11 Mart 2010 Perşembe

Şubat ayı öznel (Özgece) ay sonu değerlendirmesi

Şubat ayının tamamı, Haymatlos& Çalıntı Sahnesi’nde çıkan grupları izleyerek, evde de yeni keşifler yaparak geçti. Her ne kadar başka yerlerde konser veren grupları dinlemeye gitmeye çalıştıysam da son şarkılarına bile yetişemedim.

"Soul Kitchen' kulağımı nasıl açtı"nın hikâyesi

Ocak sonu gibi izlediğim ‘Soul Kitchen’ filminin bana çok şey kattığını söylemem gerekir. Luxus’tan tanıdığımız çok sevgili arkadaşlarım Alper Bakıner, Kamucan Yalçın ve Ozan Murat’la birlikte izlediğim film bizi inanılmaz mutlu etti ve adeta günümüze anlam enerji ve daha ne kadar güzellik varsa kattı. Hepimiz filmin jeneriğini, belki filmden bile çok sevdik. Kulaklarımıza filmin müziklerini depoladık. Eve geldiğimde filmin etkisiyle, bir kısmına eskiden aşina olduğum müzikleri tek tek dinlemekle başladım.  

 











Kool and The Gang’i yeniden dinlemeyi ihmal etmedim. Locomondo ise Yunanistan’a bakmam gerektiğini söylüyordu. Filmde kullanılan ve Locomondo’nun biraz Reggie’msi yorumladığı ve “ellerinize sağlık ne de güzel yapmışsınız” dedirtecek ‘Fragosyriani’ isimli şarkı aslında oldukça eski bir Yunan şarkısı. Belki ilk yorumlayanlardan biri de, Rebetiko üstadı Vassilis Tsitsanis. Öte yandan bazılarınız şarkyı Zorba filminden de anımsayacaktır. Meraklılarına ilk kayıt örneği olarak, Markos Vamvakaris Vol. 1 / Singers of Greek Popular Song in 78 rpm / Recordings 1933-1936 albümünü önerebiliriz. Üstelik şarkının daha birçok farklı yorumu da var.

"Komşu Komşu huuu..."

“Komşulardan keşfi sürdüreyim madem” dedim ve başka gruplara bakındım durdum. Trypes Yunanistan’dan karşıma çıkan gruplardan odu, umut veriyor mu bilemem dinlemeniz lazım. Ben “Den Xwaras Pouthena” şarkılarını sevdim.

Alla Pugacheva’yı yıllar öncesinden Rusya’nın Sezen Aksu’su olarak biliyordum, aynı şekilde Mashina Vremeni’yi de… Ama DJ arkadaşım Barçın Gökbörü’nün önerisiyle ilk dinlediğinizde vokalistini kadın sanabileceğiniz Nogu Svelo’yu dinledim. Ardında sürükleyen ses rüzgârları kulağımı Karadeniz kıyısından şarkıları keşfetmek üzere “on” konumuna getirdi. Gürcü grup Shudi Movida’nın ezbere bildiğim şarkılarını sadece kendim dinlemekle kalmadım bir de dinlettim. Rus salatasında ise günahıyla sevabıyla Mumij Troll, Najk Borzov, Nochnyje Snaipery, Kukryniksy ve Liube vardı. Derken yol biraz daha batıya kaydı ister istemez. Gogol Bordello ve Shantel’in popülerleşmesine katkıda bulunduğu Balkan fırtınası dinmek bilmiyor. Konuyla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyor gibiyim “Ciguli’nin günahı neydi?” İçimiz dışımız Balkan oldu, doldu taştı… Esma Redzepova, Municipale Balcanica’nın hafif absürtlüğüyle Zappavari tınılarını ritminden ve Balkanlığından daha çok sevdiğimi fark ettim. Ey Doğu Avrupa ayak seslerini değilse de stüdyo ve konser salonlarından yüklenen ve yükselen farklı grupları duyuyorum, hatta bütün dünya duyuyor ama biraz daha sakinlik gerekiyor. İvo Papasov, Saban Bajramovich albümleri yeniden kulaktan geçti. Ama hepsinin ötesinde şarkılar dinlenirken, bookletinin itinayla okunması gerekilen, Romanya’yı konu alan ve üstadımız Alan Lomax imzalı ‘World Library of Folk and Primitive Music 17’ saklandığı raftan, bilgisayarın kuytu köşelerinden çıktı.

Max Pashm’ın ‘Anarchy’ isimli şarkısı ismi itibarıyla sadece “hımm” dedirtti.

Polonya’dan Dikanda’yı sevdim bu ay, “etnik müzik”, “dünya müziği”gillerden.

Klezmer Bandler her yerde, bu ay içinde Budapest Klezmer Band’i keşfettim, belki geç belki erken… Luxus’un coverladığı haline aşina olduğumuz Les Yeux Noirs’in Balamouk’unu daha Ocak ayı içinde gittiğim Batum sokaklarında bile duymuştum da albümü baştan sona dinlememiştim. Grup Paris’te olsa da tınıları Macaristan’tan Ermenistan’a uzanıp, ritimleriyle de şöyle bir dünya turu yapıyorlar.

Ska’yla Balkan birbirine karışıyor bazen. İkisi de çok mu popüler benim algım mı öyle şaşırıyor? Belki de Los Fastidios ve Bandits of The Acoustic Revolution gibi grupların hissettirdiği sadece buydu. Bu arada adları geçmişken belirteyim bu ayın favori gruplarından biri de kesinlikle Bandits’ti.

Bütün bu tarzlar bir yana Rock, Blues ve Caz’dan vazgeçemedim. Etta James’i, çok sevdiğin bir kitabı yeniden okurkenki heyecanla dinledim, Etta’nın söylediği şarkıların bazılarını ‘Cadillac Records’ filminde seslendiren Beyoncé’un yorumunu ‘At Last’ta yine Beyoncé ve Norah Jones yorumlarını üst üste dinleyip, onlarla Etta’nın seslendirişindeki duygu durumunu anlamlandırmaya çalıştım. Biraz saçmaladım yani. Çünkü üçü de farklı üçü de çok iyi. Aziza Mustafa Zadeh’in ‘Boomerang’ isimli baş yapıtının neden benim için lise yıllarında kaldığını sorup durdum ve tekrar tekrar dinledim. Hatta tam ben o parçayı dinlediğim sıralarda, Haymatlos & Çalıntı Sahnesi’nde çıkan inanılmaz iyi müzisyenlerin birlikte oluşturduğu Rock-Zen’in klavyesinden ‘Boomerang’ döküldüğünde şaşırdım bile.
















Bu da yetmezmiş gibi Haymatlos’ta bulunan piyanonun başına her gelişinde hakkını vererek ve bizi de etrafına toplayıp, birlikte müzik yapmamızı sağlayan, Çümbüş Cemaat'le sahnede izleme şerefine erdiğim, Levet Yüksel’le izleme ihtimalimi sevdiğim Cihan Gökdemir’in “ne güzel parça di mi?” diyerek parçaya başlaması ağzımı açık bıraktı. Bir de satır arasına sığdırmaya çalıştığım bir durum için “önümüzdeki günlerde çok eğleneceğiz” diye not düşeyim.

Haymatlos& Çalıntı Bülteni

Hazır Haymatlos& Çalıntı Sahnesi’nden bahsetmişken, yapımda, icrada emeği geçen bütün müzisyen dostlarımıza teşekkür ederiz. Şubat ayı içinde sahne renkliydi. Birbirinden farklı tınılar sahneden, sahnedekilerin yüreklerinden kulaklarımıza ve yüreklerimize dokundu. Gevende ve Luxus’un izleyicisine ekstra teşekkür etmek isterim. Ay içinde Rock-Zen ve şahane vokali Zerrin’i kaçırdığınıza pişman olmalısınız. Zerrin’in bir diğer grubu Blues Staff Mart ayında Haymatlos & Çalıntı sahnesinde olacaklar. Dodan sahnede oldukça iyiydi, Kürtçe caz diyebileceğimiz tarzına kamança da Arslan Hazreti eşlik etti. Hazreti’nin sahnede olduğu tek konser Dodan değildi. Şubat’ın 2. haftasından itibaren onu Cavit Murtezaoğlu& Ses Atölyesi’yle birlikte de izledik ve önümüzdeki aylarda da izlemeye devam edeceğiz. Sahnede ilk kez izlediğimiz Handan Aydın’ın türküleri caz formundaki yorumuyla pek sevdik, gecenin kahraman müzisyenlerinden bir diğeri de Ceyhun Kaya’ydı.
















Laterna’yı Aydın Öztek’le dayanışma gecesinde izledik ve Ege’nin iki yakasından çaldıkları parçalarda kendilerine özgü yorumlarını, Seda Köksal’ın ve adını hatırlayamadığımız erkek vokalin yorumları aklımızda kaldı. En çok göbek kuşkusuz ayın ilk haftası gerçekleşen Ağır Roman Gecesi’nde atıldı. Ayaklarının tozuyla Kore Mahallesi’nden gelen ağabeylerimiz öyle bir döktürdüler ki… Ayın son haftası ise Luxus ve Göçebe Şarkılar'ın ardı ardına çıkması, unutulmaz iki gece yaşamamızı sağladı. Haymatlos & Çalıntı Sahnesi’nde yer almış bütün dostlarımıza teşekkür ederiz.
Aynı şekilde kaliteli seyircilerimize de…

1 Şubat 2010 Pazartesi

Ocak ayı biterken Özge’nin müzik-hali…


Ocak 2010! Ve zaman çabuk geçiyor. Şubat geldi. Zaman hızla akarken kulaklarımızı daha da açmak gerekliliğiyle sarılıyoruz seslere. Her sese açıyoruz hem de hiç ayırt etmeden. Bu da güzellik katıyor hayata. Yenileniyor insan, hatta belki de biraz neşe mi doluyor ne? 
Bu benim günlüğüm, Özge’nin yani ‘Bozuk Çalar’ın günlüğü. Bu yüzden size ay boyunca gördüğüm deneyimlerimi aktaracağım. Ama daha çok “sevgili organize ses dalgaları…” biçiminde başlayanlardan… Geçtiğimiz ay neler dinledik, kimleri izledik bunları konu alacak. Bundan sonra her ay da düzenli olarak bunu yapmaya zaman zaman bozuk çalmaya biraz da bu bağlamıyla gündemimize haddini de zaman zaman aşabilen cümleler kurmaya başlayacağım. 
Geçtiğimiz aybaşında, yeni yılla birlikte gelen soğuk çoğumuzu eve kapattı. Ben soğuğu 5 günlük kısa bir dinlence için Batum’da geçirdim. Orada bir gün farkla meşhur mu meşhur, The Shin’i kaçırdım. Bilenler Fuat Saka’nın albümlerinde ciddi katkıları olduğunu hatırlayacaktır. Saat farkıyla da Gürcistan içinde oldukça ünlü Sukhishvili Topluluğu’nun gösterisi de kaçırdığım konserlerden oldu. Ama ‘sahnede izlemek hep mümkündür önemli olan yerelliktir’ mantığıyla Polyanna olumluluğuna kaydım ki daha iyisi vardı. Evlerde bol mezeli, ev yapımı damacanalar dolusu şaraplı çok sesli, bol kahkahalı yılbaşı kutlamaları devam ediyordu. Benim de en sevdiğim Gürcistan müziğini dinleme hali buydu: akordu bozuk gitarların elden ele dolaştığı, sonra eşlik edemediği anlaşılıp kenara konulduğu. Akabinde gelen birinin bas ses vermesi ve karşınızda çoşumsal hatta biraz da alkol dolayımıyla koşumsal şarkılar. “hooooo…” Ve ardından “hari haralo”lar. Kısacası ‘kendiliğinden polifonik doku’! Geri dönüşler, dönerken kulaklıktan bildik şarkılar, telefon marifetiyle. En çok başa alıp alıp (ki banttan dinleseydim sarardım eskiden öyle yapıyorduk “vıııııı” sesi eşliğinde ne günlerdi ya o ses bile müzikal geliyordu/geliyormuş özlemişim) Cat Power’dan kısacık minicik o bol efektli, efektleri duygusunu veren “How can I tell you”yu dinledim durdum.
Gürcistan da salt sofralardan ibaret değildi. Bayar Şahin’e çalacak bir grup müzisyenin provasını izlemekle kalmadım, yeni kurulan Horumi’nin provalarını, daha da ötesi oraların ünlü aranjörü ve bestecisi, “Gürcistan Pop Star” yarışmasında birinciliği olan sevgili arkadaşım Edişer Lomadze’nin yeni düzenlemelerini, Nino Katamadze ve Khaka Tsiskaridze’yle beraber çaldıkları parçaları dinledim. Doydum yani bir kez daha Gürcü müziklerine, popundan Rock’ına ‘halk’ından ‘sanat’ına (orada şehir şarkısı deniyor) her türde müziklerine. 
İstanbul’a döndüğüm hafta açıkçası  kendimi Enzo İkah konserinde bulacağım aklıma gelmemişti. Bir hafta önce tıklım tıklım olan Mekânı dolduran pek kimse yoktu ya Enzo’nun performansını pek etkilemiş görünmüyordu. “Enzo İkah o benim kardeşiiiiim…” dinlemediyseniz bir kulak kabartın, albümü çıkana kadar canlı canlı dinleyin. Mekânda bulunan ayna karşısında Enzo’nun kendini şarkı söylerken izlemesi daha da keyiflendirdi.  Ocak ayı boyunca her hafta program yaptı, belki Şubat’ta da yapar. 
Ayın ilk haftası çoğumuz bir parça da olsa Çingene şarkılarına yeniden kulak kabarttık. Çünkü birileri kardeşlerimizi yerinden yurdundan ediyordu, linç girişiminde bulunup vuruyordu Selendi’de. Oysa (ötekileştirmek adına değil) onlar “dokunulmazdı” En çok da “…dediler Romanlar da gülecek” cümlesini sesledik.

Ocağın ikinci haftası benim için kişisel olarak değişik bir deneyimdi. Planım en başta Gevende’yi, E. Serkan Çiftçi’nin bir önceki yazıma sitemi dolayısıyla, sonra da “yıllar sonra Gevende dinlemek nasıl bir his olacak havasıyla” izlemek üzere yola çıktım. Müzisyen başka bir arkadaşımın çağrısıyla epeydir gitmediğim mekâna ama öncesindeyse Hayal Bistro’da çalmaya hazırlanan Murat Meriç’e doğru adımlarımı hızlandırdım.  “İstiklâl Caddesi hiç bu kadar boş olmuş muydu?” diye düşündüm. Cümbüş Cemaat sahnedeydi, yerimde durmakta zorlandım ama durdum. Demem o ki, eğlenmek istiyor musunuz o zaman dinleyin, izleyin ve coşun… Rum ezgilerini, Sirtaki’yi, asma davulu, saksafonu, klarneti, buzukiyi bir de onlardan dinleyin.

Erken kaçış, Gevende’ye gidiş… Kapıdan girerken algım değişti, ama tek algı değişimi yaşayan ben değildim sanırım. Serkan haklı çıktı. En son ne zaman dinlemiştim sahi Gevende’yi? Değişmişti bir şeyler. A capella söyledikleri parçanın adını bilmiyorum cehaletimden ama bu kadar güzel entonasyon nasıl tutuyordu ki? Serkan trompetini yine yanlış yerden üflüyor ya bilmediğinden değil virtüözü olduğundan (bu çocuğa dikkat edin güzel çalıyor çünkü). Yoksa kornet miydi o hani şu cayır cayır cayırdattığı? Gevende oldu/oluyor. Daha da dikkatli dinleyeceğim söz. Trans hallerinde belki, ya da mutluluk verici unsur olarak... Deneysellik de cabası olacak, o kulakla ayrıca... 

Gece yarıları o bar senin, bu mekân benim dolaştığımız gitarist arkadaşım İlker Aslan beni Cuba’ya götürdü. Orada birlikte bir projede çalıştıkları müzisyenlere verilmiş sözü tuttuk. “Bu kadar yer dolaştık neden burası bu kadar dolu da diğer yerler boş” diye düşündümse de “Latin’in gücü” şeklindeki cevabı bulmam zor olmadı. Yine Kırkbinsinek’e yetişemedim. Üzüldüm de çok ama bir dahaki sefere söz. Onlar benim için çok özeller çünkü.

Bu ayın bombasıysa kesinlikle Suat Bilgi’yle birlikte gittiğim Rupa & The April Fishes konseriydi. Babylon’da 2 ayrı konseri aynı gecede gerçekleştirdiler. Biz birincisini izledik ikinciye gücümüz yoktu. Öncesinde Çalıntı’mızın toplantısı vardı.  Oysa izleyenler ikinci performansın birinciye oranla daha iyi olduğunu söylediler. Grubun sahnedeki enerjisi görülmeye değerdi.    

Karlı sesler

Ayın sonu geldi, karakış mı bilmem ama karlı kış olduğu kesin. İliklerimize kadar buz kestik, evlerimize kapandık kaldık en azından benim için bu böyle. Ama seste durmak yok. Eskiden dinlediklerimi yeniden keşfediyorum, bilmediklerimi üzerine ekliyorum. Yıllar önce yine bir karlı havada yaptığım gibi çalma listelerimi düzenliyorum. Kulaklarımı her sese açtım. Duman’ı dinledim, “sadece koklaaacadım” demesine şarkı içinde alıştım bile.    

Artık kulaklarım daha açık! Türkiye'de yapılan müziklerin bir kısmının yurtdışında yapılanın birer kötü kopyası olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Buna bir çözüm bulmak lazım! Teşekkürler Beatles, Pink Floyd, Roxy Music, Talk Talk, Etta James, Tori Amos, Billie Holiday, Locomondo, Les Youx NoirsAmjad Ali Khan, Nusrat Fateh, Cardigans, Sylvia Vartan, Radiohead, Portishead, Koop, Cardigans, Amy Winehouse, Mina, Meret Becer, Lou Reed, Kool and the Gang ve diğerleri
   
...Benim kardeşim ve kardeşime dokunamazsın!

Ocak ayının son cumartesi günü ‘Kardeşime Dokunma İnisiyatifi’ Tünel Meydanı’nda ırkçılık ve ayrımcılığa karşı  eylem düzenledi. Geçtiğimiz haftalarda Manisa-Selendi’de Romanlara uygulanan linç girişimiyle ilgiliydi. Bu, burada yaşanan ne ilk ne de son tehcirdi. Bu yüzden, birçok gelenek içinde çok anlamı bulunan aşure dağıtıldı. Orada bulunan Bandista, Luxus, Cümbüş Cemaat ve Keops’un müzisyenleri Urduca’dan, Türkçeye farklı dillerde şarkılar çaldılar. Gerçekleştirdikleri performansla eylemi renklendirdiler. Söylentilere göre inisiyatifin pankartı hala yerinde asılı duruyormuş. Ben de eyleme destek vermek için oradaydım. “Kardeşime dokunma” diyorum ve her zaman demeye devam edeceğim. 

Aynı gece, ilk albümü ayakta alkışlanan Fairuz Derin Bulut’u izledim. Daha önce de izlemiştim. Doğrusu sanki daha önce izlediğimin aynısını izlemiş gibi oldum. Çekiciliğini yitiriyor gibi bir şüpheye düştüm. Yenilenen bir sahne yerine yinelenen bir sahneyle karşılaştım adeta. Kakafoniye doğru giden bir süreci yaşıyorlar ve tuhaf "ukalalık" içeren cümlelerle eğleniyorlar. Ama herkes eğlenmeyebilir... Böyle bir grubun sahne performanslarında daha iyisini yapabilir. O kadar iyi klavye ve davulla daha iyi bir şeyler yapılabilir. Çünkü enstrümanlarına hâkimler.  

Ayın son gününü Şubat’ın ilk gününe bağlayan gece Bandista’mız da Daniel BENSAÏD’ın Köstebek ve Lokomotif’yle birlikte yeni şarkıları “Şu anda! Şimdi!’yi yayınladı. Tekel işçileriyle dayanışma eylemliliği olarak “yumuşak tüylü, yuvarlak hatları, makinenin metalik soğukluğuna, o çalışkan saflığı tekerleklerin ritmik takırtısına, mütebessim sabrı, o çelikten sırıtışa üstün gelir söylemiyle. Ellerine sağlık diyor ve sitelerinde var olan şarkıyı dinleyin diye ekliyorum. 

Bol sesli Şubatlar.
Özge Ç. Denizci
 
 

25 Ocak 2010 Pazartesi

"A'mâk-ı Hayal" Dile Geliyor



Filibeli Ahmet Hilmi'nin, Bir İnsanın Kendini Arayışını Konu Alan "A'mâk-ı Hayal" (Hayalin Derinlikleri) Kitabı, Yakaza Ensemble'ın Müzikleriyle Ruhlarımıza Derman Olacağa Benziyor.



Filibeli Ahmet Hilmi’nin “A’mâk-ı Hayal” isimli kitabı, yazarın 40 kadar yapıtından sadece biri ama belki de en önemlisi. İlk basımı 1910 olan kitap, kendini iyi bir biçimde yetiştirmiş Raci’nin, hayatındaki ve içindeki sorunları kendi iç yolculuklarıyla çözmeye çalışması ve bu yolculuklarda kendisine önderlik edecek Aynalı Baba’nın hikâyesini anlatır. Raci, sıksık ziyaretine gittiği Aynalı Baba’nın neyiyle; nefesinden, dilinden, sesinden, tınısından arşa erer ve erdirir. Derinliklerin, hayalin, sırrın ve herkesin genel sorunu “var”lık, “yok”luk üzerine kuruludur kitap. Bir de elbette ki “aşk”… “Mutlak Aşk!”

Filibeli’nin kitabın sunuş kısmında söylediği “…bu kitaba rağbet edilmesi, insanların ciddi meselelerle ilgilendiğini göstermesi bakımından çok önemli. Böyle okurların bulunduğuna inanıyorum. Zira bu millet hassas bir kalbe sahiptir. Bunu birçok defa ispat etmiştir.” cümlesi kitabın günümüz sanat dallarında yansımasını yaratmak için kimilerimizi kışkırtmış. M. Fakih Kademoğlu ve Eray Düzgünsoy, 2003 yılında, tanıştıkları ilk günden itibaren üzerine düşündükleri, paylaşmaktan ve konuşmaktan büyük keyif aldıkları kitabın soyutlamasını müzikle yapmaya karar vermiş ve bir albüm çalışmasına başlamışlar. Canlı performanslarında ise görseller kullanarak müzikte yapmaya çalıştıkları soyutlamanın ve ilhamın ya da değişken yapıların yansımasını kurmayı hedefliyorlar. “Projenin henüz performansı yapılmadı. Sadece internet sitesinden dinlenebilen birkaç parçamız var”. Amaçlarının “bütün bu soyutlanmışlığın içine izleyiciyi ve dinleyiciyi çekebilmek” olduğunu söylüyor, “yaptığımız müziğin dinleyiciyle birebir ilişkisi var” diyorlar.

Kendi gerçeğini arayan birinin öyküsü, aynı zamanda onların ve grubun diğer elemanları Ceren Erendor ve Ömer Sarıgedik’in de öyküsü. Fakih, “öykü aynı zamanda, kendini arayan kişinin yolculuğu süresince açılan vizyonlar ve bu sürreal vizyonlar müzikte çok rahat bir biçimde karşılığını bulabiliyor. Bir süredir de “A’mâk-ı Hayal”in şekillenmesiyle ilgili çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Albümde kitaba dair aldığımız bölüm sadece Raci’nin içsel yolculuğu…”

Birkaç ay sonra raflarda olacak albüm, “Yokuluk Tepesi”nden başlayacak, “Temaşa Bayramı”na uzanacak, “Kaf ile Anka”ya varacak ve belki de “Elif’le Nokta”da son bulacak… Elbette ki Aynalı Baba bütün bunların her bir zerresinde…

“Yaptığımız iş yıllardır kafamızda demlenen bir çayın ikramı gibi”

Eray ve Fakih grubu kurmuş olsa da gruba en başta Hakan Okkır perküsyonlarıyla dâhil olmuş ve ayrılmış. Şimdi Ceren ve Ömer var grupta. Alışıldık tınılar var ama birçoğumuzun değil sesini, adını bile duymadığımız çalgılar da. Ömer grupta basgitar çalıyor ve elektronik ortamdaki sesleri organize ediyor. Eray, Afgan rebabı, tar, Rusya dolaylarından domra; Fakih ney, Japonya’dan shakuachi (şakuaçi), Gamelan adalarından saron; Ceren ise yaylı tanbur ve çello çalıyor. Bütün bunlar grubun sadece temel enstrümanları. Bir de sahnede çalınmayan ama sesleri kullanılan enstrümanlar var. Tombak, Tibet çanağı gibi enstrümanları yine kendileri çalıp kaydetmiş. Üstelik bu samplerlar sadece bu seslerden de ibaret değil. Mesela, klasik Avrupa müziğinin tınılarından, dünyanın en ucundaki seslere kadar her şey müziklerinin içine dâhil… Bütün bu yelpaze “Amâk-ı Hayal”in dimaniklerini ortaya koyabilmek adına kullanılmış sesler. Sesler için Eray, “konunun bağlamı gereği oluşturulmuş yenidünyalar” diyor ve ekliyor “bazen birebir anlatımla, bazense esinlenerek yaptık parçaları; dünyanın seslerini kullandık.” “Hikâye bu topraklarda yazılmış olsa da, bütün dünyada ve kültürlerde geçerliliği var. Bütün insanlığın aradığı şey varlık ve varoluş değil mi? Biz de tam bunun müziğini dünyanın sesleriyle yapmaya çalışıyoruz. Sadece ney kullanmamamızın altında yatan en büyük sebep de bu.” “Kitabın fantastik gücü aslında elektroniklerin dâhil olmasıyla inanılmaz kuvvetlendi” diyor Fakih, “bugüne dair anlatımı da güçlendirdi.”

Bu kadar çok sesin bir arada kullanıldığı bir ensemble’ın soundunu bir yere koymak pek mümkün değil. Onlar da zaten “biz şu tarz yapıyoruz” demiyorlar. Ama dinleyiciler için bunun biraz zorlayıcı olacağının farkındalar. Ney sesi elektronikle karıştığı için müziğe “world müzik” diyebilir, ancak yanılabilirsiniz. Çünkü bir dinlediğiniz şarkıyı diğeriyle bütünleştirmek ya da birbirinden ayrı tutmamak gerekiyor. Onlar da kendilerini bir türe oturtmuyorlar. “Biz hadi şu şununla birleşsin de “ambient müzik” yapalım diye yola çıkmadık… Süreç ve “Amâk-ı Hayal” bize bunu yaptırdı. Hepimizin müzikal ve hayati deneyimleri bir kaba dökülüyor ve biz bu işi ortaya çıkartıyoruz.” Ceren’in çelistliği, Ömer’in elektronik müzikteki deneyimleri, Fakih’in neyzenliği ve Eray’ın Pakistan müziklerine duyduğu ilgi grubun müziğini oluşturan en büyük etmenler arasında. “Yaptığımız iş yıllardır kafamızda demlenen bir çayın ikramı gibi, ama kesinlikle bayatlamamış ve taze bir çayın ikramı” diyorlar.

Yakaza’dan bahsediyoruz, bir de ensembledan. Yakazanın tasavvuf terimi olduğundan, ama “her mistik öğreti de başka isimlerle varolan, uykuyla uyanıklık halindeki deneyimlerin, kişinin günlük hayatı içinde zamanın kontrol edilemezliliği, içinde bulunduğu fiziksel ortamdan bağımsız olarak bir anda kendisine gösterilen bir siluet, işittiği bir ses, hissettiği bir hissi” anlattığını konuşuyoruz. Seyyahların kendi iç seyahatindeki, deneyimler gibi… Bir de “fonetiği güzel” diye kullanmışlar. Ensemble kelimesi ise “herkesin aklından geçen ama telaffuz edemediği bir kelime olduğu için tercih ettik” diyorlar. “Hedeflediğimiz kulakları da belirleyen bir sözcük olduğundan ensemble’ı kullanıyoruz”.

Fakih de, Eray da Yakaza Ensemble ve “A’mâk-ı Hayale” dair, “ney, rebap, shakuachi ya da çello hepsi uhrevi sesler. Biz bunların hiç birini zaten istesek de soyutlayamayız, çünkü onlar zaten soyutlar. Dünyevi veya uhrevi değil sadece “ses”ler diyorlar.

24 Ocak 2010 Pazar

"Ruha Dokunmaya Gayret Ediyorum"


6 yaşında ilk resitalini veren, 13 yaşına geldiğinde artık sarod virtüözü olan Amjad Ali Khan, Cemal Reşit Rey’de verdiği konserde “gerçek” dinleyicileriyle buluştu.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu mayıs ayı içinde İspanya’dan Mali’ye dünyadan pek çok farklı tınıya ev sahipliği yaptı. Bunların içinde en az ama en doğru izleyiciyle buluşan isim ise kuşkusuz dünyaca ünlü sarod üstadı Amjad Ali Khan’dı. Khan, New York Times’dan, Washington Post’a, The Guardian’dan, BBC Music Magazine’e pek çok önemli dergide haberi çıkmış, aldığı ödüller ve verdiği konserlerle gerçek bir sanatçı olduğunu ispatlamış müzisyenlerden. Yaptığı besteler dünyanın dört bir yanında icra ediliyor; o ise daha çok solo performanslarında “kendi gibi” hissediyor: “Geçtiğimiz yıllarda İsveç oda orkestrası benden bir parça yazmamı istedi, aynı biçimde 45-50 kişilik İskoçya’da senfoni orkestrasıyla sarod çaldım ve inanılmaz keyif aldım. Bu konserler aslında Hindistan’da kültürlerin buluşması anlamına gelen Samagam’dı. Kompozitör olarak da, orkestralarla beraber çalarak da çok keyif alıyorum ancak, kendi performanslarımda, ben hem kompozitör, hem şef, hem icracı, hem de iletici oluyorum” diyor. 

Amjad Ali Khan bir guru yani bizim değişimizle üstat. Enstrümanı ve sesi, hayatı… Müzik adına öğrendiği ne varsa, hepsi babası Haafiz Ali Khan’dan, babasınaysa onun babasından… Amjad Ali Khan, bir geleneğin 6. Kuşak temsilcisi, ancak sonuncusu değil. Babadan oğla geçen bu geleneği kendi oğulları Amaan ve Ayaan Ali Khan’a öğretmiş. Amjad Ali Khan’ın oğullarından sık sık bahsediyor ve İstanbul’a bir dahaki sefere oğullarıyla gelmek istediğini, onlarla birlikte sahne almak istediğini” söylüyor.  Oğullarını da kapsayan yeni kuşakla kendi durumunu mukayese ediyor:  “Yeni kuşak artık pek çok farklı işle uğraşabiliyor büyük oğlum Amaan da, küçük oğlum Ayaan da sarod çalıyor ve bunun yanı sıra sinemayla ilgileniyor. Ama benim insanlara müzik adına oldukça büyük taahhütlerim var. Bana göre yaratıcı insanların önünde oldukça uzun bir yol var. Çünkü yaratıcı insanlar aynı zamanda mükemmeliyetin ve üstünlüğün peşindeler. Ben de bunu arıyorum. Bütün dünyayla bir iletişim içindeyim.”

Müzik kadar dünya barışını da önemsiyor. “Savaşları, terörü, 11 Eylül gibi pek çok şiddet dolu durumu duyduğumda çok mutsuz oluyorum. Hindistan’da oldukça farklı etnik kökene sahip, farklı dinlerin mensubu insanlar var bunların çoğu birbirine şiddet gösteriyor. Bütün ailem de ben de insana önem veriyor ve onun ruhuna dokunmaya gayret ediyoruz. Biz evimizde de bölgemizde de hiçbir şiddetin içinde olmadık. Çünkü biz tanrıya ve onun varlığına inanıyoruz. Bizi buraya o getirdi ve yine o alıp götürecek. Bütün dinlerin farklı inanış ve ibadet biçimleri olsa da hepsi bu gerçekliğin farkında… Kaderimizi barıştan ve güzellikten yana döndürmeliyiz”.

Bütün bunları konuşurken müziği inanışlardan ve ihtiyaç duyulan barıştan ayrı tutmuyor. “Müzik benim birilerini, bir şeyleri affetmemi sağlıyor. Müziğin böyle bir etkisi var. O size bütün güzellikleri veriyor. “Nafrati” bilir misiniz?” diye soruyor ve ekliyor, “müzik nefreti yok eder. Bütün bu şiddet de aslında nefret temelli. Bir düşünsenize, insanlara birbirlerini öldürmeleri için para veriyorlar. Nasıl ki çiçeklerin dine ihtiyacı yoktur, müziğin de dinî, mezhebi yoktur. Ama bütün dinler çiçekleri kullanır, birisinin doğumunda ölümünde, bütün ritüellerde çiçekler vardır. Tıpkı müzik gibi… Biz çiçeklerin de, suyun da doğasını öğrenmek istiyoruz, hissetmek ve duymak belki de. İşte geldik gidiyoruz. Dünya bir gezi yeri, biz de gezginleriz; az zamanımız var. Müzik ise bizim için bütün bu olanları anlama yöntemi. Müzik sadece yazmak ya da okumak demek değil, müzik hissetmek ve anlamak demek. Ben anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum, Amjad Ali Khan nedir, kimdir onu bile bilmiyorum.”

Sarod, Afganistan’dan Hindistan’a Khan’ın ataları tarafından getirilmiş aslında rebaptan türemiş bir enstrüman. “Udun tınısına benzetildiğini ancak udun tınısının daha çok Asya’ya ait” olduğunu söylüyor: “Sarod, uda oranla daha karmaşık /sofistike”. Enstrümanıyla kurduğu ilişki sadece tınısal değil, çalarken, şarkıyı içinden söylüyor, mimikleri ve beden hareketleri de söylediklerini doğruluyor. Konuşurken bir anda kendini tutamıyor ve örnekler veriyor, saroduyla çıkardığı sesleri duyuruyor ve enstrümanının sesini ağzıyla taklit ediyor: bir raga mırıldanıyor…” Bunu yaptıktan sonra: “yalnız kaldığımda da içimden geldiği gibi mırıldanıyorum. Bir gün şarkı söyleyip, kendimden geçmiş bir halde mırıldanırken, birkaç kadın bana garip garip baktı. Onlara dönüp, “yanlış anlamayın bu benim doğamda var sizinle ilgisi yok” dedim” diye bir anekdot aktarıyor.

Müzik, anlam, zamansızlıkla ilgili konuşuyor Khan, ek olarak da Hindistan klasik müziğinin neredeyse temelini oluşturan “bir kere çalınan müziğin asla bir daha tekrar edilemez” olduğundan bahsediyor. “Çaldığım zaman, ne zaman ne olacağını aslında kestiremiyorum. Benim müziğimde, her an her şey olabilir. Bir parçanın hangi anda başlayıp, ne zaman biteceğini kestirmiyorum, dolayısıyla da ne kadar sürdüğünün farkında olmuyorum. 28 yaşımdayken Hindistan’da bir konser vermiştim. Akşam saat 9’da çalmaya başlamıştım ve bitişi sabah saat 7’yi bulmuştu. Bu durum ne ilk ne de sondu”.

Bütün bu anlattıkları enstrümanından bağımsız değil: “Sarod çalarken değişik teknikler kullanıyorum, bunlardan en önemlisi tırnaklarımda çaldığımda aslında insana dokunan ve onun sesine en yakın tınıyı verdiğimi düşündüğüm biçim”.

Ali Khan’ın dinleyicilere öğütleri var: “teknik olarak müziği anlamak, sadece müzik yapanların anlayabileceği bir şeyken, dinleyiciler için, müziği anlamanın önemi yoktur. Müziği kimse anlayamaz ama müzik birçok şeyi realize eder; dinlerken eğlenirsin, keyif alırsın ve hissedersin. Dünyada aslında iki çeşit müzik vardır; toplu ya da solo çalınan enstrümanlara ait püre tınılar. Bunların hiç birinde dile ihtiyaç duymazsın. Diğeri ise, bilindik sözlü şarkılardır diyor ve “where are you my darling…” biçiminde mırıldanarak hemen örneğini veriyor. Hindistan’da bir söz vardır: “Tını tanrıya benzer”. Bizim için tını tanrıya ulaşmanın bir biçimidir. Dünyada bence iki müzik vardır biri uhrevi diğeri de dünyevi. Dinleyenlere bir tavsiyem var hiçbir müziği anlamaya çalışmasınlar ama bütün müzikleri dinlemeyi denesinler. Uhrevi müzikleri dinlesinler. Çünkü uhrevi müzikler, hem vücutlarına, hem ruhlarına, hem sistemlerine her şeylerine iyi gelecektir.”

20 Ocak 2010 Çarşamba

Arapça Rock Yapan Ahibba Önümüzdeki Günlerde Çok Konuşulacak





"Kafamıza Roket Yemeden Tel Aviv'de Konser Vermek İsteriz!"

Tınıları rock, sözleri Arapça... Bir yandan distortion ton, bir yanda ağlayan elektro bağlama, kaval ve ney. Kıvraklığı veren perküsyonlar, alışılmadık keman tonları, sert rifler, oynak öğeler de cabası… Kendi deyimleriyle “zıtların birliği: diyalektik müzik!” Daha da ötesi kavgalı kültürleri birleştiren müzik… Seste ve sahnede barış!


Ahibba, 2000 yılında İzmit’te, birbirini uzun yıllardır tanıyan arkadaşların oluşturduğu bir grup. Şimdiki kadrolarına son 3 yılda ulaşmışlar. Önceleri türkü ağırlıklı müzik yapıyorlarsa da anladığımız anlamda değil; İspanyolca’dan Lazca’ya, Arapça’dan Türkçe’ye, dünyanın türkülerini. Kendi projelerini yapmaya karar vermelerinde ise Metin Kahraman’ın “yürü ya kulum” demesi etkili olmuş. Önce evde ufak ufak kendi şarkılarını kaydetmeye başlamışlar. Demoyu Kızılırmak’ın ve Grup Yorum’un kurucularından Tuncay Akdoğan’a gönderip kafasında ‘Rock tınılı Arapça’ bir proje olan Akdoğan’ı şaşırtmışlar. Daha sonra Kazım Koyuncu’ya dinletmişler o da çok beğenmiş ve destek olmak istemiş. Ne yazık ki ikisinin de talihsiz ölümü... En sonunda kendi yollarına kendileri çıkmaya karar vermiş, bu yola girmek için gereken parayı çaldıkları barın işletmesini almakla çözeceklerini düşünmüşler. O dönemde yaşadıkları için “komün hayat” diyorlar. Biriktirdikleri parayı güvenerek İstanbul’da birine vermişler ve adam ortalıktan kaybolmuş. Daha sonra biraz daha şansları yaver gitmiş ve bas gitarist Özgür Gencer’le görüşmüşler. Özgür onları Kazım Koyuncu’nun menajeri ve sonra da yine Kazım’la birlikte çalan Gürsoy Tanç’la karşılaştırmış. 2006 yılında aranjmanları Tanç tarafından yapılmış. Albüm kasım ayı sonunda raflarda olacak. 2. Albümleri bile hazır. Sonra da konserlerden derledikleri bir DVD yapıp bedava dağıtacaklar. Albüm çıkmadan önce izlemek isteyenler Ahibba’yı 7 Kasım’da yeni adı Bahista olan Eski Vertigo’da, 28 Kasım’da da Haymatlos’ta dinleyebilir.

“Türkçe dışında bir dilde müzik yapıyorsanız zaten duruşunuz oluyor”

“Neden Arapça?” dediğimizde, “gruptaki solistler Arap kökenli” diyorlar. “Daha da önemlisi Türkiye’de görmezden gelinse de Arap kültürünün varlığı. Kültürler birer renkse Arap ve Nusayri (Arap Alevi) kültürünün de bu renk skalasında yer alması gerektiği düşüncesi” cevabını alıyoruz. Farklı ses ve farklı bir mecradan Anadolu’da yaşayan halkların birlikteliğine olan inançlarını yansıtmak istemeleri Ahibba’yı oluşturan etmenlerden. Rock’ın kendi içindeki dinamik yapısı, evrenselliği, karşı duruşu, isyansal sembolleriyle birleşince de ortaya doğası gereği Ahibba’nın müzikal tavrı, üslubu, tınısı çıkıyor. Bir de “Türkçe dışında bir dilde müzik yapıyorsanız zaten duruşunuz oluyor” diye ekliyorlar.

Kendi yaptıkları şarkılarda, savaştan, göçe, aşka, ayrılığa, kent yaşamının insanı yabancılaştırmasına ve geleneklere kadar hemen her şeyden bahsediyorlar. “İnsana dair ne varsa bizim şarkılarımızda var. Basılan akordan çıkan tınıya kadar grubun içinde bulunan 11 kişinin ayrı ayrı kendini ifade edeceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz” diyorlar. Yaylılarla birlikte daha kalabalık sahne almak istiyorlar. Arapça, İbranice ve Türkçe söylüyor, yaptıkları müziği de garanti bir iş olarak görüyorlar. Sert oldukları için Rock dinleyicisini, ritim kullandıkları için de rock sevmeyeni memnun ediyorlar. “Biz bir şarkıyı çalarken, kafa sallayan da oluyor, göbek atan da”. Bir de seyircilerden aldıkları tepki, “bu adamların söylediklerini anlamıyoruz bize küfür mü ediyorlar” oluyor. Oysa bu ülkede insanlar her gün günde 5 vakit Arapça dinliyor ve dolayısıyla Arapçaya aşina… ‘Merhaba’dan tutun da ‘aşk’ kelimesine kadar kullandığımız çoğu kelime Arapça. Bir de Ortadoğu’dan ürküyor insanlar çünkü savaş ve misket bombaları… Arapça denildiğinde de insanların aklına hep İslam geliyor. Oysa Arap kültürü çok zengin…


“Tel Aviv’de kafamıza roket yemeden Orphaned Land’le birlikte konser vermek istiyoruz!”

“Kürtçe meselesi ilk Ciwan Haco’yla, Lazcalarsa Kazım Koyuncu’yla çözüldü. İlk başta Kürtler ve Lazlar her iki müzisyen için tepki gösterdi ama şu anda Karadeniz müziği yapan herkes Kazım Koyuncu oldu. 5- 10 yıl sonra Arapça müzik yapmak isteyen müzisyenlerin avantajı olacak. Bizim içinse hem avantaj hem de dezavantaj. Dünya müziği öğeleri olmadan rock yapmak artık yetmeyecek. Çünkü şimdilerde var olan grupların çoğunda sadece solistin sesi değişik. Oysa müzik neredeyse aynı… Müzikte de devrimci olmak lazım. Ama yanlış anlaşılmasın biz piyasada bu müzik eksik diye yapmıyoruz. Biz zaten bu müziği yapıyoruz. Binlerce insan Filistin veya Irak için sokağa dökülebiliyor, aynı reaksiyonu insanların Ahibba’ya da vermesini bekliyoruz. Çünkü şarkılarımızda yemek tarifi vermedik ‘karpuz güzeldir’ demedik. En büyük hayalimiz de Tel Aviv’de kafamıza roket yemeden Orphaned Land’le birlikte konser vermek ve bunu başaracağımızı biliyoruz”.

“I will Survive’ın orijinali Arapça”

Ahibba’nın yaptığı müzik sadece kendi bestelerinden ibaret değil. Onlar popüler müzik besteci ve icracılarının pek çoğunun üretim sıkıntısı yaşadığında, dünya kültürüne sarıldıklarını görüyorlar. “Erkin Koray’ın Arapça söz yazdığı şarkılarda sözün de müziğin de Erkin Koray’a ait olduğu yazıyor, oysa öyle değil. Ajda Pekkan’ın söylediği ‘Sana Neler Edeceğim’ şarkısı, bize Fransa’yı dolaşarak geldiği için batılılaşma sürecinin en büyük göstergesi. Ama orijinali Rahbani Kardeşler’e aittir ve Fairuz söyler. Aynı şekilde sözleri Fecri Ebcioğlu’na ait Gönül Akkor ve Deniz Seki tarafından seslendirilen ‘Böyle Gelmiş Böyle Geçer Dünya’ şarkısı da öyle. Bu şarkılar dibimizden; Suriye’den çıkmış. Bu da bizim Ortadoğu’ya nasıl sırtımızı döndüğümüzün en büyük göstergesi. Ferdi Özbeğen’den, Ebru Gündeş’e, Tarkan’dan Nilüfer’e herkes bunu yapmış. Bütün dünyanın sevdiği ‘I will Survive’ isimli şarkının bile kökeni Arapça. Bir taraftan bu çok güzel, çünkü biz yüzyıllardır birlikte yaşıyoruz ve kültürlerarası ilişkilerimiz var”. Bu şarkıları çalmalarının en büyük sebebi insanların yabancı olmadıkları şarkıları kendi dillerinde duyurmak istemeleri…

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...