8 Mart 2009 Pazar

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -8
















‘Oriental Blues’ yani ‘ruh durumunun ifadesi’, ‘sesin zamanla organizasyonu’ ya da kısaca Luxus


Ne Nesimi’nin ‘Haydar Haydar’ını, ne Müslüm Gürses’in ‘Yuvasız Kuş’unu böyle bir yorumla dinlememişsinizdir. Keman, klarnet ve darbukanın muhteşem uyumu, gitar, davul ve basla buluşmuş ve karşımıza Luxus’u çıkarmış. ‘Oriental Blues’ grubu olarak kendilerini tanımlayan grup elemanları, bunu da daha çok ‘ruh durumunu ifade etmek’ için kullandıklarını söylüyorlar. Grup, 2000 yılında Alper Bakıner tarafından ‘sahne projesi’ olarak tasarlanmış. Pakistan’dan, Balkanlara uzanan bir ses Luxus…

Sahneye çıktıklarında ilk söyledikleri şarkı sizi önce Pakistan’a götürüyor. Pakistan Sufi müzik üstadı ya da bilinen bir diğer adıyla Kavvali (qawwali) müziğinin padişahı Nusrat Fateh Ali Khan’ın Michael Brook’la yaptığı ve kısa sürede dünya çapında hak ettiği değeri gördüğü Mustt Mustt albümüne ismi veren şarkıyla açıyorlar sahneyi. Son derece coşkusuna uygun… Sufilerin coşkusunu hissetmemeniz için hiçbir neden yok. Ozan Akgöz’ün akordeonu, Fransız misyonerler tarafından Hindistan’a götürülen ve oradan da Pakistan’a geçen portatif, yatay çalgı harmoniuma dönüşüveriyor. Sahneden gelen sesler gözünüzün önüne neredeyse Nusrat Fateh’in siluetini getirecek.

Bu ise sadece bir başlangıç… Çünkü ‘Damdaki Kemancı’ müzikalinden ‘If I were a Rich Man’ ya da Türkçesiyle ‘Ah Bir Zengin Olsam’ şarkısı çoğumuzun kulağındadır. İşte bu şarkıyı öyle bir düşünün ki oldukça keyifli. Efkârlı bir şarkı bu kadar mı neşeli icra edilebilir?

Efkâr demişken aklımıza Çingeneler geliyor. İşte belki de grubun kendini tarif ettiği ‘Hipnotik eğlence’nin temeli bu durumdur. Hüzün neşeye dönüşüyor, neşe de transa. Kendinizi kaybediyorsunuz dinlerken. Öyle bir yorumluyorlar ki Müslüm Gürses’in ‘Yuvasız Kuş’unu adeta yerinizde duramıyorsunuz. Birçok tartışmaya konu olmuş ‘Kâtibim’ şarkısı bambaşka oluyor ellerinde, dillerinde, nefeslerinde. Hele bir de Luxus’tan Tanju Okan’ın ‘Deli Gibi Sevdim’(“Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş”) şarkısını dinleseniz…

Eğer, ‘Dans etmem ben’ diyorsanız, Luxus’u hiç dinlememişsiniz demektir. Çünkü 9/8’lik ritimden başlıyor, 5/8, 6/8, 4/4, 2/4, hatta 12/8, artık o anda hangi ritim varsa hepsini kullanıyorlar. İlk kez dinliyorsanız ‘sırada ne var acaba?’ diyorsunuz. Her şarkıdan sonra da ağzınız şaşkınlıktan biraz daha fazla açılıyor.

Sahnede kendisi için çalan kaç tane grup biliyoruz? ‘Kendine çalmak’ demek, benim için ‘yaptığı işten son derece keyif almak’ demektir. Luxus tam da böyle bir grup. Sahnede evlerinde gibiler. En çok da kendileri gibi... Hem sahnede birbirlerinden bağımsız, kendi enstrümanlarıyla aşk yaşar haldeler, hem de hep birlikte ‘tam bir grup’…
Her konserlerinde başka bir hale bürünüyorlar ki bu durum aslında sürekli konser veren gruplar için oldukça zordur. Sürekli değişken haldeler. Bahsettiğimiz öyle kocaman değişiklikler değil elbet. Ama müziğin aslında “o anda yapıldığının ve bittiğinin, o ana özgü olduğunun”, bir sonraki yapılışında asla aynısının olamayacağının da farkındalar. Kısacası müziği o kadar iyi biliyorlar.

‘Bu kadar övüyorsunuz da biz grubu nerde nasıl dinleyeceğiz?’ diye sorduğunuzu duyar gibiyiz. Grubun 2008 yılında çıkardığı bir albüm bulunuyor. Albümdeki besteler Alper Bakıner’e ait altı Luxus şarkısı ve konserlerinde mutlaka çaldıkları dört yeniden yorumlanan ya da artık Türkçe’ye yerleşmiş adıyla cover şarkılardan oluşuyor. Albüme adını veren, ‘Acayip Şeyler’ isimli şarkıları aynı zamanda ilk klip şarkıları. İkinci klipleri ise, hepimizin neredeyse ezbere bildiği ve sözleri Cengiz Tekin’e müziği Rıfat Şallıel’e ait Tanju Okan şarkısı “Deli Gibi Sevdim” (şarkının adı albümde daha yaygın kullanılan “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş” olarak geçiyor)…

Kimileri onları Gogol Bordello hatta, Paris Combo’ya benzetiyorlar. Coşku bakımından biraz benziyor olabilirler. Ama onlar farklılar. Çünkü yaşadıkları coğrafyanın tınılarının yanı sıra, tüm dünyanın tınılarını pekiştiriyorlar müziklerinde. Tangoyu da biliyorlar, Çigan müziğini de… Arabeski de, Blues’a yakınlığını da. Hatta rock yapıyorlar, çünkü The Doors’u, Pink Floyd’u iyi tanıyorlar. Onların müziklerindeki ‘büyü’nün temeli ‘sesin zamanla organizasyonu’ olsa gerek diye düşündürtüyorlar.

Vokal ve kemanda Alper Bakıner, Klarnet ve vokalde Kamucan Yalçın, Akordeon ve trompette Ozan Akgöz, Perküsyonda İsmet Kızıl, gitarda Gökhan Barış Bölükbaşı, davulda Burak Beyrek ve basgitarda “sürpriz bir isim” olacağını söyledikleri kişiyle, karşınızda Luxus. Grubu dinlerken bize de ‘acayip şeyler oluyor’, darısı başınıza…

27 Şubat 2009 Cuma

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -7

Ayrılıkta ‘akla zarar’ şarkılar


Bu sayıda 90’lardan ve 90’ların hakikaten de birbirine benzemez şarkılarından bahsedecektik. Ama Last Fm teknolojisinden yararlanıp da müzik dinlemeye başladığımızda çalan şarkıların her biri ayrılık üzerineydi. En az 10 tane böyle şarkı çaldı. Hazır sevgililer günü de bu yakınlarda geçmişken, kimilerimiz için talihsiz bir gün olarak anılacakken, üzülmeyelim de eğlenelim dedik. Ayrılık şarkılarından dem vurmak istedik.

İlk olarak ise karşısındakine hiç bir şey hissettirmeyen ve bütün ayrılıkların sorumluluğunu üzerinde taşıyan bir şarkıdan bahsedelim. Tamamen kendisiyle hesaplaşan ve ayrılıkların sonunda ne olduğunu son derece iyi bilenlerin şarkısı: Eh tabii ki Sezen Aksu olgunluğuyla, ancak Aysel Gürel’in kaleminden ‘Ne kavgam bitti ne sevdam’… Yıl 1991, yapımcı Coşkun plak. Kendi halinin farkına varanların şarkısının sözlerinde ‘her ayrılık bir vurgun değmeyin yaşlarıma benden selam söyleyin bütün aşklarıma’ diyor. Hadi barışalım hepsiyle de bir de selamlayalım. Aksu’nun ayrılık şarkıları saymakla bitmez. Ve tabii ki ‘gidiyorum’ şarkısı en ağır ayrılık şarkılarından biridir.

Aksu’nun ardından Ajda Pekkan gelir o da sözlerle vurur ‘Yeniden Başlasın’da. Melodi de hüzün yok umut vardır. ‘Kapıda eşyalar gözlerimde yaşlar, inanmam sevgilim böyle bitmez aşklar’ diyen Ajda Pekkan ayrılığın katlanılmaz tarafını irdeliyor. Ama umudu da var. Sözler Fikret Şenes’e ait, 45’lik olarak basılan albümün tarihi ise 1978’dir. Arka yüzünde ‘Ya Sonra’ isimli içinde bolca ‘hoşçakal’ diyen yine bir ayrılık şarkısı var. Bahsettiğimiz her iki şarkı da yeniden yorumlandı. ‘Ya Sonra’yı Levent Yüksel, ‘Yeniden Başlasın’ı ise Yeşim Salkım söylemişti. Demek ki her dönem dinlenebiliyor ve her dönem ayrılıklar böyle oluyor…
2000’lerde ‘Kalbini geri verdim bir daha işim olmaz, merak etme sevgilim amazonlar asla ağlamaz…’diyen yine Ajda Pekkan’dı. Üstelik Sezen Aksu’nun prodüktörlüğünde.

Hazır yeniden yapımlardan da bahsetmişken, Zeki Müren’in unutulmaz Şarkısı ‘Unut Sevme Beni’nin yeniden yorumunu yapan Candan Erçetin’i de atlamayalım. Üstelik şarkıyı yeniden yorumlayan sadece Candan Erçetin de değilmiş. Ekşi Sözlük’ten takip ettiğimiz iz bizi Last Fm’e geri döndürdü. The Frank Popp Ensemble isimli bir Alman grup 2003 yılında şarkıyı ‘Hip Teens Don't Wear Blue Jeans’ adıyla yapmış. Meraklılarımız LastFm’den bulabilirler.

Düzeyli ayrılıklar için önereceğimiz şarkı Leman Sam’dan ‘Gül Güzeli’ olacaktır. Sözlerde ‘elini son defa yanağıma koy istemiyorsan giderim’ diyor. Okurken, biraz duygu sömürüsü var gibi görünüyorsa da Sam’ın yorumunda anında yok oluyor. Demeye çalıştığı şey ortaya çıkıyor.

Ayrıldığı sevgilisini aramak için kıvrananlara hatta arayanlara içlerini rahatlatacak bir şarkı Burcu Güneş’in 2006 Seyhan Müzik etiketli albümü ‘Ben Ateş Ben Su’ albümünden Seven’i öneriyoruz. Kesinlikle geri dönmemesi gerekenlere ise durumu bir kez daha hatırlatma mahiyetinde söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait Zeynep Casalini’nin ‘Duvar’ şarkısını kliple birlikte dinlemelerini öğütlüyoruz (demedi demeyin işe yarayabilir.

Kuyruğu dik tutmak isteyenlerin işi biraz zor ama onlar için şarkı çok. Hele ki bu dönemde, kadın müzisyenlerimiz terk etme vurup kapıyı gitme konusunu bayağı aşmışlar. Demet Akalın Bebek’te tur atarak unuttuğunu söylüyor, Hande Yener ise ‘Kırmızı’da ayrılığı kutluyor.

Sadece kadınlar kutlamaz elbette ayrılığı. Kenan Doğulu’nun 2006 yılında çıkardığı Festival albümündeki ‘Unutarak Kurtuluyorum’ şarkısı adıyla kendini ele veriyor zaten. Aynı konseptte, Sertap Erener, ‘sen sandığım belki benim yüreğimdi’ diyor ’Yolun Başında’ isimli şarkısında. Üstelik klipte de gelinliğini kesmeyi ihmal de etmiyor.

Ama ne varsa eski şarkılarda var diyoruz biz… Ayrılan, o ya da bu biçimde aşk acısı çeken herkes için Beyaz Kelebeklerin neşeli şarkısı, Adile Naşit’in Hababam Sınıfı’ndaki yorumuyla gelsin ‘Sen Gidince’. Sözlerinde de denildiği gibi ‘şu dünyanın düzenine bak, giden sevgilinin yenisi geldi hop trili lay lay…’

Özge Ç. Denizci
ozgedenizci@gmail.com

9 Şubat 2009 Pazartesi

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -6

Sırada ‘Aşk’ın Halleri’ ve karşınızda Zuhal Olcay…

Sevenler onu çok seviyorlar. Sevmeyenler ise cidden hiç sevmiyor hatta nefret ediyorlar. Dizileri, şarkıları ve tiyatro oyunlarıyla her zaman başarılı biri oldu. Aldığı ödüller, 1983 yılından beri oynadığı filmler onun dünya çapında bir oyuncu olduğunun da ispatı gibiydi… Ama nasıl ki bir şarkısında da dediği gibi ‘Ankara’da âşık olmak zor’, Türkiye’de de kadın olmak hele ki böyle marifetli bir kadın olmak da o kadar zor. Gündeme gelme sebebi hep “haksız” bir biçimde evlilikleri ve ardından gelen boşanma hikâyeleri oldu.

Türkiye’de pek de yapılmayan ‘konsept albüm’ konusunda 1990 yılında çıkardığı ‘Küçük Bir Öykü Bu’ adlı albümüyle bir başarıya imza attı. Dönemi için tarzı da oldukça yenilikçi olan albümü sırasıyla; 1993’de ‘İki Çift Laf’, 1996’da ‘Oyuncu’, 1998’de ‘İhanet’ izledi. Ardından 2001 yılında ilk, 2005 yılında ikincisini çıkardığı ‘Başucu Şarkıları’ cidden birçoğunun başucu şarkılarını içeren albümler oldu. Bu albümlere bir yenisi de geçen hafta geldi. Erkan Oğur’lu, Cem Aksel’li, Ercan Irmak’lı, Cem Tuncer’li albümün adı, ‘Aşk’ın Halleri’… Düzenlemeler, Gürol Ağırbaş’a ait ve müzik direktörü ise Bülent Ortaçgil.

‘Aşk’ın Halleri’ndeki şarkıların bazıları, Olcay’ın daha önceki çalışmalarına neredeyse hiç benzemiyor. Zuhal Olcay’ın tarzına alışık olanlar bu albümde biraz şaşırabilirler. Çünkü Bülent Ortaçgil’in şakıları çoğunlukta. Hal böyle olunca da onun etkisi oldukça fazla kulaklarımıza çarpıyor. Enstrüman seçimleri de yenilikçi bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Albümdeki kanun, ud ve ney tınıları, ılık bir İstanbul akşamı gibi yüzünü okşuyor insanın. ‘Gitme Vakti ‘ isimli şarkı ise bozkır esintisi veriyor, trende bir gündüz gibi. Şarkının içinde geçen ‘lodos ve poyraz esintisi’ ise İstanbul’dan kopamayış hissinde… Pek romantik (coşumsal) bir biçimde ele aldık albümü. Ancak albümün hissettirdiği kesinlikle bu… Teatral hisler, temalar Olcay’ın dilinden ve elbette içinden dökülüyor.

Kartonetinden de anlayacağımız gibi, ‘Aşk’ın Halleri’ İstanbul şarkıları olmuş. İstanbul’da aşk şarkıları… İstanbul’da ayrılık, İstanbul’da aşk acısı… Her dönemin aşk şarkıları ama… Tango da var, cumbalı evlerin yapıldığı zamanın tınıları da. Hatta şarkı sözlerinde eski şarkılara öykünme de. Ama hep bir ozanlık hali şarkıların sözlerinde… Ayrı bir tat veriyor şarkılara bu hal.

Tartışmasız Olcay Türkiye’nin başarılı isimlerinden... Her dönemi üretken, her dönemi 12’den. Yine vurmuş son albümüyle de. Zuhal Olcay’ı seviyorsanız albümü edinmelisiniz. Değişik enstrümanları bir arada dinlemeyi seviyorsanız albümü edinmelisiniz. Aşıksanız albümü edinmelisiniz. Aşık değilseniz belki de albüm size aşk getirir dolayısıyla yine albümü edinmelisiniz. Olcay’ın yumuşacık sesinin sınırlarını dinlemelisiniz. Bahar da birkaç ay kalmışken, albüm içinizi şimdiden ısıtacaktır. Naifliği ise, savaş ve karmaşıklık içinde tekrar hissetmemiz gereken içimizdeki güzellikleri fark etmemizi sağlayacaktır. Albümü dinlemek, siyah beyaz kartpostallarına bakmak gibi bir şehrin, çabucak geçecektir. Seçtiğiniz şarkıları dilek tutmak gibi yeniden dinlemek isteyeceksiniz. Bu da Olcay’ın, Ortaçgil’in ve Ağırbaş’ın müzikteki başarısı gibi sır kalacaktır.

30 Ocak 2009 Cuma

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -3

Gerçek ‘samimiyet’

Bugünlerde sinemada kapalı gişe oynayan bir film var. Filmin adı Issız Adam… Filmi izleyenler ya çok seviyor ya da nefret ediyorlar. Film eleştirmenlerine gelince onlar da ikiye bölünmüş durumda. ‘Çağan Irmak yaptıysa olmuştur’ diyenler bir yanda dururken, diğer tarafta da daha ‘önceki filmleri neydi ki ne bekliyordunuz’ diyen bir kesim var. Film baştan aşağı klişelerden oluşuyor. Bu klişeler de sinemadan çok hayatın klişeleri. Bir derdi yok gibi görünüyor. Yani, anlatmak istediği dert eğer aşksa evet herkes aşık oluyor ama herkesin ki bir başka. Bunu ise bu filmle belki de ‘tek tip’e dönüştürme derdi vardır. Bunu bilemiyoruz. Büyük şehirlerde de aşk böyle değil. Çünkü herkesin hayatı, aşkı kendine...
Bir de belki de filmi bu kadar itici yapan yeni müzik yapmak yerine varolan müziklerin kullanılmış olmasıdır. Tam da popüler bir furya varken eskiye dönen, ‘eskiyi alalım kullanalım, şimdi trendy bu’ diyen bir zihniyet söz konusu. Oysa 45’likler özeldir. Onların kayıtları doğaldır. O anda söylediği gibi, günahıyla sevabıyla vardır kayıtlarda. Samimidir. Filmin senaryosunda bile bir samimiyet yokken, 45’liklerin kullanımı sadece o samimiyeti verme çabası mıdır bilemiyor, anlam veremiyoruz. Biraz ileri gittik sanırım. Birileri bu yazıya kızabilir. Ama sorun değil çünkü yeni başladık.
Talihsiz bir biçimde, Mustafa filmiyle eş zamanlı vizyona giren bir film daha vardı. Çoğumuzun gözünden kaçan bir aşk filmi: Aşk Tutulması. Filmin müziklerini Moğollar grubundan Serhat Ersöz yapmış ancak filmin içine 45’lik şarkılardan serpiştirmişlerdi. Çünkü film samimi aşkı anlatıyordu. Yönetmen Murat Şeker, ‘filmi yaparken eski Türk filmlerinin sıcaklığından yola çıkarak yaptıklarını’ söylemiş, bu yüzden müzik seçimlerini de eski şarkılarla pekiştirdiklerini anlatmıştı. Böyle bir durum var cidden de. Eski şarkılar, yani Belkıs Özenerler, Tanju Okanlar, Yelizler, Yeşimler, Cahit Obenler dinlemeye ihtiyaç giderek artıyor. Şarkılar gibi, eski Türk filmlerini izlemeye de açlık duyuyoruz. İlişkilerimiz değişiyor. Karşımızdakine ne verdiğimiz değil bize onun verdiğiyle daha fazla ilgileniyoruz.
Öte yandan bunlar için eskiye öykünmeyi de anlayabilmiş değiliz. Şimdi aşk yaşayanlar kendini ‘Allah belanı versin’ ya da ‘son sözü söyledim koymadı mı?’ gibi şarkılarla ifade ediyorlarsa bunlarla ilgili de bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Günümüzün samimi sözleri de belki de bunlardır. Belki de bunlar gerçek samimiyettir. Ve bundan 20 yıl sonra ‘vay ne şarkılarmış’ demeyeceğimiz ne malum. Bakınız bugün, öykündüğümüz aradığımız şey ilişkilerde bile garipsenirmiş. Yaşam biçimleri değişiyor. Yakında paranın ortadan kalkabileceği bile söyleniyor. Şimdi lanet ettiğimiz para yıllar sonra, bugün nasıl ‘cep telefonu yokken ne yapıyorduk’u düşündürtüyorsa ‘para varken hayatımız nasıldı’yı sordurabilir.
Konumuza dönelim. Plaklar tozlu raflardan indi, bununla da kalınmadı, İstanbul’un en ünlü müzik mağazaları sokaklara eski şarkıları savurur oldu. Her şey eski içinmiş gibi. Sanki yollarda, kafelerde eskiye dönük bir huzur aramıyormuş gibi. Oysa eski huzurlu muydu? O da ayrıca bir tartışma konusu.
Dememiz o ki, 45’likler, plaklar, pikaplar, sahibinin sesi, Semiramis Pekkanlar, Nil Buraklar hep vardı. Ama şimdi her yerde bu şarkılar çaldıkça, eski şarkıların eski şarkılıktan çıktığını düşünmeden edemiyoruz. Her yerde, ama her yerde sanki bu şarkılar daha önce yokmuşçasına inatla ve üst üste çalınıyor. Amerika değilse de Türkiye tarihini yeniden keşfediyor. Ama çok büyük eksiklerle... Her şey birbirine karışmış. Ve dedirtiyor ki; post-post- post modernizm mi bu? Yani keşke senaryo da müziklere bir parça uygun olsaydı ya da müzikler senaryoya uygun seçilseydi.
Yani filmi Çağan Irmak değil de yeni mezun olmuş ya da ilk sinema filmini çeken biri çekmiş olsa bu kadar büyük olay olmazdı. Hatta adını duyduğumuzda ‘o ne ki?’ ifadesiyle birbirimize bakıyor olurduk. Bu senaryoyla yapımcıya gitseydi bahsettiğimiz çiçeği burnunda sinemacımız ‘şaka mı yapıyorsun’ bile denebilirdi. Helal olsun çağan Irmak’a, herkese yine kendinden bahsettirdi. Sıradaki şarkımız sizin için gelsin Güzin ve Baha’dan ‘eski çamlar bardak oldu’…

26 Ocak 2009 Pazartesi

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -2

‘Düm Tekâ’dan ‘Düm Tek’e
Kriz, savaş, Ergenekon… Mayıs ayının birkaç günü, tek şeye kilitlenecek Türkiye: Eurovision! Türklerin en büyük hayali; gurur meselesi… Sertap Erener birinciliği aldı ama sonra da pek bir şey değişmedi mi ne? Yine heyecanlandırıyor Eurovision her yaştan Türk insanını…

Herkes Hadise’yi konuşuyor. En çok da göbeğini… Bir de ‘Düm Tek’ meselesi var. Mirkelam da kullanmıştı bu sözü:

düm tek düm tek düm teka düm tek
işte hayat hep böyle geçecek
çektiğim dertler artık yeter
bu hayat bir gün zaten bitecek…

Moğollar’dan Engin Yörükoğlu da… o şarkıyı hatırlayanlar vardır elbette. Şarkı Engin Yörükoğlu’nun tam tarzı yani ritim üzerine kurulu, şarkının içinde ise sadece ‘düm tekâ düm tek’ sözleri geçiyor ve kullanımı da üslubuna uygun.

Aslında ‘düm tek’ söz değil. Türk musikisinde kullanılan vuruş. Ama iki ayrı vuruş. Şöyle ki; ‘Düm’, sağ elle dize vurularak (kuvvetli darp), ‘tek’ ise, sol elle dize vurularak (hafif darp) biçiminde gerçekleştirilen icra biçimi. Demek ki Moğollar sözcüğü en doğru kullanan grup.

Gelelim Hadise’nin ‘Düm Tek’ine… Şarkının sözleri anlamsızlık üzerine kurulu. Eh biz de alıştık zaten anlamsız şarkı sözlerine. Şöyle diyor:

Bu tüm zamanların en büyük hikayesi
Bir filmde tanışmışız gibi
Böyle anlam taşıyacak sonuna kadar
Ve sen bana ne yaptın
Hissettiğim çok güzel
Melek ben uyandım
Ve rüyamı yaşıyorum
Durmaksızın
Deliyim sana
Kalbimdeki düm tek tek…

Eurovision diyince ve de ‘Türkçe sözlü hafif müzik şarkılar’ ödül alamayınca da hep Taner Öngür geliyor aklıma. O hep Türkçe sözlü rock’tan/ müzikten yana oldu. Bunun için mücadele etti. Ama kendi diliyle Eurovision’a katılan hiçbir Türkçe şarkı ödül alamadı şimdiye kadar.

Herkes yarışmaya kazanmak için girer. Kazanmamak için gitmek ya da nasılsa kazanamam hissi ise hemen eletir yarışmacıyı. Hadise yeni dalgayı ve dünyadaki popüler müziği oldukça iyi biliyor. Ama Eurovision tabii ki şarkı yarışmasından çok her dönem politik bir mevzuu olmuştur. Size de bir nevi ‘soğuk savaş’ hissi vermiyor mu?

Gelmiş geçmiş en kötü Eurovision şarkımız alamadığı dereceyle de kendini ispat eden Çetin Alp’ın Opera isimli şarkısı olmuştu. Bu arada, Seyyal Taner’in Şarkım Sevgi Üstüne’sini de unutmamak gerekir. Ajda Pekkan’ın ‘Petrol’ünü, Klips ve Onlar grubunun ‘Halley’ini, Semiha Yankı’nın ‘Seninle Bir Dakika’sını düşününce, ‘Hadise’nin şansı yüksek’ diyor insan… Anlaşılan şu ki Hadise dünyanın ne dinlediğini biliyor…

11 Ocak 2009 Pazar

Portre Kültür Sanat Gazetesi Yazıları -1


O Tibet Ağırtan bir başka deyişle, sahnede Mr. Hyde



Rock sever misiniz? Peki ya Rock’n Roll. Bugünlerde Türkiye’nin çeşitli illeri Rock’n Roll’la sallanıyor. Sallayan ise bir zamanların Mavi Sakal isimli grubun kurucusu, vokalisti ve gitaristi Tibet Ağırtan. Kasım ayı boyunca İstanbul, Eskişehir, Antalya, Bodrum, Muğla, Gönen ve Bursa’da konserler verdi. İstanbul’daki konserinden deneyimledik ki herkes Rock’n Roll seviyor. İstanbul’da Jolly Joker Balans isimli mekân deyim yerindeyse tıklım tıklım doluydu. Kulaklarımızı biraz açıp diğer illerdeki konserlerinin nasıl geçtiğini öğrendik. Cevap yine aynı; ‘dolu’. Bugünlerde konserlerin çok kalabalık geçmediğini biliyor bunun için biraz da üzülüyoruz. Ancak Tibet Ağırtan’ın konserlerinin dolu geçmesine de seviniyoruz. Bu da bize Türk halkı ‘Rock’n Roll’u hala seviyor’ bile dedirtiyor.
Şimdi biraz hafızalarımız yoklayalım ve Tibet Ağırtan’ı hatırlayalım. Mavi Sakal isimli grup 1983 yılında kurulmuş, 10 yıl kadar beraber müzik yaptıktan sonra 1993 yılında Tibet gruptan ayrılmıştı. 1995 yılında henüz yeni kurulmuş bir müzik kanalı Number One Tv ve 1996 yılında çiçeği burnunda gençlik ve müzik kanalı Genç Tv’de Tibet’in meşhur şarkısının klibini izliyorduk. ‘Yat Geliyorum’, Hem albüme adını veren şarkı hem de ilk klibi olmuştu. İkinc isolo albümü ise ‘Kalk Gidiyorum’ oldu. Bu albüm 1997 yılında çıktı. Bu zamana kadar, yani 1995 ve 97 arasında, AC/DC grubunun ilk davulcusu Geoff Atchison’un da içinde bulunduğu bir grupla yayınlanmayan kayıtlar yaptılar.
1995 yılında Türkiye’ye gelip, Kırık Kalpler isimli yeni bir grup kuruldu. Bu grupta ise Tanju Eren, Korhan Karuşağı, Merih Aydın, Batur Yurtsever ve Nedim Tanyolaç’la birlikte çalıştı. Türkiye’deki grupların 2 günde bir dağılma hali ya da yenilenmesi, isim değiştirmesi gibi bir takım durumlar göz önüne alınırsa, 11 yıl bir grubun ayakta kalması mucize sayılabilir. Kırık Kalpler de Rock’n Roll yaparak 2006 yılına kadar ayakta kalmanın hakkını verebilmiş bir grup olarak Türk rock müziği tarihinde hak ettiği değeri görecektir. Grup, Barışarock Festivali’nin de içinde olduğu pek çok festivalde sahne almanın yanı sıra, solo konserleriyle de Türkiye’nin Rock’n Roll boşluğunu dolduruyordu.
Tibet 1992 yılında yerleştiği Avustralya’da da müzik adına boş durmamıştır.Geof Atchison’la berber yapıp da yayınlamadığı kayıtlar bir yana dursun, Gece isimli bir grup kurup, 2000 yılında bir de albüm yapmıştır. Konserler ve festivallerde sahne alması da cabası. 2006 yılında Mavi Sakal yeniden, Murat Tümer, Taylan Dedeoğlu, Batur Yurtsever ve tabii ki Tibet Ağırtan’la yeniden canlanmış, "Son...ki..beş..on" albümünü çıkarmıştır. Bu albümü, 2007 yılında yine Mavi Sakal’ın ‘Yeniden’ albümü izlemiştir.
Eh müzik sadece, sahneyle albümle bitseydi gerçekten farklı olurdu. Ama bu kadarla bitmiyor. Bu yüzden belki de Tibet ayrılıyor kendini düşünen müzisyenlerden öteye. Karşımıza 2006 yılında prodüktör olarak çıkıyor. ‘Sarışınlar Boktur’ isimli şarkısıyla ünlenen Zardanadam’ın ‘Dibini Gör’ albümü Tibet Ağırtan prodüktörlüğündedir.
Merih Aydın, Erdem Tonguç, Levent Bursalı ve İlhan Babaoğlu, "Tibet Ağırtan ile Rock'n'Roll" projesinde tekrar ama ‘yeni’den 2007 yılında Tibet’le bir araya geldiler.
Elvis Presley, Chuck Berry, Jerry Lee Lewis gibi isimleri dinlemekten bıkmayanlar, Tibet Ağırtan’ın müziğiyle konserlerde boy göstermeye ve doyasıya Rock’n Roll yapmaya devam ettiler. Tibet Ağırtan’ın sahnesi tarif edilemez bir enerjiyle dolu. Onun müziğinde kendinizi kaybediyorsunuz. Dans ederken, zamanı unutuyorsunuz. Çünkü o da mikrofonu ve gitarıyla sizi kendinizden geçiriyor. Müzik bu diyorsunuz ve belki de farkında olmadan yeniden 50’lileri, 60’ları yaşıyorsunuz. Sahneden inmesin, sahnesi bitmesin diye çırpınıyorsunuz. O da bitmesin istiyor belli ki ama gece bir biçimde son buluyor. Konser bitiminde tarihi öylesine şaşırıyorsunuz ki dışarıda sizi kız arkadaşlarınızın baskılı uçuşan, kloş kabarık etekleriyle beklediğine ikna oluyorsunuz. Ya da Chevrolet’siyle biri yanınıza yaklaşacak gibi geliyor. Bir de bakıyorsunuz 2000’lerdesiniz. Bu da size konser çıkışı daha büyük bir keyif veriyor.
Tibet Ağırtan’ı dinlemek böyle bir şey. Dünyanın en kibar insanı sahneye çıkınca cidden Mr. Hyde oluveriyor. Sahnede ‘başka biri olmalı’ diyorsunuz ama o Tibet… Tibet Ağırtan, Mavi Sakal henüz dinlemediyseniz ısrarla tavsiye ediyorum. CD’leri kasetleri bulunuyor.

2 Ocak 2009 Cuma

Kaşları Çatık Müzik Yazıları - 5

Karlheinz Stockhausen’in İki Piyano ve Elektronikler İçin Mantra (1970)
Yapıtının İçselleşme ve Dönüşümleri






















Karlheinz Stockhausen (1928), genel olarak yapıtların, yapıtın doğuşundan önceki, ve icracının yorumuyla dinleyiciyle buluştuktan sonraki zamanı da içine katarak yapıtın varoluşunu geniş bir süreç içinde ele alınması gerekliliğini, dönem bestecilerinin de bir kısmı gibi savunmaktadır . Bu sebeple Stockhausen’ın İki Piyano ve Elektronikler İçin Mantra (1970) adlı yapının kısa bir incelemesi de yapılıyor olunsa, yapıtın inşasının öncesi ve sonrası beraber alınmalı yapıt bu süreçler içinde değerlendirilmelidir.

Bu değerlendirmenin de bir den fazla yolu olabilir: bunlardan biri dönem sanatçılarının da yaşadığı dönüşümler üzerine: Stockhausen’da kesin varlığı bilinmeyen ama, dönemin Avrupalı bir kültürünün mensubu olan, özellikle de entelektüel çevrelerin ve dönem sanatçıların genel hassasiyeti olarak, inançların kırılma noktalarından birini oluşturan, 2. Dünya Savaşı sürecidir. Bu süreci irdelemenin genel getirisi olarak ise, nihayette herkesin ilâhi affa uğrayacağına inanan kimselerin bir kültürün ya da belirgin bir bölgenin limitli perspektifinin dışına çıkma eğilimin acıları ortaya konabilir. Kısacası yabancılaşma: ki; bunun da göstergesi olarak ‘kişisel işlerin daha yoğun hissiyatlar içinde ortaya konulması’ durumunun varlığını söylemek de yanlış olmamalıdır.

Bir diğer yol ki; asıl ulaşılması gerekilen noktaya kendisi ve yapıtları üzerine yazdığı pek çok yazı ve röportajda da anlattığı gibi ulaşılması doğru olacaktır: Stockhausen’ın, kendi değişim sürecini “1950’den itibaren beş devrim” olarak adlandırdığı anlatımıyla mümkün olmaktadır: 1951’de Stockhausen’ın tonalite üzerindeki taze değişim noktalarının bulunduğu ve 12 ton üzerine yaratılmış olan metodun radikal değişimini gerçekleştirmiştir. Bu dönem içinde Stockhausen; Milton Babbitt, John Cage, Morton Feldman’dan etkilenmenin yanı sıra, yapıtlarıyla ayrışmaya da başlamıştır. Tam da bu döneme denk gelen süreç içinde kendi değimiyle “yıldızların fantastik müziğini” yapmaktadır: Kontre – Punkte (1952-53) adlı yapıtında, puantilizme yönelim göstermiş ve sade notaları ve pure elektronikleri idealize etmiştir.

Zamanla “Post – Webernian serializm ”den uzaklaşmış, daha çok John Cage’de son derece doğallıkla karşılanan Cage’in 1950’lerine yani “oryantalizme” yönelmiştir.

1960’larda, kendi performans gruplarıyla gerçekleştirdiği işler ön planda olmuştur. En büyük yapıtlarından biri olan Kontakte’yi (1960) de bu dönemin başında yazmış olması yapıtın aynı zamanda performansı bakımından kolektif bir ürün olarak karşılaşılması da tesadüf olarak değerlendirilmemelidir. Bir diğer kolektif ürün ise hiç kuşkusuz yeni bir dil önermesi de sunan, Stimmung (1968) adlı yapıttır. Stockhausen tarafından 6 ses için yazılan parça, icrası için belki de uzun zaman alacak ve kendisinin de katılımını (6 kişiden biri olmanın dışında) zorunlu kılacak bir yapıt olmuştur. Kaldı ki bu yapıt aynı zamanda, gruplarıyla yaptığı performansların da tepe noktası olmuştur.


1970’lerde vardığı noktada ise Stockhausen’in kendisinin de kendisi için görüşü olarak, “yeni müzikal tekniklere” yönelimi fark edilmektedir. Bu sürecin başlangıcı ise, İki Piyano ve Elektronikler İçin Mantra (1970) adlı yapıtı olmuştur.


Felsefi temeli ve genel anlamı dinî hece ya da şiir olan ve kişinin, “ruhanî kanalları” olarak ortaya çıkmakta ve ruhunun maddeden bağımsızlaşmasını sağlamakta olan Mantra; hecelerle ya da kelimelerle oluşan titreşimler, daha yüksek bir bilince ulaşmasını amaçlamaktadır. Ancak ruh ile madde arasında herhangi bir bağ kurulmadan o bağı çözmek de pek mümkün değildir. Bu sebeple, mantra, sanıldığının aksine, madde ile ruh arasındaki bağı pekiştirmekte ve hemen ardından tamamen koparmadan onu çözümleyerek, arınmış serbestliğe ve bilincin salınımına izin vermektedir. Bu dolayımla kişinin kendini bulması sağlanmakta ve tanrının bireyin kendi hayatının içine oturtulması ön görülmektedir. Bu serbest salınımın yarattığı boşluk hissiyle kişi kendini kaybederken, ‘başka’ bir kendiyle karşılaşmaktadır.

Mantra bağlamı gereği, döngüsel paradoksları yaratmak için kurulan hiyerarşik düzenlerde sürekli yukarı ya da aşağı hareket edilse de, hiyerarşinin gereğine rağmen, yine başlangıç noktasına gelinirin bilinçle yapılan yolculuğudur. Bu tanım mantranın aynı zamanda türbülanslar ve aynı anlama gelen spirallerle olan bağlantıyı da ortaya koymaktadır.

Stockhausen Mantra’da, Satprem’in , Sri Aurobindo veya Bilincin Macerası (1964) adlı kitabın içinden alıntıladığı “tanrıyı hayatımızın içine getirmek (taşımak)”cümlesinden yola çıkmaktadır. Oluşturduğu ufak formlar o tarihlerde Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan , doğu mistisizmi, müziği ve felsefesi Stockhausen’in müziğinde de “ruhanî bir yönelimi” pekişmektedir.

Tek sesin etrafında dönülerek trans haline girme ya da trans halinde de mümkün olabilecek tek sesin etrafında dönme durumu Stockhausen’in eserinde minimal örüntüler doğrultusunda kendine yer bulmaktadır. Öte taraftan eserde dizisel devinim, frekansların değiştirilmesi dolayımıyla doğu müziği”nin realize edilebilirliğini kanıtlamıştır.

Yaptın içindeki en belirgin unsur; aynı melodinin, aynı periodlarda ve karşıt metotlarla, yinelenen efektlerle kullanımıdır: Serializmin doğrudan ilişkilendiği parça içinde 13. nota sinüs akorduyla çalınmaktadır. Birinci piyanist 13. notayı yüksek verirken ikinci piyanist, aynasını alçaktan çalmaktadır. Her 1. ve 13.mantra döngüsü yansıtılmış sinüs akordununun birebir aynısıdır ve tamamen doğal duyulmaktadır. Bu da 12 ton müziğinin geleneksel yapısının biraz farklılaştırılması durumunu ortaya koymaktadır.

Müzik aleti veya ses ya da herhangi bir biçimde gerçekleştirilen ses üretimi, bedenin gönderdiği soluk veya hava dalgalarıyla bütünleşir ki; bütün kontrol kaynaktan saçılan parçacıkların dış etmenleriyle de birleşerek dalgaların izlediği yolun dokularını da ulaşır. Bu dalgaların parçaları kulağa çarptığı zaman kulak kemiğinin ince zarında titreşim kurulur. Bu ulaşım, doğruca orta kulağa gönderilir, üç kemikte titreşir. Onlar kulak ovali tarafından dönerek sıvı ile iç kulağa alınır. Titreşimler sıvı ile sinir hücrelerinin saklama mekanizmasına iletilir. Her bir titreşim için mekanik sallanma kurulan uyarı sinirlerini itilir. Bu sinirler sesi beyne iletirler ve duyum gerçekleşir. Bu yolculuk esnasında pek çok tepkime ve etkime oluşur. Sinüs dalgası, bu kulak sıvısının oluşturduğu titreşimleri etkileyen belirgin bir özne halindedir. Onun sağladığı değişim, algının dengesel olarak yaşadığı dönüşümün farkındalığına bürünür.

Mantra ritmik olarak Stockhausen tarafından, notaların arasındaki uzaklığın soru cevap şeklinde verilebiliyor oluşu, şiddetli yada daha puslu algılanmasını sağlamaktadır. Bu nüans oynamaları serializmin gelenekselliğinin minimalizmle bütünleştirilmesi mümkün kılan ilk faktörler arasında gelmektedir. Bu durumun yanı sıra ritmik değişimlerin oluşturduğu serializmin, mikro gürültülerin toplamından oluşan ses dizgesinin açılımı olarak da değerlendirmek mümkündür. Yani anlık bir sesin dalga enleminin açılmasında (ses şeridi) duyulacak olunan seslerin bütününün oluşturduğu lineerlik durumunu da parça içinde kendini göstermektedir. Genişleyen ya da daralan zaman cetvellerinin – ki birden fazla olduğunu söylemek yerinde olacaktır – düzensiz benzerlikler meditatif olarak kabul edilebilir. Canlı elektroniklerin kullanımıyla yoğunlaşan, performans ağırlıklı olarak icracının sezgileriyle bütünleşmektedir.

Parça içinde bir akışkanlıktan da söz etmek mümkündür. Bu akışkanlık aynı zamanda piyanoların oynanmış frekanslarıyla ortaya çıkmakta olan, Budist gonglarına da gönderme olarak anlaşılmaktadır. Parçanın mistisizminin beslendiği yer aslında gongların betimlemesiyle uyuşmaktadır. Bu durum aslında sadece Avrupa bakış açısının bir sonucu olsa da realize edilmiş bir soyutlamadan bahsetmek de yerinde olacaktır. Düzenli ritimlerin, düzensiz kullanıldığı parçada idealize edilmiş bir “pure harmony”den de söz etmek mümkündür. Bu da Stockhausen’in kendi cümleleriyle parçanın çıkışına ilişkin de fikir vermesi açısından şu şekilde anlatılmaktadır:

“Şoförün yanında oturuyordum. Bilincimi tümüyle gevşettim. Kendimi dinliyordum ve bu melodiyi duydum. Hepsi çok kolayca biraraya geldi. Çok uzun bir süreçte gerçekleşebilecek bir müzikal figür yada formül düşüncesi zaten aklımdaydı. 50 yada 60 dakikadan söz ediyorum ve bu melodiler daha sonra daha ufak formlarda ele alacağım formülün merkezleri olacaktı. Bu melodiyi bir zarfa yazdım…”

Basit formların üzerine kurduğu yapıya frekansların değişimlerini kullanarak oluşturduğu alışıla gelmedik Avrupalı bakışıyla “mikrotonal” olarak tanımlanabilecek tampere sistem dışında, genellikle doğu ve uzak doğu tınılarında duyulabilecek ses aralıklarıyla oluşturduğu parça da oniki tondan fazlasını kullandığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Her notanın neredeyse, belirgin bir sürekliliği bulunan parçanın içinde, ritmik tutarlılık ve keskinlik durumu da söz konusudur. Parçanın yazımında, katı formüllerden yararlanılmış olunsa da, onlarla örüntülü bir yapıya sahip olduğu söz konusu değildir. Bu da belirgin bir karmaşanın başlangıç ve bitişini de içine alan bir süreci ortaya koymaktadır.

Parçanın içinde kullanılan bitişimsiz ses örüntüleri, parçanın derinliğine işaret ederek kaosun gerçekliğini sunabilmektedir. Aslında parça, insan bilincinin özgürleşmesinin (ruhu maddeden ayırma durumu – tam da mantranın içeriği) realize edilmesi olarak da anlamlanabilmektedir. Bu durumun gerçekleştirildiği temel öğe olarak ise, parçanın içindeki dokunun karşılıklı çekimsel (itimsel de olabilir) türbülans etkisi olduğu söylenebilir.

Derinliği veren bir diğer önemli nokta ise, parça içinde determinist seslerin kullanıldığı alanların genelde dokunun seyreldiği noktalar oluşudur. Bu durum aslında net bir biçimde gözlemlenen düzensiz salınımların çıkardığı ses dizgelerinin de kullanıldığına işaret etmektedir.

Parçanın özellikle 15. kısmında karşılaşılan boşlukta çalınan gongları betimlemeleri, sözü geçen türbülans meselesinin yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Yapıtın bu kısmında, birbirini izleyen periyodik katmanlar belirgin bir biçimde görülürken, sözü geçen peryodik katmanların değişkenliği de söz konusudur. Burada idealize edilen tını her ne olursa olsun başarılanın “akışkan bir ses” olduğu neredeyse kesindir. Periyodik akış birden fazla sesi (modu) harekete geçirmekte, düzensiz bir akış oluşturmakta ve türbülansı yaratmaktadır.

Bir parçacığın bir diğeriyle somut çarpışması dolaymıyla duyulabilir seslerin duyulamazlığa doğru evrilmesi süreci (istenilen bu olmasa bile) parçanın karakteristiğini oluşturan unsurlardan biri halindedir.

Kısa ve uzun süreli türbülanslar üzerine kurulu bir müzikle karşı karşıya kalınmış olduğu her ne kadar söylemsel bir tespit olmayacaksa da gerçektir. Yapıtın içinde bir nevi soyutlamanın ötesinde, “zaman algısı”nın (mantra ile girilmiş olunan) trans halindeki gibi değişim durumu söz konusudur. Yani trans halindeki bir kişinin zaman algısındaki değişimler de ritmik dokunun türbülansı ile verilmiştir.

Türbülansın başlangıç aşaması, oluşması ve bitiş sürecine ilişkin bir eser olduğu da söylenebilir. Burada türbülansı ruhun özgürleştirilmesi olarak alınırsa, aslında söylem farkı da yaratılmış olunmaz. Somut bir örnekle durumu ifade etmek gerekirse, seslerin akışkanlığı konusuna klasik bir musluk örneğiyle açıklanabilir. Yapıtın içindeki seslerin bazen ara ara damlattığını, bazen fışkırttığını, sonuna kadar açıldığında ise düzensiz bir biçimde aktığını ve buradan da kaosun içinde bir düzenin ortaya çıkıyor olduğu söylenebilir.

25. kısımda, seslerin ve ritmik dokunun da çoğalmasıyla, sistemin içerdiği modlarda artış duyulmaktadır. Bu kısımda modlar sanıldığı kadar denetim altında mı ya da denetim altına alma ihtiyacı hangi oranda tartışmalı bir durumu ortaya koymaktadır.
Parçanın genelinde yeni bir genel frekansın içinde iki ya da daha fazla sinyalin lineer olmadan doku oluşturması durumunun yanı sıra, çıkan seslerin karşılıklı devinimi de söz konusudur. İki piyanonun birbiriyle kurduğu ilişki hiç kuşkusuz sadece ritmik değil aynı zamanda modülerdir de. Ancak bunu sağlayanın yalnızca piyano icracıları olduğunu söylemek de bir yanılsamaya sebep olacaktır. Piyanoların birbiriyle kurduğu ilişkinin yanı sıra genişletme ve halka modülasyonlarının elektronikler tarafından da pekiştirildiği ve bu durumun neredeyse parçanın karakteristiği olduğu açıktır.
Yapıtın bitişinde uyanan hissin aslında seslerle idealize edilmiş olunan üst insana sadece seri ve ritmik doku dolayımıyla değil, frekans örüntüleriyle de ulaşıldığının ispatıdır.
Kısacası, İki Piyano ve Elektronikler İçin Mantra (1970), Stockhausen için gerçek bir konvansiyonel notasyona geri dönüş olmamasına karşın, kendisinin de anlatımıyla “tek bir sade melodi”nin üzerine kurulu parçacıklarla oluşturduğu bir yapıttır.


Yapıtın İletişimselliği Üzerine Bir Küçük Not

Gerçekte müzik geniş bir çerçeve içinde yol gösterici rolünü üstlenen icracılardır. Bu almak için vermek ya da başka bir iletişim kurma biçimi olabilir. İcrasıyla ilgili olarak asıl olarak ihtiyaç duyulanın, parçanın psikolojisi için çok ilginç aksesuarlarını, gülümsemek, beklenen alkış, doğal şükran veya dinleyicinin ruh haliyle duyguyu birleştirir olmasının gerekliliğinin ötesinde başka bir psikolojinin oluşması dert edinilmiş olunmalı. Yaratılan bir atmosfer söz konusudur. Var olan ürünün de artık ne besteciye, ne icracıya ne de dinleyiciye tam olarak bağlı ya da tam olarak kendinden bağımsızlaştırdığı düşünülmemelidir. Bu durum oluşan atmosfere de katkıda bulunabilir. Sürecin yayılımı özellikle de icracı tarafından hissedildiği takdir de var olan derinlik yakalanabilecektir.

Müziğin besteci tarafından yapılan bir soyutlama biçimi olduğu düşüncesiyle, icracı tarafından soyutlanmanın geçişinin mümkün kılındığı ve dinleyiciyle sadece bestecinin kendi varoluşunu ispat ettiği bir ayna örüntüsünün kurulabileceği unutulmamalıdır. Bunu basit bir anlatıma indirgemek gerekilirse şöyle de denebilir: herkesin kabul edeceği gibi müzik bestecinin ve dinleyicinin kafasındaki ilk ve son örnekler gerçek sesler değil fakat hayaller, fikirler, idealler ve duygulardır. Bütün bu hissiyatın realize edildiği yer ise dinleyiciye geçmekte olan süreç ve dinleyicinin içsel ve dışsal yaşantısıyla da gelişen sürecin ortaya çıkardığı durum gerçekleşmektedir. Bu noktada, müzisyenin yaratılarının tek realize edildiği yer aslında dinleyicinin içinde oluşan “beğeniden” öte bir sonuçtur. Bu sonucun hayata taşınması ise bestecinin, kendisinin – kendisine ispatından öte yaşamsal diğer faktörlerin iç ve dış dünyalarında dengesine katkıda bulunmaktır .

30 Aralık 2008 Salı

Kaşları Çatık Müzik Yazıları - 4















Nadia Boulanger

Babası Paris Konservatuarı’nda şan öğretmeni olan Nadia Juliette Boulanger, 1187 yılında Paris’te doğar. İlk müzik derslerine babasıyla başlar ve sonrasında, Paris Konservatuar’ında, Gabriel Fauré, ile bestecilik ve Charles Marie Widor ile org derslerine devam eder. Profesyonel müzisyenlik hayatına École Normale de Musique'de besteler yapmanın yanı sıra, kompozisyon, müzik tarihi, orkestrasyon ve koro yönetimi dersleri vererek başlar.

1908’de kendisine Roma ikincilik ödülü kazandıran “La siréne” isimli kantatı yazar. Bu yarışmanın birinciliğini ise “Faust et Héléne” adlı kantatı yazan kız kardeşi Lili Boulanger alarak, aynı zamanda Roma büyük ödülünü alan ilk kadın besteci unvanının da sahibi olur. Sağlık durumu iyi olmayan Lili (Juliet Marie Olga), 15 Mart 1918’de, yirmidört yaşında hayatını kaybeder. Bu ölümle birlikte Nadia Boulanger, besteciliğe oldukça uzun bir ara verir ve mesleğine müzik öğretmeni ve orkestra şefi olarak devam eder.

1921 tarihinden itibaren, Fontainebleau’daki Amerikan Konservatuarı’nda ders vermeyi sürdürür.


1937’de Londra Kraliyet Filarmoni Orkestrası’nın konserlerini yönetir. 1938’de Boston Boston Senfoni, Philedelphia Senfoni ve New York Filarmoni orkestraları ilk kez kadın bir şef, Boulanger tarafından konserler verirler.

İkinci Dünya savaşı’nın sonuna değin Amerika’da, Washington Müzik Yüksek Okulu’nda ve Peabody Konservatuarı’nda öğretmenlik yapar. 1945’den sonra, Paris Konservatuarı’nda yönetici olarak meslek hayatını sürdürür. 1968’de Honorary Doctor of Music ödülüyle Oxford Üniversitesi tarafından “onurlandırılır” ve 22 Ekim 1979 Paris’te ölür.

Fransız entelektüel kadınlarının oluşturduğu geleneksel halkanın bir parçası olarak, oldukça değerli sayılan Boulanger, o kesimin tabiriyle salon filozofları arasında yer alırken, tarihsel politika tartışmalarında bulunur.

Boulanger’in kendisine göre ise müzikal estetiklerin argüman, müziğin geleceğinin hasıl olduğu bir çevrenin sakinidir. Paris’teki önemli müzik insanları arasında yer alan, Maurice Ravel, Igor Stravinsky, Albert Roussel, Darius Milhaud, Arthur Honneeger, Fancis Poulenc’in de içinde bulunduğu kimselerle sürekli görüşme halindedir ve onlarla beraber, Paul Valéry ve Paul Claudel ile Thomas Mann’ın son dönem çalışmalarını tartışırlar.

Müzik adına teknik bir çok mevzua hakim olan Boulanger’in armonik transpozeler, enstrümantal tekniklerin yanı sıra struktüel analizlere, Yunan modlarına ve Gregoryan şarkı söyleme tekniği konusunda da hakimiyet sahibidir.

İlk Amerikalı öğrencisi olarak da bilinen Aeron Copland’ın org ve orkestra için yazdığı senfoninin ilk yorumlanışında (1925) Boulanger, org solisti olarak yer alır. Aaron Copland’a, Copland’ın kendisi ve müzik yazımları konusunda, “yirmüç yaşında genç bir adamın elindeki örneğe benzer bir senfoni yazabileceğini ancak beş yıl içinde gerçek bir “katile” dönüşebileceğini” söyler.

Öğrencilerinden biri olan Don Campbell 2002 yılında “Nadia Boulanger — Teacher of the Century” isimli bir yazı yazar ve 25. ölüm yıldönümü dolayısıyla Colorado Üniversitesi’ne bağlı Amerikan Müzik Araştırma Merkezi’nde “Nadia Boulanger and American Music” ismiyle düzenlenen sempozyumda da okunur.

Kaşları Çatık Müzik Yazıları - 3


Ulvi Cemal Erkin’in ve Piyano Öğrenimine Yönelik Yazdığı Yapıtları

1930’lu yılların başından itibaren Türkiye’nin kültürel değişim döneminde, hem eğitim hem de müzik alanında önemli roller oynayan Türk Beşleri’nden biri de Ulvi Cemal Erkin’dir. Galatasaray Lisesi’nde öğreniminin bir kısmını tamamlayan Erkin, Paris Konservatuarı’na kabul edilen ilk üç Türk besteciden de biridir. Ulvi Cemal, uzun yıllar Amerika’da kompozisyon öğretmenliği yapan ve ilk kadın orkestra şefi olarak da bilinen Nadia Boulanger ile “Ecole Normale Musique”’de kompozisyon çalışmış, eğitimini tamamladıktan hemen sonra da Musiki Muallim Mektebi’nde piyano ve armoni öğretmenliğine başlamıştır.

Alanındaki ilk ürünlerini Paris’te veren besteci, Türkiye’ye döndükten sonra da kompozisyon çalışmalarını sürdürür ve piyano için beş küçük parça yazarak adını da “Beş Damla – piyano için” (1931) koyar. İlk kez kendisi tarafından Sivas Orduevi’nde seslendirilen (7 Kasım 1931) ve Çağdaş Çoksesli Türk Müziği’nin ilk denemeleri arasında yer alan bu parçalar “oyun, kaya başı, şiir, şaka, oyun” adlarıyla anılır, ancak “Beş Damla” ismiyle benimsenir.

Kendisi gibi Galatasaray Lisesi mezunu olan Cemal Reşit Rey'in de eserlerinde açıkça gözler önüne serilen Empresyonizm’in izleri Ulvi Cemal Erkin'in eserlerinde de görülür. 19. yüzyılın son yarısında Fransa’da, önce görsel sanatlarda görünen Empresyonizm kısa zamanda Avrupa’nın önemli bir bölümündeki sanatçıları sadece resim sanatında değil müzikte de etkilemiştir. Ulvi Cemal Erkin’de bu akımın izlerini taşıyan bestecilerden biridir:

“Sovyet musiki tenkitçisi Prof. A. Veprik “Beş Damla”yı Moskova’da dinleyince armonisini fazlaca aranılmış bulmuş ve bazı ölçülerinde impresyonizm izleri görmüştü. (İzvestia Gazetesi, Moskova:2 Kasım 933).”
Erkin, 1937 yılında “Beş Damla”nın bir parçası olarak da nitelendirilebilen ancak “Beş Damla”dan tamamen bağımsız olan “Çocuklar İçin Yedi Kolay Parça – piyano için” isimli yapıtını yazdı. Bu yapıt “Duyuşlar – piyano için onbir parça”nın (1937) bir kısmını oluşturuyordu. İki farklı ada sahip bu eserler, önce “Duyuşlar” adıyla anılan ve “karışık onsekiz parçalık bir dizi”den oluşan eserlerdi. Besteci içlerinden kolay olan yedi parçayı sonradan ayırarak, “Çocuklar İçin Yedi Kolay Parça” başlığını taşıyan yeni bir dizi oluşturdu ve geriye kalan onbir parça, “Duyuşlar – piyano için onbir parça” adıyla tanındı.

“Duyuşlar” ilk kez 17 Nisan 1947 yılında Ankara Halkevi’nde Erkin’in eşi Ferhunda Erkin tarafından çalındı.

Duyuşlar – Piyano için Onbir Parça (1937)
1. Oyun (Allegro Vivo)
2. Küçük Çoban (andante)
3. Dere (Allegro Vivo)
4. Kağnı (Allegro Vivo)
5. Oyun (Allegro Vivo)
6. Marş (Tempo Di Marcia)
7. Şaka (Vivace)
8. Uçuşlar (Agitato)
9. Oyun (Allegro)
10. Ağlama Yar Ağlama (Lento)
11. Zeybek Havası ( Allegro Moderato)

Eser ayrı ayrı parçalar halinde çalınmakla birlikte, aynı anda çalındığında verdiği izlenim bir bütün olduğu yönündedir.

Birinci parça olan “Oyun” aynı tema üzerinde devinirken, aksak ritimlerin kullanımı da dikkat çekmektedir. Bas ses çoğunlukla tek bir sesi tutmakta ancak, kimi zaman eşlikli bir biçimde temanın ilerlemesine yardımcı olmaktadır. Parça tek bir melodi ve varyasyonlarından oluşmaktadır. Ancak giriş gelişme sonuç gibi sık kullanılan bir yapıya sahiptir.

“Küçük Çoban”da sol el dem tutmak amacıyla eşit aralıklarla aynı notayı tekrar ederken sağ el melodiyi çalmaktadır. Eser içinde piyano her ne kadar bas sesi tutuyor olsa da, serbest devinimde hareket eden sağ elparçanın ölçüsüzlüğünün göstergesidir. Fonksiyonel olarak “geleneksel türk çalgıları”na gönderme yapılırken, “Anadolu ezgileri”nden esinlenerek yazıldığını ortaya koymaktadır.

Ardından gelen “Dere” isimli bölüm “Ulvi Cemal’in Empresyonizmi”nin tam bir göstergesi olarak “betimleme” içermektedir. Eserin adından da anlaşılacağı üzere derenin akışının zamansal tasviri sağ elde verilmiş, sol elin melodik temayı yineleyişi bunu da çesitli sekanslarla bütünlüyor oluşu ise su sesini imgelemektedir. Eserin sonunda ise tek bir su damlası duyulmaktadır.

“Duyuşlar”ın birçok bölümünde olduğu gibi “Kağnı” isimli bölümde de betimleme isteminin izlerini yakından görmekteyiz ki, burada kağnının ilerlerken çıkarmış olduğu gıcırtıların imgelenmesi, disonans seslerin kullanımıyla verilmekte, sol elde ise arabayı çeken öküzlerin adımları resmedilmektedir. Bu imgeleme birinci ölçüden dördüncü ölçüye kadar, forte başlayıp, decrescendoyla öküzlerin hareketlerinin sesini yavaşça hareket etmekte olan arabanın sesinin altına almaktadır ve bunu beşinci ölçüden itibaren belirginleştirmektedir. Eser Largo olarak icra edildiğinde gerçek bir kağnı arabasının tasvir etmektedir. Eser Largo olarak icra edildiğinde gerçek bir kağnı arabasının tasvir etmekteyken “Duyuşlar”ın orijinal edisyonunda ‘Allegro vivo’ olarak görülmekte ve gerçek kağnı tasvirini yerle bir etmektedir. Çocuklara yönelik olarak yazıldığı düşünülen eser bir eğitimci olan Erkin’in yanılsama içinde olduğunu göstermektedir. Pedal kullanımları sol elde icra edilen pedal sesleri tutarak kağnı izlenimini yoğunlaştırmak üzerine kurulmakta, parçanın “gelişme” –B– bölümünde sol elde de, tiz seslerin yazımı ve kullanımı için sol anahtarına geçiş kağnının devindikçe sesinin daha da yoğunlaştığının ve öküzlerin deviniminin daha da azaldığını soyutlamaktadır. Son üç ölçüde ise kağnının uzaklaşma ya da durma hissi işlenmektedir.

Türk Müziği’nin makamsal dizileriyle bir modal oluşturmuş olan Erkin’in bu eserlerinin toplamında, “Anadolu ezgilerine” göndermeler yapıldığı ve asıl “soyutlananın” Anadolu olduğu açıkça ortadadır ki; bu Mahmut Ragıp Gazimihal’in “Ulvi Cemal’in Yeni Yazıları” başlığı ile 15 Mart 1938 tarihli “Varlık” dergisindeki yazısında da belirtilmektedir:


“Öteki “Ondört Piyano Parçası”na gelince; bunlar yakında 18 parçayı bulacak, adı da ona göre değişecekmiş. Hepsini dinledim, piyano susunca memleket sesleriyle sarılmış bulunduğumu duydum; hepsinde Anadolu sesleri ve mahalli renk arama kaygusu esas; ikinci parça bir nevi kanun. Dördüncü, bir halk türkümüzün armonizasyonu ki ondördüncü parça yine bu ezginin başka bir şekilde armonilenmişidir. Parçaların her birinde piyano maharetine ait başka bir fakülteyi belirtecek bir unsur esas tutulmuş. Altıncı parça yine öz bir pentatonik; nükteli bir marş ritmi gösteriyor. Sekizinci parçada da benzer bir nükteci ritim var. Yedinci parça, sağel figürasyonları altında tekerrürlü bir melodi ki, çok şairane. Onuncu parça, tek bir not pedalı üzerinde ağır bir anadolu uzun havasıdır. Onbirinci, bol bir ritim nehri halinde dalga dalga coşarak akıyor; oyun havası halinde. Ritmin durmadan değişmesine rağmen umumundan 5/8 intibaını alıyoruz. Onikinci yine bir halk türküsü. Onüçüncü bir nevi artistik piyano etüdü.”


Özet olarak Ulvi Cemal, “Duyuşlar” ve “Beş Damla” gibi piyano eserlerinde kullandığı “yeni tekniklerle” ve kendi dizileriyle oluşturduğu modal armoniyle pekiştirilmiş önermelerini; kompozitör olduğunun göstergesi olarak, Çağdaş Türk Müziği’nin armonizasyonunun “kimlikleşme” sorununa dair eserlerinin “kimliğiyle”, ortaya koymuştur. Duyuşlar isimli eserinin Erkin’in eğitimci kimliğini yansıtıyor olduğu düşünülürse, piyano öğretmeni olan kimliği hakkında “Duyuşlar” baz alınarak olumlama yapılması tartışmalıdır.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Müzikal mevzularda bir klasik: yıl sonu değerlendirmesi

Romanlı, rocklı, yıldızlı, festivalli, çok dilli, türlü türlü müzikleri geride bıraktık. Yeni yıl kuşkusuz bize yenilerini  getirecek, ama biz eskiden ve eskiye öykünmekten vazgeçemeyeceğiz gibi görünüyor.

----------------------------------

2008 yılı, her yıl olduğu gibi, ara ara şahane, ara ara korkunç ama bir ara, bir biçimde geçti ve bitti. Bugün geri sayıma da başladık. 31 Aralık sabahı, yılın son gününe uyanacağız ve belki de yılın değerlendirmesini kimimiz içimizden, kimimiz birkaç arkadaşımızla ya da ailemizle yapacağız. Yılın müzik olaylarının değerlendirmelerini, Amy Winehouse’un uyuşturucu problemleri, Michael Jackson’ın Müslüman oluşunu, "McCartney, Madonna eşlerinden boşandı mı?’ gibi dedikodular üzerinden yapacak değiliz. Kuşkusuz çoğumuzun da umurunda olacak mevzuular değil.

2008’de ne olmuştu?

Zaman o kadar hızlı akıyor ki, bazen tarihler, ve hatta türler bu yüzden birbirinin içine karışabiliyor. İşte post- post modernizm böyle bir şey olsa gerek!

Bu sene Türkiye’ye damgasını vuran tür, kuşkusuz rock müzik oldu. Geçen yıllarda yükselişe geçen rock müziğin artık müzik listelerindeki yeri de ayrıldı. Öyle ki Mor ve Ötesi’ni bundan birkaç yıl önce büyük sahnelerde bile hayal etmekte güçlük çeken dinleyicileri, Eurovision heyecanını iyiden iyiye yaşadılar. Öte yandan rock listelerinde 60 küsur hafta kalma marifetini gösteren Nev ve Emre Aydın severler mutlu oldular. Emre Aydın severlerin mutluluğu ise, MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde aldığı "En İyi Albüm ve Yılın En İyi Sanatçısı’ ödülleriyle ikiye katlandı.

Ama bu yıl en sevilen etkinlikler ve müzikler, Roman havaları oldu. 2007’nin Aralık ayında piyasaya çıkan albümleriyle yankı uyandıran grup Dolapdere Big Gang oldu. Bu yıl Mayıs ayının altısına tekabül eden gece hepimiz gül dallarına adaklarımızı bağladık. O gece, Sulukule, Ahırkapı "Hergün Hıdırellez olsa…" dedirtti. Ardından yapılan Efes One Love Festivali’nde, Çingene çaldı, punklar oynadı. Diskolarda da bol bol Çingene esintileri duyduk. Sabaha kadar bitmek bilmeyen eğlencelerde, Bulgar Devlet Radyosu Kadın Vokal Grubu’nun müziklerinin bile mix’li hali dinlendi. Bol trompetli, bol davullu müzik en çok hoplatan oldu. Keza Sezen Aksu bile prodüktörlüğünü Arto Tunçboyacıyan’ın yaptığı "Deniz Yıldızı" adlı albümünde "Roman" isimli bir şarkısıyla dikkat çekti.

Tarkan albümden daha çok Doğa Derneği’nin Hasankeyf’e kurduğu ofisin açılışına katılımı ve çevreci söylemleriyle gündeme geldi. Buna rağmen Billboard başta olmak üzere, birçok listede, uzunca bir süre 3 numaranın sahipliğini yaptı.

Yeni sesler de çıkmadı değil. Örneğin, Yasemin Mori tarzını ve kişiliğini çıkardığı albümün içine yedirerek hem cesaretini kanıtladı hem de kalıcı olacağının altını çizdi.

İstanbul yine festival cenneti oldu. Bu yıl Rock’n Coke bir biçimde yapılamadı. Onun yerine Barışarock barış söylemini doğru zamanda ve yerde bir daha pekiştirdi. Kafkasya’da savaş çıktığı sırada festival, Gürcü heavy metal grubu, Heavy Cross’u sahneye çıkarmıştı . Öte yandan Hakkâri’den gelen Ferec Kürtçe metal şarkılarıyla festivalde sevilen gruplar arasındaydı. Pekçok grup sahne aldı, coştu, coşturdu. İstanbul dışındaki festivallerin ise en iyisi alan tercihinin yanı sıra, konuklarının da kalitesiyle öne çıkan Zeytinli Rock Festivali oldu. Festival, pek çok Türk rock grubunun yanı sıra, Alev ve Tiamat’ı da sevdikleriyle buluşturdu…

Bu yıl 18.’si düzenlenen Akbank Caz Festivali’nde Stephan Micus’u, James Carter Quintet, Tomasz Stanko Band, Ron Carter’ı izledik. "Şehrin Caz Hali" izleyicilerini bir hayli dinginleştirdi.

Alternatif müzikten yana seçimimiz de 60’ların sonları, 70’ler ayarında oldu. Saykodelik kelimesini duymaktan kimilerine gına gelmiş olsa da müziğin deneysel biçimini, deneye deneye bulacağım söylemini pekiştirmekten çekinmeyen gruplarımız oldu. Kimi gruplar birkaç değişiklikle de olsa yoluna devam etti.

İstiklal Caddesi’nde 10 yıldır aynı şarkılar müzik marketlerden savrula dursun, tulumcusu, kemancısı, trompetçisi, flütçüsü Cadde'nin üzerine deneyselin en güncelini taşıyarak 2008 İstanbul post post modern müziğin önümüze sundular. Öte yandan, bu işten kârlı çıkan sokak müzisyenlerinin enstrüman tercihleri santurdan yana oldu. Sadece İstiklal Caddesi üzerinde değil, Kadıköy Bahariye’de de, İstanbul Metrosu’nda da müzisyenler vardı ve iyi ki de vardı!..

Yabancı müziklerdeki seçimlerimiz nedense ağırlıklı post-punk öğeler taşıyordu. Indie merakımızı cezp etti... Biraz abartıp, 80’lere geri döndük. Geri dönüşümüz 90’lara hatta 00’lara kadar taştı. Sonra yavaşlayıp zamanı iyice geriye aldık. Pikaplarımızın tozunu aldık, iğnesini yeniledik, 45’liklerimizi,    geçirip pikaplarımıza koyduk. Teknoloji ve sermaye bizim zaten yıllardan beri severek dinlediğimiz 45’liklerin dijital versiyonlarını cebimize indirmemiz gerektiğini söyledi. Şimdi bakıyoruz da Ayla Dikmen’in "Anlamazdın" şarkısı telefon zilimiz olmuş bile. Hadi hayırlısı…

Ek: 2009’da Moğollar 41. Yılını kutluyor. 41 kere Maşallah diyoruz Atlamış olabileceğim ama kutlanması gereken daha ne varsa da kutlu olsun…

Hepinize mutlu, sağlıklı, krizi teğet geçilmiş bir yıl diliyorum… Dünyanın sesleri 2009’da da sizinle olsun.

Özge Ç. Denizci
2008 hatırası

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...