1 Şubat 2010 Pazartesi

Ocak ayı biterken Özge’nin müzik-hali…


Ocak 2010! Ve zaman çabuk geçiyor. Şubat geldi. Zaman hızla akarken kulaklarımızı daha da açmak gerekliliğiyle sarılıyoruz seslere. Her sese açıyoruz hem de hiç ayırt etmeden. Bu da güzellik katıyor hayata. Yenileniyor insan, hatta belki de biraz neşe mi doluyor ne? 
Bu benim günlüğüm, Özge’nin yani ‘Bozuk Çalar’ın günlüğü. Bu yüzden size ay boyunca gördüğüm deneyimlerimi aktaracağım. Ama daha çok “sevgili organize ses dalgaları…” biçiminde başlayanlardan… Geçtiğimiz ay neler dinledik, kimleri izledik bunları konu alacak. Bundan sonra her ay da düzenli olarak bunu yapmaya zaman zaman bozuk çalmaya biraz da bu bağlamıyla gündemimize haddini de zaman zaman aşabilen cümleler kurmaya başlayacağım. 
Geçtiğimiz aybaşında, yeni yılla birlikte gelen soğuk çoğumuzu eve kapattı. Ben soğuğu 5 günlük kısa bir dinlence için Batum’da geçirdim. Orada bir gün farkla meşhur mu meşhur, The Shin’i kaçırdım. Bilenler Fuat Saka’nın albümlerinde ciddi katkıları olduğunu hatırlayacaktır. Saat farkıyla da Gürcistan içinde oldukça ünlü Sukhishvili Topluluğu’nun gösterisi de kaçırdığım konserlerden oldu. Ama ‘sahnede izlemek hep mümkündür önemli olan yerelliktir’ mantığıyla Polyanna olumluluğuna kaydım ki daha iyisi vardı. Evlerde bol mezeli, ev yapımı damacanalar dolusu şaraplı çok sesli, bol kahkahalı yılbaşı kutlamaları devam ediyordu. Benim de en sevdiğim Gürcistan müziğini dinleme hali buydu: akordu bozuk gitarların elden ele dolaştığı, sonra eşlik edemediği anlaşılıp kenara konulduğu. Akabinde gelen birinin bas ses vermesi ve karşınızda çoşumsal hatta biraz da alkol dolayımıyla koşumsal şarkılar. “hooooo…” Ve ardından “hari haralo”lar. Kısacası ‘kendiliğinden polifonik doku’! Geri dönüşler, dönerken kulaklıktan bildik şarkılar, telefon marifetiyle. En çok başa alıp alıp (ki banttan dinleseydim sarardım eskiden öyle yapıyorduk “vıııııı” sesi eşliğinde ne günlerdi ya o ses bile müzikal geliyordu/geliyormuş özlemişim) Cat Power’dan kısacık minicik o bol efektli, efektleri duygusunu veren “How can I tell you”yu dinledim durdum.
Gürcistan da salt sofralardan ibaret değildi. Bayar Şahin’e çalacak bir grup müzisyenin provasını izlemekle kalmadım, yeni kurulan Horumi’nin provalarını, daha da ötesi oraların ünlü aranjörü ve bestecisi, “Gürcistan Pop Star” yarışmasında birinciliği olan sevgili arkadaşım Edişer Lomadze’nin yeni düzenlemelerini, Nino Katamadze ve Khaka Tsiskaridze’yle beraber çaldıkları parçaları dinledim. Doydum yani bir kez daha Gürcü müziklerine, popundan Rock’ına ‘halk’ından ‘sanat’ına (orada şehir şarkısı deniyor) her türde müziklerine. 
İstanbul’a döndüğüm hafta açıkçası  kendimi Enzo İkah konserinde bulacağım aklıma gelmemişti. Bir hafta önce tıklım tıklım olan Mekânı dolduran pek kimse yoktu ya Enzo’nun performansını pek etkilemiş görünmüyordu. “Enzo İkah o benim kardeşiiiiim…” dinlemediyseniz bir kulak kabartın, albümü çıkana kadar canlı canlı dinleyin. Mekânda bulunan ayna karşısında Enzo’nun kendini şarkı söylerken izlemesi daha da keyiflendirdi.  Ocak ayı boyunca her hafta program yaptı, belki Şubat’ta da yapar. 
Ayın ilk haftası çoğumuz bir parça da olsa Çingene şarkılarına yeniden kulak kabarttık. Çünkü birileri kardeşlerimizi yerinden yurdundan ediyordu, linç girişiminde bulunup vuruyordu Selendi’de. Oysa (ötekileştirmek adına değil) onlar “dokunulmazdı” En çok da “…dediler Romanlar da gülecek” cümlesini sesledik.

Ocağın ikinci haftası benim için kişisel olarak değişik bir deneyimdi. Planım en başta Gevende’yi, E. Serkan Çiftçi’nin bir önceki yazıma sitemi dolayısıyla, sonra da “yıllar sonra Gevende dinlemek nasıl bir his olacak havasıyla” izlemek üzere yola çıktım. Müzisyen başka bir arkadaşımın çağrısıyla epeydir gitmediğim mekâna ama öncesindeyse Hayal Bistro’da çalmaya hazırlanan Murat Meriç’e doğru adımlarımı hızlandırdım.  “İstiklâl Caddesi hiç bu kadar boş olmuş muydu?” diye düşündüm. Cümbüş Cemaat sahnedeydi, yerimde durmakta zorlandım ama durdum. Demem o ki, eğlenmek istiyor musunuz o zaman dinleyin, izleyin ve coşun… Rum ezgilerini, Sirtaki’yi, asma davulu, saksafonu, klarneti, buzukiyi bir de onlardan dinleyin.

Erken kaçış, Gevende’ye gidiş… Kapıdan girerken algım değişti, ama tek algı değişimi yaşayan ben değildim sanırım. Serkan haklı çıktı. En son ne zaman dinlemiştim sahi Gevende’yi? Değişmişti bir şeyler. A capella söyledikleri parçanın adını bilmiyorum cehaletimden ama bu kadar güzel entonasyon nasıl tutuyordu ki? Serkan trompetini yine yanlış yerden üflüyor ya bilmediğinden değil virtüözü olduğundan (bu çocuğa dikkat edin güzel çalıyor çünkü). Yoksa kornet miydi o hani şu cayır cayır cayırdattığı? Gevende oldu/oluyor. Daha da dikkatli dinleyeceğim söz. Trans hallerinde belki, ya da mutluluk verici unsur olarak... Deneysellik de cabası olacak, o kulakla ayrıca... 

Gece yarıları o bar senin, bu mekân benim dolaştığımız gitarist arkadaşım İlker Aslan beni Cuba’ya götürdü. Orada birlikte bir projede çalıştıkları müzisyenlere verilmiş sözü tuttuk. “Bu kadar yer dolaştık neden burası bu kadar dolu da diğer yerler boş” diye düşündümse de “Latin’in gücü” şeklindeki cevabı bulmam zor olmadı. Yine Kırkbinsinek’e yetişemedim. Üzüldüm de çok ama bir dahaki sefere söz. Onlar benim için çok özeller çünkü.

Bu ayın bombasıysa kesinlikle Suat Bilgi’yle birlikte gittiğim Rupa & The April Fishes konseriydi. Babylon’da 2 ayrı konseri aynı gecede gerçekleştirdiler. Biz birincisini izledik ikinciye gücümüz yoktu. Öncesinde Çalıntı’mızın toplantısı vardı.  Oysa izleyenler ikinci performansın birinciye oranla daha iyi olduğunu söylediler. Grubun sahnedeki enerjisi görülmeye değerdi.    

Karlı sesler

Ayın sonu geldi, karakış mı bilmem ama karlı kış olduğu kesin. İliklerimize kadar buz kestik, evlerimize kapandık kaldık en azından benim için bu böyle. Ama seste durmak yok. Eskiden dinlediklerimi yeniden keşfediyorum, bilmediklerimi üzerine ekliyorum. Yıllar önce yine bir karlı havada yaptığım gibi çalma listelerimi düzenliyorum. Kulaklarımı her sese açtım. Duman’ı dinledim, “sadece koklaaacadım” demesine şarkı içinde alıştım bile.    

Artık kulaklarım daha açık! Türkiye'de yapılan müziklerin bir kısmının yurtdışında yapılanın birer kötü kopyası olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Buna bir çözüm bulmak lazım! Teşekkürler Beatles, Pink Floyd, Roxy Music, Talk Talk, Etta James, Tori Amos, Billie Holiday, Locomondo, Les Youx Noirs, Amjad Ali Khan, Nusrat Fateh, Cardigans, Sylvia Vartan, Radiohead, Portishead, Koop, Cardigans, Amy Winehouse, Mina, Meret Becer, Lou Reed, Kool and the Gang ve diğerleri…
   
...Benim kardeşim ve kardeşime dokunamazsın!

Ocak ayının son cumartesi günü ‘Kardeşime Dokunma İnisiyatifi’ Tünel Meydanı’nda ırkçılık ve ayrımcılığa karşı  eylem düzenledi. Geçtiğimiz haftalarda Manisa-Selendi’de Romanlara uygulanan linç girişimiyle ilgiliydi. Bu, burada yaşanan ne ilk ne de son tehcirdi. Bu yüzden, birçok gelenek içinde çok anlamı bulunan aşure dağıtıldı. Orada bulunan Bandista, Luxus, Cümbüş Cemaat ve Keops’un müzisyenleri Urduca’dan, Türkçeye farklı dillerde şarkılar çaldılar. Gerçekleştirdikleri performansla eylemi renklendirdiler. Söylentilere göre inisiyatifin pankartı hala yerinde asılı duruyormuş. Ben de eyleme destek vermek için oradaydım. “Kardeşime dokunma” diyorum ve her zaman demeye devam edeceğim. 

Aynı gece, ilk albümü ayakta alkışlanan Fairuz Derin Bulut’u izledim. Daha önce de izlemiştim. Doğrusu sanki daha önce izlediğimin aynısını izlemiş gibi oldum. Çekiciliğini yitiriyor gibi bir şüpheye düştüm. Yenilenen bir sahne yerine yinelenen bir sahneyle karşılaştım adeta. Kakafoniye doğru giden bir süreci yaşıyorlar ve tuhaf "ukalalık" içeren cümlelerle eğleniyorlar. Ama herkes eğlenmeyebilir... Böyle bir grubun sahne performanslarında daha iyisini yapabilir. O kadar iyi klavye ve davulla daha iyi bir şeyler yapılabilir. Çünkü enstrümanlarına hâkimler.  

Ayın son gününü Şubat’ın ilk gününe bağlayan gece Bandista’mız da Daniel BENSAÏD’ın Köstebek ve Lokomotif’yle birlikte yeni şarkıları “Şu anda! Şimdi!’yi yayınladı. Tekel işçileriyle dayanışma eylemliliği olarak “yumuşak tüylü, yuvarlak hatları, makinenin metalik soğukluğuna, o çalışkan saflığı tekerleklerin ritmik takırtısına, mütebessim sabrı, o çelikten sırıtışa üstün gelir…” söylemiyle. Ellerine sağlık diyor ve sitelerinde var olan şarkıyı dinleyin diye ekliyorum. 

Bol sesli Şubatlar.
Özge Ç. Denizci
 
 

25 Ocak 2010 Pazartesi

"A'mâk-ı Hayal" Dile Geliyor



Filibeli Ahmet Hilmi'nin, Bir İnsanın Kendini Arayışını Konu Alan "A'mâk-ı Hayal" (Hayalin Derinlikleri) Kitabı, Yakaza Ensemble'ın Müzikleriyle Ruhlarımıza Derman Olacağa Benziyor.



Filibeli Ahmet Hilmi’nin “A’mâk-ı Hayal” isimli kitabı, yazarın 40 kadar yapıtından sadece biri ama belki de en önemlisi. İlk basımı 1910 olan kitap, kendini iyi bir biçimde yetiştirmiş Raci’nin, hayatındaki ve içindeki sorunları kendi iç yolculuklarıyla çözmeye çalışması ve bu yolculuklarda kendisine önderlik edecek Aynalı Baba’nın hikâyesini anlatır. Raci, sıksık ziyaretine gittiği Aynalı Baba’nın neyiyle; nefesinden, dilinden, sesinden, tınısından arşa erer ve erdirir. Derinliklerin, hayalin, sırrın ve herkesin genel sorunu “var”lık, “yok”luk üzerine kuruludur kitap. Bir de elbette ki “aşk”… “Mutlak Aşk!”

Filibeli’nin kitabın sunuş kısmında söylediği “…bu kitaba rağbet edilmesi, insanların ciddi meselelerle ilgilendiğini göstermesi bakımından çok önemli. Böyle okurların bulunduğuna inanıyorum. Zira bu millet hassas bir kalbe sahiptir. Bunu birçok defa ispat etmiştir.” cümlesi kitabın günümüz sanat dallarında yansımasını yaratmak için kimilerimizi kışkırtmış. M. Fakih Kademoğlu ve Eray Düzgünsoy, 2003 yılında, tanıştıkları ilk günden itibaren üzerine düşündükleri, paylaşmaktan ve konuşmaktan büyük keyif aldıkları kitabın soyutlamasını müzikle yapmaya karar vermiş ve bir albüm çalışmasına başlamışlar. Canlı performanslarında ise görseller kullanarak müzikte yapmaya çalıştıkları soyutlamanın ve ilhamın ya da değişken yapıların yansımasını kurmayı hedefliyorlar. “Projenin henüz performansı yapılmadı. Sadece internet sitesinden dinlenebilen birkaç parçamız var”. Amaçlarının “bütün bu soyutlanmışlığın içine izleyiciyi ve dinleyiciyi çekebilmek” olduğunu söylüyor, “yaptığımız müziğin dinleyiciyle birebir ilişkisi var” diyorlar.

Kendi gerçeğini arayan birinin öyküsü, aynı zamanda onların ve grubun diğer elemanları Ceren Erendor ve Ömer Sarıgedik’in de öyküsü. Fakih, “öykü aynı zamanda, kendini arayan kişinin yolculuğu süresince açılan vizyonlar ve bu sürreal vizyonlar müzikte çok rahat bir biçimde karşılığını bulabiliyor. Bir süredir de “A’mâk-ı Hayal”in şekillenmesiyle ilgili çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Albümde kitaba dair aldığımız bölüm sadece Raci’nin içsel yolculuğu…”

Birkaç ay sonra raflarda olacak albüm, “Yokuluk Tepesi”nden başlayacak, “Temaşa Bayramı”na uzanacak, “Kaf ile Anka”ya varacak ve belki de “Elif’le Nokta”da son bulacak… Elbette ki Aynalı Baba bütün bunların her bir zerresinde…

“Yaptığımız iş yıllardır kafamızda demlenen bir çayın ikramı gibi”

Eray ve Fakih grubu kurmuş olsa da gruba en başta Hakan Okkır perküsyonlarıyla dâhil olmuş ve ayrılmış. Şimdi Ceren ve Ömer var grupta. Alışıldık tınılar var ama birçoğumuzun değil sesini, adını bile duymadığımız çalgılar da. Ömer grupta basgitar çalıyor ve elektronik ortamdaki sesleri organize ediyor. Eray, Afgan rebabı, tar, Rusya dolaylarından domra; Fakih ney, Japonya’dan shakuachi (şakuaçi), Gamelan adalarından saron; Ceren ise yaylı tanbur ve çello çalıyor. Bütün bunlar grubun sadece temel enstrümanları. Bir de sahnede çalınmayan ama sesleri kullanılan enstrümanlar var. Tombak, Tibet çanağı gibi enstrümanları yine kendileri çalıp kaydetmiş. Üstelik bu samplerlar sadece bu seslerden de ibaret değil. Mesela, klasik Avrupa müziğinin tınılarından, dünyanın en ucundaki seslere kadar her şey müziklerinin içine dâhil… Bütün bu yelpaze “Amâk-ı Hayal”in dimaniklerini ortaya koyabilmek adına kullanılmış sesler. Sesler için Eray, “konunun bağlamı gereği oluşturulmuş yenidünyalar” diyor ve ekliyor “bazen birebir anlatımla, bazense esinlenerek yaptık parçaları; dünyanın seslerini kullandık.” “Hikâye bu topraklarda yazılmış olsa da, bütün dünyada ve kültürlerde geçerliliği var. Bütün insanlığın aradığı şey varlık ve varoluş değil mi? Biz de tam bunun müziğini dünyanın sesleriyle yapmaya çalışıyoruz. Sadece ney kullanmamamızın altında yatan en büyük sebep de bu.” “Kitabın fantastik gücü aslında elektroniklerin dâhil olmasıyla inanılmaz kuvvetlendi” diyor Fakih, “bugüne dair anlatımı da güçlendirdi.”

Bu kadar çok sesin bir arada kullanıldığı bir ensemble’ın soundunu bir yere koymak pek mümkün değil. Onlar da zaten “biz şu tarz yapıyoruz” demiyorlar. Ama dinleyiciler için bunun biraz zorlayıcı olacağının farkındalar. Ney sesi elektronikle karıştığı için müziğe “world müzik” diyebilir, ancak yanılabilirsiniz. Çünkü bir dinlediğiniz şarkıyı diğeriyle bütünleştirmek ya da birbirinden ayrı tutmamak gerekiyor. Onlar da kendilerini bir türe oturtmuyorlar. “Biz hadi şu şununla birleşsin de “ambient müzik” yapalım diye yola çıkmadık… Süreç ve “Amâk-ı Hayal” bize bunu yaptırdı. Hepimizin müzikal ve hayati deneyimleri bir kaba dökülüyor ve biz bu işi ortaya çıkartıyoruz.” Ceren’in çelistliği, Ömer’in elektronik müzikteki deneyimleri, Fakih’in neyzenliği ve Eray’ın Pakistan müziklerine duyduğu ilgi grubun müziğini oluşturan en büyük etmenler arasında. “Yaptığımız iş yıllardır kafamızda demlenen bir çayın ikramı gibi, ama kesinlikle bayatlamamış ve taze bir çayın ikramı” diyorlar.

Yakaza’dan bahsediyoruz, bir de ensembledan. Yakazanın tasavvuf terimi olduğundan, ama “her mistik öğreti de başka isimlerle varolan, uykuyla uyanıklık halindeki deneyimlerin, kişinin günlük hayatı içinde zamanın kontrol edilemezliliği, içinde bulunduğu fiziksel ortamdan bağımsız olarak bir anda kendisine gösterilen bir siluet, işittiği bir ses, hissettiği bir hissi” anlattığını konuşuyoruz. Seyyahların kendi iç seyahatindeki, deneyimler gibi… Bir de “fonetiği güzel” diye kullanmışlar. Ensemble kelimesi ise “herkesin aklından geçen ama telaffuz edemediği bir kelime olduğu için tercih ettik” diyorlar. “Hedeflediğimiz kulakları da belirleyen bir sözcük olduğundan ensemble’ı kullanıyoruz”.

Fakih de, Eray da Yakaza Ensemble ve “A’mâk-ı Hayale” dair, “ney, rebap, shakuachi ya da çello hepsi uhrevi sesler. Biz bunların hiç birini zaten istesek de soyutlayamayız, çünkü onlar zaten soyutlar. Dünyevi veya uhrevi değil sadece “ses”ler diyorlar.

24 Ocak 2010 Pazar

"Ruha Dokunmaya Gayret Ediyorum"


6 yaşında ilk resitalini veren, 13 yaşına geldiğinde artık sarod virtüözü olan Amjad Ali Khan, Cemal Reşit Rey’de verdiği konserde “gerçek” dinleyicileriyle buluştu.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu mayıs ayı içinde İspanya’dan Mali’ye dünyadan pek çok farklı tınıya ev sahipliği yaptı. Bunların içinde en az ama en doğru izleyiciyle buluşan isim ise kuşkusuz dünyaca ünlü sarod üstadı Amjad Ali Khan’dı. Khan, New York Times’dan, Washington Post’a, The Guardian’dan, BBC Music Magazine’e pek çok önemli dergide haberi çıkmış, aldığı ödüller ve verdiği konserlerle gerçek bir sanatçı olduğunu ispatlamış müzisyenlerden. Yaptığı besteler dünyanın dört bir yanında icra ediliyor; o ise daha çok solo performanslarında “kendi gibi” hissediyor: “Geçtiğimiz yıllarda İsveç oda orkestrası benden bir parça yazmamı istedi, aynı biçimde 45-50 kişilik İskoçya’da senfoni orkestrasıyla sarod çaldım ve inanılmaz keyif aldım. Bu konserler aslında Hindistan’da kültürlerin buluşması anlamına gelen Samagam’dı. Kompozitör olarak da, orkestralarla beraber çalarak da çok keyif alıyorum ancak, kendi performanslarımda, ben hem kompozitör, hem şef, hem icracı, hem de iletici oluyorum” diyor. 

Amjad Ali Khan bir guru yani bizim değişimizle üstat. Enstrümanı ve sesi, hayatı… Müzik adına öğrendiği ne varsa, hepsi babası Haafiz Ali Khan’dan, babasınaysa onun babasından… Amjad Ali Khan, bir geleneğin 6. Kuşak temsilcisi, ancak sonuncusu değil. Babadan oğla geçen bu geleneği kendi oğulları Amaan ve Ayaan Ali Khan’a öğretmiş. Amjad Ali Khan’ın oğullarından sık sık bahsediyor ve İstanbul’a bir dahaki sefere oğullarıyla gelmek istediğini, onlarla birlikte sahne almak istediğini” söylüyor.  Oğullarını da kapsayan yeni kuşakla kendi durumunu mukayese ediyor:  “Yeni kuşak artık pek çok farklı işle uğraşabiliyor büyük oğlum Amaan da, küçük oğlum Ayaan da sarod çalıyor ve bunun yanı sıra sinemayla ilgileniyor. Ama benim insanlara müzik adına oldukça büyük taahhütlerim var. Bana göre yaratıcı insanların önünde oldukça uzun bir yol var. Çünkü yaratıcı insanlar aynı zamanda mükemmeliyetin ve üstünlüğün peşindeler. Ben de bunu arıyorum. Bütün dünyayla bir iletişim içindeyim.”

Müzik kadar dünya barışını da önemsiyor. “Savaşları, terörü, 11 Eylül gibi pek çok şiddet dolu durumu duyduğumda çok mutsuz oluyorum. Hindistan’da oldukça farklı etnik kökene sahip, farklı dinlerin mensubu insanlar var bunların çoğu birbirine şiddet gösteriyor. Bütün ailem de ben de insana önem veriyor ve onun ruhuna dokunmaya gayret ediyoruz. Biz evimizde de bölgemizde de hiçbir şiddetin içinde olmadık. Çünkü biz tanrıya ve onun varlığına inanıyoruz. Bizi buraya o getirdi ve yine o alıp götürecek. Bütün dinlerin farklı inanış ve ibadet biçimleri olsa da hepsi bu gerçekliğin farkında… Kaderimizi barıştan ve güzellikten yana döndürmeliyiz”.

Bütün bunları konuşurken müziği inanışlardan ve ihtiyaç duyulan barıştan ayrı tutmuyor. “Müzik benim birilerini, bir şeyleri affetmemi sağlıyor. Müziğin böyle bir etkisi var. O size bütün güzellikleri veriyor. “Nafrati” bilir misiniz?” diye soruyor ve ekliyor, “müzik nefreti yok eder. Bütün bu şiddet de aslında nefret temelli. Bir düşünsenize, insanlara birbirlerini öldürmeleri için para veriyorlar. Nasıl ki çiçeklerin dine ihtiyacı yoktur, müziğin de dinî, mezhebi yoktur. Ama bütün dinler çiçekleri kullanır, birisinin doğumunda ölümünde, bütün ritüellerde çiçekler vardır. Tıpkı müzik gibi… Biz çiçeklerin de, suyun da doğasını öğrenmek istiyoruz, hissetmek ve duymak belki de. İşte geldik gidiyoruz. Dünya bir gezi yeri, biz de gezginleriz; az zamanımız var. Müzik ise bizim için bütün bu olanları anlama yöntemi. Müzik sadece yazmak ya da okumak demek değil, müzik hissetmek ve anlamak demek. Ben anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum, Amjad Ali Khan nedir, kimdir onu bile bilmiyorum.”

Sarod, Afganistan’dan Hindistan’a Khan’ın ataları tarafından getirilmiş aslında rebaptan türemiş bir enstrüman. “Udun tınısına benzetildiğini ancak udun tınısının daha çok Asya’ya ait” olduğunu söylüyor: “Sarod, uda oranla daha karmaşık /sofistike”. Enstrümanıyla kurduğu ilişki sadece tınısal değil, çalarken, şarkıyı içinden söylüyor, mimikleri ve beden hareketleri de söylediklerini doğruluyor. Konuşurken bir anda kendini tutamıyor ve örnekler veriyor, saroduyla çıkardığı sesleri duyuruyor ve enstrümanının sesini ağzıyla taklit ediyor: bir raga mırıldanıyor…” Bunu yaptıktan sonra: “yalnız kaldığımda da içimden geldiği gibi mırıldanıyorum. Bir gün şarkı söyleyip, kendimden geçmiş bir halde mırıldanırken, birkaç kadın bana garip garip baktı. Onlara dönüp, “yanlış anlamayın bu benim doğamda var sizinle ilgisi yok” dedim” diye bir anekdot aktarıyor.

Müzik, anlam, zamansızlıkla ilgili konuşuyor Khan, ek olarak da Hindistan klasik müziğinin neredeyse temelini oluşturan “bir kere çalınan müziğin asla bir daha tekrar edilemez” olduğundan bahsediyor. “Çaldığım zaman, ne zaman ne olacağını aslında kestiremiyorum. Benim müziğimde, her an her şey olabilir. Bir parçanın hangi anda başlayıp, ne zaman biteceğini kestirmiyorum, dolayısıyla da ne kadar sürdüğünün farkında olmuyorum. 28 yaşımdayken Hindistan’da bir konser vermiştim. Akşam saat 9’da çalmaya başlamıştım ve bitişi sabah saat 7’yi bulmuştu. Bu durum ne ilk ne de sondu”.

Bütün bu anlattıkları enstrümanından bağımsız değil: “Sarod çalarken değişik teknikler kullanıyorum, bunlardan en önemlisi tırnaklarımda çaldığımda aslında insana dokunan ve onun sesine en yakın tınıyı verdiğimi düşündüğüm biçim”.

Ali Khan’ın dinleyicilere öğütleri var: “teknik olarak müziği anlamak, sadece müzik yapanların anlayabileceği bir şeyken, dinleyiciler için, müziği anlamanın önemi yoktur. Müziği kimse anlayamaz ama müzik birçok şeyi realize eder; dinlerken eğlenirsin, keyif alırsın ve hissedersin. Dünyada aslında iki çeşit müzik vardır; toplu ya da solo çalınan enstrümanlara ait püre tınılar. Bunların hiç birinde dile ihtiyaç duymazsın. Diğeri ise, bilindik sözlü şarkılardır diyor ve “where are you my darling…” biçiminde mırıldanarak hemen örneğini veriyor. Hindistan’da bir söz vardır: “Tını tanrıya benzer”. Bizim için tını tanrıya ulaşmanın bir biçimidir. Dünyada bence iki müzik vardır biri uhrevi diğeri de dünyevi. Dinleyenlere bir tavsiyem var hiçbir müziği anlamaya çalışmasınlar ama bütün müzikleri dinlemeyi denesinler. Uhrevi müzikleri dinlesinler. Çünkü uhrevi müzikler, hem vücutlarına, hem ruhlarına, hem sistemlerine her şeylerine iyi gelecektir.”

20 Ocak 2010 Çarşamba

Arapça Rock Yapan Ahibba Önümüzdeki Günlerde Çok Konuşulacak





"Kafamıza Roket Yemeden Tel Aviv'de Konser Vermek İsteriz!"

Tınıları rock, sözleri Arapça... Bir yandan distortion ton, bir yanda ağlayan elektro bağlama, kaval ve ney. Kıvraklığı veren perküsyonlar, alışılmadık keman tonları, sert rifler, oynak öğeler de cabası… Kendi deyimleriyle “zıtların birliği: diyalektik müzik!” Daha da ötesi kavgalı kültürleri birleştiren müzik… Seste ve sahnede barış!


Ahibba, 2000 yılında İzmit’te, birbirini uzun yıllardır tanıyan arkadaşların oluşturduğu bir grup. Şimdiki kadrolarına son 3 yılda ulaşmışlar. Önceleri türkü ağırlıklı müzik yapıyorlarsa da anladığımız anlamda değil; İspanyolca’dan Lazca’ya, Arapça’dan Türkçe’ye, dünyanın türkülerini. Kendi projelerini yapmaya karar vermelerinde ise Metin Kahraman’ın “yürü ya kulum” demesi etkili olmuş. Önce evde ufak ufak kendi şarkılarını kaydetmeye başlamışlar. Demoyu Kızılırmak’ın ve Grup Yorum’un kurucularından Tuncay Akdoğan’a gönderip kafasında ‘Rock tınılı Arapça’ bir proje olan Akdoğan’ı şaşırtmışlar. Daha sonra Kazım Koyuncu’ya dinletmişler o da çok beğenmiş ve destek olmak istemiş. Ne yazık ki ikisinin de talihsiz ölümü... En sonunda kendi yollarına kendileri çıkmaya karar vermiş, bu yola girmek için gereken parayı çaldıkları barın işletmesini almakla çözeceklerini düşünmüşler. O dönemde yaşadıkları için “komün hayat” diyorlar. Biriktirdikleri parayı güvenerek İstanbul’da birine vermişler ve adam ortalıktan kaybolmuş. Daha sonra biraz daha şansları yaver gitmiş ve bas gitarist Özgür Gencer’le görüşmüşler. Özgür onları Kazım Koyuncu’nun menajeri ve sonra da yine Kazım’la birlikte çalan Gürsoy Tanç’la karşılaştırmış. 2006 yılında aranjmanları Tanç tarafından yapılmış. Albüm kasım ayı sonunda raflarda olacak. 2. Albümleri bile hazır. Sonra da konserlerden derledikleri bir DVD yapıp bedava dağıtacaklar. Albüm çıkmadan önce izlemek isteyenler Ahibba’yı 7 Kasım’da yeni adı Bahista olan Eski Vertigo’da, 28 Kasım’da da Haymatlos’ta dinleyebilir.

“Türkçe dışında bir dilde müzik yapıyorsanız zaten duruşunuz oluyor”

“Neden Arapça?” dediğimizde, “gruptaki solistler Arap kökenli” diyorlar. “Daha da önemlisi Türkiye’de görmezden gelinse de Arap kültürünün varlığı. Kültürler birer renkse Arap ve Nusayri (Arap Alevi) kültürünün de bu renk skalasında yer alması gerektiği düşüncesi” cevabını alıyoruz. Farklı ses ve farklı bir mecradan Anadolu’da yaşayan halkların birlikteliğine olan inançlarını yansıtmak istemeleri Ahibba’yı oluşturan etmenlerden. Rock’ın kendi içindeki dinamik yapısı, evrenselliği, karşı duruşu, isyansal sembolleriyle birleşince de ortaya doğası gereği Ahibba’nın müzikal tavrı, üslubu, tınısı çıkıyor. Bir de “Türkçe dışında bir dilde müzik yapıyorsanız zaten duruşunuz oluyor” diye ekliyorlar.

Kendi yaptıkları şarkılarda, savaştan, göçe, aşka, ayrılığa, kent yaşamının insanı yabancılaştırmasına ve geleneklere kadar hemen her şeyden bahsediyorlar. “İnsana dair ne varsa bizim şarkılarımızda var. Basılan akordan çıkan tınıya kadar grubun içinde bulunan 11 kişinin ayrı ayrı kendini ifade edeceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz” diyorlar. Yaylılarla birlikte daha kalabalık sahne almak istiyorlar. Arapça, İbranice ve Türkçe söylüyor, yaptıkları müziği de garanti bir iş olarak görüyorlar. Sert oldukları için Rock dinleyicisini, ritim kullandıkları için de rock sevmeyeni memnun ediyorlar. “Biz bir şarkıyı çalarken, kafa sallayan da oluyor, göbek atan da”. Bir de seyircilerden aldıkları tepki, “bu adamların söylediklerini anlamıyoruz bize küfür mü ediyorlar” oluyor. Oysa bu ülkede insanlar her gün günde 5 vakit Arapça dinliyor ve dolayısıyla Arapçaya aşina… ‘Merhaba’dan tutun da ‘aşk’ kelimesine kadar kullandığımız çoğu kelime Arapça. Bir de Ortadoğu’dan ürküyor insanlar çünkü savaş ve misket bombaları… Arapça denildiğinde de insanların aklına hep İslam geliyor. Oysa Arap kültürü çok zengin…


“Tel Aviv’de kafamıza roket yemeden Orphaned Land’le birlikte konser vermek istiyoruz!”

“Kürtçe meselesi ilk Ciwan Haco’yla, Lazcalarsa Kazım Koyuncu’yla çözüldü. İlk başta Kürtler ve Lazlar her iki müzisyen için tepki gösterdi ama şu anda Karadeniz müziği yapan herkes Kazım Koyuncu oldu. 5- 10 yıl sonra Arapça müzik yapmak isteyen müzisyenlerin avantajı olacak. Bizim içinse hem avantaj hem de dezavantaj. Dünya müziği öğeleri olmadan rock yapmak artık yetmeyecek. Çünkü şimdilerde var olan grupların çoğunda sadece solistin sesi değişik. Oysa müzik neredeyse aynı… Müzikte de devrimci olmak lazım. Ama yanlış anlaşılmasın biz piyasada bu müzik eksik diye yapmıyoruz. Biz zaten bu müziği yapıyoruz. Binlerce insan Filistin veya Irak için sokağa dökülebiliyor, aynı reaksiyonu insanların Ahibba’ya da vermesini bekliyoruz. Çünkü şarkılarımızda yemek tarifi vermedik ‘karpuz güzeldir’ demedik. En büyük hayalimiz de Tel Aviv’de kafamıza roket yemeden Orphaned Land’le birlikte konser vermek ve bunu başaracağımızı biliyoruz”.

“I will Survive’ın orijinali Arapça”

Ahibba’nın yaptığı müzik sadece kendi bestelerinden ibaret değil. Onlar popüler müzik besteci ve icracılarının pek çoğunun üretim sıkıntısı yaşadığında, dünya kültürüne sarıldıklarını görüyorlar. “Erkin Koray’ın Arapça söz yazdığı şarkılarda sözün de müziğin de Erkin Koray’a ait olduğu yazıyor, oysa öyle değil. Ajda Pekkan’ın söylediği ‘Sana Neler Edeceğim’ şarkısı, bize Fransa’yı dolaşarak geldiği için batılılaşma sürecinin en büyük göstergesi. Ama orijinali Rahbani Kardeşler’e aittir ve Fairuz söyler. Aynı şekilde sözleri Fecri Ebcioğlu’na ait Gönül Akkor ve Deniz Seki tarafından seslendirilen ‘Böyle Gelmiş Böyle Geçer Dünya’ şarkısı da öyle. Bu şarkılar dibimizden; Suriye’den çıkmış. Bu da bizim Ortadoğu’ya nasıl sırtımızı döndüğümüzün en büyük göstergesi. Ferdi Özbeğen’den, Ebru Gündeş’e, Tarkan’dan Nilüfer’e herkes bunu yapmış. Bütün dünyanın sevdiği ‘I will Survive’ isimli şarkının bile kökeni Arapça. Bir taraftan bu çok güzel, çünkü biz yüzyıllardır birlikte yaşıyoruz ve kültürlerarası ilişkilerimiz var”. Bu şarkıları çalmalarının en büyük sebebi insanların yabancı olmadıkları şarkıları kendi dillerinde duyurmak istemeleri…

28 Eylül 2009 Pazartesi

Müzikte direnişin adı: Bandista

Bandista, kaç kişiden oluştuğu ya da kimlerin çalıp söylediği önemli olmayan bir müzik grubu. Adil bir dünya için müzik yapan Bandista, ünlü
şarkıları marş, marşları da ska formunda çalıyor, dinleyenleri coşturuyor ve hep 'birşeyleri protesto' ediyor.



Bandista, kaç kişiden oluştuğu ya da kimlerin çalıp söylediği önemli olmayan bir müzik grubu. Adil bir dünya için müzik yapan Bandista, ünlü
şarkıları marş, marşları da ska formunda çalıyor, dinleyenleri coşturuyor ve hep 'birşeyleri protesto' ediyor.
bandista

Bandista, 1 Mayıs 2009'da ilk albümleri 'de te fabula narratur'u; geçtiğimiz 12 Eylül'de ise yine bir eylem olarak, 'Paşanın Başucu Şarkıları' isimli ikinci albümlerini internet üzerinden yayınladılar. Mayıs ayından bu yana 60'ın üzerinde performans gerçekleştirdiler. Kendilerinin tanımıyla 'Bandista bir pratiğin içinde kendi kendisini inşa eden ve ihtiyaçtan doğan bir grup.' Üstelik kendilerinin sadece müzik grubu olduğunu da düşünmüyorlar. Bandista'yı anlatırken, 'Bir bütün muhalefet ve mukavemet aleminin yürüyüşünün ihtiyaç duyduğu sesleri üretmek üzere, örgütlenmiş bir kolektif' cümlesini kullanıyorlar. Sabit belirlenmiş bir ekibi yok, müzisyenler de, tını da, tarz da değişebiliyor. Bugün izlediğiniz Bandista yarın bambaşka bir halde karşınıza çıkabilir. Şu anda grubun var oluşu, Bandista'dakilerin olağanüstülükleri üzerine değil, olağanlıkları üzerine kurulu. 'Grupta kimse profesyonel değil' diyorlar ki zaten müziğin 'profesyonel' olarak kategorize edilmesine de karşı bir duruş sergiliyorlar.

Bandista'yı kişilerden koparmalarının sebebi de bu; yani grupta kimsenin adı yok.

ANAMIZ AMELE SINIFINDAN

'Bugün Muğla'da Bandista çıksa ve bu kafada müzik yapmaya başlarlarsa hoş gelmişlerdir. En temelde müzikte seste ve sokakta direnmek... Bu sadece politik bir mücadele değil, aynı zamanda müziğe, metne ve görsele dair de bir mücadele' diyor, 'Anamızın amele sınıfı olduğunu hatırlamak lazım' diye ekliyorlar.

Günümüz dünyasında, albümler artık sadece CD formatında basılıp dağıtılmıyor; son yıllarda dağıtım için interneti kullanmak çok yaygınlaştı. Zardanadam gibi gruplar bunu yıllardır yapıyor. Bandista, 'Bizim için çok net bir ilke var; sesimiz, dilimiz ve sözümüz ne kadar yayılırsa, o kadar iyidir. Bu yüzden 2 albümümüz de 'indiriniz, bastırınız, dağıtınız' ahlakıyla yapıldı. Çünkü bu ne kadar çok insana dağıtılır, ulaşır, kulağına diline ve eylemine bulaşırsa, o kadar anlamlı olur' diyor. Bandista aynı zamanda, 'OpzZz!' adıyla maruf 'Oppa Tzupa Zound Zystem' müzik kolektifinin de parçası. İçinde, Ahibba, Deli, Enzo Ikah Band, Fitisound, Sultan Tunç, Hariçten Gazelciler ve Viya gibi gruplar var. 'Bağımsız ortak üretim ve eylemlerini teşvik etmek; sahneleme ve hareket imkanlarını üretmek. Dahil olunan festival, mekan işi ya da üçüncü kişilerle ticari ilişkileri sözleşmeler veya toplu görüşeler yoluyla mağduriyetten uzak bir zeminde yürütmek ve karşı-kültürel ve sistemin verili biçimlerinin dışında bir mevziiyi inşa etmek için bir araya gelmiş' bir oluşum olduklarını söylüyorlar. Kısacası örgütlenmenin farkında olan müzisyenlerin ürünü... Manifestolarını bu ay oluşturacaklar.

'Büyük plak şirketlerine karşı da haklarımızı savunmak önemli... Bu sadece bizim değil anonimin ve halkın da hakkını savunmak. Çünkü bizim bebekken uyutulduğumuz ninnilerin bile hakları şirketlere satılmış durumda. Bu satışın da Brezilya yağmur ormanlarındaki bitkilerin genetik kodlarının bir takım şirketler tarafından satın alınmasından hiçbir farkı yok. Bu anlamda da bir mevzii inşa etmek istiyoruz' diyorlar.


IMF'Yİ DE PROTESTO EDECEKLER


'Bandista, polis baskısı yaşayan travesti ve transseksüeller de olabilir ya da hayatta kalmak uğruna derdi olan herkes de. Halen darbe koşullarında yaşıyoruz, bu yüzden 'Paşanın Başucu Şarkıları' var. Biz bu belleğin taşıyıcısıyız. 6-7 Ekim IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul'da yapılacak yıllık toplantıları da bundan bağımsız düşünülemez. Bizzat krizin yaratıcıları krizi tartışmak üzere, krizin bedellerini bize ödeterek İstanbul'a geliyorlar. Bandista içinde bulunduğu muhalefet aleminin yaptığını yapacak. Bütün İstanbul'un direnmesi ve dünyanın direnmesi gerektiği gibi direnişte olacak.'

25 Eylül 2009 Cuma

Kentin birbirine karışan ve yaklaşan sesleri: Bajar






Nêzbe/ Yaklaş albümüyle geleneksel şehirli müziği yapan Bajar, 90’lardan beri varolan bir gerçeğin sosyolojik araştırmasının seslenmiş hali gibi…

Ari Hergel, Burak Korucu, Cansun Küçüktürk, Erdem Göymen, Ferhat Güneş ve Kardeş Türküler’in karakteristik sesi Vedat Yıldırım’dan oluşan Bajar geçtiğimiz haftalarda, “Nêzbe – Yaklaş” adlı ilk albümlerini yaptılar. Bajar, genel olarak büyükşehirlerde yaşayan Kürtleri konu alan müzikle karşımızda. “Şehirde karşımıza çıkan işportacı çocuk, inşaatta çalışan bir adam ya da âşık bir genç… Biz şehirde sadece aşk ve pespembe bir dünya yaşamıyoruz. Hepimiz İstanbul’da yaşıyoruz, şehirde karşımıza çıkan durumları anlatacağız”. Bu sebeplerle de şehir anlamına gelen “Bajar” ismini gruba uygun görmüşler. Bu kelimenin de pek çok dilde aynı anlama geldiğini öğrenince de kararlarında sabit kalmışlar. Ek olarak da “şehirli müziği yapıyoruz” diyorlar.

Albümü elinize ilk aldığınızda, Google Earth’ten çekilmiş bir fotoğraf, iç kapakta ise aynı fotoğrafın daha da yakınlaşmış halini, üzerinde büyüteçle görüyorsunuz. Büyütecin işaret ettiği ev üzerinde “Sizler bu şarkıları dinlerken, bu evde bir çocuk Mehmet Uzun okuyor. Şarkımız o çocuğa…” yazıyor. Birlikte İstanbul hayatının bir saatini geçirdiğimiz Ari, Ferhat ve Vedat’a “Kürt diline katkısı olmuş, Türkçeye de birçok yapıtı çevrilmiş bir isim olduğunu bildiğimiz Mehmet Uzun’a göndermenin anlamını” soruyoruz. “Çocuk kendi dilini öğreniyor ve kendi dilinden okuyor bu yüzden de Mehmet Uzun var” cevabını alıyoruz. Albümün dışı Ragıp İncesağır tasarımıyla birbirine aslında oldukça yakın olan kültürlerin daha da yaklaşmasını hedefliyor.

“Türkçe sözlü şarkılar Kürtçe, Kürtçe sözlülerin ise Türkçe tınlamasına çalıştık”
Dışı gibi albümün içi de öyle. “Albüm bir şehir konsepti içinde. Ama sıradan bir şehir konsepti değil. Birbirinin içine geçmiş kültürlerin şehirliliği. Mesela Kürt sorunu yüksek siyaset çerçevesinde konuşulur ve bu meselenin aslında hayatımızdaki izdüşümleri nelerdir çok da bilmeyiz.” diyor Ferhat ve sözü Vedat’a bırakıyor: “Biz aslında albümü yaparken, Türkçe sözlü şarkıların Kürtçe, Kürtçe sözlü şarkıların Türkçe tınlayacak bir biçimde icrasını gerçekleştirmeye çalıştık. Bu anlamda, Bajar’ın albümünde esas olan geçirgenlik ve bu geçirgenliğin göstergeleri.

“Türkiye’de en çok İbrahim Tatlıses ve Sezen Aksu dinleniyor.” diyorlar. “Oradaki melodik örgülere ve karakteristik öğelere baktığımızda, kültürel bir yolculuğa da çıkmak gerekiyor. Sezen Aksu’nun müziğinde Onno Tunç’a varıp, oradan Ara Dinkçiyan’a gidiyorsunuz... Tınıda da o kimliği görebiliyorsunuz. Yani Sezen Aksu’nun müziğinde Ermenice, Türkçe ve Rumca dillerini olmasa da tınılarını birlikte duyuyorsunuz”.
Albümün sloganı 1922’de faili meçhul cinayetlerden birine kurban verdiğimiz yazarlarımızdan Musa Anter’e ait. “Fırat suyu Marmara’ya karıştı…”. “Çünkü İstanbul, 90’lardaki düşük yoğunluklu savaş sonunda birçok insanın zamansız yolculuklarla buraya geldiği ve yaşamaya başladığı bir şehir. O zaman buraya gelen çocuklar büyüdüler. Hizmet sektöründe çalışan birçok Kürt kökenli genç var. Bunun dışında üniversiteli gençler, zenginler… Bir taraftan gettolarda yaşayanlar, yeni bir hayat var ve bunu müzikal bir dille anlatmaya çalıştık. Grup içinde sadece Kürtler de yok üstelik. Ari mesela Ermeni… Yani hepimiz birbirimize karışığız”.

“Bu enstrümanlarla müzik yaptığımızda Amerika’da biri buna halay diyebilecek mi?”

Bajar kullandıkları enstrümanlar bakımından kesinlikle bir rockband. Kendilerinin de söylediği gibi “dilleri ve gerisinde kalan her şey bu coğrafyaya ait”. “Biz bu enstrümanları daha da buralı yapmaya gayret ettik. Yani, perküsyonların çalım tekniklerini davula, bağlamayı synthesizera uyarlamaya çalışıyoruz. Yerine başka bir müzik terimi kullanamadığımızdan Rock adını kullanıyoruz.” diyor Ferhat ve ekliyor, “mesela vokallerde Vedat, bir anda (resitatif) konuşur gibi şarkı söylemeye başlıyor ve o anda rap öğeler müziğimize dâhil oluveriyor”. Başka disiplinlerden de besleniyorlar. Kimi şarkılarda Punk ritimler duyuyoruz. Grupta herkes “batı müziği” kökenli ama bu coğrafyadaki zenginliğe hayranlık duyuyor. “Yani biz hâkim olduğumuz enstrümanlarla bu müziği yaptığımızda Amerika’da biri bunu dinlediğinde bunun halay olduğunu anlayabiliyor mu asıl mesele biraz da bu”.

Onlar müziklerinin “anlatısal bakımdan saykodelik öğeler” taşıdığını söylüyorlar. Pink Floyd, Massive Attack, Prodigy, Red Hot Chili Peppers, Rage Against The Machine etkilendikleri ve dinledikleri gruplar. “Türkiye’den de birçok şey dinliyoruz… Kardeş Türküler de dinliyoruz.” (gülüyorlar). “Orhan Gencebay ‘ın “Elhamdülillah” şarkısının protest duruşu bizi cezbetti ve albüme koyduk. Orhan Gencebay da bir dil yaratma çabası olan müzisyenlerden.”

“İnsanlar Kürtçe duyunca tedirgin oluyorlar”
Önlerindeki projelerde de ilk albümdeki konsepti taşımayı hedefliyorlar. Bir de “halkımızla buluşmayı” diyorlar. “Şatafatlı yerler de düşünülebilir ama biz daha çok bizi dinleyen anlayan insanlarla buluşmak istiyoruz. Mesela Diyarbakır’da bir festival yapılıyor ve yarım milyon insan geliyor. Buralarda sahneye çıkmak istiyoruz ki Dersim’de yapılan Munzur Festivali’ne çıkacağız”.

İstanbul’da birkaç kulüpte sahneye çıkmışlar ama mekân sahiplerinin Kürtçe müzik yapmalarından dolayı tedirgin olduklarından bahsediyorlar. Kürtçe’nin “meşru” olmadığını söylüyorlar. “TRT Şeş bunu kırmadı mı?” diye soruyoruz, “evet bir anlamda kırmış olabilir ama özel kanallara halen izin verilmiyor. Mesela bir radyo programına katıldık ve orada bir dinleyici aradı bizi, Kürtçe selamlaştık ve radyoda ortalık bir anda buz kesti. Kürtçe şarkı çalabiliyorsunuz ama Kürtçe konuşamıyorsunuz.”

16 Temmuz 2009 Perşembe

Altın el Sonya ve Balkonundaki Limonchiki

Hemen her şarkının bir hikâyesi vardır. Bazıları filmlerle meşhur olur, dinlenir, dilden dile söylenir ve sevilir. Bazıları sadece kimsenin çözemediği bilmece 'aşk'ı anlatıyordur… Ama öyle bir anlatıyordur ki herkesin öyküsünün bir ucundan tutuyordur. Öte yandan öyle şarkılar vardır ki, yüzlerce varyasyonu yapılmış, hemen her dilde ve kültürde farklı işlevlere sahip olmuştur. Her bir varyasyonu tek tek dinlediğinizde aynı şarkının hem protest, hem aşk şarkısı, hem de cenaze şarkısı olduğuna siz bile inanamazsınız.

Konumuz, kendi dilinde söylenen ve Her sözü anlaşılmasa da müziğiyle, icrasıyla kanı kaynatan şarkılardan biri. Filmi de çekilmiş bir efsanenin şarkısı: Limonchiki. Hani şu  Amsterdam Klezmer Band’in albümüne (2001) de ismini veren şarkı…

Limonchiki bir efsanenin, dünyanın en 'dürüst' ve belki de en güzel dolandırıcılarından Sonya’nın adıyla yürüyen efsanenin şarkısı. Avrupa’nın belki de en işini bilen kadını: Odessalı dolandırıcı Sonya!

“Altın el” olarak bilinen Sonya, başta eski Sovyet ülkeleri olmak üzere bütün Avrupa’da oldukça iyi tanınan bir kadındır. Efsaneye göre, annesi, o daha çocukken bir falcıya gider ve falcı “Sonya’nın hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük bir insan olacağını ama asla âşık olmaması gerektiğini, âşık olacağı takdirde başına çok kötü şeyler geleceğini” söyler.

Bugün bile kendisini başta şarkısı ve öyküsüyle andığımıza göre “falcı haklı çıkmış!” diyebiliriz. Gerçekten de Sonya, çocukken öğrendiği hırsızlığı geliştirip, inanılmaz iyi bir dolandırıcı ve yan kesici olmuş. Öyle büyük bir dol andırıcıymış ki, bakışlarıyla insanları donduruyormuş… Ona bir şeylerin çaldıranlar ve çarpılanlar, polise bile gidemiyorlarmış. Sanatın ve belki de en çok dolandırıcılık sanatının Avrupa’daki başkenti Odessa’da yaşayan Sonya, iyi bir dolandırıcı ve hırsız olarak diğer önde gelen hırsızların ve “kirli” adamların toplandığı “Kupa Valesi” adıyla bilinen, ancak bir anlamda da bilinmeyen yeraltı kulübünün üyesi olur.

Kulübe yeni katılanlar Sonya’nın hırsızlığı nasıl yapabildiğini merak ediyorlar, ondan işi öğrenmeye çalışıyorlarmış. Hatta günün birinde bir karmançika (cepçi) yanına gitmiş ve “nasıl yapıyorsun bu işi, neden bu kadar büyüksün” diye sormuş bizi Altın El’e. Sonya da bunun üzerine “koy cebine bir şey bak gör nasıl alıyorum” demiş. Adam cebine bir miktar para bir miktar da para biçiminde kesilmiş gazete kâğıdı koymuş. Sonya’yla karşılıklı oturup uzun uzun sohbet etmişler ama adamın eli sürekli dolu cebinin üstündeymiş. Sonya atılmış “korkuyor musun ki elin sürekli cebinin üstünde” demiş. Adam da bunun üzerine elini cebinden çekmiş. Birkaç saniye sonra cebini kontrol ettiğinde gazete kâğıtlarının yerinde olduğunu ama paraların yerinde olmadığını görmüş.

Efsane bu ya Sonya orada tanıştığı bir başka hırsıza gönlünü kaptırır. Özetle herkesi çarpan Sonya ilk defa çarpılmış, avlanmış, tavlanmış olur. Eh gönül ne falcı ne de ferman dinliyor ne de olsa… Bir de üstelik ne yazık ki (hemen her kadın gibi) yanlış adama âşık olur. Çünkü esas oğlan, hem alkolik, hem de kumarbazdır. Üstelik sürekli Sonya’nın parasını yiyen cinsinden. Arkadaşları her ne kadar Sonya’nın yanlış yaptığını söyleseler de, Sonya hiç takmıyormuş ve en kötüsü de kalbine söz geçiremiyormuş. Ara sıra da Sonya’yla sevgilisi birlikte ava çıkıyorlarmış.

Sonya’ya sıradan bir hırsız demek ona cidden hakaret etmek anlamına gelir. Çünkü çaldığı cüzdan sahiplerinin arasında fakir olanları kayırıyor, ne yapıp ne edip, mutlaka paralarını geri veriyormuş. Sevgilisiyle birlikte çıktıkları avlardan birinde Sonya’nın başına bir iş gelmiş. Bir gün şehre yeni gelmiş yaşlı bir adamı, kendilerine ait olmayan bir evi satmış ve dolandırmışlar. Sonya ve sevgilisi tarafından dolandırıldığını anlayan adam, intihar etmiş. Sonya, bunun üzerine ahlaksız bir iş yaptığını düşünüp üzülmüş, daha da ötesi kahrolmuş. Çünkü o kimsenin zarar görmesine dayanamazmış.

Aradan zaman geçmiş, başka bir iş sırasında Sonya’nın sevgilisi yakalanmış. Sonya, sevgilisinin 10 yıla mahkûm edildiğini öğrenince de yine üzüntülü zamanlar Sonya’nın hayatının parçası olmuş. Ancak hapisten bir türlü çıkamayacağını düşündükleri adamın, 3 ay sonra serbest bırakılması güzel hırsızın mutlu olması için yetmiş. Birlikte olmak ve hayatlarını yeniden kurmak isteyen çift, bir daha çalışmamaya karar vermişlerse de, ne yazık ki durum böyle olmamış. Bir gün esas oğlan elinde Sonya’ya aldığını söylediği bir takım ziynet eşyalarıyla eve gelmiş. Sevgilisinin hediye ettiği, yüzük ve kolyeleri takıp takıştıran sonra, polise o halde yakalanınca eşyaların çalıntı olduğu ortaya çıkmış. O zamana kadar yani 15 yıl boyunca yakalanmayan Sonya, bunları taktıktan sonra polis tarafından yakalanmış ve Sibirya’ya çalışma kampına gönderilmiş. Sonya 5 yıl kadar burada kalmış… Onu kurtarmak için çabalayan ve aynı zamanda kendisine âşık bir de avukatı varmış. Sonya’nın aşkı avukata her şeyi yaptırabilirmiş ve öyle de olmuş. Bir gün Sibirya içinde sürekli sürülen Sonya trende prangalı bir halde otururken, yanına üniformalı bir adam gelmiş, kızı prangalarından çözmüş, özgürlüğünü vermiş. Gelen adam, subay kılığına giren avukatın ta kendisiymiş. Sonya’yı alıp kaçırmış.

Sonrasında ne olduğunu ne bilen var ne de gören. Ancak, Avrupa’da ne zaman bir büyük hırsızlık dolandırıcılık olsa, Sonya’nın işi deniliyormuş.

Bugün bile “Sonya efsanesi” bütün Avrupa’da biliniyor. Hatta 1890, yılında Çehov'la görüştüğü bile söyleniyor. Daha da birçok efsane peşi sıra geliyor... O hala Avrupa’nın en büyük dolandırıcısı. Limonchiki de Sonya’ya yazılan şarkılardan sadece biri. Şarkının sözlerinde “balkonumda limonlarım vardı, ama şimdi onlar Sonya’nın balkonunda” diyor ve durumun vahametini kavrayamadığını anlatıyor.

De Amsterdam Klezmer Band’in neredeyse bütün şarkıları, Odessa’nın dolandırıcılarını anlatıyor. Bu da aslında tesadüf değil. Çünkü grubun iki vokalistinden biri, Alec Kopyt Odessa’lı. Odessa’dan sözcüsü olan bir gruptan beklenileni yapan De Amsterdam Klezmer Band’e bu anlamda, bana bu öyküyü anlatan Edişer Lomadze’ye büyük paylaşımından, Sonya’ya ise böyle bir efsane yarattığı için teşekkürü borç bilirim.



İlgilenenlere şarkının orijinal sözleri:

Limonchiki

“Ja umeju malatit', omeju vimolatchivat'
Umeju shariki krutit', karmani vivoratjivat'
Oi limonchiki, vi moi limonchiki
Gde rastjoti vi n mojom sadov
Oi limonchiki, vi moi limonchiki
Vi rastjote v soni na balkonchike
Na bazare sjum i gam, slishno razgovorchiki
Kto-to sjopnul chemodan i unjos limonchiki
Na kostetskoi benja zjil,
Benja maij svayu ljubil
Jesli jest'u beni matj
Znachit, jest kouda poslatg
Ja u tjoti nocheval, u tjoti bili gosti
Ja u tjoti paprasil, ona skazala "posle"

ve
İngilizce çevirisi:

Limonchiki
“I'm so smart and I have a good pair of hands
I can empty your pockets out
Before you bat an eye
Oi, limonchiki (millions of bucks)
Where do you grow, in which orchard
Oi limonchiki, you grow on sonya's balcony
There's riot at the market
And there are rumours:
Someone has picked the whole suitcase
Filled with "limonchiki"
Benny was born in the heart
Of Moldavanka, and with the
Name like this, he's always taken
For a "shmuck" (idiot)
My auntie had a party, with
Many guests. when I asked if
She would take me to bed she answered
When the guests are all gone”

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...