14 Ekim 2008 Salı

Enstrüman olarak insan sesi…



Müzisyen olmayanlarımız bile farkında olarak ya da olmayarak gün içinde ara sıra şarkı söylüyordur. Şarkı söyleme işini biraz aşmış olanlarımız sesinin sınırlarını biliyor olsa da her fırsatta zorluyor ve çeşitli denemeler yapıyordur. İnsan sesi ve kullanımı pek çok anlamda önemli bir enstrümandır. Bu önemli enstrüman, kimi profesyonel sahne müzisyenlerince çeşitli mikrofon ve prosesörlerle de destekleniyor. Her ne kadar teknolojik gelişmelerden yararlanıyorsak da insanın duru sesinin hem en etkili hem de en büyük enstrüman olduğu söylenmekte.

İnsanın kendisine gelen sesiyle dışarıya duyurduğu sesinin de algı bakımında farklı olduğu söyleniyor. Hatta bunu zaman zaman arızalanan telefon hatları yüzünden yankılanan kendi sesimizi duyduğumuzda, sesimizi kaydedip, sonra dinlediğimizde ya da mikrofon kullandıysak monitörlerden gelen sesi işittiğimizde de garipseyenlerimiz olmuştur.hepimizin sesi bir diğerimize göre de oldukça farklı. Hatta hiç birimizinki diğerimize ne konuşurken ne de şarkı söylerken hiç benzemez.

İnsan sesi, farklı kültürlerde de farklı biçimlerde kullanılıyor. Birlikte söylenen şarkıların yanı sıra, solo söylenilen şarkılarda da değişik kullanımlarını görebiliyoruz. Avrupa müzik tarihi içinde de insan sesinin kullanımı türlere göre değişiklik göstermiştir. İnsan sesi pek çok anlamda enstrümandan daha önce geliyor. Yine Avrupa müzik tarihini ele alacak olursak, enstrümanların sadece şarkılara eşlik olarak kullanıldığını da görebiliyoruz. Ortaçağ döneminde ayinlerde ve dinsel temalı şarkılarda acapella olarak kullanılan insan sesi, Rönesans döneminde ve sonrasında din dışı konularda da kullanılmıştır.

1000’li yılların öncesine kadar daha çok monofonik olan şarkılar, sosyo- kültürel değişimlerin etkilerinin de müziğe yansımasıyla polifonik olmuştur. Avrupa müziğindeki bu değişimler de insan sesinin birlikte kullanımı açısından oldukça büyük bir öneme sahip. 1598 tarihinde ise, Jacopo Peri tarafından bestelenen Dafne adlı opera, Avrupa müzik tarihinde ilk insan sesinin sınırlarını zorlayan tür: operanın örneklerinden. Operanın ortaya çıkışı, insan sesinin kullanımlarının değişimine önemli ölçüde etki etmiştir.

Kimi müzikologlar, insan sesinin çeşitli tarzları geliştirdiğini ve hatta oluşturduğunu bile söylüyorlar. İnsan sesini de temelde kadın ve erkek sesi olarak ikiye ayırıyorlar. "Gerçekte de öyle mi?" tartışmalı. Çünkü kadın ve erkek sesi her ne kadar genel olarak ikiye ayrılıyorsa da, bizim bildiğimiz ve duyduğumuz erkek ve kadınlara ait sesler de var. Bu sesleri de sayacak olursak başta hadım sesinin ince kalabilmesi adına Carlo Maria Broschi yani hepimizin bildiği adıyla Farinelli'yi anmamız gerekiyor. Bilmeyenlerimiz için tekrar edelim. 18. yüzyılda yaşamış olan Farinelli'nin sesi kendisine yapılan fiziksel müdahale sonucu bildiğimiz anlamda değişime uğramamış ve tiz kalmıştır. Bu ise aslında, Roma Katolik kiliselerinin 16.yüzyılla 20. yüzyıl arasında küçük yaştaki yetenekli çocuklara verilen müzik öğretiminin ardından yapılan bir müdahale. Çocuklar ergenlik çağına gelmeden önce sesleri bozulmasın diye hadım ediliyorlar. İnsan sesinden ve onun bir enstrüman olarak kullanılmasından söz ederken "castrato”lardan bahsetmemek hata olurdu.

Peki insan sesi nasıl elde ediliyor? Ya da başka bir deyişle nasıl konuşuyor ve şarkı söylüyoruz? Neredeyse bütün omurgalılar gibi insanlar da, temelde akciğer, ses telleri ve ağız yoluyla konuşuyor ve ses çıkartıyor. Bu enstrümanın kullanımı ise "önce akciğerlerden gelen havanın soluk borusuna dolması ve buradan da dışarı çıkması ve soluk borusunun üst tarafında bulunan gırtlaktaki ses tellerinin titreşmesiyle çıkıyor. Ancak tabii ki diyafram nefesi dediğimiz ve çoğunlukla profesyonel müzisyenler ya da tiyatrocu ve spikerlerce kullanılan ses çıkarma yöntemi de var. Bu yöntemde ise, alınan hava akciğerlere değil de diyaframa (karnın üst boşluğuna) dolduruluyor ve oraya doldurulan hava yöntemiyle aslında ses telleri yorulmadan daha rahat ve hatta karşımızdaki insanı dinlendiren bir ses çıkıyor. Üstelik diyafram nefesi oldukça da sağlıklı gündelik hayatta bu nefesi kullananların daha uzun yaşadığı bile söyleniyor. Bu nefesle çıkarılan ses daha uzun süre tutulabiliyor. Bu sebeple de nefesli enstrüman çalanlar ve belli bir ses eğitiminden geçmiş kimseler bu nefesi kullanıyorlar. Ancak diyafram nefesini çok kullananların ileriki yaşlarında hafif bir göbeklenme olduğu da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Diyafram sesine ek olarak, kafa sesinden de bahsetmemiz gerekiyor. Kafa sesi ise, sinüslerimizde yankılatarak çıkardığımız sestir. Kafa sesi kullandığımızda sesimiz olduğundan daha da incelir. Kafa sesi yöntemiyle tiz seslerde farklı tınılar yakalayabilir, çıkarabildiğimiz seslere de inanmakta güçlük çekebiliriz.

Başka başka yöntemler de yok değil. Sözünü ettiklerimiz genel geçer ve çoğumuzun aslında hâkim olduğu bilgiler. Ama yine de hatırlamakta yarar var. Bazı ses kullanım yöntemlerinde ise bahsettiğimiz temel yöntemlerin birlikte kullanıldığını görüyoruz. Örneğin, çoğunlukla İsviçre'de kullanılan ve çoğumuzun da Heide isimli çizgi filmin müziği olarak aşina olduğumuz Yodel tekniği var. Bu teknik sayesinde sesin sınırları cidden zorlanıyor ve aslında insan sesi tam olarak bir enstrümana dönüşüyor. Bu yöntemin kullanımı ise "sesin diyaframdan kafa sesine, kafa sesinden diyafram sesine alınması" biçiminde tasvir ediliyor. Aynı bu yöntem pek çok farklı kültürde kullanılıyor. Ama kullanılan kültürlerin yaşam alanlarının genellikle dağlık bölgeler olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor. Bunlardan br diğeri ise Gürcistan'dır. Gürcistan'da yodel tekniği (ki onlar Krimançuli ve başka bir çeşidine de Gamkviani diyorlar) şarkıların içine yedirilmiş bir biçimde karşımıza çıkabiliyor. İsveç'de ise Kjulning adıyla 'buzlu dağların ardına sesi ulaştırmak amaçlı’ kullanılan benzer tekniği görüyoruz. Bu teknik içinde ritmik ya da melodik motifler ses sahibi tarafından özellikle duymayanlarımızı şaşırtacak bir biçimde hemen kulaklarımıza çarpıyor.


Oldukça garipsenen bir başka yöntem ise Anadolu'da var. Her ne kadar kimilerince yodel'a benzetilse de aslında oldukça farklı bir biçimde icra edilen ve duyulan "boğaz çalma" tekniğini duyanlarımız olmuştur. Duymayanlarımız için ise kısa bir hatırlatma yapalım. Bazı Yörük aşiretlerinin kullandığı bu teknikte ise, iki ayrı biçimden bahsedilir. "Birincisinde, işaret ve orta parmaklar boğaza dik ve bitişik tutulur, vibrato istendiğinde hafifçe vurulur, ikinci teknikte, başparmak boğazın ön yüzüne ya da yanlara bastırılır (kimi zaman işaret ve orta parmaklar da öteki yana bastırılır) ve ezgide perde değişimi için aşağı-yukarı hareket ettirilir." Etno- müzikolog Yetkin Özer, Yörüklerde Müzik ve Boğaz Çalma Music and Throat Playing of the Yörük in Anatolia isimli cd'nin kartonetinde kullanım yöntemlerini bu şekilde anlatıyor ve bu yöntemin "sadece evlenme çağına gelmemiş kadınlar tarafından icra edildiğini" de ekliyor. Yine kartonette, "Bosna'da iki boğayı dövüştürmek için sığırtmaçların söylediği deleganje ezgileri ile benzerliği bakımından önem taşıdığı"nı vurguluyor.

Duyduğumuzda dudaklarımızı ısırarak "nasıl olabiliyor ki acaba bu?" dediğimiz bir başka yöntem ise kuşkusuz, "overtone singing" tekniği. Bu teknik ise daha çok, Himalayalar ile Altay, Tibet, Moğolistan ve Tuva'da kullanılıyor. Özet olarak birden fazla ses çıkarma yöntemidir diyebiliriz. Kadınlarda kullanımı farklı, erkeklerde ise farklıdır. Gırtlaktan çıkarılan sesin tınısı alışık olduğumuz hiç bir şeye benzemese de bu yöntemi kendi müziğinde kullanmış Dave Hykes ve Jim Cole gibi müzisyenler de var.

Sözünü ettiğimiz bütün bu teknikler neredeyse tek kişinin çıkardıpı sesler yoluyla dikkatleri üzerine toplamış yöntemler. Oysa şarkı söyleme geleneğinde pek çok farklı yöntemler de var. Bir araya gelip, şarkı söyleyen insanlar, polifonik, monofonik gibi pek çok farklı anlama gelen ve Avrupalı müzikologlarca isimlendirilen yöntemler de var. Polifonik şarkı söyleme tekniklerinde, toplu halde hedeflenilen tınıya ulaşmak ise muazzam denebilir. Yine Gürcülerde, Bulgarlarda, Romanya, Makedonya’nın kimi bölgeleri, kuzey ülkelerinden İrlanda, İskoçya’da, İskandinavya’daki Troll Dağları’nda, Kelt bölgelerinde, Fransa’ya bağlı Korsika Adası, İtalya'ya bağlı Sardinya Adası, Afrika kıtasının çeşitli ülkelerinde polifonik şarkı söyleme geleneğini ve bu geleneğin farklı yöntemlerini görebiliyoruz.

Öte taraftan yine birlikte şarkı söyleme geleneğine örnek teşkil edebilecek, bir yöntem daha var. O yöntem de çoğunlukla Eskimo'larda görülen hocket ya da bir diğer adıyla interlocking yöntemi. Eskimo kadınlarının kullandığı bu yöntemde her kadın bir hecey alıyor ve sırası gelince o heceyi söylüyor. Dolayısıyla duyulduğunda tek bir insandan çıkarmışcasına farklı seslerle söylenen bir şarkı olduğu düşünülebiliyor. Ya da daha kolay bir tasvirle, bir şarkının içindeki her bir hece başka bir kadın tarafından söyleniyor ve bu süratle yapılıyor. Bu tekniğin adı ise, katajjaq.

Ses kullanımları her ülkede, hatta aynı ülkelerin içinde bulunan yörelerde bile farklılık gösteriyor. Dolayısıyla insan sesinin büyüklüğü ve aslında sınırsızlığı neredeyse tartışılmaz diyebiliriz.

İnsan sesinin sınırları tahmin edemeyeceğimiz kadar geniş ve inanılmaz. Şarkı söyleme yöntemleri hakkında ise bu sınırsızlık içinde unuttuğumuz, atladığımız ya da "artık onu da yazmayalım" dediğimiz teknikler de yok değil. "İnsan sesi bir enstrüman mıdır değil midir?" tartışmasında ise elimizdeki veriler bize insan sesinin kesinlikle bir enstrüman olduğunu kanıtlıyor. Hatta akordu yapılabilen, her bir ayrı noktasından farklı ses elde edilebilen ve kullanılmadığında hemen paslanabilen bir enstrüman…



(Volume Dergisi- Temmuz 2008)

Japon Çalgıları II


Japonya'nın Dünyaca Bilineni: Shakuachi

Geçen sayımızdan itibaren Japon çalgıları yazı dizisine başladığımızın müjdesini vermiştik. Kotoyla başlayan serüvenimize başka bir geleneksel çalgı olan Shakuachi’yle devam ediyoruz. Aslında enstrüman Türkiye'de tahminimizin üstünde bir popülerliğe zaten erişmiş. Japonya'dan bir çalgı ismi sorulduğunda ilk akla gelen enstrüman Shakuachi oluyor.

Enstrümanın teknik yapısından ziyadesiyle bahsedeceğiz ama öncesinde son derece etkilendiğimiz kültürel bağlamını biraz hatırlayalım. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Alper Maral tarafından verilen ve sevgi dolu geçen etnomüzikoloji derslerinden birinde Japonya ve Japon müzikleri çalışılıyordu. O derste gördüğümüz fotoğrafı hiç birimiz bir daha unutamamışızdır. Az sonra kamikaze olarak uçağa atlayacak genç belinde sürekli taşıdığı Shakuachi'sini çıkarır ve ibadet edercesine çalar. Bunu yaptıktan belki dakikalar sonra artık dünyada olmayacağını da bilerek… Shakuachi'nin kültürel bağlamı konusunda söylenebilecek daha pek çok şey var ancak enstrümanın önemi o görselde başka bir boyuta da taşınıyor. Dolayısıyla Shakuachi’yi sadece bir enstrüman olarak tanımlamak hata olabilir.

Üflemeli çalgılar arasında batılı müzikologların oldukça ilgisini çeken bir enstrümandır. Shakuachi, Madake adı verilen bir bambu cinsinin ön tarafına 4, arka tarafında 1 delik açılarak yapılıyor.

Shaku, kaide, mesafe anlamına gelirken, hachi, 8 demek. Enstrümanın ismi ise, bu iki kelimenin birleşmesinden oluşuyor. Shakuachi'nin boyu ise standart olarak neredeyse 55 cm kadar. Dizisi ise pentatonik.

Enstrümanın icrası uzaktan göründüğü kadar kolay değil. Üzerinde bulunan deliği yarım kapalı halde üfleniyor. Bu bağlamıyla biraz 'ney'i de çağrıştırıyor olabilir. Ancak enstrüman ney gibi yan tutularak değil, düz bir biçimde üfleniyor. Shakuachi'nin icrasıyla ilgili temel olarak iki ayrı teknikten söz ediliyor: Meri ve Kari. Sesler deliklerin kullanımıyla değişirken, üfleme tekniğinin de ses üzerinde önemli ölçüde etkisi bulunuyor. Shakuachi'lerin ses dizilerinin de özel isimleri bulunmakta. Bu ses dizilerinden düşük olanına otsu, yüksektekine ise kan adı veriliyor. Standart Shakuachi'lerde pek bulunmayan üçüncü oktavın adı ise, dai-kan. Shakuachi oldukça renkli bir tınıya ve diziselliğe sahip olduğundan büyük oranda icracılarını büyüleyen bir enstrüman.

Enstrümanın tarihsel gelişimini ve kültürel bağlamlarını ise, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Duysal Tasarım Programında okumanın yanı sıra Shakuachi'ye gönülden bağlı Neyzen Fakih Kademoğlu'na sorduk:

"Budizm, rahipler tarafından Hindistan’dan Çin’e getirildikten bir süre sonra, Chan Budizm denilen ve yerel şartlara adapte olup şekil aldı. Bir Budizm türevi ortaya çıktı. Yaklaşık 8.yy’da Çin’den Japonya’ya göç eden Chan rahipleri bu yeni inancı adaya taşımışlar. Budizm’in Çindeki evrimi Japonya’da da devam etmiş ve Chan inancı bugün tanıdığımız şekliyle Zen ismini almış. Zen Budizmi zaman içinde çeşitli kollara ayrılmış ve bunlardan Fuke denilen kol, özgün bir tavır geliştirmiş. Fuke rahipleri, Çinden gelen bir enstrüman olan ve o dönemde Hitoyogiri olarak bilinen ( daha sonra aldığı ismiyle ) Shakuhachi’yi bir meditasyon aracı olarak kullanmışlar. Bu dönem itibariyle Shakuhachi’nin Honkyoku olarak adlandırılan solo repertuarı oluşmuş. Hokyoku içsel - deruni müzik anlamına gelir. Her Honkyoku parçası aslında birer nefes egzersizidir. Hinduizm’de Prana denilen nefes ve nefesin manevi yoldaki kullanımı Japonya’da böyle bir spiritüel pratiğe dönüşmüş.

Komuso denilen Fuke rahipleri köy köy gezerek tapınak için bağış toplamışlar. Bir Komuso bağış toplarken başına Tengai denilen bir bambu başlık takar ve Shakuhachi çalarak gezermiş. Komusolar görünüm olarak birbirlerinin aynıdır. Başlarına taktıkları başlığın esprisi ise yüzleri görünmediği için benlik fikrini ortadan kaldırıp anonim bir kimliğe sahip olmak.

Japonya’da Meiji restorasyonu (19.yy sonları) olarak bilinen dönem itibariyle, öncesinde kutsal bir saz olarak görülen Shakuhachi de sekülerleşmiş, halk kültürü ve eğlencesi içinde yerini almış. Bütün bu süreç içinde Shakuhachi icrasında iki temel ekol ortaya çıkmış: Bunlar Kinko-Ryu ve Tozan-Ryu’dur. Kinko ekolü sıkı gelenekçi, Tozan ekolü ise modernist bir tavra sahiptir."

Japon çalgıları arasında, Türkiye'de en yaygın kullanım alanı bulan Shakuachi ve onunla kurduğu ilişki bağlamında etnomüzikolog ve müzisyen Tolga Ünaldı ise enstrümana nasıl merak sardığını anlattı:

"Shakuhachi merakım, H.Ü. Ankara Devlet Konservatuarın Etnomüzikoloji Bölümünde okurken etnik nefeslilere duyduğum ilgi sonucu bir maymun iştahımla gelişti. Benimki uzman bir enstrumanistlikten çok Nefesli ve ritüel yanı ağır basan enstrümanlara karsı olan bir ilgiydi. Ney, Bansuri, Didgeridoo derken Shakuhachi'nin de peşine düştüm ve şu an 1.9 boyutunda Madake Bambusundan bir Shakuhachi'm var. Bu enstrüman ciddi fiyatlara alınan bir enstrüman, benimki daha çok öğrenci ve yeni ilgilenen insanların kullandığı bir Shakuhachi. Meraklıları fotoğraflarını www.myspace.com/neyzentt adresindeki fotoslayttan, görebilirler. Yukarıda saydığım enstrümanlar gibi hem yapım aşaması hem öğrenimi hem de çalımı çok derin ritüellere dayanan bir enstrüman. Enstrümandan henüz ses bile çıkaramıyorum. Enstrüman sanırım kendisiyle baş başa kalıp da ona emeğimi ciddi anlamda vereceğim zamanı bekliyor. Bu alet üzerine çok fazla zaman harcamak gerekiyor. Aynı ney gibi. Söz konusu olan sadece ses çıkarıp çalmak değil aynı zamanda içsel olarak da bu enstrümanı tanıyıp sindirmek gerekir ki bu gerçekten zor…"

Geçen sayıdan kotonun eşlikçisi olarak Shakuachi'yi hatırlayanlar olacaktır. Koto, Shamisen ve Shakuachi'nin beraber çalındığı ensemblelara Sankyoku denildiğini de bu sefer Shakuachi bağlamında analım. Honkyoku ise Shakuachi'nin solo kullanımına verilen isim. Bunların dışında ise bir de shinkyoku adı verilen bir çalgı topluluğu mevcut. Bu çalgı topluluğu daha çok modern Japon müziğinde birleşen koto ve Shakuachi için kullanılıyor.

Shakuachi sadece batılı müzikologların ilgisini çekmekle kalmamış, pek çok popüler müzisyenin de, müziklerinde kullandıracak kadar kendisini sevdirmiştir. Bağlamları farklı olsa da, Peter Gabriel, Roger Waters, Sade, Enigma, Michael Bolton, Dave Brubeck, Linkin Park gibi isimler bu enstrümanı direkt ya da sampler olarak ya da sadece enstrümanı başka çalgılarda canlandırarak kullanmışlar.

Meraklılarına Linkler:

http://shingetsu-flutes.blogspot.com/

http://www.yungflutes.com/log/

http://www.shakuhachi.com/TOC-Articles.html

http://www.kotodama.net/shakuhachi/tips.html

http://www.shakuhachi.com/KJ-Veronza.html

http://shakuhachichambermusic.net/

http://www.shakuhachi.com/TOC-Resources.html

http://www.komuso.com/


(Volume Dergisi Eylül- Ekim 2008)

Japon Çalgıları -1 Çin işi Japon İşi: Koto

Çin işi Japon İşi: Koto

Bu aydan itibaren, şöyle bir Uzak Doğu’ya uzanalım istedik. Geleneksel Japon kültürüne ve pek tabii ki o kültürü oluşturan ve bizim de alanımız olan müzikleri ve çalgıları hakkında biraz fikir sahibi olalım, fikir telakkisi yapalım dedik. Kimilerimize göre biraz sıkıcı gelebilecek Kültür hakkında bilgi edinmeden derhal Japon enstrümanlarına geçmeyelim düşüncesindeyiz. Bu nedenle, dergimizin içinde bir renk olarak birkaç paragraf aslında son derece aşina olduğumuz Japon kültüründen bahsedelim.

Ta çocukluğumuzdan origaminin kâğıt katlama sanatı olduğunu bilir ve bunu oyun amaçlı da olsa, eğitimimiz bir aşamasında yapardık. O zamanlar aklımız origaminin Japon kültürüne ait olduğuna erer miydi bilemiyoruz ama Ninja Kaplumbağalar isimli çizgi filmle ve eş zamanlı olarak Karate Kid’le de tanışınca neredeyse hepimiz, Ninjalığa ve Japon dövüş sanatı olan karateye ilgi duyar olduk. Cilala parlat, cilala parlat…

İleriki yaşlarımızda ise Aikido, Judo gibi sporların da aslında sanat adıyla anıldığını ve bunların da Japon kültürüne ait öğeler olduğunu anladık. Yine karate Kid’den öğrendiğimiz bonsai ağacını yetiştirmek de ciddi bir uğraş olduğu için Japon sanatlarının arasında yer alıyordu. Bonsai’den sonra ise öğrendiğimiz kelime İkebana (çiçek yetiştirme sanatı) oldu.

Derken İstanbul’da olacağı varsayılan depremle, Tsunami kelimesini öğrendik Japonlardan. Reiki’ye merak saldık. Zen’dir, Budizm’dir, Feng Şui’dir Tao’dur derken, Suşi girdi mutfaklarımıza, herkes bir anda Japon mutfağına ve kültürüne hakim olmaya başladı. Yakuzaları öğrendik ardından. Sonra Mangalar. Belki de en başta Hayao Miyazaki’nin mangaları birçoğumuzun film arşivindeki yerini aldı. Tabii ki müzikleriyle birlikte…

Japon kültürü hakkında pek çok şey aslında hafızalarımızın bir kenarında duruyorken, müzikleri hakkında neler biliyoruz? İlgilenenlerimiz için, Gagaku, Biwagaku, Nogaku Sokyoku, Shakuhachi, Shamisenongaku, Minyo gibi terimler çok uzak gelmeyecektir. Ama bilmeyenlerimiz için panik yapmaya gerek olmadığını, hepsini hazırlamakta olduğumuz yazı dizisi içinde, enstrüman çeşitliliği bağlamında takip edebileceklerini söylemeliyiz.

Dizimizin ilk konusu olan ve Japon enstrüman ailesinin önemli fertlerinden Koto’yu anlatmaya geçmeden önce, Japon müziğinin, temel olarak geleneksel ve çağdaş olarak ikiye ayrıldığını belirtmemizde yarar var.

Koto: “Gönlümün koto teline dokundun”

Kökeni Çin’e dayanan Koto’nun Japonya’da ilk kez 8. Yüzyılın başlarında, Nara Periyodu olarak adlandırılan (710 -784) zamanlarda kullanılmaya başlandığı söyleniyor. Bu tarihlerde enstrüman ağırlıklı olarak lavta eşlikli çalınırmış. Uzun ve çok telli Doğu Asya enstrüman ailesinden geldiği düşünülen enstrüman, yataylığı ve çalınış biçimi açısından kanuna benzetiliyor. Bu bağlamıyla da zither (otuz kırk telli kanuna benzeyen çalgı) ailesinin bir ferdi olarak, Çin’in GH’IN, Kore’nin Kõmun’go ve Vietnam’ın Dan thran isimli çalgılarıyla birlikte müzikoloji kitaplarında yer alıyor.

Koto modern haliyle, eşit uzunluk ve kalınlıkta 13 ipekli ya da naylon telden oluşuyor. Bu teller, enstrümanın üzerinde bulunan, 13 ayrı köprü sayesinde gevşeyip gerilebiliyor. Böylelikle köprülerin oynatılması aynı zamanda diziyi ve perdeleri belirliyor. Bununla birlikte enstrümanın akord sistemi, geleneksel Japon müziğinin de dizisi olan pentatonik diziye göre ayarlanıyor. Bu teller ise yaklaşık olarak eni 25 cm, boyu da 1.80 metrelik ahşap kutunun üzerine geriliyor. Kutunun yapıldığı ağaç, Paulownia (yüksükotu) adı verilen ve hızlı büyüyen bir ağaç olduğu için de insanlık için öneminin büyük olduğu söylenen bir tür. Japonya ve Çin’de yaygın olarak bulunduğu biliniyor. Kutunun üzerinde tellerin ve tellerin bağlı olduğu köprünün yanı sıra rezonans delikleri de bulunmakta ve bu sayede ses elde ediliyor.

Koto kanun gibi bir sandalyeye oturulup da kucağa alınarak çalınmıyor. Bunun yerine yere çömelik vaziyette icrası gerçekleştiriliyor.

Enstrüman, parmaklara Ikuta ve Yamada adı verilen parmak penası takılarak tellerin çekilmesiyle çalınıyor. Teller çekilirken çalınan parçadaki bazı tonlar, enstrümanın üzerindeki köprülerin yerinden oynatılmasıyla oluşuyor. Ancak bu cümleden bir yanlış anlaşılma olmasın. (Bu kısım biraz karışık olabilir. Çünkü enstrüman aslında görünüşte olduğu kadar basit değil. Nasıl ki kanunu tarif etmek zor kotoyu da benzer bir biçimde anlatırken yanlışlıklar kolayca yapılabilir.) Çünkü enstrüman, neredeyse hepimizin çalarak ya da dinleyerek aşina olduğu tonal müzik bağlamında bir değişim yaşamıyor. Yani bir oktav içinde sadece beş ses var. Yani tekrar belirtmemiz gerekirse, pentatonik.

Koto’nun Japon müziğindeki yeri ve işlevi de pek çok geleneksel Japon çalgısında olduğu gibi, ayrı ayrı anılıyor. Modern koto repertuarıyla klasik koto repertuarı ayrı anılıyor.

İlk kullanılmaya başlandığı zamanlarda daha çok saray ve saray çevresinde çalınan enstrüman, giderek halk arasında kullanımıyla da yaygınlaşmış. Ancak günümüzde enstrümana olan ilginin azalmasından şikâyetçi ustaları çoğunlukta. Japon popunun yani J-pop olarak adlandırılan türün revaçta olması, kimi gelenekselcileri oldukça kızdırıyor.

Kotonun içinde olduğu repertuarlar arasında ise, vokal formunu (kumiuta) da içine alan Sōkyoku (koto müziği), enstrümantal müzik olarak shirabemono (şirabemono) ve basit formda olup 6 taneden fazlasının içinde olmadığı dönüşümlü olarak ara fasıl gibi icra edilen jiuta ya da tegotomono olarak bilinen türler bulunuyor. Jiuta bir tür olmanın yanı sıra, Shamisen (şamisen) isimli lavtaya benzeyen ve shakuachi (şakuaçi) adı verilen üflemeli çalgıların da içinde olduğu bir çalgı topluluğudur da. Bu topluluk içinde kotonun görevi, diğer enstrümanlar, kotonun üslubunu takip ve taklit ederek varyasyonlar çıkartırken, ana melodiyi icra etmek. Bu türlerin yanı sıra, Japon klasik müziğinin içinde yer alan Gagaku müziğinin içinde de yer alıyor. Gagaku dediğimiz tür ise bazen danslara eşlik de eder. Bu dansın adı ise, Bugaku’dur.

Japon çalgıları içinde kotonun önemi oldukça büyüktür. Ve bu önem sadece klasik Japon müziği içinde değil, modern müziğinin içinde de aynıdır. Kotonun eğitiminde ise, pür bir teknik kullanım öğretisi esastır.

Enstrümanın sesini bilmeyenler için bir hatırlatma yapalım. Bir dönem ünlü müzisyenlerimizden Sertap Erener hatırlarsak Japonya’ya gitmişti. Gidiş sebebi ise Japonya’da hem Bob Dylan şarkılarından oluşan "No Boundaries" isimli albümde seslendirdiği “One More Cup of Coffee” isimli şarkıyla ilgi toplaması hem de Eurovision’da “Here I am" şarkısının "A Tale of Two Sisters" adlı Japon-Kore ortak yapımı filmin tanıtım müziği olarak kullanılmasıydı. Sertap Erener, albümün tanıtımı ve film galası için gittiğini hepimiz ana haber bültenlerimizden takip de ettik. Hatta dönüp dünüp aynı haberi izlediğimiz televizyon ekranlarımızda Erener’in geleneksel Japon şarkısı Sakura’yı dinledik. İşte bu söz konusu şarkı kotoyla da çalınan bir parça ve belki de en popüler Japon halk şarkısı.

Koto ile icra edilen türlerde de olduğu gibi şarkılarda da değişik öğeler mevcut. Bunlardan bir tanesi de, 400 yılı aşkın bir zamandır icrasına devam edilen, Rokudan isimli yapıt. Yapıt bu kadar zaman önce koto ile çalınması için bestelenmiş.

Koto icracıları arasında ise pek çok farklı eğitim biçiminden gelen isimler yer alıyor. Bu icracılar da yine yazımızın başından beri belirttiğimiz geleneksel ve çağdaş koto icracıları biçiminde temel olarak ikiye ayrılıyor. Hatta Koto Jazz Ensemble olarak da bilinen gruplar da var.

Kotonun tanınmış icracı ve eğitmenleri de var. Örneğin, Reiko Obata çağdaş koto icracısı olarak bilinen bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Yine çağdaş ve geleneksel icracıları arasında, Tadao Sawai, Kazue Sawai, Cheiko Mori gibi isimler dünyaca tanınmış koto icracıları olarak biliniyor.

Geçtiğimiz ocak ayı içinde İstanbul'da ıskalamış olduğumuz konserler arasında yer alan bir koto konseri bile olmuş. Konseri veren müziğe 12 yaşında piyano ile başlayan, Atsuko Suetomi’ninmiş. Suetomi, ünlü şarkı Sakura’nın yanı sıra, bahsettiğimiz ve bahsetmeye devam edeceğimiz Rokudan gibi parçaları da seslendirmiş. İcracı konser repertuarına Türk Musikisinden örneklere de yer vermiş ve Nihavent Longa gibi ünlü yapıtlardan örnekler sunmuş. Ümidimiz önümüzdeki günlerde de benzer konserlerin gerçekleştirilmesi ve duyurusunun yapılması yönünde. Haberini geç aldığımız konserin internet sitesinde ise bize son derece anlamlı gelen bir cümle dikkatimizi çekti. Siteye göre orada bir deyim varmış ve deyim güzel duyguların ifadesi olarak kullanılırmış: "Gönlümün koto teline dokundun!".

Bunlara ek olarak atlamamamız gereken bir diğer önemli konu ise aslında, koto müziğinin dünyada ilgi görüyor olması. Hatta bugünlerde bile değil. Örneğin, Dave Burubeck’in yapıtlarından birine sadece isim değil üslup ve tavır da vermiş. Parça 1966 yılında yapılmış ve ismi de Koto Song olarak konulmuş. Parçanın girişinde ve sonunda koto tınısına benzer tınıların piyanoyla icrasını duymak mümkün. Anlaşıldığı üzere parça pentatonik başlıyor.

Meraklıları için ise önerimiz bugünlerde hala kullanıma kapalı olan youtube’un arama kısmına koto yazmaları ve oradan seçmece videoları izlemeleridir. Bunu yapamayanlar için ise ikinci adresimiz Lastfm’i öneriyoruz. Söz konusu sitelerde, Rokudan’ı da dinlemek mümkün. Önerimiz, eğer meraklıysanız ya da yazımızı okuduktan sonra sizi meraklandırabildiysek siz ne yapıp edin bir bakın.

Önümüzdeki sayılarda yine ara ara kotoya göndermeler yapmaya devam edeceğiz. Ne de olsa konumuz Japon çalgıları ve birinden bahsederken diğerinden bahsetmemek, ensemblelara değinmeden Japon çalgıları konusunu nihayetlendirmek büyük bir yanlış olmaz mı?

Japon Çalgıları I


Çin işi Japon İşi: Koto

Bu aydan itibaren, şöyle bir Uzak Doğu’ya uzanalım istedik. Geleneksel Japon kültürüne ve pek tabii ki o kültürü oluşturan ve bizim de alanımız olan müzikleri ve çalgıları hakkında biraz fikir sahibi olalım, fikir telakkisi yapalım dedik. Kimilerimize göre biraz sıkıcı gelebilecek Kültür hakkında bilgi edinmeden derhal Japon enstrümanlarına geçmeyelim düşüncesindeyiz. Bu nedenle, dergimizin içinde bir renk olarak birkaç paragraf aslında son derece aşina olduğumuz Japon kültüründen bahsedelim.

Ta çocukluğumuzdan origaminin kâğıt katlama sanatı olduğunu bilir ve bunu oyun amaçlı da olsa, eğitimimiz bir aşamasında yapardık. O zamanlar aklımız origaminin Japon kültürüne ait olduğuna erer miydi bilemiyoruz ama Ninja Kaplumbağalar isimli çizgi filmle ve eş zamanlı olarak Karate Kid’le de tanışınca neredeyse hepimiz, Ninjalığa ve Japon dövüş sanatı olan karateye ilgi duyar olduk. Cilala parlat, cilala parlat…

İleriki yaşlarımızda ise Aikido, Judo gibi sporların da aslında sanat adıyla anıldığını ve bunların da Japon kültürüne ait öğeler olduğunu anladık. Yine karate Kid’den öğrendiğimiz bonsai ağacını yetiştirmek de ciddi bir uğraş olduğu için Japon sanatlarının arasında yer alıyordu. Bonsai’den sonra ise öğrendiğimiz kelime İkebana (çiçek yetiştirme sanatı) oldu.

Derken İstanbul’da olacağı varsayılan depremle, Tsunami kelimesini öğrendik Japonlardan. Reiki’ye merak saldık. Zen’dir, Budizm’dir, Feng Şui’dir Tao’dur derken, Suşi girdi mutfaklarımıza, herkes bir anda Japon mutfağına ve kültürüne hakim olmaya başladı. Yakuzaları öğrendik ardından. Sonra Mangalar. Belki de en başta Hayao Miyazaki’nin mangaları birçoğumuzun film arşivindeki yerini aldı. Tabii ki müzikleriyle birlikte…

Japon kültürü hakkında pek çok şey aslında hafızalarımızın bir kenarında duruyorken, müzikleri hakkında neler biliyoruz? İlgilenenlerimiz için, Gagaku, Biwagaku, Nogaku Sokyoku, Shakuhachi, Shamisenongaku, Minyo gibi terimler çok uzak gelmeyecektir. Ama bilmeyenlerimiz için panik yapmaya gerek olmadığını, hepsini hazırlamakta olduğumuz yazı dizisi içinde, enstrüman çeşitliliği bağlamında takip edebileceklerini söylemeliyiz.

Dizimizin ilk konusu olan ve Japon enstrüman ailesinin önemli fertlerinden Koto’yu anlatmaya geçmeden önce, Japon müziğinin, temel olarak geleneksel ve çağdaş olarak ikiye ayrıldığını belirtmemizde yarar var.

Koto: “Gönlümün koto teline dokundun”

Kökeni Çin’e dayanan Koto’nun Japonya’da ilk kez 8. Yüzyılın başlarında, Nara Periyodu olarak adlandırılan (710 -784) zamanlarda kullanılmaya başlandığı söyleniyor. Bu tarihlerde enstrüman ağırlıklı olarak lavta eşlikli çalınırmış. Uzun ve çok telli Doğu Asya enstrüman ailesinden geldiği düşünülen enstrüman, yataylığı ve çalınış biçimi açısından kanuna benzetiliyor. Bu bağlamıyla da zither (otuz kırk telli kanuna benzeyen çalgı) ailesinin bir ferdi olarak, Çin’in GH’IN, Kore’nin Kõmun’go ve Vietnam’ın Dan thran isimli çalgılarıyla birlikte müzikoloji kitaplarında yer alıyor.

Koto modern haliyle, eşit uzunluk ve kalınlıkta 13 ipekli ya da naylon telden oluşuyor. Bu teller, enstrümanın üzerinde bulunan, 13 ayrı köprü sayesinde gevşeyip gerilebiliyor. Böylelikle köprülerin oynatılması aynı zamanda diziyi ve perdeleri belirliyor. Bununla birlikte enstrümanın akord sistemi, geleneksel Japon müziğinin de dizisi olan pentatonik diziye göre ayarlanıyor. Bu teller ise yaklaşık olarak eni 25 cm, boyu da 1.80 metrelik ahşap kutunun üzerine geriliyor. Kutunun yapıldığı ağaç, Paulownia (yüksükotu) adı verilen ve hızlı büyüyen bir ağaç olduğu için de insanlık için öneminin büyük olduğu söylenen bir tür. Japonya ve Çin’de yaygın olarak bulunduğu biliniyor. Kutunun üzerinde tellerin ve tellerin bağlı olduğu köprünün yanı sıra rezonans delikleri de bulunmakta ve bu sayede ses elde ediliyor.

Koto kanun gibi bir sandalyeye oturulup da kucağa alınarak çalınmıyor. Bunun yerine yere çömelik vaziyette icrası gerçekleştiriliyor.

Enstrüman, parmaklara Ikuta ve Yamada adı verilen parmak penası takılarak tellerin çekilmesiyle çalınıyor. Teller çekilirken çalınan parçadaki bazı tonlar, enstrümanın üzerindeki köprülerin yerinden oynatılmasıyla oluşuyor. Ancak bu cümleden bir yanlış anlaşılma olmasın. (Bu kısım biraz karışık olabilir. Çünkü enstrüman aslında görünüşte olduğu kadar basit değil. Nasıl ki kanunu tarif etmek zor kotoyu da benzer bir biçimde anlatırken yanlışlıklar kolayca yapılabilir.) Çünkü enstrüman, neredeyse hepimizin çalarak ya da dinleyerek aşina olduğu tonal müzik bağlamında bir değişim yaşamıyor. Yani bir oktav içinde sadece beş ses var. Yani tekrar belirtmemiz gerekirse, pentatonik.

Koto’nun Japon müziğindeki yeri ve işlevi de pek çok geleneksel Japon çalgısında olduğu gibi, ayrı ayrı anılıyor. Modern koto repertuarıyla klasik koto repertuarı ayrı anılıyor.

İlk kullanılmaya başlandığı zamanlarda daha çok saray ve saray çevresinde çalınan enstrüman, giderek halk arasında kullanımıyla da yaygınlaşmış. Ancak günümüzde enstrümana olan ilginin azalmasından şikâyetçi ustaları çoğunlukta. Japon popunun yani J-pop olarak adlandırılan türün revaçta olması, kimi gelenekselcileri oldukça kızdırıyor.

Kotonun içinde olduğu repertuarlar arasında ise, vokal formunu (kumiuta) da içine alan Sōkyoku (koto müziği), enstrümantal müzik olarak shirabemono (şirabemono) ve basit formda olup 6 taneden fazlasının içinde olmadığı dönüşümlü olarak ara fasıl gibi icra edilen jiuta ya da tegotomono olarak bilinen türler bulunuyor. Jiuta bir tür olmanın yanı sıra, Shamisen (şamisen) isimli lavtaya benzeyen ve shakuachi (şakuaçi) adı verilen üflemeli çalgıların da içinde olduğu bir çalgı topluluğudur da. Bu topluluk içinde kotonun görevi, diğer enstrümanlar, kotonun üslubunu takip ve taklit ederek varyasyonlar çıkartırken, ana melodiyi icra etmek. Bu türlerin yanı sıra, Japon klasik müziğinin içinde yer alan Gagaku müziğinin içinde de yer alıyor. Gagaku dediğimiz tür ise bazen danslara eşlik de eder. Bu dansın adı ise, Bugaku’dur.

Japon çalgıları içinde kotonun önemi oldukça büyüktür. Ve bu önem sadece klasik Japon müziği içinde değil, modern müziğinin içinde de aynıdır. Kotonun eğitiminde ise, pür bir teknik kullanım öğretisi esastır.

Enstrümanın sesini bilmeyenler için bir hatırlatma yapalım. Bir dönem ünlü müzisyenlerimizden Sertap Erener hatırlarsak Japonya’ya gitmişti. Gidiş sebebi ise Japonya’da hem Bob Dylan şarkılarından oluşan "No Boundaries" isimli albümde seslendirdiği “One More Cup of Coffee” isimli şarkıyla ilgi toplaması hem de Eurovision’da “Here I am" şarkısının "A Tale of Two Sisters" adlı Japon-Kore ortak yapımı filmin tanıtım müziği olarak kullanılmasıydı. Sertap Erener, albümün tanıtımı ve film galası için gittiğini hepimiz ana haber bültenlerimizden takip de ettik. Hatta dönüp dünüp aynı haberi izlediğimiz televizyon ekranlarımızda Erener’in geleneksel Japon şarkısı Sakura’yı dinledik. İşte bu söz konusu şarkı kotoyla da çalınan bir parça ve belki de en popüler Japon halk şarkısı.

Koto ile icra edilen türlerde de olduğu gibi şarkılarda da değişik öğeler mevcut. Bunlardan bir tanesi de, 400 yılı aşkın bir zamandır icrasına devam edilen, Rokudan isimli yapıt. Yapıt bu kadar zaman önce koto ile çalınması için bestelenmiş.

Koto icracıları arasında ise pek çok farklı eğitim biçiminden gelen isimler yer alıyor. Bu icracılar da yine yazımızın başından beri belirttiğimiz geleneksel ve çağdaş koto icracıları biçiminde temel olarak ikiye ayrılıyor. Hatta Koto Jazz Ensemble olarak da bilinen gruplar da var.

Kotonun tanınmış icracı ve eğitmenleri de var. Örneğin, Reiko Obata çağdaş koto icracısı olarak bilinen bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Yine çağdaş ve geleneksel icracıları arasında, Tadao Sawai, Kazue Sawai, Cheiko Mori gibi isimler dünyaca tanınmış koto icracıları olarak biliniyor.

Geçtiğimiz ocak ayı içinde İstanbul'da ıskalamış olduğumuz konserler arasında yer alan bir koto konseri bile olmuş. Konseri veren müziğe 12 yaşında piyano ile başlayan, Atsuko Suetomi’ninmiş. Suetomi, ünlü şarkı Sakura’nın yanı sıra, bahsettiğimiz ve bahsetmeye devam edeceğimiz Rokudan gibi parçaları da seslendirmiş. İcracı konser repertuarına Türk Musikisinden örneklere de yer vermiş ve Nihavent Longa gibi ünlü yapıtlardan örnekler sunmuş. Ümidimiz önümüzdeki günlerde de benzer konserlerin gerçekleştirilmesi ve duyurusunun yapılması yönünde. Haberini geç aldığımız konserin internet sitesinde ise bize son derece anlamlı gelen bir cümle dikkatimizi çekti. Siteye göre orada bir deyim varmış ve deyim güzel duyguların ifadesi olarak kullanılırmış: "Gönlümün koto teline dokundun!".

Bunlara ek olarak atlamamamız gereken bir diğer önemli konu ise aslında, koto müziğinin dünyada ilgi görüyor olması. Hatta bugünlerde bile değil. Örneğin, Dave Burubeck’in yapıtlarından birine sadece isim değil üslup ve tavır da vermiş. Parça 1966 yılında yapılmış ve ismi de Koto Song olarak konulmuş. Parçanın girişinde ve sonunda koto tınısına benzer tınıların piyanoyla icrasını duymak mümkün. Anlaşıldığı üzere parça pentatonik başlıyor.

Meraklıları için ise önerimiz bugünlerde hala kullanıma kapalı olan youtube’un arama kısmına koto yazmaları ve oradan seçmece videoları izlemeleridir. Bunu yapamayanlar için ise ikinci adresimiz Lastfm’i öneriyoruz. Söz konusu sitelerde, Rokudan’ı da dinlemek mümkün. Önerimiz, eğer meraklıysanız ya da yazımızı okuduktan sonra sizi meraklandırabildiysek siz ne yapıp edin bir bakın.

Önümüzdeki sayılarda yine ara ara kotoya göndermeler yapmaya devam edeceğiz. Ne de olsa konumuz Japon çalgıları ve birinden bahsederken diğerinden bahsetmemek, ensemblelara değinmeden Japon çalgıları konusunu nihayetlendirmek büyük bir yanlış olmaz mı?



(Volume Dergisi, Eylül 2008)