22 Nisan 2011 Cuma

Aydilge ‘Kilitler’i kırıyor



Kedine özgü yorumu ve sesiyle birçok kişiyi etkileyen Aydilge, yeni albümü ‘Kilit’le de dikkat çekecek gibi görünüyor. Pink Floyd'un efsane ses mühendisi Andy Jackson'ın da elinin değdiği albüm raflarda.

Aydilge, kendini  “kilit kırmayı ve kelepçe çözmeyi seven arsız bir müzisyen ve yazar” olarak tanımlıyor. Onun sesi Çerkezlik'ten gelen gırtlak yapısı ve küçük yaşta aldığı Türk Sanat Müziği eğitiminin etkisiyle hep dinleyicilere ‘değişik’ geldi. Yavaş yavaş ‘Aydilge sesi’ diye bir algı da oluştu. Aynı zamanda yazar ve Sound dergisi yayın yönetmeni de olan Aydilge müzik piyasasının değişik bir şeyler yapmaya çalışan müzisyenleri ayıklamak istediğini söylüyor.  “Ben sadece müziğimi yapmak istiyorum ve yapıyorum” diyen Aydilge’nin yeni albümü ’Kilit’ bu hafta raflardaki yerini aldı.

Sanırım bir önceki albümün yankıları oldukça iyi oldu… O süreçte neler yaşadınız?

‘Sobe’ albümü ve ardından çıkardığım ‘Takıntı’ single'ı beni ateşleyen çalışmalar oldu. ‘Takıntı’ aslında negatif çağrışımları olan bir kelime olsa da, insanların takıntılı aşk kavramını bu kadar rahat benimsemesi, bana şunu gösterdi. O kadar tutkusuz ve sıradan aşklar yaşıyoruz ki, insanlar ‘takıntılı’ olma halindeki tutkuyu arıyor, bütün zararlarına rağmen.  Bence de tutku iyidir, anlamsız bomboş bir hayat yaşayacağıma, tüm ateşine ve yakıcılığına rağmen tutkulu yaşamayı tercih ederim.

Giydiğiniz Kıyafet Müziğinizi Belirlemez

Müzik kanallarında klipleriniz bol bol dönüyor. Bu başarıyı nasıl elde ettiniz?

Tek düşüncem yaşam enerjisi yüksek, renkli klipler yapmaktı. Ülkemizde ne yazık ki anlamlı ve derin ya da rock'a dahil olan işler yaptığınız zaman karamsar, karanlık, hüzünlü, depresif olmanız prim yapıyor. Oysa yaptığın işin içtenliğini, derinliğini ya da ne kadar rock olduğunu giydiğiniz kıyafetin siyah ya da beyaz olması belirlemez. Renkli işlere imza atmak hafiflik ve yüzeysellikle özdeşleştiriliyor ama bu algıyı değiştirmek lazım. Karanlık olmak derin olmak için yeterli değildir. Aynı fikirleri paylaştığı için de son iki klibimi Gökhan Palas çekti. Bir de şarkı sevildikçe klibi daha çok dönüyor sanırım. Radyolarda sık sık çalınıyor, istek alıyor. Şimdi ‘Kilit’ mynet kavun'da en çok tıklanan şarkı olmuş, henüz çok yeni olmasına rağmen. Sanırım insanların ruhuna dokunabildim.


Aydilge’nin düşlerini kilitlediği sandıkları var mı?

Ben aşkla kırıyorum kilitlerimi, sadece karşı cinse duyulan aşktan bahsetmiyorum. Yaşama duyulan tutku. Zaten sevgiliye duyulan aşka benziyor! Aşık olduğunuzda, o aklınızdan çıkmaz bir türlü. Her bakışı, her sözü, her dokunuşu jilet olup içinizi keser.

‘Kilit’ nasıl ortaya çıktı?

Etrafıma baktığımda insanların yaşama sevincinin kalplerinin ortasındaki küçük bir cam şişede durduğunu ama kapağı açık unutulmuş parfümler gibi hızla uçup gitmekte olduğunu görüyorum. Azaldıkça azalan mavi bir iksir… Beni dehşete düşüren bu… Sevinçsiz yaşamda kalmak. Bütün albümün temasını bu duygu oluşturdu. Yine albümün prodüktörlüğünü ‘Sobe'de de beraber çalıştığım Cem Sarıoğlu’yla üstlendik. Beraber bestelediğimiz parçalar da var. Yine tüm sözler ve bestelerin çoğu bana ait. Alen Konakoğlu, Atakan Ilgazdağ gibi çok sevdiğim arkadaşlarımla kayıt ve düzenleme aşamasında beraber çalıştık.


Albümde başka neler var?

‘Takıntı’ dahil olmak üzere, albüm 5 yeni parçadan oluşuyor. Ayrıca ‘Sobe’ albümünden de en çok sevilen 5 parça bonus olarak yer alıyor. Pink Floyd'un efsane ses mühendisi Andy Jackson'ın ve geçtiğimiz hafta Grammy ödülü kapan, Capitol Records Kaliforniya'da çalışan tek Türk ses mühendisimiz Evren Göknar'ın da sihirli dokunuşları var. Özellikle Andy Jackson gibi bir devle çalışmak, onun şarkılarımdaki Türk ezgilerine karşı heyecan duyup beraber çalışmayı kabul etmesi, tabii çok özel bir his.

Kitaplar, albümler, dergicilik… Bu kadar iş nasıl bir arada yürüyor?

Artık bunlara radyoculuk da eklendi. Her Perşembe 22.00'de, Cem Sarıoğlu’yla Rock Fm'de Art5 Eksi 5 isimli bir program yapıyorum. Ve bütün bu farklı işleri yapmak aslında beni sağlıklı kılıyor. Uykuyla kavgalıyımdır ben. Zaman azalıyor çünkü ve ne kadar az uyursam, o kadar yaşam akar damarıma.

Önümüzdeki süreçte Aydilge neler yapacak?

10 Mart'da Ghetto'da yeni ‘Kilit’in gala konseri var. Sonra Anadolu konserlerim başlayacak. Benim konserlerimde limit yok, kurallar yok, sahte değer yargıları yok, herkes özgür... Çıldırmak, dağıtmak, ağlamak ayıp değil, hepsi güzel, hepsi kabul... Ayrıca geçen yaz Scorpions'ın önünde sahne alma şerefine erişmiştim. Bu yaz da yine dünyaca ünlü bir grubun önünde sahne alacağım ama kim olduğu bir süre sonra açıklanacak.


Fotoğrafları Mehmet Turgut Çekti

Fotoğrafları Mehmet Turgut çekti. O kadınlarla çalışmaktan ayrı bir keyif alıyor çünkü dişiliği ön plana çıkarmayı seviyor. Ama fotoğrafı çekerken öyle bir bakıyor ki,  sen de ister istemez seksi bakmak zorunda hissediyorsun. Ama o seksiliğin içinde erkeğe sunulan bir beden değil, meydan okuyan bir dil var. Ben “ağzımın kilidi eriyor seni görünce” diyebilecek kadar cesur bir kız, o da ağzının kilidi eriyen bir kızın gözündeki tutkuyu fotoğraflayabilen cesur bir adam.


Saçım da kıyafetlerim de asimetrik


 “Beni baştan yarat” dediğim biri yok. Çünkü kimsenin beni yaratmasına müsaade etmem. O zaman Aydilge’den geriye ne kalır? Ama Aydilge'nin kendi daha iyi ifade edebilmesi için görsel olarak yardım aldığım isimler var tabi. Saçlarım ve makyajım konusunda Toprak Şeker, kıyafetlerim konusunda da Ceylan Zigoşlu'dan yardım alıyorum. Saçlarım, kıyafetlerim, her şeyim asimetrik. Tıpkı ruhum gibi. Simetriden, aşırı dengeli ve kontrollü olmaktan hiç hoşlanmıyorum.

 http://www.aksam.com.tr/aydilge-kilitleri-kiriyor--25787h.html

23 Şubat 2011 Çarşamba

Cazda 'Newborn' zamanı








Çocukken eve gelen klavyenin hayatının geri kalanını kapsayacağını belki o da bilmiyordu. Ama sonraki hayatı tamamen bunun üzerine kuruldu Çağrı'nın. Ortaokuldan sonra Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nin Müzik Bölümü'nü kazandı. Lisede okurken kulaklarını caza açmıştı bile. Ders aralarında, okulda bulunan 2 kuyruklu piyanonun birinden mutlaka Çağrı'ya ait caz tınılı sesler dökülürdü. O zamandan belliydi yoluna cazla devam edeceği. Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü Piyano-Kompozisyon'unu tam burslu olarak kazandı. Ricky Ford, Tuna Ötenel, Donovan Mixon, Can Kozlu, Cengiz Baysal, Onur Türkmen ve Selen Gülün ile okul dışında da Aydın Esen gibi dünyaca ünlü isimlerle çalışma fırsatı buldu.

ÖDEVLER ALBÜMDE

Çağrı Sertel, Kaan Yıldız ve Ediz Hafızoğlu'yla üniversitede tanışmış. Yaklaşık 4 yıldır da birlikte çalıyorlar. Kayıtlarını 3 günde tamamladıkları 'Newborn' albümleri, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Albümde konuk müzisyenlerle de çalışmışlar; 'Sarp Maden, Çağ Erçağ, İmer Demirer ve Levent Altındağ bazı parçalara hayat verdiler' diyor Sertel.

Bilgi'de okurken Sertel'in ödev olarak yaptığı besteler de albümde yerini almış; 'İyi ki yapmışız o ödevleri' diyor.


POP ÇALMAK ZOR İŞ

Aslında onun klavyesine farkında olmasak da birçoğumuz aşinayız. Çünkü hep ünlü isimlerle çalışmış; Sertab Erener, Cem Adrian, Yaşar, Zuhal Olcay, Bora Uzer, Demir Demirkan çalıştığı isimlerden sadece birkaçı.

Çağrı Sertel farklı tarzlarda çalabiliyor olmasını 'Hayattaki en büyük amacım sound'a hizmet. Bu yüzden ne müzik yapılıyorsa o müziğe hizmet edecek desteği vermeye çalışıyorum' sözleriyle anlatıyor ve ekliyor: 'Müzikte stilleri ayırmamaya çalışıyorum, bir bütün olarak görüyorum. Yoksa samimiyetini kaybedersin. Hangi projede, grupta olursan ol, onun akışına gittiğin zaman hem senin çalma karakterin görünüyor, hem de yapay olmuyor. Ama tabii ki zorluğu var. Bir gün evvel Sertab'la çalıp, ertesi gün başka bir projede çalmak zor ama keyifli. Sürekli kendi projemi çalarsam da sıkılırım. Pop çalmak zor iş. Az çalmak gerekiyor çünkü orada eşlik ediyorsun.'

ÖZGE Ç. DENİZCİ

AKŞAM GAZETESİ | CUMARTESI | 13 KASIM 2010, CUMARTESİ 

ozge.denizci@aksam.com.tr

Türkiye müziği bu dergilerden okuyor

Türkiye'de dergicilik zor iş. Hele ki müzik dergisi yapıyorsanız, işiniz daha da zor. Biz de Blue Jean'den Sound'a, Andante'den Bant'a müzik dergileri hakkında bilmediklerimizi dergilerin yayın yönetmenlerine sorduk.
Türkiye'de müzik dergiciliği yapmak hayli güç. Yine de birçok dergi tüm ekonomik zorluklara rağmen halen ayakta dimdik duruyor ve müziği okumanın keyfine vardırıyor. Müzik dergisi deyince ilk akla gelen bir zamanların Hey dergisi olsa da o zamandan bu zamana kimler geldi kimler geçti... Roll, Çalıntı, Müzük, Kuara, Ve Müzik, Orkestra, Rolling Stone, Billboard, Volume ve daha niceleri. Okuyucu kitlesini yaratıp yayın hayatına devam edebilen dergilerin sayısı iki elin parmaklarını geçmese de Türkiye'de birilerinin müzik üzerine kafa yorup, yazması ve bunları dergi formatında yayınlaması son derece sevindirici. Farklı kulvarlardaki müzik dergilerinin yayın yönetmenlerine, müzik dergiciliğini sorduk...
Çok dar bir kitlemiz varAndante Dergisi Genel
Yayın Yönetmeni Serhan Bali
2002 yılının Ekim ayından beri müzik dergiciliğiyle uğraşıyorum. Andante dergisi bu yılın ekim ayında 8. yaşını bitirdi. Yurtiçi ve yurtdışından dergiye katkıda bulunan çok geniş bir yazar kadrosuna sahibiz. Ama yazı işlerinde sadece iki kişiyiz. Türkiye'de müzik dergicisi olmayı klasik müzik dergisi yayımlamak bağlamında değerlendirebilirim ancak. Ve pek de akıllıca bir iş olduğunu söyleyemem! Çünkü bu ülkede klasik müziği, dergi okuru olacak kadar ciddi ve 'içinden' takip eden kitle çok dar bir boyutta maalesef. Büyük şehirlerde konser-opera salonları doluyor, festivaller ilgi görüyor ama iş klasik müzik üzerine okumaya, bu işin kültürü hakkında bilgi-görgü artırmaya, klasik müziğin yerel ve dünya gündemini takip etmeye gelince ortam bir anda sığlaşıyor.
Örneğin gelişmiş Avrupa ülkelerinde durum böyle değil. Orada klasik müzik tutkusunu ciddiye alan dinleyici konserine-operasına da gider, radyosunu da dinler, CD kaydını da alır, dergisini de okur. Hatta düzensiz okumak şöyle dursun takip ettiği dergiye abone olur. biz Türkiye'nin tek klasik müzik dergisiyiz.
Zorluklara kulak tıkadıkBant Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aylin Güngör ve Yazı İşleri Müdürü J. Hakan Dedeoğlu  2003 yılından beri dergi çıkarıyoruz. Ama şunu söylemek lazım. Ne iki sayı yayımlanan ilk dergimiz Forward, ne de Bant tam anlamıyla bir müzik dergisi değil. İçinde sinema, sanat ve diğer konular da var. Tam bir müzik dergisi ekibiyiz ama sadece müzik üzerine olsun istemedik. Derginin çekirdek kadrosu 10-11 kişi. Bunun dışında dergiye yazı yazan, çizim yapan birçok katılımcımız var. Çekirdek kadrodan çoğu kişinin ya başka işleri var ya da öğrenciler. Türkiye'de müzik piyasası, her kanalıyla, hiçbir zaman tam olarak gelişemediği için, yayıncılığı da ona paralel olarak ilerliyor. Ama okuyucu nabzını yakalamaya çalışmaktansa ekip olarak iyi olduğuna inandığımız, güvendiğimiz müziklere yer veriyoruz, grupları Türkiye'ye getiriyoruz, konserler düzenliyoruz, yerli yeni isimlere yer veriyoruz. Müziğin insanlara ulaşma yolculuğunda kendimize düşen görevi yerine getiriyoruz. Türkiye'de dergici olmanın zorluklarına kulak tıkayıp, gittiği yere kadar gidelim diyoruz.
Utandığımız için çıkardıkDrum&Bass Magazine Genel Yayın Yönetmeni Ediz Hafızoğlu
Drum&Bass Magazine adından da anlaşılacağı üzere davul ve basla ilgili bir müzik dergisi. Okurlarımız sadece davulcular ve basçılar değil, hem müzisyenlerin geneli hem de müzisyen olmayan birçok okurumuz var. Müzik hakkında merak ettiğiniz birçok konuyu işliyoruz. Bunun yanında da sadece dergi yayınlamıyoruz, birçok etkinlik düzenliyoruz. Eğitim seminerleri, workshoplar, konserler... Sonuçta genç neslin doğru bir şekilde yönlendirilmesi için çabalıyoruz. Dergiyi çıkaralı 1 yıl oldu. Aslında biz dergici değiliz. Ben profesyonel müzisyenim, davul çalıyorum. Eşim ise bir reklam ajansında proje müdürü. Yıl 2009 olmuş, Türkiye'de hala enstrüman dergisi yayınlanmamış. Bu utançtan bir şekilde kurtulup müzisyenleri daha ileriye taşıyabilecek fikirleri onlarla paylaşmak için yola çıktık. Dergide yazan yazarların tümü profesyonel müzisyen. gönüllüler, tasarımcılar, yazar ve çizerler de eklenince bu sayı 30'u buluyor. Dergimizin gördüğü ilgiden çok mutlu ve umutluyuz.
İlk gençlik dergimizBlue Jean Yayın Yönetmeni Çağlan Tekil
Blue Jean bir müzik dergisi. İçeriğinde gençlerin ilgisini çekebilecek sinema konuları da yer almakta. Ayrıca bilgisayar oyunları ve teknoloji üzerine köşelerimiz de var Blue. Jean'le birlikte her ay iki de ek dergi veriyoruz. Bunlardan ilki rock ve metalseverler için Mart 2011'de 4 yaşına basacak olan Headbang dergisi. Diğeri ise ağırlıklı olarak teenage pop yıldızlarını konu alan Pop Up dergisi. Blue Jean'in ilk sayısı 1987 yılının Şubat ayında yayımlandı. Derginin ana kadrosu beş kişi. Ayrıca dışarıdan katkıda bulunan on civarında yazarımız var.  İnternet, radyo ve TV gibi rekabet etmeniz gereken büyük güçler var. İnsanlar okumak yerine, zahmetsiz ve ücretsiz olduğu için dinlemeyi ve izlemeyi tercih ediyorlar. Blue Jean yıllardır Türkiye'nin en iyi müzik yazarı kadrosuna sahip. Bu yüzden de güçlü rakiplere rağmen hala tercih edilen oluyoruz. Satışlarımız çok iyi. 2010'da son 5 yılın en yüksek satış ortalamasını yakaladık. Blue Jean'in okuyucusuyla daha önce çalıştığımız hiçbir yerde rastlamadığımız özel bir ilişkisi var. Türkiye'de bir müzik dergisinin 23 yıl boyunca ayakta kalabilmesinin en önemli sebebi de okuyucusuyla kurduğu bu samimi bağ.
Tam bir mucize!Jazz Dergisi Genel Yayın
Yönetmeni Zuhal Focan
1995 yılından bu yana kesintisiz Jazz Dergisi'nin yayın ve reklam yönetmeni olarak çalışıyorum. Dergide aktif olarak   5 kişi çalışıyoruz. Ama diğer yazar arkadaşlarımla birlikte     45-50 kişilik bir kadroyuz aslında. Çoğu bu müziği sevdikleri için ve bu müziği çaldıkları için dergide gönüllü ve cazsever olarak yazıyorlar. Biz dergiyi ilk çıkardığımız 1995 yılının son aylarında Türkiye'de caz CD'si anlamında henüz üretim aşaması yoktu. Artık her yerde caz var! Caz müzisyeni, her metrekarede, her türlü şartta bir şekilde müziğini yapan insan demektir. Jazz Dergisi, Boyut Yayın Grubu'nun bir dergisi olduğundan son derece şanslı. İlk piyasaya çıktığımız günden bu yana üç ekonomik kriz, bir de ondan daha fazla etkileyici olan depremi yaşadık. Neticede eğlence sektörü içinde görünen bir dergi olduğumuzdan her şeyden etkilendik. Festivaller, ertelendi, ama Jazz yine de çıktı. Ayrıca üç ayda bir çıkan, son derece özel sayılabilecek bir derginin satış fiyatının daha pahalı olması beklenir ama bir şekilde bunun da üstesinden geliniyor. Okuyucunun 6 TL'ye bu kalitede bir dergiye ulaşabiliyor olması bir mucize!
Teknoloji ve müzik dergisiSound Dergisi Editörleri Cem Sarıoğlu ve Aydilge Sarp
2004 yılında Volume Dergisi ile başlayan maceramız 2008 Aralık'tan beri Sound ile devam ediyor. İki editörümüz, üç reklam sorumlusu, bir grafiker ve 12 telifli yazarımız var. Ankara ve İstanbul'da anlaşmalı olarak çalıştığımız üç kayıt stüdyosu var. Sound'da içerik olarak prodüksiyon, enstrüman, kayıt ve canlı performans konuları işleniyor. Bu da müzik sevenlere, işin mutfak kısmında olan bitenleri, bir şarkının nasıl hayat bulduğunu görebilecekleri bir platform sağlıyor. Alanımızda tek olduğumuz için ülkemiz müzisyenlerinin faydalanabildiği tek dergiyiz. Bağımsız müzik, caz, etnik müzik, elektronik ve rock müzik alanına eş değerde yer veriyoruz. Bağımsız bir şirket olduğumuz için içerik konusunda özgür olabiliyoruz. Enstrüman alanında ise yerli üretici firmaların sesi olabilen tek Türkçe yayınız. dergilerin kapanmasına bir rakip daha elendi diye bakmak yerine, hem meslektaşlarımız için üzülüyoruz, hem de insanların müziğe olan merakının azalmasına dertleniyoruz.
Alternatif arayışındakilerin kolektif yayınıDeli Kasap Genel Yayın Yönetmeni Murat Arda
Deli Kasap bir grup müzikseverin, dağcının, rockçının, sporcunun, heavy-metal bağımlısının, punk-rocker'ın, gezginin ve huysuzun, var olan kültürel, siyasal ve sosyal iklimden memnun olmamaları; mevcut yazılı, görsel ve işitsel medyayı sıkıcı bulmaları; öfkelerini, sevinçlerini ve hüzünlerini paylaşabilecekleri ortak bir platformdan yoksun olmaları ve benzeri debdebeli gerekçelerle 'kendi düşüncelerini temsil edebilecek bir alternatif medya yaratma amacıyla' kurdukları kolektif bir basın girişimidir. Deli Kasap enternasyonalisttir. Yayınlarında aşırı sağa, köktendinciliğe, ırkçılığa karşı tavır alır. Rock'n'Roll'un kuru gürültüden ibaret olmadığının bilinciyle bir ayağı hep sokaklardadır. 2001 senesinde yayın hayatına başlayan Deli Kasap'ın internet sitesi, delikasap.com'dur. Fanzin kültürü, edebiyat, güncel ve politik eleştirilerle müzik gazeteciliğini harmanladıkları içeriğiyle, 2003 yılında 'Kemancı Zine Okurları En İyi İnternet Sitesi' ödülünü almıştır. İnternet yayıncılığına ek olarak her biri Türkiye'nin aydınlarına adanmış koleksiyon sayıları hazırlamış ve bu, özel dergi formatında limited edition olarak Deli Kasap takipçilerine sunulmuştur (Hrant Dink, Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve Can Yücel'e ithaf edilen koleksiyon baskıları toplamda 3 binin üzerinde okuyucuya ulaşmıştır). Deli Kasap; kendini kısaca 'Rock'n'Roll kültürü mecmuası' olarak tanımlar.
Biz Roll'u severdik...Roll, Express ve Bir+Bir Genel Yayın Yönetmeni Merve Erol 1996 yılının sonlarında da Roll'u yayınlamaya başladık. Express tekrar 2001'de yayınlandı, şimdi de kendisine Bir+Bir eşlik ediyor. Roll, bizim açımızdan sadece müzik dergisi değildi; güzelliği de buradaydı. Belki '90'ların canlılığı da buna imkan veriyordu. Express'in doğrudan siyasi dilinden ve dertlerinden sonra kendimizi sudan işlerle rahatlamış gibi hissetmiyorduk. O toplumsallığı müzik ve başka şeyler üzerinden düşünmeye, kurmaya başlamıştık sadece. Müzik de bu imkanı bize fazlasıyla veriyordu, müzikten başka şeyler üzerine düşünmek, tavır almak için de fazlasıyla alan açıyordu. Müziğe, müzisyenlere sevgimizin yanında, bu durum da bize bir tatmin duygusu veriyordu, aksi takdirde bu kadar uzun süre ayakta kalamayabilirdi Roll.  Aylık Express bir ihtiyaç olarak kendini hissettirince Roll'a da destek olmuş oldu. Kendi içinde bir döngüyü tamamladı Roll, özel sayılarla birlikte toplam 150 sayıda bütünlüklü bir serüven oluşturdu. Belki müzik de dünyaya bakışımızda eski ağırlığını yitirmeye başlamıştı. Ayakta ve güzel ölmesini istedik. Çok zorlanacağı günleri görmemeyi tercih ettik.
ÖZGE Ç. DENİZÇİ

18 Aralık 2010 Cumartesi

Artık Ways değil Subway (Kadıköy dergisi yazısı)


Biyografisinde, “New England Konservatuarı ‘Third Stream"’ bölümünde George Russel ve Joe Maneri’yle çalıştı, Harvard Üniversitesi’nde elektronik müzik bölümünde müzik derslerine katılarak Ivan Tchrepnin ve John Cage gibi, bu müziğin önde gelen temsilcileriyle performanslar yaptı (rd Üniversitesi ve New York). Daha sonra Berklee College of Music okulunda Ian Forman, Joe Hunt, Jamey Haddad, Giovanni Hidalgo ile çalıştı. Caz alanında, New York’ta Bern Nix (313), Cecil Taylor (Times Cafe) ve Raphe Malik’le (Toronto Jazz Festivali) birlikte çaldı. Billy Higgins, Reggie Workman ve Dewey Redman gibi ustalarla "session"lar yaptı. Boston’da, Aydın Esen, Onur Türkmen, (N.E.C) , Joshua Redman, John Lockwood (Adkins),  Avishai Cohen (Berklee), Raqip Hassan (Black Heritage Festivali),  Joe Morris, Nate McBride,  Michael Adkins (Zitegeist), Jim Hobbes, Timo Shenko (Knitting Factory, Nu Yorekans Poets Cafe, Middle East, Green Street), Eric Zinman (Zeitgeist, Bookcellar) ve daha birçok müzisyenle çaldı” gibi şeyler yazan bir insan neden Türkiye’ye geri döner?


Bu kadar yıl yurtdışında kalıp, orada burada bir müzisyenin hayal gücünü zorlayacak adamlarla beraber sahne tozunu yutup, geri dönmek hiç de akıl kârı değilmiş gibi görünüyor öyle değil mi? Şenol Küçükyıldırım’a bunu sorduğumda. Esprili bir biçimde “sence neden?” diye sorup,  “Mecburiyet” cevabını veriyor. Ama ne yazık ki Türkiye’de “her Türk asker doğar” mantığının işlediğini unutmamalıyız. İster müzisyen olsun, ister 10 numara sporcu, isterse istediğini olsun, kariyerinin doruk noktasında, belki her şeyi bırakıp, gelip en az 1 ay askerliğini yapmak zorunda.  Bu yüzden herhalde biz kadınlar daha şanslıyız. Kariyerimizi anca bir adam için falan bırakıyoruz ki o da kesinlikle kendi tercihimiz oluyor, zorunluluk değil.


Şenol’un biyografisinin gerisindeyse şunlar yazıyor: “2002’ de 12. Uluslararası Akbank Caz Festivali’nde (Babylon) kendi adını alan triosuyla (Aydın Esen, John Lockwood), 13. Uluslararası Akbank Caz Festivalivali’ nde Mother Tongue adlı grubuyla Tophane-i amire'de (Onur Türkmen, Robert Reigle, Tim Hodgkinson) Ve yine kendi adını alan ikinci triosuyla (Onur Türkmen ve Robert Reigle) Babylon’ da yer aldı.Tufts University, Mass College of Arts, MIT, University of Massachusetts, Cambridge TV’de ve Amerika’nın çeşitli yerlerinde radyo ve televizyon programlarına katıldı. Halen İstanbul’da yaşamakta olan Şenol Küçükyıldırım, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta, Boston-New York-Kanada-İstanbul ekseninde performanslarını sürdürmektedir”. Ben biyografiyi buraya direkt koydum çünkü belki de aslında Kadıköy’den kapı komşunuz olan bu sıra dışı adamı görüyor ve sevmiyorsunuzdur.  Ama gerçekten Şenol’un birlikte çaldığı / çalıştığı adamlar, onun enstrümanında ne kadar iyi olduğunun sadece küçük bir kanıtı gibi.  Üstelik bütün bunlara karşın da dünyanın en mütevazı adamı olduğunu da söylemem gerekir. Onu bazen bisikletin üstünde, kafasında kaskla görebilirsiniz. Zaten müzisyenler duyarlı insanlardır ama hiç birinin internet sitesinde Peter Singer’ın ‘Hayvan Özgürleşmesi’ kitabına veya makepovertyhistory.org sitelerine link verildiğini görmemiştim.


Şenol, geçtiğimiz aylarda Gökçen Dilek Acay, Ceylan Ertem, Can Ömer Uygan, Murat Çopur Sevket Akıncı’yla birlikte 2007 yılında oluşturduğu Ways grubuyla birçok konser vermişti. Şimdiyse bas gitarda Murat Çopur ve seslerde Ceylan Ertem’in olacağı çok daha sert bir müzikle geri döneceğini yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bana da ilk yazmak düştü. Bu arada unutmadan grubun adı Subway! Şenol’u her n Kadıköy sokaklarında görebilir, ya da bir yerlerde çarken yakalayabilirsiniz. Jam session ustasıdır kendisi, müzikte kullandığımız “kanlı takip” söylemi de onun işi! Onunla karşılaşana kadar önerimiz: http://www.myspace.com/kucukyildirim  ve / veya www.senolkucukyildirim.net’ten takip etmenizdir.

20 Ağustos 2010 Cuma

Müzik dinlemek zahmet ister

Müzik dinleme ritüeli plaklarla geri dönerken, Plakhane de gerçek müzik dinleyicisini İstanbul Taksim'deki yerinde plaklarıyla buluşturuyor.

İstanbul Taksim'de Alman Hastanesi'nin tam karşısında bulunan sokağa girip 100 metre kadar yürüdüğünüzde, sağ kolda, siyah üstüne sarı ışıltılı plak biçiminde bir tabela görüyorsunuz. Üzerinde Plakhane yazıyor. Dükkan geçtiğimiz ay açılmasına rağmen İstanbul'un en geniş plak arşivini oluşturmaya başladı bile. 
Dükkan sahipleri, Cafer İşleyen ve Deniz Bayrak aslında profesyonel müzisyen. Onların dostlukları 80'li yılların sonuna dayanıyor.

PLAK HER ZAMAN DAHA İYİ

Birlikte pek çok farklı müzisyene eşlik edip film ve dizi müziklerini yaptılar. 2000 yılında 'Çalgıcı' ismiyle ikinci el enstrüman sattıkları bir dükkan açtılar; ancak 2001 yılında yaşanan kriz nedeniyle pek çok farklı alanda hizmet veren işletmelerle aynı kaderi paylaştı ve kapandı. Her ne kadar 'Çalgıcı' kapanmışsa da, onlar çalgıcılık yapmayı hiç bırakmadı ve enstrümanlarını kapıp müzisyenlere eşlik etmeyi sürdürdüler. Plakhane'nin sahipleri, plağın eskiden oldukça yaygın bir format olduğunu söylüyorlar. 'Dijital çağın başlaması, plak formatını tozlu raflara kaldırttı. Plak, eskiden şimdiki CD'ler gibi her yerde satılıyordu. Dijital satışların artmasıyla müziğin eski zahmeti dinleyici için de icracı için de kalmadı. Plak, günümüzde koleksiyon ve fetiş malzemesine dönüştü. Plağın basıldığı yıllarda yapılan kayıtlar daha özenli ve zahmetliydi.

Dijitalleşmeyle müziğin kalitesinde bir düşüş de oldu ve bu da dönemin kayıtlarını değerli hale getirdi' diyor ve 'Plak meraklarının da her müzikten anlayan insan gibi aslında buna dayandığını' ekliyorlar.  Plakhane sakinleri, bugün basılan plaklarla, eskiden basılmış plaklar arasında da ciddi farklar olduğunu söylüyor: 'Örneğin, bugün basılan bir Teoman plağının değeriyle, geçmişte basılmış Beyaz Kelebekler'in ya da Nilüfer'in plağı arasında sadece nostaljik ve koleksiyona bağlı bir fark vardır demek doğru   olmaz. O dönemde müzik aynı zamanda iyi   aranjör ve iyi müzisyenler tarafından yapılıyordu. Şimdi dört ölçüyü çalabilen bütün icracılar kayda girebilir.'
Plaktan müzik dinlemenin kendine ait bir güzelliği var. Pikabı müzik dinlemeye hazır hale getirmek, plağı elinize alıp özenle çıkarmak, hafif tozu- çiziği var mı diye bakmak, plağı pikabın, iğneyi plağın üzerine yerleştirmek, 'start' düğmesine basmak... Cafer ve Deniz bütün bu ritüeller için,  'Gerçekten müzik dinleme eylemini yaptığını hissettiriyor' diyorlar. Plakçı dükkanı açmalarının en büyük sebebi, zaten müzisyen olmaları ve bu kayıt formatından zevk almaları. Gittikleri Avrupa turnelerinden birçok plakçıyı ziyaret etmişler. Ve plakçıların elindeki arşiv, her seferinde onları heyecanlandırmış ve  alabildikleri birkaç plak ise son derece mutlu   etmiş. 'Çünkü dinlemenin ritüelini gerçekleştirmek, müzik dinlemek için bu kadar emek sarf etmek ve 20 dakikada bir plağın arkasını çevirmek zorunda kalmak, dinlediğimiz müziğe devamlı konsantre olmak, müzik dinlemenin de ciddi bir eylem olduğunu farkına vardırıyor. Dijital bir müzikçalara 1.500 şarkıyı sıralayıp dinlemek, aslında müzik dinlemek değil, sadece fonda bir şeylerin çalması. Bu uğraşsız işin tam aksine 5 parça dinlemek için verdiğin emeğin daha anlamlı olduğunu fark etmiştik. Şimdi insanları çeken şey de aslında bu. Müzik dinlemek zahmet ister'.  

MAKSAT BİN 500 ŞARKIYI  ARKA ARKAYA ÇALMAK DEĞİL

Plaklardan bahsedip de 'Issız Adam' filminden bahsetmemek olmazdı. Onlar 'Issız Adam' filminin tek yararlı kısmının '45'lik ve plakların dinlenmesini hızlandırması ve plak piyasasını arttırması' olduğunu düşünüyorlar. 'Ama bu süreç dünyada zaten başlamıştı ve Türkiye'de de başlayacaktı, 'Issız Adam' sadece bunu tetikleyen unsur oldu' diyorlar. Onlara, 'Sizin müşteri profiliniz nedir?' diye sorduğumuzda, 'Kısa süre içinde gördüğümüz kadarıyla her kesimden insan plağa ilgi duyuyor. Plak, basıldığı yılların gençlerinin zaten ilgi odağı ama 20 yıl öncesinin ne müziğini ne de sosyal hayatını  bilmeyen 20-30 yaşındaki insanların da plakla  yoğun bir şekilde ilgilendiğini görüyoruz' cevabını  alıyoruz.
Hemen hemen her tarzdan plağı ellerinde bulundurmayı, arşivlerini geniş tutmayı planlıyorlar. Kısa zamanda binlerce plağı arşivlerinde bulmamız mümkün olacak.  Türkçe plaklara ilginin yoğun olduğunu söylüyor ancak düzgün muhafaza edilmediklerinden temiz olan plakların sayısının az olmasından ve piyasada da nadir bulunmasından şikayet ediyorlar.
'Dükkan prensiplerimizin içinde öncelikle temiz plakları raflara koymak ve bu noktada plakların bulunabilmesiyle doğru orantılı olarak fiyatları ucuz tutmak geliyor. Plakların pahalı olmasıyla ilgili çok fazla söylenti var ama genel  olarak bir yabancı CD'den daha ucuza plak sahibi olabilirsiniz' diyorlar. Plakhane'ye www.plakhane.com sitesinden de ulaşabilirsiniz.

ÖZGE Ç. DENİZCİ
ozgedenizci@gmail.com
 

1 Ağustos 2010 Pazar

Kristin Asbjornsen

Kristin Asbjornsen...Denenmeden, üzerine yazılıp çizilmeden geç bir keşif gezisinin içinde yıllar önce büyülenerek izlediğim filmin aradığım sesini buldum yeniden. Aslında aylardır duruyordu gözümün önünde, kulağımın dibinde. Gidip gelip de dinliyordum. Utanmadan baktım bu gece yeniden yeni gelmiş misafirin içinde dolaşırken "Kadıköy evimde", terasa bir adım atmadan, evin içinde birazcık haşlanarak. Norveç esintisi dolsun diye belki Kristin Asbjornsen dinleyeyim dedim. Sonra da bunu anlamsız da olsa yazayım bloguma. Çok şükür ki dinlerken yalnız değilim. Ağlamam için de hiç bir sebep yok. En başta sevgi, aşk, gelecek ve her bir şey yanımda. En çok da Kristin Asbjornsen ve duygularımı kabartan, hakkında abartan haliyle... "Factotum"
Her ne kadar favorim "Green is Everywhere" olsa da bence kahverengi ve tonları... Peki ya "is this the ending?"Oh noooo!!!

The Night Shines Like the Day (2009)
  1. Green is everywhere
  2. Is this the ending?
  3. Snowflake
  4. Don't hide your face from me
  5. Afloat
  6. And I long to see you again
  7. I'm too heavy now
  8. Walk around me
  9. Moment
  10. Rain, oh Lord
  11. One day my heart will break
  12. Someday I'll carry you home
  13. Lose
http://www.youtube.com/watch?v=hAkK0MhLDgE

P.S. Ay sonu değerlendirme yazıları yaz ayının rehavetiyle bir süre rafa kalktı. Bekleyenler belki yaz sonu değerlendirmesi okuyabilirler. Bu arada duyurduğum gibi kitap çıktı, 2.'si de yolda. Baştan savma iş yapmayalım diye demlenme zamanını da işin içine katıp sabırla (ben nasıl sabredeceksem?) bekleyelim. Hem gün doğmadan neler doğar. Ama o zaman kadar bloglamaya devam

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Ozan Köyü: Kadıköy

Yıl 1998, Mendirek o zaman bütün “Kadıköy serserileri”ne açık. Asıl adı da “Aygırlar”. Aygırlar’da olmak aykırı olmaktan geliyor. Yanına muz likörünü sütünü alıp bir de içine dışına gitarını katan Kadıköy’ün her bir semtinden gençler ilk entelektüel adımlarını orada atmaya başladılar bürokrasi farkında olmasa da. Gitarı, kemanı, klarneti, koro halinde söylenen şarkılardan şimdinin Kadıköy’lü müzik öğretmenlerinin, müzik gruplarının çıkacağını o zaman kimse kestiremiyor, bilemiyordu. Ama aradan 12 yıl geçti, tarih içinde Aygırlar kapansa da bir sürü müzisyen, ressam, heykeltıraş, yazar içinde Haydarpaşa’nın karşısında söylenen ezgilerden pay alarak kendisini oluşturdu. O tarihlerde Kadıköy’de eğlenmek için pek alternatif yoktu. Livane Pub olarak bildiğimiz yer boş zamanlarımızı geçirdiğimiz okey taşlarının şıngırtısını dinlediğimiz bir kafeteryaydı. Kim derdi ki orada sonradan Neşet Ertaş çalacak da dinleyenler mest olacak diye. Ama Kadıköy’de Neşet Ertaş çaldı, hem de Livane’de.


Kadıköy’de müzik denilince aklıma gelen ilk Kesmeşeker oluyor. Bir de grubun solisti bestecisi, gitaristi Cenk Taner’in Ozan ruhu. Ben onları ilk kez hayal meyal hatırladığım minicik bir konser salonu olan ama şimdi kocaman bir binaya dönüşen Caddebostan Kültür Merkezi’nde izlemiştim. Bu aynı zamanda 11 yaşında gittiğim ilk rock konseriydi. En çok da “İstanbul İstanbul” şarkısı kafama kazınmıştı. Cenk Taner bugünlerde aktif olarak müzik yapmasa da Kadıköy’ün önde gelen “ozan müzisyenler”i arasında ilk sıralarda duruyor. “Aşklar bizi terk etti” şarkısında da dediği gibi Cenk’in: “Lodos vardı İstanbul’da Kadıköy’de Allah Allah…”

80’li yılların sonunda oluşan ve 90’lı yılların başında çoğumuzun artık bildiği “Kadıköy Sound”un çıkış noktasında da yine Kesmeşeker bulunuyor. Derken Demirhan Baylan… Demirhan Baylan’ı da Kadıköy’lü bir ozan olarak tanımlamak gerekir. Zira Kesmeşeker kadar Demirhan Baylan’ın da Kadıköy Sound’una dâhil olduğunu söylemek gerekir.

Yavuz Çetin’i atlamamak gerekiyor. 2001 yılında hayatına kendi iradesiyle son veren Yavuz Çetin ölümünün ardından ismi duyulan, albümü basılan, hakkı geç verilmeye çalışılmış ama durduğu yer itibarıyla halen pek az bilinen Kadıköy’lü ozanlar arasında. İsmi, mutlaka Kadıköy’de bir sokağa verilmesi gerekilen müzisyenler arasında olduğunu düşünüyorum. Sokağın açılışında da belki “Yaşamak İstemem Artık Aranızda” çalmalı, durum daha da ironik ve karmaşık bir hale gelmeli. Yavuz Çetin dedikten sonra ise Turgut Berkes’den bahsetmek gerekir. Onu ara sıra Shaft’ta dinleyebiliyoruz, coşuyoruz. Karapaksi Kudret Kurtcebe, Kadıköy Sound olarak isimlendiren bu akımın önemli temsilcileri olarak yollarına devam ediyor.

Peki, Kadıköy’de başka kimler var? “Acayip Şeyler” albümüyle dikkat çeken oriental blues gubu Luxus da Kadıköy grubu olarak adlandırılabilir. Çünkü müzisyenlerinin neredeyse hepsi Kadıköy’lü. Hem de birçoğu doğma olmasa da büyüme ve müzik öğrenme süreci itibarıyla Kadıköylüler. Karadeniz rock müzik yapan ve “yüksek oranda radyasyon içeren” Marsis’i atlamayalım. Onlar ilk kez, Livane’nin “resmi grubu” olarak adlarını duyurdular ve şimdiki hallerini aldılar. Yani Kadıköylüler.

Kadıköy’den çıkan birçok grup yeni bir hareketin de örgütleyicisi durumunda. Onlar da isminden sıkça bahsedilecek ozanlar arasına girmek üzereler. Yaşasın kolektif: “Kadıköy Kolektif. Kadıköy Kolektif’in içinde Oracles Always Live, DDR, Toz ve Toz, Kupka, Motor Moose gibi gruplar ve Seni Görmem İmkânsız, Kahinar gibi projeler bulunuyor. Kadıköy’ün kendine özgü dergilerinden Karga Dergi’nin Mayıs sayısında konuyla ilgili ayrıntılı bir röportaj da bulunuyor.

Kadıköy daha kimlere gebe bunu yakında göreceğiz. Daha ne gibi ozanlar, ne gibi ses tınıları kaplayacak sokaklarımızı bakacağız. Bir de şu minibüsçülerin korna sesi olmasa… Ya da kornaya basmak paralı olsa…

Kadıköy Dergisi sayı: 2 Bozuk Çalar Köşe yazısı

23 Nisan 2010 Cuma

Engin Abim...

Engin Yörükoğlu (1945-....)
 

‘Çin Çan Solo’nun yaratıcısı.

Engin Yörükoğlu, Türkiye’nin en önemli ve hatta en iyi davulcularından biridir.
7 Ocak 1945'de, Maraş'ta doğmuş, Kadıköy’de büyümüştür. Müziğe 1963 yılında Gölcük'te Siyah İnciler grubuyla başlar. 1964 yılında Selçuk Alagöz Orkestrası'na katılır. Orkestrada, birlikte Anadolu Pop’un en önemli grubu Moğollar’ı kuracakları Cahit Berkay’la tanışır. Grubun resmi kuruluş tarihi grup tarafından 1 Ocak 1968 olarak belirlenir. Engin Yörükoğlu, Aziz Azmet, Cahit Berkay, Hasan Sel ve Murat Ses’le birlikte ilk 45’likleri Eastern Love / Artık Çok Geç’i Şubat 1968’de çıkarır. 1972 yılında kurulan Kurtalan Ekspres’le bir süre müzik yapar. Sonra, daha önce de kaldığı Fransa’ya geri döner. Burada, çeşitli gruplarla çalar. Cahit Berkay’la,Les Mongols’u kurar, 2 long play çıkarır.

1991'de Türkiye'ye döner ve İstanbul'da Jazz Stop’u açar. Bodrum Kızılağaç köyünde de bir restoran işletir. Halen Moğollar’la birlikte çalan Yörükoğlu, Bodrum’da yaşamaktadır.
Güm Güm ve Yollarda isimli Moğollar şarkılarının bestecisidir.
23 Nisan 2010 tarihinde yine çocukça bir şaka yaparak aramızdan ayrıldı.
O hep bizimle olacak.

25 Mart 2010 Perşembe

Sevişmeden uyumayan “ahlaksız!!!” şarkılar

"Yatakodası sesi"yle, erotik şarkılar değil bunlar, bayağı ahlaksız şarkılar!

Böyle bir başlık attıktan sonra, ‘ahlak’ın tanımını yapmak gerekir. Ama bu tanım bütün köşeyi doldurup taşıracağından böyle bir işe girişmiyorum. Konuyla ilgili yazılar için birkaç filozof ve sosyolog önerebilirim. Bunlarında başında Spinoza gelir… Schopenhauer’un “Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine” ve “Postmodern Ahlak Denemeleri” alt başlığıyla Zymunt Bauman’ın kitaplarına bakabiliriz.

“Ama bizim işimiz müzik” diyor ve derhal konuya giriyorum. Ahlaksız şarkılar diyince aklımıza hep belden aşağı vuran, arzu ve tutkuyla ilişkilenen şarkılar geliyor. Ben buna böylesine bir tanım yapamıyorum. Yani aşk şarkılarının en naif, en acı dolu olanı bile bence belden aşağı ve görece ahlaksız. Çünkü niyeti belli… Kavuşulamamış sevgili, kavuşulmuş ama bir daha istenilen sevgili. Sevgililik, hatta evlilik kurumu bile kurumsallaştığı andan itibaren ne yaşandığı bilinen hukuki ilişkiler.

En ahlaksız olarak nitelendirdiğim şarkı nedense İzel’in “Bir sen bir ben bir de bebek” sözleriyle bildiğimiz bebek şarkısı. Şarkıda “Sustum içime atar gibi sensiz seninle yatar gibi olmaz olanı yaşar gibi aşkı hayallere sığdıramam…” diyor.

Yıldız Tilbe şarkıları, ahlak konusunda sınırsız. “Delikanlım” da “geceler boyu sevişmelerimiz bitmesin” diyor, “yorgan misali ört üstümü” demeyi de ihmal etmiyor. “Ama Evlisin” şarkısında, evli birine duyduğu aşkı anlatıyor üstelik karşılık da beklemiyor değil. Soruyorum size ahlak? Ama en fiyakalısı “Dili Ballım” olsa gerek. Şarkıda “ocağı yakacağım, suyu ısıtacağım, tan yeri ağrırken seni kapatacağım” diyor.

Hepsinden öte gerçek bir aşk şarkısı var. Karşılıklı bir aşk hikâyesi. Öyle çok kavuşmak istiyorlar ki birbirlerine aşk yapmak için bütün zemin hazırlanmış. Hatta öyle büyük bir aşk var ki… Şarkının adı “Akşama Geleceğim”… Şarkıyı Beynelmilel filminden de hatırlıyoruz.













Rock’ta ve rap’te biraz daha mı sertleşiyor acaba ahlaksızlığımız? Teoman’ın “Duş” isimli şarkısı beni irite ediyor. Ama bir yandan da ‘gerçek’ diyorum. Sözlerini buraya yazamayacağım… Şebnem Ferah da lafını sakınmayan, son derece dürüst bir biçimde kendini ifade eden şarkıcılarımızdan… Ya Rashit’e ne demeli. Ben diyecek bir söz bulamıyorum hatta şarkının adını dahi yazamıyorum yani kendimi evet kesinlikle sansürlüyorum… Sultana’yı da “Kuşu Kalkmaz” şarkısıyla tanımıştık. Başka söze ne hacet?

Bir de meşhur asker şarkımız var. “O şimdi asker canını neler ister” demiş ünlü düşünürler bu şarkı da, Tuğba Ekinci’nin dilinden bize ulaşmış.

Melisa Boyner “Sana Vermezsem” şarkısında aslında kalbini alıp vermekten bahsediyor ama söylerken vurguyu yaptığı noktalar o kadar fena ki… Melisa hanımın başka bir şarkısı daha var onda da, “aşkım hadi şarap içelim çok fazla fantezi kurduk icraata geçelim” diyor şarkının adı da “Sevişerek Ölelim”…

Bu alanda diskografimiz oldukça geniş. Hele ki halk türküleri meselemiz var ki ona hiç girmiyorum. Çünkü çıkılmaz bir hal alabilir. Zira pop ve rock’ta da işimiz çok zor.

Demet Sağıroğlu, “Teslim Ol”da “Bazı şeyler anlatılmaz sus konuşma laf aramızda
ay doğmuştu, kimse yoktu öpüştük şehrin ortasında, ah ondan sonra neler oldu söyleyemem ben, ah daha sonra neler olur ben bile bilemem” diyor.

Petek Dinçöz ise şarkı sözleri bakımından “o kadar da masum değil” dedirtiyor… Sabaha kadar okşanmak isteyenlere tercümanlık ediyor.

Çok ama çok sevdiğim bir şarkı var benim de Zeynep Casalini’nin “Duvar”ı orada da “hadi bir cesaret sen de taşın altına koy elini inadına inadına sevişmeli bağır çağır” diyor. Bu söz aslında bana cinsel bir arzudan ziyade ‘samimi’ aşk halini hissettiriyor. “Bağır çağır sevişme” çağrısı yaşamı organize etme ve birlikte hayatı örgütleme çağrısı gibi düşünmeme sebep oluyor. Belki buna sebep olan Casalini’nin icrasıdır.

Çok sevgili müziksever okur, Sezen Aksu’dan bahsetmeden durabilir miyiz? Çünkü, Sezen aksu’nun Aysel Gürel imzalı şarkısı seni istiyorum bir kült. Müziği Onno Tunç’a ait. Hem hesap soran, hem serbest bırakan, hem emir veren, hem yalvaran, hem cüretkâr, hem sevili, hem tutkulu, hepsinden öte aşk acısının hissini yoğun bir biçimde veren çaresiz bir şarkı. Sadece sözleri değil şarkının icrası da bu hisleri taşımamızı sağlıyor. Sezen Aksu’nun icrası tartışmasız çok iyi… Ağlayalım mı gülelim mi bilemiyoruz. Her hissi veren bir şarkı… Ancak “Seni Yerler” de Sezen Aksu aslan kaplan kesiliyor. Üstelik sadece kendisinin değil bütün mahalleli kadınların niyetini söylüyor. Bir kadın olarak Sezen Aksu bu şarkıda da “Kaçın Kurası”nda da aslında genelde erkeklerden duymaya alışık olduğumuz sözleri kendisi söylüyor ve pek de yakıştırıyor ağzına. Her iki şarkıda da bir “çıtır çıtır yeme” isteği görüyoruz. Sezen Aksu diyince sözlerini yazdığı diğer şarkılardan bahsetmeden olmaz. Sertap Erener’in seslendirdiği “Ateşle Barut”, “tövbelerin bozulduğu, doludizgin, mızrap ve saz ilişkisiyle” pekiştirilmiş bir şarkı. Sezen Aksu Sertap’a “Ateşle Barut”u verir de Levent Yüksel’den benzer tutkulu şarkıyı esirger mi? Esirgememiş ve ona “yatağa çağıran” şarkısını vermiş. Yeter Ki Onursuz Olmasın Aşk”. Keza Tarkan’ın icrasıyla bildiğimiz “Hepsi Senin mi? şarkısı da Sezen Aksu imzasını bariz bir biçimde taşıyor. Tam da biraz önce bahsettiğimiz “eril coşkularla” uyuşan bir şarkı.

Tarkan denilince ise “Seviş Benimle” isimli şarkıdan söz etmeden geçmemeliyiz. Şarkı hepimizin algısıyla oynamıştı ilk çıktığında. Hatta öyle düşünüyorum ki bu şarkının evde dinlenilmesini yasaklayan aileler de olmuştur. İlk çıktığı zaman Türk pop müzik tarihinin belki de en müstehcen şarkısı olacağı düşünüldü ancak diğer örneklerle karşılaştırıldığında bu şarkıyı sollayan şarkıların da ortaya çıktığı görüldü.

Ezginin Günlüğü “çıplak heykeller yapmalıyım” der “nefis rüyalarımız için”. Kiraz mevsimi para kazanmak değil sevişme vakti der. Öğrencilik yıllarımızda kiraz mevsimi sınavların olduğu yoğun bir dönemdi. O zamanlar, mevsimsel değişimin de getirisiyle, aşık olma isteği açığa çıkıyor ve hep bir ağızdan “anlatsam şu kiraz mevsiminin ders çalışmak, sevişme vakti olduğunu” diye bağırıyorduk kös kös kitaplarımızın başına otururken.

Bir de komşunun kızına göz diken ahlaksız şarkılarımız var. Onlar müstehcen değil. Türk geleneklerine göre komşunun, mahallenin kızına yan bakmak ayıptır aslında. Peki bu gençler nerde tanışacak anlaşacak sorarım size. Eh tabii ki mahallede… Hakan Peker’in 1989 yılında söylediği “Camdan Cama” aşkını anlatıyor. Erkin Koray’ın “Komşu Kızı” ise daha çok talep ediyor Atilla Kaya ise alenen röntgenlediğini anlatıyor. Gencay Güneş de “bakıver görüver” diyor komşu kızına. Nurcan Opel komşu oğluyla kaçma planı içinde… Bu konu hakkında ahkâmımızı başka bir yazıya saklayalım çünkü liste uzadıkça uzuyor.

Orhan Gencabay’ın “Ya Evde Yoksan” şarkısını es geçemeyelim. Acayip bir şarkıdır kendileri. Kendileri de aşkla garip hallere düştüğünü vurguluyor. O hallerden birinde de dayanamayıp sevgilisine gündelik elbisesiyle delik pabucuyla gidiyor olduğunu onu da öyle saç baş dağınık görmek istediğini anlatıyor. İç ürpertiyor Gencabay’ın şarkısı. Bir de “Neredesin Firuze” filminin müziklerinden hatırlıyoruz. Özcan Deniz Haluk Bilginer yorumuyla. O yorumu da tekrar dinleyin diye önereceğim. İç ürpertiyor o da aynı biçimde. Hele o “sen ayılma ben de işe gitmeyeyim” diyor ya… Özcan Deniz’in “bi dudaktan” şarkısını da yeri gelmişken analım.

Kenan doğulu Yüzsüz yürek’te, kızgınlıkla seviştikleri geceleri hatırlatıyor eski sevgilisine. Şahane alt yapısıyla döneminin en iyi şarkılarından “Kandırdım”daysa, çılgın sözleriyle nasıl nazlı yâri dize getirdiğini söylüyor. Bu şarkının ahlaksızlığıysa bir kızcağızın kandırılmış olması… Yine “Sım Sıkı” da “sıkı sıkı sar” diyor daha ne desin. “Çakkıdı”dımız da var tabi. Şarkıda Doğulu “Hadi kalk kaynaşalım kız çakkıdı çakkıdı oynaşalım kız…” diyor.

Mirkelam’ı unutmak çok ayıp olur… Çünkü o Türk porno film isimlerini alt alta dizip cesur bir biçimde şarkı sözü yapabilmiş. “Asuman” gelmiş geçmiş en güzel ve en anlamlı şarkılardan… Aynı albümde “Erkeklerin yediğinin elma değil ayva olduğunu” söylüyor. Şarkıları yorumlayanların arasında cinsiyet ayrımı yapamıyoruz. Zira iki taraf da birbirini istiyor. Dolayısıyla da ortaya hepimizin yediğinin ayva olduğu ortaya çıkıyor.

Ya müzisyen olduğu kadar prodüktörlüğüyle de bildiğimiz Hakan Peker ve onun “Yak Beni” şarkısı?

Şehrazat sözleriyle, Ayşegül Aldinç yorumuyla “Alimallah” , yine Ayşegül Aldinç yorumuyla “Hoppa Hoppa”, “Alev Alev” Gökhan Tepe şarkısı olarak “Bayıldım”, İsmail YK’nın “90 60 90 vücudum var doya doya bitmez tadım var…” dedirttiği bombabomba.com şarkılarını unutmayalım. Ek olarak da Yonca Evcimik’in “aşk lazım aşk aşk- doydum doydum acıktım”, Ayça’nın “buraları yıkılıyor benden yıkılıyor her gün peşime bir bıyıklı takılıyor ben seni seçtim tahminin doğru”, Asya’nın “çifte kumrular gibi olsak da birden sarılma Allah aşkına geçerse yazık hevesin birden sonra ask kaçar pencerelerden” dediklerini de hatırlayalım. Bu sözler, cüretkâr olduğu kadar cilveli şarkılar kategorisinde de incelenebilir.

Erkek kadın hepimiz istiyoruz, istediğimizi de alenen şarkılarla ifade etmekten tarih boyunca çekinmediğimiz gibi şimdi de çekinmiyoruz. Bence bu saydığımız şarkıların hiç biri ahlaksız değil hepsi samimi. Yani başta da söylediğim gibi, aşkın kendisinin niyeti belli değil mi zaten?

"Müzik" mi dediniz?


Müzisyenlerin birliği gerek!
www.bagimsizmuzik.com 

Değişik bir şey yapıp müzikten bahsedelim; ama bu sefer yaratım; edim sürecinden, dinleyicisiyle buluştuğu ana kadar geçen süreçten. Müziğin aslında birisi tarafından yaratılmadığını farz edelim. Öyle seslerin kendiliğinden bir araya geldiğini, ritmik paternlerinin kendiliğinden oluştuğunu bunların hepsinin kendi kendine gidip bir CD’nin, plağın, ya da bilgisayarlarımızın içine girdiğini düşünelim...

Aslında pek çoğumuz bunun böyle olduğunu düşünüyoruz!

















Zaman zaman müzisyenler, ya da yarattıkları malzemeyle geçimini sağlamakta olan sanatçılar bile aynı yanılsamanın sarkacında duruyor. Hepsinin hayal gücü bizden daha gelişkin olduğundan belki, onlar bu hatayı herkesten çok bile yapıyor olabilir.

İnsanın yaratma edimi için bir takım etmenlere ihtiyacı mutlak olmalıdır. Kimimiz bunu esinlenmek olarak düşünüyoruz. Örneğin Eurovision şarkılarını ele alalım. Eurovision şarkılarının neredeyse hepsi birbirine; hatta bazıları da yarışmaya katılmayan ve kimsenin bilmediği düşünülen şarkılara benzer. Burada aslında bir sorun olmadığını zannederiz. Oysa ki, buradaki sorun en az, bilgisayarlarımıza, müzik çalarlarımıza “kendiliğinden” giren şarkılar kadar önemli bir sorundur.

Aslında bütün bunların hepsi birinin gelip size ait bir şeyi alıp gitmesi ya da evinize yerleşmesinden bir farkı yok. Ama bizim bunu anlamamız için ciddi bir zaman geçmesi gerekiyor. Her ne kadar yasalar üreticiden yanaymış gibi görünüyorsa da işler gerçek hayatta pek de öyle gitmiyor.

Türkiye’de ve dünyada denenmiş birkaç yöntem yok değil. Ama ne yazık ki bu yöntemlerin pek çoğu tutmadı. Bunların başında da sanatçıların, müzisyenlerin birliği geldi. Herkes kendini düşündüğünden belki de sonuç alınamadı.
Birilerinin bu yazıya kızdığını tahmin ediyorum. Ama ben dostluktan yanayım. Ötesi birlikten…

“Birlikten kuvvet doğar” ya hani ben de kuvvetten yanayım.

Pazarlama da, satış da, hatta müzisyenin (yaratıcının) tercihen pazarın içinde olup olmaması da, kısacası kendi kaderi kendi ellerinde olmalı…

Haydi birliğe, beraberliğe, müziğe, müzisyene, yaratıma, yaratıcıya saygıya!!!

www.bagimsizmuzik.com

Haziran 2009
Özge Ç. Denizci

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...