11 Temmuz 2022 Pazartesi

Savruk yazılar 001

Ne söylediğim ne de yazdığım hiçbir sözü geri alamam. Ancak onların etkisini değiştirme gücüne sahip olduğumu biliyorum. Daha doğrusu yeni öğrendim. Bildiğim bir diğer şey ise bana bu yazıyı yazma motivasyonunu da veren enerjiyle aynı: Ben müzisyen değilim. Müzik insanı mıyım o bile tartışılır. Ama bugüne kadar kendimi var etmeye gayret gösterdiğim alan bana öğretilegeldiği biçimiyle müzik oldu hep. 40 yaşımın öğrettiği ise keyif almadığın hiçbir şeyi zorla yapmamam gerektiği oldu. 


Yazı yazmaktan duyduğum haz zaman zaman birileriyle birlikte tınıların içinde dolaşabildiğim, kaybolduğum ve tınılarla dolduğum ve doyduğum zamankiyle benzeşse de hiçbir zaman kendimi müzisyen mertebesinde görmedim. Hatta başkalarının müziklerini sadece taklit yöntemiyle içine bir takım çeşniler koymadan yapanların da kendilerini müzisyen mertebesinde görüyor olmasına şaşkınlıkla baktım. Bu ise beni zaman zaman başkalarının gözünde egosu yüksek, çok bilmiş ve hatta itici bir insan yaptı. Oysa bahsettiğim mertebe meselesi o kadar başkaydı ki… Anlatamadığım için ben yüksek egolu olmaya razıyım. Herkes şarkı söyleyebilir, herkes bir müzik aleti çalabilir. Hatta ucundan da olsa hemen herkes bunu mutlaka denemelidir de. Şimdi diyeceksiniz ki “yaşam mücadelesi içinde ne müziği yahu, biz olmuşuz müzik”.  Konu tam olarak öyle değil. Çünkü bir müzik aleti çalmak için ya da şarkı söylemek için illa orta sınıf ya da üstü olmamıza gerek yok. Zaman zaten oldukça müzikal… taşı taşa vurarak da müzik yapılıyor ki bu biçimde albüm yapmış olan müzisyen örneği bile verebilirim: Stephan Micus – The Music Of Stones (1989-ECM Records).


Neyse döneyim konuma… Ben hep çok güzel şarkı söyleyen kadınları kıskandım. Bana da zaman zaman ne kadar güzel şarkı söylediğim, icramın güçlü olduğu söylenmiş olsa da. Ancak bir koloratur soprano annenin kızı olmak o kadar da kolay değil. Aile ortamlarında bile ben şarkıya dahil olduğumda susturulduğum çok değilse de oldu. Hatta bence bir insanın başına böylesi bir şeyin bir kere bile gelmiş olması ileriki zamanlarda bunun travmatik bir duruma dönüşmesi için yeterli. Hele ki o kişi benim karakterimdeyse. Küsüveririm, sonra da barışırım elbette. Barıştığım zamanlarda da işin bokunu, kendimi de sahneye çıkarırım. Her defasında aynı özgüvensizlikle sahnede buluveririm kendimi. Çünkü öyle bir yetiştirilmişimdir ve okullarımın isimleri de o kadar müziği büyütmüştür ki detone oldum, surtone  oldum, amman orada fazla vibrato yaptım diyerek şarkı söylerken kendimi yerim. O kadar büyüktür ki okullarımın ismi hiçbir zaman müzik yapamam gönlümce. “Müzik Bölümü” söz dizisi o kadar büyüktür ki sen altında ezilirsin. Sınavları da büyüktür bu okulların. Her sahneye çıkışımda ya da dost meclislerinde şarkı söylerkenki takındığım tavır, jüri önünde sınava giriyormuşçasına heyecanlanmama sebep olur. Biri benim önümde sahnedeyken de jüri koltuğuna ben otururum bu sefer. Bu da bana öğretilegelmiştir. Çocukluk çağlarımdan itibaren gittiğim bütün konserlerden aklımda kalan ne keyif ne haz ne de eğlencedir. Aklımda kalan tek his memnuniyetsizlik. Orkestra konserlerinde ya yapıtlar beğenilmez ya da icra eden orkestralar. Korolarda kesin entonasyon sorunu vardır. İlla bi memnuniyetsizlik. Hatta eleştiri yazmayı kimse göze almaz memlekette ama o konser sonlarında atılan kulislerde hep belden aşağı vurulur. İçten içe haset midir yaşanan bilmiyorum. Ben de çok yaptım. Halen de dinlediğim bir albüm ya da performans üzerine eleştiri yapmıyor değilim. Lakin işin biraz daha küresel sermaye boyutundan bakmaya çalıştığımı da düşünüyorum. Yani aslında günümüzde hangi tür müzik yapılırsa yapılsın mutlaka işin piyasa boyutu da düşünülüyor ve çoğu müzisyenin yaptığı iş ne yazık ki içtenlik taşımıyor benim nezdimde. Çünkü o içtenliği bozan popüler kaygılar görüyorum… Bir şey başka bir şeye benziyor dolayısıyla. Bir diğeri de diğer bir şeye ve ortaya özgün çok az iş çıkıyor. Pop müzik içinde konuşacak olursak da 90’lara öykünmenin bir sebebi olarak yeni üretimin tabanının oluşmadığını söyleyebiliriz de belki kim bilir. 


Artık kayıt yapmak, bunu da çat diye piyasaya sürmek çok kolay. Her şeyi dinlemek ise imkansız. Evde durup dururken kendinden çıkan bir şeyi bile hiç üzerinde oynamadan etmeden ya da basit bir altyapıyla dinleyici karşısına çıkarmak mümkün. “Abi koy işte hemen”cilik fazla mı gelişti ne? Bu da niteliğin azalmasına sebep oluyor gibi geliyor. Müzisyenlik mertebesi ise autotune’lara emanet. 


Yine bir yazıda daha daldan dala atlayarak sanıyorum ki ifade etmem gereken asıl şeyleri kaybediyorum. Belki müzisyen olmadığım gibi yazar da değilimdir. Canım sağ olsun. Yazdıkça açılıyor insan, çaldıkça, söyledikçe olduğu gibi. Hepsi disiplin işi aslında. Hangimiz daha disiplinli olabiliyoruz ki? Hangimiz hakkını verebiliyoruz ya da bölünmüyoruz bir şeyler üretirken. 


Son dönemde daha doğrusu son bir yıldır içime sinen hiçbir şey üretebilmiş, yapabilmiş değilim. Bu konuda da kendimden hiç razı değilim aslında. “Sonsuz konsantrasyon bozukluğu” ya da Dominic Pettman’ın dediği gibi “Sonsuz Dikkat Dağınıklığı”. Sürekli bir senkronizasyon istenci. hangi medyayı (görsel, işitsel, duysal, duyusal) kullanırsan kullan 21. yüzyılda elinde hangi materyal olursa olsun özgün bir şeyler üretebilmen imkansıza yakındır. YTÜ’deki Temel Tasarım derslerimizde -ki biz o derse temel kasarım diyorduk- bizden istenilen tek şey ne üretirsek üretelim özgün olması ve mutlaka alt metninin oluşturulmuş olmasıydı. Yani iki kibrit çöpünü yakıp birbirine monte edipte de götürebilirsin ama daha önce düşünülmemiş bir fikir ile. Biz bu dersi alırken işimiz biraz daha kolaydı ama şimdi Hazreti Google’da olmayan fikir yok gibi. 


Üretim giderek zorlaşıyor. Ya da eskiye dönüş baş gösteriyor. Ne yalan söyleyeyim bazen bahçede yetiştirdiğimiz ürünlerden konserve yapıp kışa hazırlanmak herhangi bir sanatsal kaygı güttüğüm bir şeyler yapmaktan çok daha anlamlı geliyor. Bunları da sosyal medyada paylaşıp başkalarının dikkat dağınıklığına sebep olmak istemiyorum. 


Nasıl ama epey birikmiş değil mi meseleler? Yani başladığım nokta nasıl ve neden müzisyen değilimken domates üretimine kadar geldim. Ama hepsini birbirine paralel görüyorum. Yalan ve gerçek gibi. Hangisinin yalan hangisinin gerçek olduğunu görmek ise hepimiz için zaman alacak sanki. 


Samimi üretimlerin çoğaldığı zamanlara özlemle…


Aslında müzisyen olmak anda kalıp anda kendini gerçekleştirmekten ibarettir. Kimseye hesap vereceğin bir durum da olmamalıdır. Kimseye kendini beğendirmek gibi bir kaygısı da… 

Her ne koşulda olursa olsun kendini gerçekleştirmek olmalıdır müzik ve müzisyenlik.  

18 Mayıs 2022 Çarşamba

Sevgiyle titreş

Sevgilinizle küs müsünüz? Hayatınızda bir şeylerin yolunda gitmediğini mi düşünüyorsunuz? 

Sürekli etrafınızla ve kendinizle çatışma mı yaşıyorsunuz? 

O zaman bu yazdıklarımı mutlaka okuyun. 


Ay, ay, ay!


Ay tutuldu, Akrep burcunda titreşti, kan doldu, titreşimler yayıldı… Ama her ne olursa olsun iyi oldu, iyi de olacak. 

Böyle düşününce her şey pek kolay geliyor. 


İnananlar “oldu, oldu, oldu” dedi oldurdu. İnanmayanlar inanmaya niyet etti. 


Diğerlerini bilmiyorum yeminle!


Hiç değişmeyen değişim, olduğu gibi kaldı çünkü değişmeyen tek şey kendisiydi. 


Bir de tek kalan sevgi oldu. Saf sevgi. 

Sevgiyle yaklaşan, yanaşan kazandı. 

Kalbini açmaya niyet eden kendisine olan sevgisiyle yüceltti etrafındaki her şeyi. 

Parladı, parlıyor ve parlayacak.  


Kendileyin olan oluyordu. 

Bu sarsıcı süreci atlatmak kolay. Nasıl mı? Hep olumlu düşünerek.

Olumlu düşünürken de acı çektiren, kendine acımana sebep olan, hasreti körükleyen, hayatın ne kadar da acımsız olduğunu vurgulayan şarkılardan vazgeçmek çok da iyi bir çözüm. Akla geldikleri anda onlara “Değiş ton ton” demek ve hayata dair umut veren ne kadar şarkı varsa onları getirmek zihne. 


O anda her ne olmasını istiyorsak o şarkıyı mırıldanmak içimizden. Şarkılara dair başka okumalar yapmanın da faydası büyük. Mesela yalnızlık şarkılarını tek başınalıkla değiştirmek. Çünkü tek olmak yalnız olmak değil. Tek olmak kendinle tam ve bütün olmak. Kendine güvenmek, ayakların yere basarken gökyüzünde süzülebilmek. 


Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin” diyor şarkıda… Kendi durumuna acıyor, hep yalnızdım aslında diyor. Oysa tek başınalığı yalnızlıkla karıştırıyor şarkı. Melankoliye sevk edip “Vur kadehi be ustam” diyor. Aslında yalnızlığın da kendi tercihi olduğunun farkına varmıyor. Buradaki tek başınalık dediğim de “Söyle buldun mu, aradığın aşkı söyle?” kıvamında bir şey değil. Çünkü bu şarkıda da yine kendine acıma karşı tarafı merak etme gibi hususlar devreye giriyor. Bu da değil. Yani "Bu değil, bu hiç değil, bu hiç hiç değil". 


Sen sandığım şey belki benim yüreğimdi” diyor şarkının birinde aslında bir barış antlaşması imzalıyor kendiyle belki ama "Yolun Başı" mıdır, sonu mudur kimsenin bilemeyeceği bir durum hakkında endişelerini dile getirmekten çekinmiyor. 


Bu gece gel yarın istersen yine git…” Yok ya gitme. nereye gidiyorsun? Bi git bi gel hayat mı geçer? "En kötü karar kararsızlıktan iyidir" dedirten bir şarkı olarak onu da zihnimizden öteye bir yere koyuyoruz ve cesaretinden ötürü tebrik ediyoruz. Tabi aşkı, hayatı böyle yaşamak istiyor olabilirsiniz. Bu da sizin tercihiniz. 


Bir de bu şarkıların titreşim frekansları var elbette. Ne kadar çok da kodlanmışız melankoliye, yalnızlığa, acı çekmeye. 


Acı veren, yürek deşen şarkıların oranı, nedense yaşamı onurlandıran, kutlayan ve kutsayan şarkılardan daha fazla. Konumuzla ilgisi yok ama söylemeden edemeyeceğim: en son bir komedi dizisini ne zaman izledik. Sadece Türkiye’de değil dünyada da yeterince komedi dizisi çekilmiyor farkında mıyız? 


Bu kısa esten sonra “Sabah martılara ekmek, akşam göğsümüze jilet attıran” şarkıları az çok zihninizden geçirmişsinizdir diye düşünerek, şimdi artık olumlu sözlerle iyiliğe dönüşümü açan şarkılardan bahsetmek istiyorum.


Her ne kadar ciğer parçalar bir şekilde söylenmiş olsa da ve -belki tam da bu sebeple ifadesi çok güçlü- “Sil Baştan” yargıların kurbanı olmayan, olduğu gibi durumu kabul eden, sorduğu sorulara yanıtını kendi bulmaya çalışan, konumuz içinde değerlendirdiğimizdeyse bu bağlamıyla mükemmel bir şarkı. 


Aynı kadının bir diğer şarkısı “Günaydın Sevgilim” nasıl? Keşkeleri var ama temennisi de niyeti de şahane! 


Lunapark” var mesela sana nasıl geliyorsa öyle anlayabileceğin cinsten. Hayatı olduğu gibi lunapark olarak tasvir eden ve neyle karşılaşabileceğini kulaklarımızın önüne seren. 


Tak tak vurulur kapıma, kişner kapımda kır atım, dünyam gümüşler kuşanır” diyor bir başka şarkıda. Daha ne desin ki? Senin kapına vurup hayatını gümüşler kuşatan kim ya da ne peki? 


Bir başka şarkı kendini olduğu gibi kabul etmen gerektiğini bayağı içten söylüyor: Hayat benim, her anımı yaşadıkça sevesim var, aldırmam hiç yağmurlara, benim güzel hatalarım var… Sev kardeşimdiyor başka bir şarkı. Önce sevmeye kendinden başla. Başla ki senden o sevgi enerjisi yayılsın, dağılsın etrafına. Kendini olduğun gibi sev ve bir an bile vazgeçme kendi yolundan. 


Öyle bir dikkafalılıkla da değil elbette, Kabul ederek her şeyi, olduğu gibi. 


Bir de hayatta gerçek olanlar var örneğin:


Bir gün umutsuz, çözümsüz hissedersen

bil ki o çıkmaz sokakta yalnız değilsin

özel birisin… özel güçlerin var… sıcak bir evin, bi kedin

ve de çılgın arkadaşların var…


Belki kedin yok, sıcak bir evin de ya da yaz geldiği için çok sıcak bir evin var. Ne olacak ki bir evin olmasa bile. 

Tek başına rüzgarı, ağaçların hışırtısını, bütün o kokuları, sokağı, çocukları, ayı, güneşi hissediyor musun? 

Bunu yüreğinden görebiliyor musun? 

Tekamül ediyor musun? 

Vicdan kanallarını açıyor musun? 

Sevgiyi yüreğinde “Sıcak bir ekmek gibi taşıyorsan…"sorun yok!



Amacım yargı dağıtmak değil elbette. 

Bir parça farkındalığımızı harekete geçirmek. 

Her ne olursa olsun iyi olacağını, iyiliğin iyilik getireceğini bilerek hayatımıza devam etmemizi sağlamak. 

 

Bu kadar yürekten çağırma beni, bir gece ansızın gelebilirim!” derken yeni yazılarla ve dinleme listeleriyle bir anda karşına çıkabilirim. 



28 Kasım 2020 Cumartesi

Standart Dışı no. 4 İrem Derlen 27.11.2020


Bahadır Cihangir Genç @bcgstudio
Fotoğraf: BCG Studio (Bahadır Cihangir Genç)
Standart Dışı'nın 27 Kasım 2020 tarihli konuğu İrem Derlen'di. İrem ile yaptığımız programın dışında ona farklı sorular da yönelttim. Ayrıca Standart Fm'de yayınlanan programın linkini de röportajın sonunda bulabilirsiniz. 
___________________________________________________

Müziğe nasıl başladın diye sormayacağım, çünkü biliyorum ki senin müzikle ilişkin çok küçük yaşlarda başladı. Ama bu işe profesyonel olarak nasıl başladığını anlatabilir misin?

Müziğe olan ilgim dediğin gibi çok küçük yaşlarda başladı. Ortaokul yıllarında başladığım okul orkestrasının solistliğini lise mezuniyetine kadar devam ettirdim. Sonrası zaten İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera-Şan bölümüne girişim ve ardından profesyonel müzik hayatı geldi.. 2000’lerin başı gibi düşünürsek 20 yıldır bilfiil bu sektörün içindeyim. Elbette bu konuda bana ön ayak olan şahane insan değerli müzik öğretmenim Mahide Gül Göbelez’i anmadan geçemeyeceğim. (ki kendisi annen ☺ ve zaten hikayeye yakından şahitsin!)

12 Farklı dilde şarkı söylüyorsun, ama bu dillerin hepsini biliyor değilsin. Nasıl bir çalışma yöntemi izledin?

Dillerin hepsinin bilmeme elbette imkân ve ihtimal yok. Bu tamamen çok iyi bir müzik kulağına sahip olmam, yabancı dillere yatkın olmam ve konservatuvar opera-şan ekolünden geliyor olmamla alakalı .. Okulda birçok dilde eser (Opera Aryaları, Aryantikler, Lied’ler vb. gibi) seslendirmek durumunda olduğunuz için ister istemez kendinizi birden fazla dilde ve tarzda gayet iyi şarkı söylerken buluveriyorsunuz.

Sendeki repertuar kimsede yok desek yeri… Ne kadar zaman içinde, nasıl oluştu? 

Bu çok uzun bir zamanın eseri. Kendimi bildim bileli şarkı söylüyorum. 5 yaşından beri deyim yerindeyse bir kayıt cihazı gibi ne duysam hafızaya atarım. Bu sebeple ezberimde çok fazla tarzdan ve dilden şarkı var. Benim gibi profesyonel müzisyen olan arkadaşlarım bile birlikte bir yerde oturduğumuzda çalınan şarkıların hemen hemen hepsine eşlik edebiliyor olmama hayretler içerisinden kalıp ‘Sen bu kadar şarkıyı ezbere nereden bilebilirsin?’ diye sorarlar. Valla ben de bilmiyorum. Sözel hafızam bir hayli kuvvetli demek ki! ☺
Fotoğraf: BCG Studio (Bahadır Cihangir Genç)
    Fotoğraf: BCG Studio (Bahadır Cihangir Genç)


Gördüğüm kadarıyla şarkıların bir kısmı ortak bir ürün olarak ortaya çıkmış… O süreçleri anlatır mısın?

Ben birlikte üretimleri çok çok seviyorum. Birlikte hareket etmenin gücüne yürekten inanıyorum ve bundan başkasını da bilmiyorum açıkçası. Öğretmenlik haricinde her yaptığım işte mutlaka birilerinin benim davetimle gerçekleştirdiği bir dokunuş vardır.
Aralık 2010’da “Harikalar Diyarı” ile kaydettiğimiz ve o dönemde müzik eleştirmenleri tarafından bir hayli beğeni alan ve başarılı olarak yorumlanan; Garo Mafyan prodüktörlüğünde EMI Müzik Türkiye etiketiyle piyasaya çıkmış Pop / Lounge tarzında “Bak Kalbine” adlı bir albümüm var ki içindeki oniki şarkıyı da ben hala çok severek dinliyorum. Geçtiğimiz ay Spotify sanatçı sayfama da yüklendi albüm.
Ardından yedi sene sonra Haziran 2017’de çıkan üç şarkılık maxi single’ım ‘Gidelim Haydi’de günümüz müzik piyasasında işleri beğenilerek takip edilen çok fazla isim var. Öncelikle sahnede birlikte müzik yaptığım arkadaşlarım projeye dâhil oldu. Tek tek isim say dersen çok uzayacak bu sorunun cevabı ama bence hak geçmesin.                                                                                                                                     

Tüm şarkılarımın aranjelerini büyük bir titizlik ve incelikle kotaran, bas gitar ve elektrik gitar çalımları ile Emrah Sarıtunalılar, sözler ve melodilerdeki yaratıcılığıyla hayatıma anlam katan Burçak Bahar, şarkı sözleri konusunda bizden desteğini esirgemeyen güzel dostum Bahadır Gökçen, “Yoksa”nın bestecisi, gitar çalımlarıyla ve back vokalleriyle şarkımıza renk katan, uzun yıllardır aynı sahneyi paylaştığım Görkem Baharoğlu, “Yoksa”ya sözleriyle hayat veren Kristal Sila Özhendekci, “İçindedir’in yaratıcısı sevgili kuzenim Mehmet Hakan Özhendekci; 10 yılı aşkın süredir aynı sahneyi paylaştığım dostlarım, ve artık kardeşlerim, müzik yoldaşlarım Ayhan Mutlu (Tuşlu Çalgılar), Aysun Sökmen (Flüt) ve Gökhan Akhan (Klarnet). “İçindedir” ve “Yoksa” daki bas gitar çalımları için sevgili Burak Yılmaz, “İçindedir”deki perdesiz ve akustik gitar çalımları ile şarkının tadına tat katan sevgili Cihan Mürtezaoğlu’, davul ve perküsyon çalımları ve güzel önerileri için Can Güngör; Kayıt ve Mix’leri ve tüm prodüksiyon sürecindeki katkıları için Emre Malikler, Mastering için Modern Mastering Studio’dan Everett Young ve tüm vokal ve enstrüman kayıtları için Jingle Factory’nin kapılarını bize açan, hiç bir konuda desteğini esirgemeyen Emre Sarıtunalılar ve Eray Uygur’a çok teşekkür ediyorum bir kez daha. Ve son olarak 2019'un Mart ayında Gürkan Kömürcü ile birlikte üretip yorumladığımız sözleri bana müziği Gürkan’a ait ‘Kaç Kez’ adlı ilk düet single projemiz Mana Müzik & Kınay Production ortaklığıyla dijital platformlarda yerini aldı.



Yıllarca atölyeler düzenledin bunlara devam da ediyorsun. Atölye yapmaya nasıl karar verdin, fikir nereden çıktı?

Salgın sonrası hepimizin evlere kapandığı bir dönemde ‘Online Şan Atölyesi’ yapma fikri canlandı kafamda. Haziran’dan beri de devam ediyor. Ama online işi benim için yeni bir şey değil. Ben dört yılı aşkın süredir online platformlarda webinarlara katılıp, sunumlar yapıp, dersler veriyorum. Öğretirken çok şey öğrenen biriyim bir taraftan ve çok da keyif alıyorum açıkçası.

Sesle terapi yapıyorsun ilgin nereden doğdu?

Sesin iyileştirici gücünün yıllardır peşindeyim. Bu da büyük bir merak ve istekle doğdu. Konservatuvar dönemime denk geliyor başlangıcı. Önce insan sesinin iyileştirici gücü ile ilgili kaynak taramaya başladım. Bu beni Amerikalı ve bu işin öncüsü bir isme götürdü. Bir dönem Skype üzerinden onunla çalıştım. Ardından Kanadalı bir eğitmenle devam ettim. Onunla da ses çatallarının (diyapozonların) Çin tıbbındaki akupunktur noktalarına nasıl uygulanacağına dair bir çalışma yaptım. Ve bunların ardından son olarak terapi ses çanakları ile yapılan çalışmalar geldi. 


Terapi ses çanaklarında uygulanan yöntem nasıl, amacı ne ve neler yapıyorsun?

Bu yöntemin kökleri 5000 yıl öncesine kadar geriye gidiyor ve o dönemlerde Hindistan'da kullanılan şifa yöntemlerinden birini oluşturuyor. Doğu dünyasına göre insan sesten oluşur, yani sesin kendisidir. Sadece kendisi ve çevresindekilerle uyum içinde yaşayan insan, yaşamını özgürce ve yaratıcı şekilde oluşturabilir. Benim kullandığım yöntem bir Alman yöntemi. Kendisi bir Fizik mühendisi olan Peter Hess, ses çanakları uygulamasını yıllarca süren araştırmaları sonucunda geliştirmiş ve Batı dünyası insanının gereksinimlerine göre uyarlamış.
Ses Çanakları uygulaması ile rahatlama ve derin gevşeme sağlanıyor. Beden, ruh ve zihni kapsayan bütüncül bir yöntem bu. Çok net bir biçimde stresle baş etmeyi kolaylaştırıyor, uykusuzluk sorununa iyi geliyor, insanın doğasında var olan öz güvenin geri gelmesini sağlıyor.
Ayrıca şu an dünyanın 23 ülkesinde spa'larda, sağlık alanında, pedagojide, psikolojide, hastanelerde, huzurevlerinde, anaokullarında ve terapilerde bu uygulamadan yararlanılıyor. Ses gerginlikleri çözüyor, içimizdeki hekimi devreye sokuyor ve yaratıcı enerjimizi ortaya çıkarıyor.
Ben hem ses meditasyonları yaptırıyorum, hem de ses frekanlarını nefesle ve yoga ile birleştirdiğim ve ikili eğitmen sistemi ile ilerlettiğim çalışmalarım var. Bir de birebir ‘Ses Masajı Uygulayıcılığı’ yapıyorum. Bu zannettiğiniz gibi bedene elle dokunularak yapılan bir masaj değil. Danışan kişinin bedeninin belli bölgelerinin üzerine yerleştirdiğimiz terapi ses çanaklarıyla yapılan bir masaj. Merak edenler web siteme girip ayrıntılı bilgi alabilirler. Burada uzun uzun anlatmayayım.
Özetle ses frekanslarının şifasından yararlanılan ve etkileri bilimsel olarak kanıtlanmış tüm bu çalışmalar stres, korku, kaygılar yani beden ve ruh sağlığını olumsuz etkileyen tüm duygulardan arınmanızı ve özgürleşmenizi sağlıyor. Zihni sürekli meşgul eden düşünceler yok olmaya başlarken kişi ‘Ben ne istiyorum, bedenim ne istiyor?’ diye sormaya başlıyor.

    Fotoğraf: BCG Studio (Bahadır Cihangir Genç)
Bunca işe nasıl yetişiyorsun, bir sırrın var mı?


Ben çok net bir şekilde bir bilgi avcısı olduğumu söyleyebilirim. Sürekli merak ediyor, araştırıyor, okuyor, notlar alıyor ve biriktiriyorum. Ve tüm öğrendiklerimi de mutlaka hayatımın bir yerinde kullanıyorum. Bu benim olmazsa olmazım. Yaptığım her şeyi çok büyük bir enerjiyle, heyecanla, tutku ve aşk’la yapıyorum. İçimdeki duygu bu olmasa hayatta yapamam çünkü kimse bana bir şeyi zorla yaptıramaz bu hayatta. Ancak benim kendi isteğimle olmalı. Böyle olduğunda da yorgunluğu bile çok tatlı oluyor.. Gücüm ve enerjim yettiğince de sevdiğim şeylerin peşinden merakla koşmaya devam edeceğim. ☺

Sahneye yeni çıkmaya başlayan şarkıcılara önerilerin nelerdir?

Şarkı söylemek arka planında nelerin döndüğünün neredeyse hiç bilinmediği çok ciddi ve emek isteyen bir iş. Herkes giyinip süslenip sahneye çıktığımızı sanıyor.. Ve şarkı söylemek isteyen ya da yeni yeni sahneye çıkmaya başlamış şarkıcı adayları bile bunun yeterince farkında değil maalesef. Herkes elbette konservatuvar mezunu olmak zorunda değil. Ama bu işin bir adabı var. Kendine bilgisel, teknik ve duygusal anlamda ciddi yatırım yapman gerekiyor. Çok zengin bir repertuvara sahip olman ve bunu sürekli yenilemen-geliştirmen gerekiyor. Kendine ve sesine çok iyi bakman gerekiyor. 

Bol söyleme ve dinleme takviyesi yapmalarını, repertuvarlarına alacakları bir şarkıyı birden çok yorumcudan dinlemelerini öneririm.. Ve bazı durumlarda her şey duyduğunu taklit etmekle başlasa da bir noktadan sonra şarkı söyleme konusunda kendilerini geliştirmelerinin yolu kendi yorumunu, tavrını ve tarzını oturtmaktan geçiyor..

Birtakım arkadaşlarımız iki kez şan dersi alırım, bir vokal koçuyla stüdyoya girer vokal kayıtlarımı hallederim, on–on beş şarkılık da bir repertuvar yapar sahneye çıkar bülbül gibi şakırım zannediyor ama kazın ayağı öyle değil maalesef. Elbette bunu birilerine yedirebilirsiniz ama bence bu şarkıcılığın yanından bile geçmez.

Karantina süreci nasıl geçti?

Karantina süreci benim için oldukça verimli geçti ve hala çok verimli geçiyor. Kendime ilk olarak çok iyi bir video kamera, tripod ve kayıt mikrofonu almakla işe başladım. İlk üç buçuk aylık süreçte YouTube kanalımda her hafta düzenli ve sürekli olarak; şarkı söylerken yapılan hatalardan tutun da, doğru beden, nefes ve ses kullanımına kadar birçok konudan bahsettiğim, bu konuları canlı performanslarla da örneklendirdiğim canlı yayınlar yaptım.

Ayrıca farklı konulara dair oynatma listeleri oluşturduğum yeni videolar çektim. Kanalı bir hayli coşturdum diyebilirim. Bir yandan ders verdim, yeni yılda piyasaya çıkartmayı planladığım kitabımı yazmaya başladım.. Oturup video editlemeyi, jenerik yapmayı filan öğrendim. Dedim ya tam bir bilgi avcısıyım diye. Bir yandan çok da eğlendiriyor beni böyle şeylerle uğraşmak ☺

Karantinadan çıkar çıkmaz ilk yaptığın şey ne oldu?

Yaptığım ilk iş İstanbul’a annemleri ve kardeşlerimi görmeye gitmek oldu. Fiziksel mesafeli bir şekilde hasret giderdik. Ve bu herkese çok çok iyi geldi.

Son dönem yaşadıklarımızla ilişkili olarak sen ve ekibin nasıl etkilendiniz?

İşimin müzik organizasyon ile ilgili olan kısmını tamamen kaybetmiş durumdayım şu an. Ekibime de istihdam yaratamıyorum haliyle. Ve maddi anlamdaki kayıplar bir yana sürecin belirsizliği; içinden çıkabilmemiz adına sorduğumuz sorulara cevap alamamak ve bu çözümsüz hal de bizleri bir hayli umutsuzluğa sürüklüyor. Sadece müzisyenler değil sektördeki herkes çok zor durumda (ses, ışık, DJ, catering firmaları, davet organizasyon firmaları, fotoğrafçılar, barlar, konser mekânları, restaurantlar…) Saymakla bitmeyecek çok ciddi bir insan nüfusundan bahsediyoruz burada. Ve sektördeki tüm arkadaşlarımız için ivedilikle bir çözüm üretilmesi gerekiyor.

Standart Dışı radyo program linki:


Linkler:

https://www.instagram.com/iremderlen/
www.youtube.com/İremDerlenSesveYasam
https://itunes.apple.com/tr/artist/i-rem-derlen/1260676458




21 Kasım 2020 Cumartesi

Standart Dışı no. 3: Volkan İncüvez (20.11.2020)

Volkan İncüvez, bir yıl içinde dört farklı solo albüme imza atmış bir müzisyen. Onun için multi-enstrümanist demek yanlış olmaz. Çünkü Volkan, geleneksel ve makamsal müziği ney, vokal, çağlama, perdesiz ve elektrik gitar gibi enstrümanlarla icra ediyor. Onu halen çalmaya devam etmekte olduğu Hepyek, Derun, Debdebe, Ebren Trio, Kırkbinsinek, Gözyaşı Çetesi  gibi grup ve projelerden hatırlayanlar olacaktır. 2019 yılında ilk solo albümü "Kün"de kendi anlatımıyla, "bir uzay- zaman yolculuğunu, nefesin ney içindeki yolculuğuyla tasvir ediyorken, ilk çok sesli konsept ney albümü ile dinleyenlere astrofizik ile tasavvufun kesişiminde sıra dışı bir deneyim yaşatıyor".  


Volkan, ikinci solo albümü olan "Mahal"de ise yine kendi ifadeleriyle "yüzünü öze dönmüş bir Klasik Türk Müziği icrasına öykünüyor. 20. yüzyılın geleneksel tavırdan götürdüklerini bir kenara bırakıp çok daha sade bir üslup benimsiyor. Ney ve klasik perdesiz gitar ile icra edilen repertuar, Sultan 3. Selim’den (d. 1761) Gevheri Sultan Fatma Osmanoğlu’na (d. 1904) kadar uzanıyor. 

Volkan,  2020 yılının Şubat ayında ise "Quartet"i yayınladı. Albümde yine kendi deyimiyle,  ''Live Session I'' albümün de fikirlerini geleneksel müzikten alıp bu müziği, modern armoni ve aranjeler, elektronik soundlar ile bas gitar, gitar, sytnh ve davul enstrümanlarıyla yorumluyor. Müziğin armonik yapıda olmasa da armonik karakter taşıdığına inanan İncüvez, kullandığı temaların veya geleneksel halk ezgilerinin kendi işitsel etkilerinin ve duygularının dışına çıkmamayı hedefleyen bir armoni, sound ve düzenleme anlayışı gözeterek, o armonik karakteri ortaya çıkarmayı amaçlıyor".

2020 yılının Ağustos ayında "Yeni Dünya" isimli solo albümüyle kulaklarımızın pasını iyiden iyiye silen Volkan, albümü karantina döneminde kaydetmiş ve tüm sağlık çalışanlarına ithaf etmiş.

Aşağıdaki linkten Volkan İncüvez ile yaptığımız radyo programının kaydına ulaşabilirsiniz. 

11 Kasım 2020 Çarşamba

Anket Çalışması: Müzik Emekçilerinin Gelir Durumunu Etkileyen Faktörler

Sevgili müzisyen arkadaşlarım, Selda Dudu ve Evrim Hikmet Öğüt ile birlikte hazırladığımız "müzik emekçilerinin gelir durumunu etkileyen faktörlerin tespit edilmesi amacıyla hazırladığımız anket çalışmamıza katılmanızı rica ediyorum.
Link:
____________________________________

Bu anket çalışması, müzik emekçilerinin gelir durumunu etkileyen faktörlerin tespit edilmesi amacıyla Sevilla Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doktora Öğrencisi Selda Dudu (selda@dudu.gen.tr), Mimar Sinan Üniversitesi Müzikoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Evrim Hikmet Öğüt (evrim.hikmet.ogut@msgsu.edu.tr) ve müzik yazarı Özge Ç. Denizci (ozgedenizci@gmail.com) tarafından oluşturulmuştur. Ankete verilen yanıtlar akademik çalışmalarda kullanılacaktır. Anket, toplamda 4 bölüm ve 32 sorudan oluşmaktadır ve ortalama 10 dakika sürmektedir.

Lütfen özel olarak belirtilmediği sürece tüm soruları çalışma hayatınızın genelini yansıtacak şekilde cevaplayın.

Katılımınız için teşekkür ederiz.

Selda Dudu
Doç. Dr. Evrim Hikmet Öğüt
Özge Ç. Denizci

25 Ekim 2020 Pazar

"Ekim'in dingin sesi" yazıldığı gibi okunmaz.

Pandemi döneminin her ne kadar müzisyen açısından pek çok olumsuz tarafı olmuş olsa da, üretim ve sahne sanatçılarının sosyo-ekonomik durumunun daha da çok tartışıldığı mecraların artması açısından "Müzikle iyileşiyoruz" şiarından pek vazgeçecek gibi görünmüyorum ve süreci de oldukça olumlu bulduğumu bir kez daha söylemiş olayım. Bu üretimlerden biri daha geçtiğimiz günlerde (Ekim 2020) hayat buldu, kulak doldurdu, akıllara kazındı.


Öncelikle neden "Ekim"in yazıldığı gibi okunmadığı meselesini aydınlatalım; "Ekim" pek çok sırrı ve şifreyi içinde barındıran bir aydır. İsmi tarlaların ekilip biçildiği zamanı betimler (gerçi ne yazık ki memlekette sata sata ne ekilecek tarla bıraktık ne de zehirsiz toprak). Ekim ayında en sevdiğim pagan kutlaması olan "Cadılar Bayramı" vardır ve tabii ki bal kabağı çorbası yapmanın da zamanı gelmiştir artık. Doğa uykuya geçmeye hazırdır ve yağmurlar başlar. Ama Ekim, işte Ekim'dir.


Konu edip üzerine ahkam kesmeyi planladığım albümün adı da en az albümü yapan müzisyen Serkan Emre Çiftçi'ye ait olması kadar cezbetti beni. Serkan, "Ekim"in benim hissettiklerime yakın bir anlamı olduğu için albümün adını "Ekim" koymuş. Tam da bahsettiğim gibi "Ekim", bir müzikal fikrin tohumlarının ekim sürecini anlatıyor. Müzikal fikir de yıllar önce Puredata ile buluşup "yazılım, makine ve insan" birlikte müzik yapabilir mi, nasıl bir yöntem kullanılabilir, nasıl şeyler ortaya çıkabilir?" sorularıyla yakından ilgili. Serkan bu sorularla hemhal olurken, yavaş yavaş bir şeyler de yeşermeye ve kenara kayıtlar almaya başlamış. Oradan çıkan altı parçalık bir seçkiyi de Ahmet' Kenan Bilgiç yayınlamak istemiş.


İşin müzikal kısmındaki süreç ise albümün yapım süreciyle Serkan'ın içsel yolculuğunun süreciyle örtüşerek gitmiş. Tüm süreç boyunca kafasında hep "yaşamın döngüselliği", "bitişler", "yenilenmeler" ve "yeni başlangıçlar", "entropi" ve "bir şeyin bittiği yerde başkalaşmış bir şeyin yeniden başlaması" gibi konular yüklüymüş. Bu meseleler de parçaların kompozisyon sürecine direk etki etmiş.


Serkan Emre Çiftçi'yi Gevende ve Gökhan Türkmen ve Cava Grande ile yaptığı çalışmalardan hatırlayanlarınız olacaktır. Yıllarını enstrümanına vermiş, her zaman yeni bir şeyler denemeye açık ve hazır olduğunu gösteren, bunları deneyen oldukça iyi bir trompetçi Serkan. Ama aynı zamanda elektronik meselelerde de müthiş başarılı.


Bu albümü dinlerken altında kompleks örgüler yatan, deneysel bir albüm olduğunu unutmayın. Ama bu durum gözünüzü/kulağınızı korkutmasın çünkü albüm rahat dinlenen bir müzik albümü. Şöyle düşünebilirsiniz: deneysel, açık ama bir o kadar da kompleks ama rahat ama rahatlatıcı... Doğallık ve doğa ile bütünlüklü. Üstüne bir de mükemmel trompet tınıları hediye...




Albümü ilk dinlediğinizde yarattığı etki gerçekten de döngüsellik, doğum ve yaşam arasındaki denge, belki içsel çözülmeler ve çözümlemeler... Yani en azından bende yarattığı etki bu oldu. Ha, bu arada Serkan'ın da benim de naçizane önerimiz albümü iyi bir kulaklıkla dinlemeniz. O zaman her şey bambaşka olacak. Favorilerimden biri "Kervan" diğeri ise gerçek anlamda sabahı karşılayacağınız ve hatta karşılamanız gereken "Sabah" oldu. Albümdeki hiçbir parçada ayrım yapmak istemiyorum. Doğal sesler itinayla kullanılmış. Ah o "Yağmur"...


Albümün derdi midir bilmem ama bende yarattığı etki her şeye ait sesin olabileceğinin ve müzikte kullanılabileceğinin ispatı gibi. Yolu açık olsun ki olmama ihtimali yok gibi. Şifa niyetine dinleyiniz, dinletiniz.

Bu arada Lu Records tarafından yayınlanan albümün muhteşem kapak tasarımlarının sahibi ise Orhan Cem Çetin. 

Ahkamlarıma devam etmek yerine aradan çekilip Serkan'ı takip edebileceğiniz ve dinleyebileceğiniz  linkleri buraya bırakıyorum. İyi dinlemeler, eğlenceler, dinginlikler...



12 Ekim 2020 Pazartesi

RTÜK: Seni seçtim Spotify!

RTÜK'e  Spotify gibi stream müzik ve podcast dinleme  içeriğini düzenleme yetkisi verildiğini biliyor muydunuz? 

Sabah kalktınız, müzik dinleyeyim demek için Spotify'ınızı açtınız. O da ne Spotify çalışmıyor! Ya da o çok sevdiğiniz "explicit" ibareli parçaya ulaşamıyorsunuz. Hatta öyle ki sabah kafanızda o şarkı ile uyanmışsınız ama dinleyemiyorsunuz. 

Çıldırmamak mümkün değil. 

Eh tabi çoğunuzun (kendimi ayırıyorum çünkü bu konuda çok titizim) müzik arşivini içeren hard diskleri ya yandı, ya kayboldu ya da tozlu raflarda duruyor. 

İnternet erişimi olan neredeyse hemen herkesin bir Netflix bir de Spotify üyeliği var. 

Neredeyse kimse artık gidip plak dışında albüm satın almıyor. Üstelik internetin çektiği her yerden de sevdiği, o anda dinlemek istediği şarkıya bir tık ile ulaşabiliyor. Ancak RTÜK konuya el koyarsa bu artık bu kadar basit olmayacak. Uygunsuz bulunan şarkılar ve podcast'ler kaldırılacak. Hatta belki de Spotify ülke genelinde yasaklanacak. 

Biz bu filmi yıllar önce LastFm mevzuunda görmüş ve tecrübe etmiştik. Canımız yanmıştı! O zamanlar LastFm'in şimdiki Spotify kullanıcı sayısı kadar kullanıcısı da yoktu. Üstelik stream müzik dinleme bu kadar da yaygın değildi. Şimdi küçüklü büyüklü pek çok işletme Spotify'dan müzik yayını yapıyor. Hatta yeni yetme DJ'ler Spotify listelerini ortalıkta çalıyor. Spotify'a gelecek herhangi bir kısıtlamanın ne kadar çok şeyi etkileyebileceğini düşünebiliyor musunuz?  


Peki ya müzisyenler? Şu anda çoğu albüm ya da single sahibi müzisyenin küçücük bir ekmek kapısı varsa bu da Spotify ve YouTube tıkları... 

Elini vicdanına koyup da söyle, bu alarm ne kadar çalacak böyle!
Müzikle, müzisyenle uğraşan bir sistem var. Bir şeyler yapmazsak daha başımıza neler gelecek kim bilir.

Daha önce de söylediğim gibi müzik susarsa hayat susar/hayat durur. 

Rtük'ün bahanesi vergi ama gerçek bu değil. Çünkü zaten premium kullanıcılardan %18'lik KDV alıyor.  Denetleyemediği ne varsa kapatmak istiyor RTÜK, hepsi bu! 

Abuk sabuk içerikteki TV programlarına ve dizilerine izin veren RTÜK bugün ne dinleyeceğine karar vermekle kalmıyor, müzisyenlerin de kendisini var ettiği yegane yerlerden birini de  yok etmek istiyor. 


İki dudağın arasında hayat yaşamaktan sıkılmadınız mı? Ben çok sıkıldım ve stream müzik dinleme platformuma el sürdürmemek için elimden geleni yaparım. Ha Spotify'ın da kendi içinde yok mu sıkıntıları var elbette şunu bi atlatalım da onu da yazarız elbet!

Bunu okuyan bunu da okudu:

11 Eylül 2020 Cuma

Sahne emekçileri kırmızı alarmda: #LightSARed

Yıllardır süre gelen bir durum var memlekette, üstelik müzik piyasasında çalışanların yakından bildiği bir durum: eğlence aslında ulusal yaslarda bitmez, sadece müzik susturulur. Oysa kahkaha attıran diziler ve izlerken sevincin ve heyecanın tavan yaptığı futbol müsabakaları her daim devam eder. Ama nerede içinden müzik geçen herhangi bir etkinlik vardır hemen iptal edilir, sesi kısılır ya da tamamen kapatılır. 

Müziğin içine doğmuş, müzikle büyümüş ve hayatının tamamı müzik olan biriyim. Hayatım bu ve geçimimi de bu yolla sağlıyor(dum). Hatta birbiriyle bağıntılı olsa da ekonomimi döndürmek için Dr. Jekyll Mr. Hyde misali takılıyorum. Çoğu müzisyen arkadaşım da benim gibi müzikle ilgili bir dolu iş yapıyor. Gündüzleri öğretmen kimliğimizi üstümüze takıp öğrencilerimize yetişmeye, akşamları da organizasyon işlerindeki görevlerimize dönüyoruz ya da dönüyorduk. Bazılarımız sahne önünde bazılarımız ise sahne arkasındaki misyonlarını yükleniyor ve birlikte üretiyoruz ya da üretiyorduk. Yıllardır birlikte hareket edemediğimiz için istikrarsız bir şekilde geçimimizi sağlamaya çalışıyoruz. Pek çoğumuzun sosyal güvencesi yok, önemli bir kısmımız için ise emeklilik asla ulaşamayacağımız hayal. Hem memleketin müzik piyasasında yer alıp hem de aynı aile içindeyseniz de bu istikrarsızlık daha çok kanınıza dokunuyor. Hatta iş bulamadığınız zamanlarda kanınız çekiliyor çünkü enstrümanınıza ya da ekipmanınıza yapmanız su ve hava kadar ihtiyacınız olan malzemeleri bile karşılayamaz hale geliyorsunuz. Bir de konunun motivasyon kısmı var elbette... 

Bir müzisyeni sahnesinden, seyircisinden ayırmak onun kolunu kanadını kesmek gibi bir şey. 

Sıkı okuyucularım bilir, 5 yıl önce İstanbul'dan Datça'ya taşındık. 
O dönemde ben yine kalemimi
oynatarak geçimimi sağlamayı başarıyordum (neredeyse yıllardır yazılarımdan telif al(a)mıyorum ve pek çok farklı dinamik birleşince de bir yerlere yazı vermek içimden gelmiyor). Kendim için değil ama birlikte buraya geldiğimiz İlker için tek bir dileğim vardı, o da sahneden, seyirciden uzak kalmaması. Çünkü bunun gerçekten bir müzisyen için ne anlama geldiğini yüreğimde hissedebiliyorum. Bir de yazının başından beri bahsettiğim işin ekonomik kısmı var elbette. Bu da motivasyonun diğer kanadını temsil ediyor. Olmadık ve demin de söylediğim gibi istikrarsız bir şekilde alınan kaşeler zaten bir müzisyenin hayatını idame ettirmesi için hiçbir zaman yeterli değildi. Bu konuya ilişkin yıllarca hem ben hem de etrafımda bulunan sektör insanları bir araya gelerek kafa yormaya gayret ettik ve hiçbir sonuca ulaşamdık. Hatta yüksek lisans tezimi "Türkiye'de İnternet Sonrası Değişen Müzisyen Kimliği" kisvesi altında "müzisyen nasıl kurtulacak" üzerine kurgulamaya gayret ettim. Çeşitli çıkarımlar ve çözümler de önerdim. Bu çözümlerin başında da müzisyenin özerkliği geliyordu. Özellikle de dijital platformlarda birçok müzisyenin hakkının yendiğini ve halen de yenilmekte olduğuna birebir tanıklık ettim. Katakulliyle gelmeyenler zaten zemin kaygan olsa da kendi yollarında emin adımlarla yürümeyi sürdürüyorlar(dı). 

Gelelim profili kızartma meselesine. Profilimizi kızartıyoruz çünkü sahne emekçileri olarak kırmızı alarmdayız! Bu sektör sadece Türkiye'de değil bütün dünyada ölüyor. Hatta profili kırmızıya döndürme eylemini başlatan ekibin küçük bir araştırma sonucunda Güney Afrika'daki sahne emekçileri tarafından ortaya atıldığını da buldum.  Zaten Türkiye'de paylaşılan metnin de ne kadar çeviri koktuğunu fark etmişsinizdir. Güney Afrika'da #LightSAred ismi/hashtag'iyle başlatılan kampanya/eylem 5 Ağustos 2020 tarihi için çağrıda bulunmuş ve şöyle demiş, "Etkinlik endüstrisi ölüyor ve bizler görmezden geliniyoruz. Endüstrinin hayatta kalmak uğruna savaşmasına yardımcı olmak için yürekleri bizimle çarpan herkesi 05 Ağustos'ta kırmızı renkte SA'yı yakmaya çağırıyoruz!" Olay memlekete 1 aydan fazla bir süre sonra intikal etti ve hepimiz profilimizi kırmızıya boyadık. Peki bir talebimiz var mı? Şimdiye kadar profilini kırmızıya boyayan kimsenin hükümetten bir şey talep ettiğine ne yazık ki tanıklık etmedim. Hatta kendi dayanışma ağını bile kurduğunu üzülerek söylüyorum ki henüz görmedim (bu kampanyadan çok daha önce harekete geçmiş olan Olta Dayanışma'yı konun dışında tutuyorum).

Önceliğimizin, kimden ne istediğimizi bilmek olduğunun altını çizmek isterim. Açık hava konserlerini iptal etmek yerine yeni bir düzenleme ile gündeme getirmek, mekanlara kredi, sahne emekçilerine eşit bir miktarda fon sağlamak, yerel yönetimlerin online etkinlikler düzenleyerek katkıda bulunması, bu aralar gayet iyi durumda olan dijital müzik platformlarının konuyla ilgili katkı sağlaması, telif arttırması, izleyicilerin/dinleyicilerin daha fazla duyarlı olması (bir tık da olabilir, bir lira da), basında daha fazla yer alabilmek, çok daha popüler olan isimlerin popüler olmayan müzisyenlerle etkileşimini sağlamak gibi aklıma bir takım çözümler şu anda bu satırları yazarken geliyor. Eğer bugün sadece profilimizi kırmızıya boyamakla kalırsak yarın çok geç olacak. Lütfen bir an önce kendimize çeki düzen verip taleplerimizi gerekli mercilere iletelim. Biz durumu ciddiye almazsak kimse de bizi ciddiye almayacak.

Müzisyenler başta olmak üzere bütün sahne emekçileri "ölürse" müzik de ölecek ve arkamızdan ağıt yakacak kimse tabii ki kalmayacak. 



Konuyla ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:



5 Eylül 2020 Cumartesi

Gerçek bir "Hudayinabit" ile tanışın: Yasin Bozkurt


Geçtiğimiz günlerde sevgili dostum Yasin Bozkurt'u ağırlama imkanım oldu. Misafir ettiğim müzisyen arkadaşlarımı katakulliye getirip onlarla ilgili yazmak ya da küçük bir röportaj yapmak sanırım yakında alışkanlık haline gelecek. Ancak bu söyleşinin yapılmasının en büyük nedeni ise onun müzisyenliğine duyduğum hayranlık olduğunu söylemeden edemeyeceğim. 

Yasin Bozkurt kimdir, neler yapmıştır?

Dayılarım halk oyunları öğretmeniydi. Küçük yaşta onların etkisiyle ritim meselesi içime düştü. Yani kendimi bildim bileli odak noktam orası oldu. 20 seneyi aşkın bir süredir perküsyon öğretmenliği yapıyorum. Değirmendere'de liseye devam ederken 3 kişilik türkü grubu kurup amatörce kafelerde müzikle flört etmeye başladım. Değirmendere Fındık Festivali'nde 4 kişiden oluşan Rock grubumuzla sahneye çıktık. Ben sahnede şarkı söylemek konusunda çekinceliydim, grup arkadaşlarımın teşviki neticesinde solistleri ben oldum. Dinçer Sivri ve Alpaslan Türer ile de ilk sahneye çıkışımız böyle oldu. 20 seneyi aşkın dostluğumuz halen devam ediyor ve halen de onlarla çalışmaya büyük bir zevk ve şevkle devam ediyorum. İlk gençlik yıllarımda kendi kendime Latin perküsyon dünyasında ilerlemeye çalıştım. 1999 yılında döndüğüm askerlik sonrası İstanbul'a göçüp pop müziğin/piyasanın içine dahil oldum. Birçok farklı pop şarkıcısına perküsyon çaldım. 


Buzuki Orhan Osman  da çalıştığın isimlerden biri. Onunla yolunuz nasıl kesişti? 

Perküsyonisti Gökhan Şahin ve Gencer Savaş'ın yönlendirmeleriyle Orhan Osman orkestrasına katıldım. Uzun yıllar aralıklarla orkestraya dahil oldum. Ardından Asmalı Mescit Cuba Bar zamanları başladı. Başta Onellia Manzano, Damaris ve İstanbul'da yaşayan Cubalı müzisyenlerin bir kısmının sahnelerinde yer aldım. Çeşitli albümlerde de çaldım. Ama en sivrilen kayıtlardan biri de Orhan Osman'ın 2011 yılında çıkardığı ve Dave Weckl, Horacio Hernandez El Negro, Mor Karbasi, Thomas Kennedy, Eric Levy, Kai Eckhardt, Sean Rickman ve Stavros Pazarentsis gibi dünyaca ünlü isimlerin yer aldığı "Turkophony" albümünün 9. parçası olan "Havana" isimli parça oldu. 

İlk vokal kaydın ve parçalarının yayınlandığı albüm "Çalıjazz"dı bildiğim kadarıyla... Bahadır Tatlıöz ile nasıl bir araya geldiniz?

Sahnede tanıştık. Çaldığım müzisyenlerden birinin sahnesinde birlikte çalıştık ve böylelikle de birbirimizi sahnede tanımış olduk. Türk halk şarkılarına duyduğumuz ilgi bizi birimize daha da yakınlaştırdı. Bahadır Abi, türkülere Latin Caz alt yapısıyla aranjeler geliştiriyordu. Bu benim de odağımdaydı. Amatör olarak şarkı da söylüyor olmanın bana verdiği cesaretle 2005 yılında çıkan "Çalıjazz" albümünde hem sözü müziği bana ait olan askerde mırıldanarak yazdığım "Nemrut Kızı ve "Gel Gelin" isimli iki parçayı da albüme koyma kararı aldık. Albümde aynı zamanda Erkan Oğur ve Cem Aksel gibi müzisyenlerin de içinde olduğu albümde "Yemen Türküsü" ve "Cevizin Yaprağı" isimli türküleri seslendirdim. Albümün geri kalanında ise Bahadır Abi ile birlikte parçaları seslendirdik. Bu albüm sesimle ve kendi müziğimle hayata geçen ilk işim oldu. Bu albüm birçok konservatuarda ders olarak işlenmiş. Bu da bizi sevindirdi. 

Üretim sürecin nasıl gelişiyor?

Aslında hep aklımda olan kendi şarkılarımı yapmak ve bunları sunmak konusunda sahneye çıkmaya ve kayıtlarda çalmaya başladıktan bir süre sonra motive oldum ve sonradan "Zulala" albümünün oluşmasına vesile olan ilk şarkım  "Dök Dök Yerlere"yi kurcalamaya başladım. Onu da yine daha önce bahsettiğim "Nemrut Kızı" ve "Gel Gelin"de olduğu gibi sesimi sazım yaparak aklıma geldiği biçimde melodileri telefonuma kayederek oluşturdum. Melodik enstrüman çalımayı bilmediğim için önce telefona kaydediyor, üzerine sözler hayal edip yazıyorum. Ardından müzisyen dostlarımdan birine giderek tüm hayal ettiğimi deşifre ettiriyor ve kayıda hazır hale getiriyorum. Sonra da müzisyen arkadaşlarımla birlikte parçaları kaydediyoruz. Genel olarak üretim sürecim bu şekilde gelişiyor. 

O zaman "Zulala"dan bahsedelim... Albüm nasıl oluştu?

Şarkılarımın aşağı yukarı demoları hazırdı. Yani kayda girmeye hazırdım. Mutfaktaki hallerini dinlettiğim dostlarımdan aldığım tepkiler beni albümü yapmaya iten sebeplerden oldu. Bir gün manevi abim, dostum Yasin Yılmaz'ın evinde otururken kayıtların ne zaman yapılacağını sordu bunun üstüne kimseyle anlaşmalı olmadığım için dostlarımın desteğiyle kimseye ve hiçbir plak şirketine bağlı olmadığım için sıra artık kayıtları yapmanın parasını kazanmakla ilgili bir soru geldiğinde soruma soru ile cevap verildi ve "Ne kadar lazım? dedi. O da arka odaya gitti, para getirdi ve albümü yapmaya hazır hale geldik. Albümü ona götüreceğim zaman da borcunu sileceğini söyledi. 7 ay sonra da albümü önüne koydum.  Duygun Üstün ve  Burak Özbek de aynı biçimde bu projeye destek olan iki nadide insandır. Bu projeye destek olan diğer isimler ise müzisyen arkadaşlarımdı. Albümde Korhan Ogan davul, Özgür Salıcı bas gitar, Dinçer Sivri gitar, Barış Ertürk saksafon, Hakan Çimenot trombon, Barış Yazıcı trompet, Ezgi Kaki obua, Ömer Birol keman, Kelly Brewer gitar, Duygu Çevik vokal, Uğur Göregen perküsyon, Özge Özgan vokal olarak yer aldılar. Albümdeki bir parça hariç hepsinin sözü ve müziği bana ait. Albümdeki 6 şarkıdan biri Yolda'ya ait, o da "Peynir Gemisi". Kayıtlar ve miks bir zamanlar Kadıköy Reks sinemasının karşısında olan Stüyo Red'de İlker Yetimaslan tarafından yapıldı. Mastering ise Babajim Stüdyolarında Mirko Ettore D'Agostino'nun elinden çıktı. Albüm kartonet fotoğraflarını Burak Özbek çekti ve kartonet ve benim de çok sevdiğim albüm kapak tasarımını Can Pehlivanlı yaptı. Böylelikle de "Zulala" kolektif bir gönül işi olarak ortaya çıktı.   

Yolda'dan "Peynir Gemisi"ni aldın. Onlarla yolun nasıl kesişti ve neler oldu?

Perküsyonist arkadaşım Aslı Vuslateri beni Yolda ekibiyle tanıştırdığı zaman henüz Zulala"nın çalışmalarına başlamamıştık. Ekiple çok iyi dostluklarımız oldu ve Yolda'ya ben de dahil oldum. O gün bugündür, çalmam söylemem gerektiği zaman hep onlarla oldum. Yolda zaten esnek ve kervanını yolda düzen bir grup olduğu için farklı müzisyenlerin bir arada olduğu dolayısıyla da hemen her performansında ayrı bir tınıyla da karşılaşılabilen bir grup. Bazı konserlerde içine dahil olunabilir, bazılarında dışında kalınabilir ki bu Yolda'nın doğası gereği ve Yolda'yı Yolda yapan özelliktir.

Yolda'nın son albümü "Aşkın Yüzü"nde de bir parça seslendiriyorsun. 

Evet, 24 Haziran 2020'de yayınlanan Yolda albümünün 3. parçası olan "Kaşif"i ben seslendirdim. Ayrıca albümdeki bütün parçaların perküsyonlarını çaldım. Pandemi öncesi kayıtları bitirmiştik. Karantina döneminde de albümün editleri yapıldı ve albüm ortaya çıktı. 

Senin karantina dönemin nasıl geçti? 

İlk defa başımıza gelen bir şey olduğu için bir süre konuyu anlamaya çalışmakla geçti. Daha sonrası hatırlanamaz bekleyişlerle geçti. Bu sürede çalışmak için elimden geleni yaptım. Tamamladığım birkaç parça var, onlar da kaydedilmeyi bekliyor. Ancak tabi bu süreçte inanılmaz iş kaybına uğradık bütün müzisyenler olarak. 17 yıldır tekneyi döndürdüğüm ve birçok önemli markayla çalıştığım ritim atölyesi işlerim de sekteye uğradı. Sahneler zaten herkesin bildiği gibi ne zaman açılacağı belirsiz bir biçimde kapandı. Şimdilerde de açılmış gibi görünüyorsa da aslında durum hiç de iç açıcı değil. Bu süreç gerçekten en çok eğlence sektörünü ve içinde ekmeğini kazanmaya çalışan müzisyenleri vurdu. Umarım bir an önce toparlanırız.  

Başka gruplarla çalmaya devam ediyorsun sanırım, kimler var?

Pandemiden önce ara ara Grup Gündoğarken'le ve Yolda ile sahneye çıkıyordum. Bir de dediğim gibi perküsyon atölyelerime devam ediyordum. 

O atölyeler hakkında daha detaylı bilgi verir misin lütfen?

Çenesi düşük bir perküsyoncu aranıyordu, beni buldular. Şarkıcı ve perküsyonist Murat Aziret bu manadaki keşfi benli sağladı ve beni dostum Erdem Genç'in şirketi olan M3 Works'e tavsiye etti. Böylelikle de bu yoldaki kariyerim başlamış oldu. GoodYear'dan Turkcell'e, Sahibinden.com'dan CocaCola'ya pek çok ünlü firma ile çalıştım. 7 Ağustos'ta da CocaCola çalışanlarına pandemi dolayısıyla online olarak  ritim atölyesi yapacağım. 

Biraz da teklilerinden bahsedelim mi?

Değişen sistem dolayısıyla albüm yapmanın değil de single ve EP formatlarında dijital ortamda yer almanın daha mantıklı olduğunu idrak ettim. Dolayısıyla ilk olarak "Ayva ya da Muz" isimli parçayı yaptım ve dijital platformlardan yayınladım. Aynı zamanda prodüktör de olan Türkiye'nin önde gelen tubacılarından Kemal Oksal, yine brass ustalarından saksafoncu Siney Yılmaz ve genç yeteneklerimizden tromboncu Ersin Özer, Ayva ya da Muz"u deşifre ederek kayıtlı hale gelmesine muazzam katkıları olan dostum gitarist Alpaslan Türer, yıllarca Buziki Orhan Osman'la çalışan davulcu Özgür Taş, What da Funk gibi gruplardan da bildiğimiz piyano müziğinin önemli isimlerinden Koray Üsgülen ve yıllardır birlikte çalışmaktan büyük keyif aldığım Buziki Orhan Osman parçada yer alan isimler. 
Diğer teklim olan "Hudayinabit" de 2019 yılının Temmuz ayında yayınlandı. Şarkının söz ve müziği bana ait düzenlemesini de Özgür Salıcı ile birlikte yaptık. 

Önümüzdeki süreçle ilgili planların neler? 

Yeni yaptığım 4-5 tane şarkım var. Onların stüdyo çalışmaları için kolları sıvıyorum. 

















Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...