İyiden iyiye karamsarlığın içine gömüldüğümüz bu günlerde
ruhumuzu bir parça soğutması açısından her dinlediğimde çoğunlukla bana kendimi
iyi hissettiren bu şarkıları /parçaları dinlemenizi tavsiye ediyorum. Umarım aynı his size
de geçer. Hatta belki kendi seslerinizi hatırlamanıza da yardımcı olur. O zaman
ne mutlu bana.
Toplam 15 +1 şarkı / parça var. Bir kısmı kendi bağlamı içinde değerlendirilip
dinlenebilir. Bir kısmı ise neşe ve sevgi ile...
1. Bob
Dylan -Mr Tambourine Man
2. Buffalo Springfield - Stop Children What's that Sound
3. The
Byrds (Pete Segeer) - Turn Turn Turn
4. Michael Jackson -They Don't Care About Us
5. Jamiroquai - Don't Give Hate a Chance
6. Peter Gabriel - Biko
7. Trio Marimberos - Viva la Vida
8. Claude Debussy - Clair de Lune (David Oistrakh)
9 . Gustav Mahler - Symphony no. 5 (The
World Orchestra for Peace / kondüktör:Valery Gergiev)
İyiden iyiye karamsarlığın içine gömüldüğümüz bu günlerde
ruhumuzu bir parça soğutması açısından her dinlediğimde çoğunlukla bana kendimi
iyi hissettiren bu şarkıları /parçaları dinlemenizi tavsiye ediyorum. Umarım aynı his size
de geçer. Hatta belki kendi seslerinizi hatırlamanıza da yardımcı olur. O zaman
ne mutlu bana.
Toplam 15 +1 şarkı / parça var. Bir kısmı kendi bağlamı içinde değerlendirilip
dinlenebilir. Bir kısmı ise neşe ve sevgi ile...
1. Bob
Dylan -Mr Tambourine Man
2. Jefferson Airplane - Stop Children What's that Sound
3. The
Byrds (Pete Segeer) - Turn Turn Turn
4. Michael Jackson -They Don't Care About Us
5. Jamiroquai - Don't Give Hate a Chance
6. Peter Gabriel - Biko
7. Trio Marimberos - Viva la Vida
8. Claude Debussy - Clair de Lune (David Oistrakh)
9 . Gustav Mahler - Symphony no. 5 (The
World Orchestra for Peace / kondüktör:Valery Gergiev)
15 Temmuz günü, güneşin ışıl ışıl parladığı, insanların
sevgiyle birbirine baktığı, deniz, kum ve müziğin birleştiği Kuşadası Sevgi
Plajı'nda Milyon Yapım tarafından gerçekleştirilen Kuşadası Gençlik
Festivali'nde, tam da yıllar önce hayal ettiğim biçimiyle (yıllar önce ilk kez
Sevgi Plajı'na gittiğimde oradaki sahil şeridinde yapılacak bir festivalin
güzelliğini hayal etmiştim. Ne de olsa serde eski festivalcilik var) yapılan
festivalde yerimizi aldık. Biz alana vardığımızda organizasyonda yer alan
arkadaşlarımdan aldığım haber festival alanında
o an itibarıyla tam tamına 10
bin kişinin yer aldığıydı (festival sonuna kadar bu rakam 40 bini bulmuş). Gündüz saatlerinde Yok Öyle Kararlı Şeyler'in
arkasından sahne alan sevgili Jehan Barbur'u şahane ekibiyle birlikte izleme
fırsatımız oldu. Jehan sahneden, bizimle bu güzel anları paylaştığı için mutlu
olduğunu haykırıyor, dışarıda olan kötülüklere bir saat mola verebildiğimiz
için şanslı olduğumuzu söylüyordu. Onun bu sözleri ve şarkıları, olan bitene
karşı ruhumuzu bir parça da olsa serinletiyordu.
Birkaç saat ara verip kaldığımız yere dönüp gecenin
ilerleyen saatlerinde tekrar festival alanına dönmekti niyetimiz. Ne yazık ki
aldığımız haberler dolayısıyla hevesimiz kaçmış evde oturup kendimizi Black
Mirror hatta yer yer Utopia dizisinin setine dönüşen haberlere kilitlemiştik
bile... Festivalde yer alan güvenlik görevlisi arkadaşlarımızın hepsiyle daha
önce birlikte çalışmışlığım vardı. Yani canımızı rahatlıkla emanet edebilirdik.
Festival alanında herhangi bir güvenlik sıkıntısı çıkmayacağına dair güvenim
tam da bu sebeple 'tam'dı. Yani alana geri dönememe sebebimiz tamamen
moralsizliğimizdendi. Oysa bunu en son
yapması gereken kişi bendim belki de. Çünkü aylardır -şimdi de olduğu gibi- müzisyenler
dahil olmak üzere pek çok kişinin ruhuna çöken karamsarlığa karşı umudu
taşımaya son raddeye kadar devam etmiştim. Kendi adıma her ne kadar yaşanan
sürece dair yüreğime karanlık çökmüşse de festivalin son sürat devam edişi ve
başarıyla bitişi yeniden içimdeki tohumları yeşertmeye yetti.
İKSV Caz Festivali'nde zorunlu olarak iptal edilen konserler
dışında devam eden konserler de umut ışığını taşımamı sağlıyor. En azından
birbirinden başarılı müzisyen arkadaşlarımız müziğini her şeye rağmen yapıyor.
Geçenlerde Vedat Sakman ile görüştüğümde "eskiden
-yanılmıyorsam 12 Eylül'den önce- 10 Kasımlar dışında her gün müzik yapılırdı,
bu ülkede" demişti. Tam da söylediği biçimde Cumartesi gecesi kendi grubu
Grup Artniyet ile birlikte yine Sakman Konak'ta, sahnesinde olacak.
Yazıyı pek konser haberlerine dönüştürmek istemesem de umudu anlatmanın somut başka bir yönteminin henüz elimde olmadığından yapılacak konserlerden bahsetmek istiyorum. Hem müziğin sadece eğlence aracı olmadığını birbirimize bağlanmamızı aynı duyguları paylaşmamıza zemin hazırladığını da söylememe gerek yok sanırım.
Örneğin, Cuma gecesi Kadıköy Karga'da Nihil Piraye'yi izlemek mümkün. Yine Cumartesi gecesi sevgili Ülkü Aybala Sunat ve sevgili Eylül Biçer Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde Artiz Kahvesi isimli albümlerinden şarkılarını seslendirecekler, onlara albümde de eşlik eden birbirinden iyi müzisyen arkadaşlarımız eşlik edecek. Aynı biçimde bu yıl Yavuz Çetin'in anısına üçüncü kez düzenlenen YavuzFest16'nın da yapılacağının bilgisi sevindirdi.
Öte taraftan tatil beldelerinde de müzik devam ediyor.
Ağustos ayı içinde bir aksilik olmazsa Buika Bodrum Antik Tiyatro'ya ve
Kuşadası'na geliyor -o kadar sık ziyaret ediyor ki burası artık onun yarı evi
sayılır -. İptal edilmeyen ve orada dile gelecek her müzisyenin güzel
enerjisinin memleketi ve dünyayı saracağına inandığım Çeşme Reggae Fest de 22
Temmuz'dan 24 Temmuz'a kadar ışıyacak. Öte taraftan Pozitif'in
organizasyonluğunda yapılacak Uluslararası D- Marin Klasik Müzik Festivali de
Ağustos ayında müzikseverleri Bodrum'da buluşturacak.
Elbette bir dolu iptal olan ve müzisyenlerin en başta da
ekonomik sarsıntılar yaşamasına sebep olan konserler de var. Bunun için
müzisyen arkadaşlarımı ve müzikle uzaktan yakından ilgilenen herkesi yan yana durmaya
davet ediyorum. Hep konuştuğumuz konuları belki bir kez daha gözden geçirmeye
ihtiyacımız vardır. Yani "müzik sustu, iş bitti" demek ve asla üstümüze
göre biçilmeyen giydiğimizde sakil duracağını bildiğimiz bu elbiseyi giymek hiçbirimizin
yapacağı iş değil ve olmamalı!
Varsın Joan Baez ensemizin kömür karası olduğunu söylesin,
burası kadar kötü durumda bir yerle daha karşılaşmadığının altını, üstünü her
yanını çizsin. Elimizde, ağzımızda, dilimizde
enstrümanlarımız, kalbimizde müzik olduktan sonra umut hep vardır,
olacaktır!
Son not: Türkiye'nin Müzik Kültürü Dergisi Andante'nin
çıkması için elimizden gelen her şeyi yapmaya da devam ediyoruz. İşimizin
başındayız. Yazıyor ve umudu taşımaya devam ediyoruz. En iyi bildiğimiz şeyi en
iyi şekilde sevgimizle yaptığımız sürece de umutlu ve mutluyuz.
Radiohead'in "sektör" karşıtı duruşunu sistemin araçlarını kullanarak sergilemesini, en az müzikte 'yeni'nin peşinde olmalarını takdir ettiğim kadar hayranlıkla izledim [1]/ tartıştım. Hatta yazmakta olduğum tezimde verdiğim örneklerin içinde ve savunmakta olduğum meselede de gösterdiğim en önemli model olmuştur. Radiohead ve Thom Yorke duruşu. Son olarak grup Youtube ve Spotify'a kendi müzikleri üzerinden para kazanmalarını istemediklerini bu sebeple de adsense hesaplarını kapattıklarını duyurmuştu.
2007 yılında ise piyasaya neredeyse bomba etkisi yapan bir olay yarattı ve “ne kadar istiyorsan o kadar öde” gibi bir kampanyayla albümlerini internet üzerinden piyasaya sürdü. Bu onların7. stüdyo albümleri 'Rainbows'du ve müzik piyasasındaki haksız rekabet /kazanç ve beraberinde gelen şirket politikalarına bir duruş niteliğindeydi. Öte taraftan önceki albümleri olan 'Hail to the Thief'den elde ettiklerin gelirin üstünde bir gelir sağlamışlardı:
“Thom Yorke'un söylediğine göre, 'In Rainbows'a ödenebilecek en fazla miktarı £99.99 olarak belirlemişlerdi ve bu miktarı ödeyen 15 kişi vardı, grup üyeleri o 15 kişi arasında değildi. 'In Rainbows'un gruba ne kadar satış geliri sağladığı rakamsal veri olarak hiç açıklanmadı; birçok kişi BitTorrent'ten bedave indirse de, bir önceki albümleri 'Hail to the Thief'ten daha fazla kazandıkları söylendi.”[2]
Bu aynı zamanda Torrent'in de legalleşmesi konusunda oldukça önemli bir adımdı. Grup son birkaç gündür ise müzik sektörünü sarsacak bir hamle yapacakları gibi bir beklenti içine soktu. İngiltere'deki hayranlarına posta yoluyla "Burn toWitch" mesajı içeren kart attı:
Bütün sosyal medya araçlarını hatta internet sitesini bile sıfırladı. 3 Mayıs sabahı, yani bu sabah yaklaşık 3 saat kadar önce ise ilk sosyal medya paylaşımını Instagram üzerinden yaptı: "Burn to Witch.
Bütün bu olan bitenin altından ne çıkacağı konusunda ufak tefek tahminlerimiz olsa da şu anda olan şeyin kesinlikle albümün beklentisini çok yükselttiğini söylemem gerekiyor:
Meredith Monk (1942)'un müziği için arkaik ve avangart
buluşması demek yanlış olmayacaktır. Dün gece Garanti Caz Yeşili Konserleri kapsamında Zorlu PSM Drama Sahnesi'nde olan
da tam olarak buydu. Tek başına sahne alan Monk, sahneyi arkaik bir dolu figür
ile doldurup, taşırıyor parça bitimlerinde esprili konuşması ve yüzünden hiç
düşmeyen gülümsemesi ile izleyicileriyle arasında sürekli bir enerji akışını
mutlak kılıyordu. Sanki sahnede 74 yaşında bir kadını değil belli müzikal
olgunluğa erişmiş, mütevaziliğinden hiç ödün vermeyen 'genç bir hanım'ı izliyor
gibiydik. Sayısız müzisyen yetiştirmiş, 20. yüzyılın şanına yaraşır avangart ve
disiplinler arası tiyatro, yeni opera ve sinema yapıtlarına imza atmış müzisyen
olma özelliğinin yanına Monk bir de büyücülüğünü eklediğinde ortaya tek kişilik
dinlemeye doyum olmayan işitsel bir şölen çıkıyor.
Monk müziğini dinlerken hissettiğim genel olarak 'dünya
turu' hissi olmuştu. Tibet rahiplerinin overtone pratiğinden, Moğol şaman
geleneğine, Eskimo kadınlarının şarkı söyleme tavrından, 'uzakdoğu'
pentatonizmin duruluğuna... Bunlara ek
olarak modern ya da arkaik her noktada insanların genel geçer hayat içinde
çıkardıkları 'seslerin müziğe dahil olması meselesi' ki bu zaten 20. yüzyılın
vazgeçilmez müzik teorilerinden biri olarak çoktan John Cage tarafından
reddedilmesi zor bir biçimde önümüze sunulmuştu. Meredith Monk'un da bu
teoriden esinlenmesi pek de şaşırtıcı bir durum değildi. Bazı müzikal
benzeşmelerle sebebiyle zaman zaman isimleri birlikte anılan Monk ve Cage
birlikte aynı projede de yer almışlardı: Piano and Voices (1992) - o projede
Anthhony de Mare de bulunmuştu-.
İlk yarıda tek başına, efektlerden arındırılmış mikrofonuna
her açıda ne olacağını gayet iyi bilerek farklı açılardan nefesini /sesini
verdi. Salonda kendini kutsanmaya açmış herkes kutsanmışlık, sanatsal beklenti
içinde olanlar doygunluk, ondan bir şeyler öğrenmek (yıllardır kayıtlardan
dinledikleri ve izledikleri bu kadından ufak da olsa) isteyenler de
istediklerine kavuşmuştu.
İkinci yarıda sahnede duran piyano bilindik Monk parçalarının
icra edileceğinin ayak seslerini duyuruyordu.
Öyle de oldu zaten 'Dolmen Music albümünün ilk parçası 'Gotham Lullaby'
ile açılış yapıldı. Derken parçalar sırasıyla döküldü Book of Days'den, Facing
North'tan... En sevdiklerimizden biri olan 'Education of the Girlchild[1]- The Tale (Dolmen Music,
1979, ECM)'in içine serpiştirdiği 'benim hâlâ telefonum var, benim hâlâ alerjim
var..."[2]
gibi Türkçe cümlelerle esprili karakterini de ortaya koyuverdi. Seslendirdiği parçalar arasında yine 'Dolmen Music'ten 'Travelling' de
bulunuyordu.
İkinci yarı
Monk'un müzikal tarihinin de ikinci yarısı gibiydi: daha minimalist tınılarla
başladı ve son buldu. Shruti Boxeşliğindeki ninniden önceki son parça ise elbette 2008 yılında yine ECM etiketiyle yayınlanan 'Impermanence' albümünden 'Last Song' idi.
Benim açımdan oldukça kafa açıcı bir konser oldu. Dediğim gibi,
pratikte birlikte söylemesek (içimden bol bol söyledim) ve "şunun şurası
da şöyle olacak" minvalinde (aaa bu da böyleymiş farkındalığı
yaratmadığını söyleyemem) bir workshop çalışması olmasa da konserin bana
kattığı şeyler pratik anlamda büyük oldu. Öte taraftan 20. yüzyıl avangart
müziğinin o ya da bu biçimde içine işlemiş, zaman zaman başka türlere de sirayet
etmiş en önemli isimlerden birini sahnede izleme şerefine nail olmak benim için
yeterince tatmin ediciydi.
Konser bütününde bir kompozisyon içeriyordu. Üzerine tek tek
düşünülmüş, yüzlercesi arasından seçilmiş parçalar ve bütün çıplaklığı ile Monk
bana öğütlediği gibi yapmıştı belli ki: "Yaptığın şey çok değerli ve onu
yapmayı hiç bırakma"... O hiç bırakmamıştı. Parça aralarına serpiştirdiği
ninnilerin içinde son bir sürprizi vardı: 'dandini dandini dastana'. Söz:
anonim, Müzik: Meredith Monk.
Notlar:
Meredith Monk'u yaşamı boyunca hiç duymamış birileri yoktu
konserde. İzleyici olaya hakim ve ilgili görünüyordu. Son zamanlarda konsere
gelip konser esnasında sosyal medyaya takılanların sayısındaki artış hiç bu
konsere sirayet etmedi.
Ben "daha fazla izleyici olur salon dolar taşar"
diye düşünürken, tahminim doğru çıkmadı. Ama yine de oran %80 civarında bir
doluluktu.
Meredith Monk'un avangartlığının aslında avangart olmadığını
söyleyen izleyici yorumları oldu.
Sevgili Ceylan Ertem'in incelikle Meredith Monk'a bir
Müzeyyen Senar plağı hediye ettiği de kayıtlara geçsin.
Kulise girmek için epey uğraşmam gerekti.
Kuliste o ninniyi çok beğendiğini söyledi. "Belki
birlikte söyleriz bir gün..." sözüyle ayrıldım yanından.
Bir daha kendisiyle bir araya gelir, yeniden onu izleme
şansı bulabilir miyiz bir muamma...
Keşke daha fazla vokalist gelseydi (bir dahaki için
temenni).
Geçtiğimiz haftalarda sevgili Özge Ürer'in 'Duvar isimli
albümü, dijital platformlarda Monoplay etiketiyle yayınlandı. Şarkıların
hepsinin kendine ait olduğu albümde son dönemde birçok farklı ve iyi projeye
imza atmış ve atmakta olan müzisyen kadrosu bulunuyor.
"Tutkuyla şarkı nasıl söylenir?" diye soracak
olursanız, bu topraklarda somut olarak gösterebileceğim isimlerden biri
kuşkusuz Özge Ürer olacaktır. Özge 'yi bildim bileli şarkıcılığını hep takdir ettim. Birisinin
sadece dinleyerek kendini müzikal olarak bu kadar iyi evriltmiş olması ve şarkı
söyleme konusunda becerikliliği beni her zaman derinden etkilemiştir. 'Duvar '
albümü ise epeydir beklediğim bir projeydi. Albümün ilk konserinin yapıldığı
gece Özge'nin sahnede ne kadar büyüleyici olduğunu bir kez daha hatırladım (5
Mayıs gecesi Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde albümün ikinci konseri lansmanı
yapılacak). Kocaman sahneyi tutkusuyla, haliyle tavrıyla o kadar iyi dolduruyordu ki...
Albüm, kadrosunda ise birbirinden iyi müzisyenleri barındırıyor:
Emre Kula (gitar), Volkan Topakoğlu (bas), Meriç Dönük (arp), Evrim Tüzün (klavye),
Onur Başkurt(davul), Mert Fehmi Alatan (trompet) ve Barış Ertürk (saksafon)...
Albüm ne kadar zamanda oluştu?
Albüm aslında bundan
iki sene önce oluştu. Ama bir çok badire atlattıktan sonra ancak 2016 Mart
ayında insanlara ulaşabilir hale geldi. Bu badireler ülkemizin yaşadığı
dönemeçler ve bir müzisyenin müzik piyasası içinde yaşadığı zorluklar olarak
özetlenebilir.
Şarkıların hepsini
sen yazdın... Nasıl yazıldılar?
Aslını istersen şarkıların çoğu sevgiliye yazılmış şarkılar.
Yaşanmışlıklar içeriyor, romantik, tutkulu, duygusunu geçiren, kimi zaman mizah
içeren sözlerle ifade edilen şarkılar. Ama bu aşk şarkıları; "bana neler
ettin", "şöyle acı çekiyorum", "böyle geberiyorum", "sen
de gör gününü inşallah" şeklinde günümüz 'acılı', 'ağlak' şarkılarından
değil. Aksine seviyorsa sevdiğini kutsayan, kızıyorsa da mizah duygusuyla
derdini anlatan bir yapıya sahip. Acı istemiyoruz, sevelim, sevişelim ve
derdimiz bu olsun. Benim aşktan anladığım bu ve yazdığım şarkılar da böyle.
'Duvar' bir aşk
şarkısı değil ama...
Albümün ismini veren 'Duvar' şarkısı
bu anlamda ayrılıyor. Şu anda dünyamızda ve toplumun içinde evinde, işinde,
ilişkilerinde, ülkesinde, şehrinde, sistemde, birey olarak kalan, karanlıklarla
mücadele etmeye çalışan, yalnız olduğunu hisseden ve buna katlanmak zorunda
olmadığını bağıran bizleri anlatıyor aslında. Zaten albümün adının da 'Duvar'
olmasında etkisi büyük oldu. İki kere bile düşünmedim öyle diyeyim. Ayrıca
altyapı olarak da Pink Floyd, Led Zeppelin, Queen gibi büyük gruplara selam
çakan bir şarkıdır. Onların tınılarını
duyabilirsiniz.
Albümde birçok iyi
müzisyen arkadaşımızın emeğini görüyoruz... Kimler ne gibi katkılar
sağladı?
Albümün oluşumunda çok
sevdiğim, her biri enstrümanında müstesna müzisyen dostlarımla çalışma fırsatım
oldu. Davullarda eşim Onur Başkurt var. Kendisi ilham kaynağımdır. Bu süreçte bana
inanılmaz da destek olmuştur. Gitarlarda Emre Kula, bas ve doublebass’larda Volkan
Topakoğlu, klavyede Evrim Tüzün albümün tümünde ve aranjmanlarında benimle bir
oldular. İlk çalışmaya başladığımızda evde yemekler hazırlıyor, -fena yemek
yapmam söylemesi ayıp- kandırıyorum onları... Benimle çalışsınlar diye elimden
geleni yapıyordum /yapıyorum. Çünkü onlarla çalışmak istiyorum. Hepsi çok yoğun
deli gibi çalıyor: ikisini bir arada bulmak olay, dördünü bir araya getirmek
mucize! Neyse yemekti, sohbetti derken ön çalışmalar yaptık, muazzam
aranjmanlar çıktı kısa bir zamanda ve albümü kaydettik. Bir şarkıda trompette
Mert Fehmi Alatan ve saksafonda Barış Ertürk eşlik ediyor. Ve de arp
enstrümanıyla Meriç Dönük var tabi ki. Meriç, uluslararası bir arp sanatçısı,
onunla çalmayı çok istiyordum, o da beni kırmadı ve Türkiye’de alternatif müzik
sahnesine 2 tane güzel performans hediye etti, benim şarkılarım da vesile oldu.
Albümün artwork’ünden bahsetmek gerekirse, kapak fotoğrafını Atalay Yeni çekti.
Bütün tasarımları (logo, monogram, font) ve illüstrasyonları Seher Kış yaptı.
Atalay ve Seher de yine çok yakın arkadaşlarım sevdiğim insanlar. Onlar da
yeteneklerini konuşturdular. Albümün gözle görünür tarafını çok güzel
yansıttılar. Genel olarak şunu söyleyebilirim: A’dan Z’ye çalıştığım insanların
hepsiyle sevgi bağım var, hepsi çok iyi dostum, arkadaşım. Saf sevgiyle yapıldı
albüm, o yüzden de çok değerli hepimiz için, hepimizin albümü çünkü.
Biraz kendinden de
bahseder misin? Ne zamandır müzikle ilgileniyorsun?
Ben Ünye doğumluyum,
18 yaşıma kadar Karadeniz’in bu tatlı ilçesinde yaşadım. Ailem müzikle iç içe
oldu hep. Babam Selçuk Ürer, yıllardır Ünye Kültür ve Musiki Derneği’nin
başkanı. Daha öncesinde de dernekte hep faal vaziyette oldu. Vurmalı çalgılar
ve davul üzerine ehilleşmiş. Annem de derneğin korosunda şarkı söylüyor. Tabi
burası Ünye’nin müzisyen yetiştirme yuvası. Ailemizin etrafında hep usta
sazendeler oldu. Ben de daha 8 yaşındayken bir aile meclisinde enstrümanımım keman
olmasına karar verdik. Neyse Türk Musikisi, keman derken, ergenlikle birlikle
rock müzik ve bir sürü başka müzik türünü keşfedince bana bir haller geldi,
önce gitar çalacağım, sonra şarkı söyleyeceğim derken, Yıldız Teknik
Üniversitesi'ni kazandım. 2001 yılında İstanbul’a gelmemle birlikte kendimi
sahnede bulmam bir oldu. Sonrası zamanla daha da profesyonelleşen bir müzik
hayatı... Bir sürü değerli müzisyenle rock, funk, soul, reggae, elektronik, etnik,
deneysel birçok müzik türünde çalışma yapma fırsatı ve önde gelen müzik
mekanlarında sayısız sahne alma şansım oldu. Ve sonunda albüm.
Sen aslında
Kadıköylüsün de...
Kadıköy bizim evimiz, Avrupa yakasında işimiz olur, vapurdan
Kadıköy’e adım attığımız anda, Onur ile bir 'oh' çeker, 'eve geldik' deriz. Ev
illa kapısı bacısı olan yer değil işte ev dediğin Kadıköy. Kadıköy kültürüyle,
insanıyla, doğasıyla, dokusuyla insanları besleyen bir semt. Bir müzisyen
olarak eğer, tren yolunun kenarında yürüyüp de, ağaçlardan, demiryolundan ilham
alıp bir şeyler yazabiliyorsam (doku, koku artık ne dersen) daha doğrusu
Kadıköy bana bunu yazdırabiliyorsa, "daha ben nerede yaşayayım?" diye
sorarım.
Onat Kutlar'ın aynı adlı yapıtı, Selma Köksal ve İpek
Değer'in yönetmenliğinde 2013 yılında 'Bahar İsyancıdır' (diğer adıyla 'Onat
Kutlar Senfonisi') Oyuncular Tiyatro
Grubu tarafından sahnelenmiş, İlker Görgülü ise müziklerini yapmış, ben de
oyunun 'Kurban' sahnesinde sesimle katkıda bulunmuştum. Oyunun galasında
oyunculardan biri olan sevgili Sevi Algan'ın annesi Türk tiyatro ve sinemasının
önde gelen isimlerinden Ayla Algan ile sesin sahibi olarak tanıştırılmıştım.
Ayla Abla, 'sesin kuzeyli birisine ait olduğu' düşüncesine kapılmış ve
beğendiğini dile getirmişti. Derken ses ve kullanımı konusunda derin bir
muhabbete dalarken bir anda ikimizin de Meredith Monk'tan etkilenen bir tarafı olduğunu
fark etmiştim. Ayla Abla benden çok daha şanslıydı çünkü Monk ile birebir
atölye çalışması yapmıştı (aynı biçimde müzikal uyum yakaladığımı düşündüğüm
arkadaşlarımın da çoğunun bir biçimde Meredith Monk'a uzaktan ya da yakından
değmiş olması hiçbir zaman şaşırtmadı).
Beni yakından tanıyanlar Monk'a duyduğum hayranlığı iyi
bilirler. Ses kullanma teknikleri, vücudunu tanıma konusunda yol göstericiliği,
minimal tınıları, kullandığı tuhaf aralıkları, birlikte ve tek başına iş
üretmek konusundaki başarısı, duruşu, yaşı, sayısız işleri ve daha saymadığım
bir dolu özelliği ile Monk'un yeri apayrıdır.
Bir şekilde Meredith Monk dinleydiyseniz, hecelemedeki
başarısını, yeni dil önermelerini, ses ve sessizlik kullanımı konusunda başarısını
az çok biliyorsunuzdur. Bunlara eklenen ama hiçbir şekilde eklektik tınlamayan
'yerel bazı' meseleleri de işlerinin içine ustalıkla yedirdiğinin farkına
varmışsınızdır.
Konserini 10 yılı aşkın süredir beklediğim ama bütün bu süre
zarfında konser verdiği herhangi bir memlekete gidip performansını izleyip
kendisiyle tanışma şerefine nail olmak konusunda pek de cesur olmadığım
Meredith Monk sonunda İstanbul'a geliyor (yanına yaklaşacak kadar cesaretim
olduğunu hâlâ söylemem). 1942 doğumlu Monk'un benden yaşlı albümlerinin yenilikçi müzikal
duruşu bugün bile üzerine yeni bir şey inşa edilmemiş işlerin temsilidir
aslında. Onun yapıtları hakkında konuşmak /yazmak bağlamları konusunda da bir
parça bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Birçok müzisyene ve farklı
disiplinlerdeki sanatçıya ilham kaynağı olmak konusunda başarılı olan Monk'un farkındalık
arttıran büyücü bir tarafının olduğunu da söylemek gerekir.
Monk'un yapıtlarıyla karşılaştığım neredeyse ilk günden beri
canlı olarak onu dinlemenin / izlemenin nasıl bir şey olduğunu merak edip
durdum. Bu merak gün geçtikçe heyecana, heyecan ise konser tarihi yaklaştıkça
durdurulamaz bir coşkuya dönüşüyor.
28 Nisan akşamı Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde
Garanti Caz Yeşili kapsamında gerçekleşecek konser için gün saymaya çoktan
başladım. Hata konser afişini gördüğümde kendimi 'Meredith Monk geliyor!' diye
haykırırken buluyorum (mümkünse bedenimin bütün enerjisiyle açığa çıkan ses ile).
Meredith Monk'un özgeçmişi, yaptığı işler ve albümler hakkında bilgiyi ise elbette sanatçının kendi sitesinden bulabilirsiniz:
Pete Seeger, ilk gençlik yıllarında Amerikan halk müziğinin öncü isimleriyle birlikte sonradan ciddi bir popülerlik kazanacak olan protest müziğin inşasına önemli katkılarda bulunmuş ve farklı ülke müzisyenlerini etkilemiş bir besteci ve icracıydı. Daha da önemlisi onun katkısı her dönem hareketin inşasında yer almış olmasıydı. Her daim yeniden inşa edilen müzik ve hareket…
Her şey dönüşüyor. Ve her şeyin dönüşmesinin de zamanla yakın bir ilişkisi var. Zamanın neleri değiştirdiğini daha net görmemiz için var kayıplar. Peter Seeger’ın gidişi de artık başka zamanlarda yaşadığımızın, bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağının en büyük göstergesi. Tıpkı o hayattayken olduğu gibi.
94 yıllık bir yaşam! Onu bunca yıl dipdiri tutan en önemli şey belki de müzikti. Ama müziğini yaptığı alanlar ve inandığı değerlerin de üç 30 yıl yaşamasını sağlamış olduğunu düşünüyoruz. Dinamik insanlara hiç baktınız mı çevrenizde? Hepsinin mutlaka inandığı bir dava ve olgular vardır hayatlarında. Bir de komplekslerini sıfırlamışlık. Seeger da hayatı boyunca hep etrafına ışık saçmış bir müzisyendi. Hayatı boyunca karşılaştığı birçok güçlüğe karşın üstelik…
Yaşadığı en önemli zorluk, Segeer’ı Segeer yapan müziğin yasaklanması olmuştur herhalde. Öte taraftan onu en çok güçlendiren de buydu... Segeer’ın müziği Amerika’da Reagan yönetimi tarafından yasaklanmıştı. Segeer ve Weavers grubunun müziklerinin açık alanlarda icrası tam anlamıyla yasaklanmıştı. Çünkü Pete Seeger, popüler şarkıları mavzer gibi taşımıştı telinde ve dilinde.
Seeger, ne bir işçi çocuğuydu, ne de siyahi bir aileden geliyordu. Müziğin içine doğmuştu; kolej mezunuydu ve Harvard’ın gazetecilik bölümünü terk etmişti. Orta sınıf bir aileye mensuptu; direnişçi bir ruhu vardı. İyimserliği de cabasıydı. “Babası, Charles Segeer, solcu bir entelektüel ve başlangıçta (Marx öncesi döneme ait olduğu için) folk müziği sevmeyen ama Eisler’ı seven ve elbette müziği sınıf mücadelesinin bir aracı olarak gören Besteciler Kolektifi adlı topluluğa üye bir müzisyendi. Otuzların ortalarında siyaset ve müzikte moda değişti. Komünistler ve entelektüel takipçileri Başkan Roosevelt’in arkasındaki Halk Cephesi’nde birleştiler.”[1] Her şey gibi beğeniler ve kendini müziğin içinde var etme meselesi de değişiyordu. Müzik folkloru önem kazanıyor, giderek popülerleşiyordu. Zaten baba Seeger, Amerikan Müzikoloji Derneği, Etnomüzikoloji Derneği ve Uluslararası Geleneksel Müzik Konseyi’nin de kurucu üyesiydi. Bugün dahi kuramları ve teknikleri etnomüzikologlarca önemsenen, 1950’lerde etnomüzikolojinin sınırlarının belirlenmesiyle birlikte etnomüzikolog titrini alan, ama asıl olarak müzik folkloru ve derlemecisi olan Alan Lomax’ın yeri, baba, oğul Seegerlar için oldukça önemlidir. Çünkü Alan Lomax, Pete Seeger’ı zamanın Amerika’sının neredeyse bütün halk müziği icracılarıyla tanıştırır. Bu tanışma Pete Seeger, üniversiteden ayrılıp iş bulamaması ve akabinde, Lomax’ın onu sahiplenmesiyle başlar.
Bu zamanlar, müzikolojinin Amerika topraklarında akademik anlamda şekil değiştirdiği yıllardı. Yavaş yavaş hem etnomüzikoloji var edilmeye çalışılıyor hem de müzik folkloru alanında çalışmalar hız kazanıyordu. ABD’deki etnomüzikoloji çalışmalarıysa Avrupalılardan farklı olarak oryantalizmden -en azından bu süre zarfında- uzak kendi yolunda gidiyor, bulunduğu topraklardaki müziklerin derlenmesiyle şekilleniyordu. Bu müzikler ise bir dönemin isyanını taşıyacak şarkılardan oluşacaktı.
1940 yılında Pete Seeger’ın yolu, Lomax’ın da sayesinde Bob Dylan ve Bruce Springsteen’e ilham verdiği düşünülen, dönemin önde gelen folk müzik besteci ve icracılarından Woody Guthrie[2] ile kesişir. Bu ilham verici kesişme ve birlikte çıkılan yol Pete Seeger’ın ilk bestesini yapmasını sağlar: ‘Highway Blues’. Yollar, yollar ve yollarda müzik…
Seeger, belki de ilk önemli konserini, Madison Square Garden’da Ulaşım İşçileri Sendikası’nın grevdeki yirmi bin işçisinin izlediği ilk folk grubu olan Almanac Singers’la verir. Millard Lampell, Lee Hays, Pete Seeger ve Woody Guthrie’den oluşan bu grupla önce Roosevelt’i eleştiren şarkılar söylediler çünkü Almanya’yla savaşa karşıydılar. Sonra belli sol çevrelerin SSCB yanlısı duruşu, Almanacs’ın repertuarını derinden etkiledi. ABD’nin savaşa girmesiyle, artık savaş karşıtı şarkılar söylemeyi bıraktılar. Komünist parti savaş dolayısıyla grevi durdurunca sendika şarkılarını da söylemez oldular. Artık şarkıları tam anlamıyla demodeydi.[3] Grup, 1943’te dağıldı.
1940’lı yılların sonu Seeger için kolay geçmedi. Yolu, Paul Robeson’la kesişti ve yola birlikte devam ettiler. Siyahlarla beyazların bir arada olmasını kaldıramayan topluluklar, ikilinin birlikte çalmasına da tahammül edemiyordu. Bu sebeple Seeger ve Robenson gittikleri çoğu yerde ya yumurta yağmuruna tutuluyor ya da çok daha şiddetli bir biçimde linç girişimiyle karşı karşıya kalıyorlardı. Değeri sonradan anlaşılıp başka müzisyenlerin dilinde dolaşacak ve onlarca farklı versiyonu yapılacak şarkılarını[4] seslendirebilmek için her türlü şiddete maruz kalıyorlardı.
Dünya, tüm hızıyla dönüyordu. Her geçen dakika biraz daha hızlanıyordu. 1950’lerde seri üretim elektrogitarlar, Fender Esquire’lar elektronik sinyallerle amfilere ilettiği sesleri dinleyiciye ulaştırıyordu.[5] Pete Seeger ise banjosuyla ve grubu Weavers’ın yumuşak tınılarıyla bu değişimin bir parçası olmayı sürdürüyordu. Beyaz ten rengi, siyah ruhu ile artık hep yollardaydı. Kendisi, grubunun duruşunu ise şu sözlerle açıklıyordu: “İlerici Parti, Komünist Parti, ya da Barış Partisi’nin şarkıcıları değildik, ama insan ırkının kötü bir durumda olduğunu görüyor ve müziğe insan ırkını bir araya getirme, savaşı durdurmak, barışı, adaleti ve herkese ekmek ve tüm güzellikleri sağlamak için verilen mücadelenin bir parçası olarak bakıyorduk.”[6]
Her zaman olduğu gibi o zaman da idealleri olan müzisyenler olarak tutunabilmek, pek kolay değildi. Temel ihtiyaçlarını karşılamak için grup geniş bir repertuar yaparak tabiri caizse hamburger paralarını çıkarmayı başardı. Bu süreç, gelecek güzel günleri hayal etmeye hâl bırakmıyordu elbette, ama doğacak gün o kadar da uzak değildi. Bir hit, bir anda hayatlarını değiştirdi. Değişimi sevmemişti sanki Seeger. Çünkü işçi hareketinin inşa edildiği sendikalar, grevler evi gibiydi… Ona artık oralarda çalmaması öğütleniyor, o ise buna katlanamıyordu. Onun nezdinde müziğin isyankâr bir tavrı/ duruşu olmalıydı. Hem solcu, hem de pop yıldızı olmak bu sistemde imkânsızdı. Daha fazla öyle devam edemediler de zaten, sistem onları çoktan mimlemişti. Seeger, aslında bir düzeyde kendi var oluşunu da bu sürece borçlu değil midir? Değişim, Seeger ve grubu için bu şekilde gerçekleşmiştir. Seeger, istemediği kadar popüler olmuştu ancak 50’li yılların apolitik ve sürekli tırmanışta olan Rock’n Roll rüzgârı 1960’lı yıllara kadar esecekti.[7] Fakat Seeger müziğini, asla sisteme teslim etmeyecek ve özgürlüğün ve eşitliğin temsili olarak taşımaya devam edecekti. Üstelik yeni peyda olmuş ve dönemin en hızlı kitle iletişim aracı haline gelmiş olan televizyonlar ve başka yayın organlarında yasaklı olmasına, hüküm giymiş olmasına karşın!
Pete Seeger, ilk kez 1950’lerin ortalarında Martin Luther King’in arkasında şarkı söylemişti.[8]Siyahların direnişiyle gelen ve sonraki on yıllarda dünya popüler müziğinin de vazgeçilmez bir parçası haline gelecek ‘tavır’lı şarkıları giderek alternatif ortamların vazgeçilmez bir unsuru haline geliyor, beyazların folk müziği öteleniyordu. Ortalık irticalen icrayla karışık, gospel, R&B gibi türlerle kasıp kavruluyordu. Hatta Bob Dylan’ın şarkıları sevilse de yorumculuğu siyah tenli bu insanları cezbedemiyordu. Üstelik Dylan, Seeger’ın tam desteğini de almıştı. 60’lı yıllar yeni kuşak folk şarkıcıların politik olan bir kısmı, Segeer’a saygı duruşunda bulunmaya devam ediyorlardıysa da bu yeni kuşağın içinden paraya para demeyen apolitik gruplar da ortaya çıktı. Tam da böyle bir ortamda kendini isyan ve direniş müziğinin rüzgârına bırakmış olan Bob Dylan birçok müzisyenin övgüsünü alıyordu. Bunlardan biri de Pete Seeger’dı. Seeger, aynı zamanda Dylan’a ilham veriyor, Dylan’ın şarkılarını öykünmeden yeniden yorumluyordu.
1960’lı yıllar: Vietnam işgali… Şarkılar da dönüşüyordu, hareket de. Savaş karşıtlığı yenilenen direniş şarkılarının bir daha sunulması anlamına geliyor, bir yandan bu şarkılara yeni besteler ekleniyordu: “…ABD’nin Vietnam işgalini protesto gösterileri artarken, genç isyancıların dönüp bakacağı adam Pete Seeger’dı. Fakat pek çok versiyonu türetilen 1965 Newport Festivali’ndeki hareketi folk püristliğine delil sayılırdı: Derler ki Bob Dylan arkasına Butterfield Blues Band’i alıp şarkıları elektrifiye edince baltayı kaptığı gibi kabloları parçalamaya girişmiş! Yıllar sonra, Howlin’ Wolf’un elektriğinden şikâyetçi olmayanın Dylan’a da laf etmeyeceğini, distorsiyon yünden sözleri anlayamadığı için sinirlendiğini söyleyecekti.”[9]
Seeger’ı ve Seeger’ın yarattığı/yaşattığı şarkılar sayfalara sığmayacak kadar derin, naif ve çoğuldur. Yıllarca yasaklanan şarkılarının yolculuğu daima sürprizlere de gebe olmuştur. Örneğin, işgal döneminde Kingston Trio’nun icra ettiği, ‘Where Have Flowers Gone?’ isimli şarkı Beyaz Saray’da dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’a söylenmişti. Daha sonra üçlüden biri olan John Stewart durumu ‘gerçeküstü’ olarak değerlendirecek ve şunları söyleyecekti: “Bombardıman uçakları Saygon’a ateş yağdırıyor ve ben Birleşik Devletler başkanına savaşın kötülükleri üzerine şarkı söylüyordum. Başkan olayı tamamen görmezden geldi’ konserin sonunda sadece şöyle dedi: ‘ya, güzel şarkı, gösteriyi gerçekten beğendik…”[10] Yıl 1965’ti ve şarkı Pete Seeger’ın imzasını taşıyordu. Bu, Seeger’ın ne ilk ne de son kez yorumlanan şarkısı oldu.
Seeger’ın şarkıları yıllar boyunca yenilendi, yeniden ve yeniden yorumlandı… Örneğin, The Bryds’un ‘Turn, Turn, Turn’ yorumu dinlendikçe haz veren onlarca yorumdan sadece biridir. Seeger’ın şarkılarından bir diğeri, ‘If I Had a Hammer’, ünlü Şilili şarkıcı Victor Jara’nın da dilindeydi. Bu şarkıyı maden işçilerine söylemişti. Türkiye’de ise Cem Karaca aynı şarkıyı yorumlamıştı.
Pete Segeer’ın bir başka şarkısı, Şanar Yurdatapan’ın düzenlemesiyle ve Esmeray’ın sesiyle dinleyiciye sunulmuştu. Şarkı, ‘We Shall Overcome’dı. Bu şarkı Melike Demirağ tarafından da yorumlanmıştı. Etkileşim elbette tek taraflı değildi. ‘I Come And Stand At Every Door’, Nazım Hikmet’in dizelerinden çıkmıştı: ‘Kapıları çalan benim, kapıları birer birer…’.
Pete Seeger’ı bu topraklarda bilenler hep solcular (her ne kadar bir kısmı ölümünden sonra varlığından haberdar olmuşsa da…) oldu. Zaten aksi de pek düşünülemezdi. Türkiye’de de Anadolu müziklerini sahiplenenler, hakkıyla yorumlayanlar neredeyse hep sol görüşlü müzik grupları olmadı mı? (Segeer’ın sahiplendiği müziği görünce insanın aklına ister istemez bu soru geliyor.)
Segeer, öğrenci hareketinin içinde de şarkı söyledi, grevlerde de… Çevreciydi. Kendisini fabrika artıklarıyla doldurulan Hudson Nehri’nin temizlenmesine adamıştı. Çünkü her türlü yaşama değer veriyordu ve bu kirlilik oradaki yaşamı bitiriyordu. Son olarak ondan haber aldığımız yer yine direnişin göbeğiydi: Segeer, Wall Street İşgali’ne destek veriyordu.
Pete Segeer, hem müziğiyle hem de düşünceleri ve hareketleriyle hep öncü olmuş bir müzisyen ve aynı zamanda organizatördü (onun organizasyonları direniş ve direniş konserleriydi). İngilizcesini Türkçesiyle karıştırıp, folk müzik olarak telaffuz etmeyi daha çok sevdiğimiz halk müziğinin iyi örneklerini sunup, Joan Baez ve Bruce Springsteen gibi isimlere, 1967 yılında hayatını kaybeden arkadaşı Woody Guthrie gibi isimlere öncülük etmişti. Dünyada bu alanda müzik yapan ya da eli dili döndüğünce müzik yapmaya çalışan birçok müzisyenin Pete Seeger’ın mirasını benimsemesi ve üstünde bir yıldız gibi taşıması elzemdir.
Kaynakça
DENSLOW, Robin, Müzik Bittiği Zaman:Politik Popun Öyküsü, çev. Deniz Oktay, Alan Yayıncılık, Mayıs 1993, İstanbul.
[2] Müziği kadar etkilidir Guthrie’nin gitarının üzerindeki slogan: "Bu makine faşistleri öldürür". Bazen bu eylemin, müziğinin önüne geçtiği bile olmuştur.
[4] Şarkı ‘If I Had a Hammer’dı. Pete Seeger ve Lee Hays tarafından 1949 yılında yapılmış ve 1950 yılında Hootenanny Records tarafından kaydedilmişti. Bu şarkı daha sonraki yıllarda Trini Lopez (1963), Johnny Cash (1972) hatta Cem Karaca (1964) tarafından dahi seslendirilmiştir.
[7] 1962 yılının yazı oldukça önemli bir hareketin de başlangıcı oldu. Şarkıcı ve aktivist olan Cordell Reagon daha sonra eşi de olacak kendi gibi müzisyen ve aktivist Bernice Johnson Reagon’ın da içinde olduğu The Freedom Singers (Özgürlük Şarkıcıları)’ı kurduğu yıllarda yanında Pete Seeger vardı. Grubun temel talebi, siyah Amerikalıların /Afroamerikan halkın ülkede yaşayan beyazlarla eşit hakların verilmesiydi. Freedom Singers üyeleri, taleplerini iletmek ve şarkılarını seslendirmek için bütün Amerika’yı bir baştan bir başa dolaştılar. Onlar Amerika’da o zamana kadar dile gelen şarkı türlerinin neredeyse hepsini repertuarlarına eklemiş, bitmek bilmeyen eşitlik ve özgürlük bildirgelerine iliştirmişlerdi. Müzikle karışık dert anlatma, hareketi inşa etme meselesinin en önemli ayağıydı bu oluşum. The Freedom Singers, 1966 yılında dağıldı. Belki de onlar, tıpkı günümüz aktivist / müzisyenlerinin yaşadığı gibi, tarih yazdıklarının bu kadar da farkında değillerdi. Çünkü onların bu girişimi eninde sonunda kazanacak, siyahlar istedikleri özgürlüğe uzun vadede ve onulmaz badirelerle de olsa kavuşacaklardı.