunlara eklenen ama hiçbir şekilde eklektik tınlamayan 'yerel bazı' meseleleri de işlerinin içine ustalıkla yedirdiğinin farkına varmışsınızdır.


Konserini 10 yılı aşkın süredir beklediğim ama bütün bu süre zarfında konser verdiği herhangi bir memlekete gidip performansını izleyip kendisiyle tanışma şerefine nail olmak konusunda pek de cesur olmadığım Meredith Monk sonunda İstanbul'a geliyor (yanına yaklaşacak kadar cesaretim olduğunu hâlâ söylemem). 1942 doğumlu Monk'un  benden yaşlı albümlerinin yenilikçi müzikal duruşu bugün bile üzerine yeni bir şey inşa edilmemiş işlerin temsilidir aslında. Onun yapıtları hakkında konuşmak /yazmak bağlamları konusunda da bir parça bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Birçok müzisyene ve farklı disiplinlerdeki sanatçıya ilham kaynağı olmak konusunda başarılı olan Monk'un farkındalık arttıran büyücü bir tarafının olduğunu da söylemek gerekir. 


Monk'un yapıtlarıyla karşılaştığım neredeyse ilk günden beri canlı olarak onu dinlemenin / izlemenin nasıl bir şey olduğunu merak edip durdum. Bu merak gün geçtikçe heyecana, heyecan ise konser tarihi yaklaştıkça durdurulamaz bir coşkuya dönüşüyor.

meredith monk ile ilgili görsel sonucu

28 Nisan akşamı Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde Garanti Caz Yeşili kapsamında gerçekleşecek konser için gün saymaya çoktan başladım. Hata konser afişini gördüğümde kendimi 'Meredith Monk geliyor!' diye haykırırken buluyorum (mümkünse bedenimin bütün enerjisiyle açığa çıkan ses ile). 




Meredith Monk'un özgeçmişi, yaptığı işler ve albümler hakkında bilgiyi ise elbette sanatçının kendi sitesinden bulabilirsiniz: