6 Mayıs 2020 Çarşamba

Müzikle iyileşiyoruz no. 49

Yazıyı okumaya başlamadan önce içindeki bazı verilerin kafa yakabileceğini, buna göre gereken önlemleri almanız, maskeyi önce kendinize ve hep kendinize takmanız gerektiği uyarısını yapayım. 

Ancak bu yazı hiçbir şekilde virallik  içermiyor bunu da belirteyim. 

Bugün iyileşiyor muyum yoksa akıl sağlımı mı yitiriyorum bilemediğim bir durumla karşı karşıya kaldım. Hem de tam site site, uygulama uygulama dolaşıp "Kim izliyor bu viralleri?" sorusunu sormuşken çıktı önüme en büyük sorunsal. Aslında yayınlamayacağım ama alıntılar yapacağım bir yazıyı dizmeye başlamıştım. Yazı oldukça da öfkeliydi. Öfkesinden ben bile korktum. Sonra tam seçtiğim parçayı yerleştirmek üzereyken, "Du bakiim şunu bi teyit edeyim" dedim ve on yıllardır bildiğim bir yanlışı düzeltme fırsatım oldu. Tabii ki beynimden vurulmuşa dönerek. Çünkü parça arşivimde hem wav hem de MP3 haliyle Frank Zappa imzalı olarak duruyordu. Üstelik parça Youtube'da son derece viral bir biçimde Frank Zappa ve Steve Vai'in ortak çalışmaları  olarak farklı kanallardan yüklenmişti. Yani albüm tarihi ile Zappa'nın ölüm tarihi karşılaştırılmasa "Ha, tamam beraber yapmışlar işte..." denilip geçilebilecek bir hadise. Bu  hikayenin nasıl viral bir hale gelmiş olmasını cepte tutalım çünkü yazının ilerleyen satırlarında yeni tip virüs hakkında Türkiye cephesiyle ilgili bir şeyler okuma ihtimaliniz yüksek.   

Gelelim Discogs'a. Tam "Ey verilerine güvendiğiminin Discogs'u" diyecektim ki aslında hatanın da onların olmadığını fark ettim. Hata kimde, ortada bir hata var mı, bunları karantinada kalma süremiz uzadığı için mi soruyorum bilmiyorum ama bildiğim tek şey 2 CD şeklinde 2001 yılında, (anladığım kadarıyla da toplama albümler basan bir label olan) The Swingin' Pig tarafından yayınlanan ve sözüm ona Zappa parçalarından oluşan "The Sheik’s Rehearsals"ın piyasaya sürülmesiyle çarşı pazar karışıyor. Label büyük bir hataya imza atarken bunu sorgulayıp sorgulamadığından emin olmadığım siteler de parçayı Zappa ve Steve Vai üzerine kaydediyor. Kimse de kalkıp "Kardeşim burada büyük bir hata var!" demiyor. Parça 2. diskin 9. parçası olarak yerini alıyor. 


Tabii ki Steve Vai ile Zappa'nın uzun yıllar birlikte çalışmış olması "Acaba bunu kaydettiler, kenara koydular ve sonra da Vai bunu 1998 yılında yayınlanan ve kayıtların 1982-1998 yılları arasında yapıldığını not düştüğü Epic tarafından basılan "Flex-Able" albümünün ilk parçası olarak yayınlıyor mu?" sorusunu gündeme getiriyor. 
Yalnız albümdeki icracıların içinde Zappa'yı göremiyoruz. Eğer Zappa ile birlikte yazmış ve çalmış olsaydı herhalde bunu not ederdi diye düşünüyorum. 1998 yayın tarihli albümdeki bu parça için Discogs'ta davul dışında her şeyin Steve Vai tarafından çalınmış olduğu yazılı. Davulu ise Robin Dimaggio çalıyor. Ancak bu albümün Discogs'ta 43 ayrı versiyonu görünüyor ve bunlardan yalnızca birinde "Fuck Yourself" var. 1984 yılında ilki basılan albümde ve diğerlerinde parçayı göremiyoruz. Haklısınız buralarda benim de kafam biraz yandı ve hatta yazıyı burada bıraksam mı acaba diye bile düşündüm. Düşünmekle kalmadım bırakıyorum. Belki bilir kişilere danışır başka bir yazıda konuya geri dönerim. 

Bu arada parça buram buram Zappa kokuyor. Şarkı söyleme tavrı ve stilinden efektli yapısına, sözlerinin sertliğine kadar Zappa şarkılarından neredeyse hiç ayırt edilemez. Eğer bu parçada Zappa parmağı yoksa o zaman hayaletinin katkısı kesin var.  

Müzikle iyileşiyoruz no. 49.5

Şimdi bu kadar kafa yakan ve aslında kesin yargıya varmak da istemeyen kelime öbeklerinin üzerine dün gece izlediğim canlı yayınların birinin nasıl viral bir reklama dönüştüğü konusunu yazmak istiyorum. "Mücbir Sebepler" başlığıyla  Bartu Küçükçağlayan ile Melikşah Altuntaş'ın yaptıkları canlı yayınlardan birine bir arkadaşım sayesinde maruz kaldım. Bir gece önce de aynı arkadaşım sayesinde... Neyse... Program içinde sık sık Serdar Ortaç'tan bahsediliyor Bartu'nun canlı yayınına katılması için Ortaç'ı ikna etme amaçlı çekilen videolar, görüşmeler gösteriliyordu. Her ikisi de işlerinde gayet başarılı olan ve Kadıköy çevrelerinden bildiğim Bartu ve Melikşah'ın neden böyle bir canlı yayını yapmakta olduklarını anlamakta güçlük çektiğimi söyleyebilirim. Bu arada tanıdığım bildiğim bizim kuşaktan pek çok oyuncu, müzisyen arkadaşım hatta Kadıköy Belediyesi?!? Neden yahu?), canlı yayına katılıp ara sıra yorum bile yazıyordu. Velhasıl kelam dün geceki programda Bartu muradına erdi ve Serdar Ortaç'la canlı yayın yaparak izleyici sayısını kendilerinin deyimiyle "2 Fenerbahçe stadı tribünlerini dolduracak insan sayısına ulaştırdı". Sonra da Serdar Ortaç'ı yayından attı. 

Birinci sorum şu "Neden Melikşah'ın hesabından değil de Bartu'nun hesabından canlı yayın yapılıyor?" İkinci sorum ise "Neden oturup bunu izliyor ve viral bir reklama dönüşen bu canlı yayını izliyoruz?" İkisinin de cevabını çok iyi biliyorum elbette. İkinci sorunun cevabına ek yapmam gerekirse yayının son 15 dakikasında müthiş bir tatmin olma olayı izledim. 

Ay resmen orgazm! 

Çünkü viral reklamını yaptıkları araba kiralama şirketi tarafından kendilerine tahsis edilen arabanın önü kesiliyor, onların geçeceklerini bildikleri sokaklarda oturanlar lambalarını açıp kapayarak kendilerince selamlıyorlardı. Yolunuz açık olsun, selametle diyorum ben de... ve işime bakmaya devam ediyorum. Bakalım bu gözler daha neler görecek, neler duyacak?  "İşine bak Özge girme bu toplara, çıkma kafa topuna" diye öğütlüyorum bir kez daha kendime. Zira gün sonunda Sarp Apak değil sen atlatamayacaksın diye korkuyorum. 

"Sabır ve dua ile..." 

Dünkü yazıda da büyük katkıları olan dostum Özen B. Demir'in bu yazıya da katkısı büyük oldu. O katkılardan biri de Covid-19 virüsünün etkilerinin sadece vücudumuzda görülmeyeceği, bu virüsün en küçük toplumsal hücrelerimize kadar gireceğini vurguladığı ama benim şimdi toparlamakta güçlük çektiğim şahane bir cümleyle oldu. O zaman 49.5'uncu yazımın sonuna onun Birikim Dergisi'nin 373. sayısında yayınlanan  (Mayıs 2020) "COVID-19: Öznellik, olumsallık ve tıbbın metafiziği" başlıklı yazısından  bir alıntı ile son vereyim. "Gerçekten de bu, alelâde bir “metafor”un ötesine taşabilir: Çağdaş kapitalist teknoloji kültüründe anomalilerin önemli tezahürlerinden biri, dijital, biyolojik veya dilbilimsel formlarda karşımıza çıkabilen “virüs” olmuştur. Bu, ağ kültürünün veya kapitalist aksiyomatiğin iletişim, kendini yeniden-üretme, aktarma, yerinden etme, yersiz-yurtsuzlaştırma (deterritorialization) hareketi gibi önemli eğilimlerini ifade eden şematik bir figür olarak görülebilir. Virüs kendisini güçlü, caydırıcı ve yetkin bir “asker” olarak dayattıysa da, onun göstergesel mantığı bir dilin metaforik oyunlarına indirgenemez. Bunun yerine “viral”, çağdaş kapitalist kültürün karmaşık ontolojisini soruşturmak için kullanılabilecek bir bulaşma ve tekrarlama mantığı olarak yahut da belirli bir eylem tarzı olarak da okunabilir. Bu mantığın hem “meta”ların (ticarî ürünler ve tüketici nesneleri gibi), hem de “kötü”lerin (bilgisayar virüsleri, teröristler veya kuş gribi gibi) dağılımının analizi adına geçerli bir entelektüel yöntem olarak tatbik edilebileceği söylenebilir".


Bugünün iyileştiren müziği no. 49 ve onun küçük kardeşi 49.5 için Steve Vai'den... "FUCK YOURSELF" (ay pardon azıcık sesimi yükselttim).

Umut hayatın her alanına sinmiş virüsle mücadelede!

Fuck Yourself

Fuck yourself with a rubber hose 
Stick it in your mouth and down your throat 
Up your nose and in your heinie hole I don't care where it goes 
And it don't matter if you're straight or gay 
You should fuck yourself anyway 
Now, you don't have to listen to a word I say 
But I know you, you'll be humpin' away 
Fuck yourself with your neighbor's nose 
If you can't use that, use a 10-foot pole 
Stick it up your ass and go for a stroll 
Everyone will know you've been to this show 
If you can't take, eat my stool 
Masturbate with some crazy glue I don't care what you do 
Fuck yourself with a garden tool 
Fuck yourself with politics 
Ahh they're full of fuckin' fuckin' shit 
I mean you know we've been lied to ever since we were born It's amazing that we've been getting fucked that long 
Fuck yourself with the world wide web 
Man you could ride that sucker right from your bed 
You may even meet a Tom, Dick, Jane or Billy 
Then grab onto your modem and fuck yourself silly 
Fuck yourself with your heart and soul 
Give it everything you got, hey I'm talkin' to you 
If you can't even fuck yourself, 
How ya gonna fuck somebody else? 
Fuck yourself with my microphone 
I'll give it to you later when we're all alone 
We can turn it up loud 
And see if you come, but 
Don't get your jizz on my microphone 
Fuck yourself with organized religion 
Now that is some seriously sinnin' business 
If the Lord sees their pathetic crimes 
He'll be fuckin' them 'til the end of time 
And can someone explain to me this racist crap 
I know it isn't white, but it isn't black 
And to all you people who only see things your way 
Well, you can suck my dick and take all day 
Fuck your nose with a pound of blow 
Watch your money get up and go but when you burnt your brain and you say 
I don't know! I hate to tell you but I told you so 
Fuck yourself with this grunge rock noise I mean, stuff those albums in your groin 
They come down on me because 
I know how to play - Hey... fuck you! 
Fuck yourself with a copy of Rolling Stone 
Or are they too holy for your holiest of holes 
Now those people think they're holier than 
Moses But aren't they just a bunch of fuckin' posers 
Fuck yourself with your mother's jewelry I won't tell, I ain't a stooly 
If you pounce hard enough you'll cough up a ruby 
Your blood will be rich and so will your doodie 
Fuck yourself with the latest fashion 
With your spikes and your hair and those cute little buttons 
And if you happen to have some leather and lace 
Fuck yourself 'til you're blue in the face 
Fuck yourself with your income tax 
They're fucking you and that's a fact 
Before you know it your money's all spent 
And you've just been fucked by the government 
Fuck yourself with your lawyer friend 
You're the only one that's getting fucked in the end 
I have been so fucked by legal bills that my asshole is the size of 
Beverly Hills Fuck yourself with your full-length sweater 
With your minks and your diamonds and your Irish Setter 
With your cash and your trash and your sinks and your drinks 
Just fuck yourself 'til you can't even think 
Those of you who enjoy this song thank you thank you, 
I love you Let's get it on 
But for those of you who are totally outraged 
Fuck yourself with your face





Müzikle iyileşiyoruz no. 48

Çok sevdiğim öğretmenlerimden biri müzikolojinin aslında "dedikodu bilimi" olduğunu söylerdi. Pek de yanılmıyordu. Çünkü bir müzisyenin yapıtını incelerken bile onun yaşam koşullarını bilmek yapıtını neden ve kime yazdığını inceleyip alt metinlerini doldurmak gerekir. Sonra analizler yapılır ve söz konusu kompozitör ve yapıtı hakkında yazılıp çizilmeye başlanır. 

Müzik türü her ne olursa olsun bu kural değişmez. Tıpkı popüler müzikte olduğu gibi. Bundan birkaç ay önce birkaç arkadaşımın önerisiyle "Şokopop"u izlemeye başladım. Her defasında da derin araştırmalar (derin bir çukur olduğu için) yapıldığını görmek beni hayrete düşürüdü.  Kanalda yayınlanan videolarda queer'liğe, erqeqliğe, paspallığa, rezilliğe dair bir dolu argüman bulabilirsiniz. 

1990'lı yılların siyasi konjonktürüne bakabilir ve geldiğimiz noktaya nasıl ulaştığımızı adım adım izleyebilirsiniz. Bunu da güleriz ağlanacak halimize kabilinden, baĞzı durumlara gülecek organ bulamayarak yapabilirsiniz. 

"Türkiye'nin en derin magazin çukuru: Şokopop" sloganıyla yola çıkılan işte en çok hoşuma giden durumlardan biri sunan kişinin kimliğini gizliyor olması ve o kimlik altında yalnızca labunluğu öne çıkarıyor olması da benden aldığı artı puanlardan biriydi. Ancak ne yazık ki 22 Nisan tarihinde biz maskelerimizi takmışken o maskesini çıkardı ve kimliğini açıkladı ve bunu da TEDX konuşması sırasında yaparak yüreklerimizi dağladı. Maskesine "sansür" dediği anda benim için her şey bitti. Bütün maskeli kahramanlar o anda gözümün önünden geçti, yıkıldım!  

Bu yazıyı okuyan kimi arkadaşlarımın aynen Ekim Acun'da da birilerinin söylediği gibi "Boş işler bunlar neden uğraşıyorsun ki?" dediğini duyar gibiyim. Bana boş gelmiyor, sadece şaşırıyorum ve bu şaşkınlığımı dile getirmek istiyorum. Instagram canlı yayınlarına bakıyorum bazen ve gerçekten kimlerle aynı ülkede yaşadığımın şokunu yaşıyor ve soğuk duşunu alıyorum. Ekin bize 1990'lı yıllarda da pespayeliğin prim yaptığını hatırlatıyor. Ancak o zamanki pespayelik daha bir kaldırabileceğimiz türdenmiş. Şimdi okumuş etmiş, ekranların sevilen yüzü olmuş bağzı selebiritiğ ve hatta entelllllektüel çevrelerde rüştünü ispat etmiş oyuncu, müzisyen ve eleştirmenlerin neden ve kimin için bu pespayeliğe devam ettiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Hani bir de bunlar canlı yayın olduğu için boşlukta kaybolup gidiyor da. Yani tarihe not da düşülmüyor. Kaldı ki 1990'ların Türkiye'sindeki programların bazılarında rakı içilebiliyordu. Bu da o zamanların Türkiye'sinin paspallığını daha affedilebilir kılıyordu. 

"İnsan gerçekten hayret ediyor" ve hatta "Sabri Bey, napıyorsunuz kendinize gelin!"

Cem Yılmaz'ın dediği gibi "Siz televizyon programızda birinden uçmasını bekliyorsanız o da uçar!" İşte olan bu bütün olan bitenin özeti de bu gibi sanki. 





Daha fazla konuyu uzatmadan aşağıya birkaç video bırakacağım. Bunlardan biri Şokopop'un bir bölümünde izlediğim Yıldız Tilbe İbrahim Tatlıses düetine ait. videonun 3.17 dakikasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Kulaklarım daha önce böyle bir transpozeyi duymuş muydu, hatırlamakta güçlük çekiyorum.  


Bir diğeri elbette "Şokopop"a ait. Maskesini çıkarmadan önce yaptığı programlardan birine... Türkiye tarihine projeksiyon niteliğinde, "Yılbaşı özel programı". 



"Şokopop"un kuşkusuz en önemli bölümlerinden biri "27. Onur Haftası"na özel yaptığı bölümdür. Onu da buraya usulca bırakıyorum: 


Birkaç haftadır müzikle iyileşip sosyal medya hesaplarında gördüklerim karşısında ufak ufak kalp çarpıntıları geçiriyorum. Ha bu arada yakında sosyal medya hesaplarına da RTÜK bir genelgeyle el koyabilir söylemedi demeyin ve yapabileceğiniz ne varsa yapmaya devam edin. Şaka maka bu kadar çok video ortalıkta dolaşırken ve herkes video yaparken kim bunları izliyor? "Ben tabii ki ben bir tanem" dediğinizi duyar gibiyim.  

Gelelim günün iyileştiren parçasına parça 1987 yılına ait. O zamanının popüler ikonlarından birine Fikret Kızılok tarafından yazılmış. Kızılok (rahmetli), burnu havada olduğunu söylenegelir. Ben de "Eh, adam ne yapsındı ki?" derim her defasında. Bir Miles Davis ukalalığı, egosantrikliği tanıdığım hemen her müzisyende ve oyuncu da var ve bunu da yadsımıyorum. Kıvanç Talu'nun TEDX konuşmasında dediği gibi "Bizi bu hallere düşürdüğünüz için çok sağolun!" Hem de her bağlamıyla...
O zamanın diss parçası olarak da yorumlanabilir şarkı. Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok'un Çekirdek Sanat Evi etiketli "Pencere Önü Çiçeği" albümünün son parçası "Şarkıdaki Maymun". Açık sözlü, lafını sakınmadan her şeyi ortaya koyan bir parça. Günümüzde artık böyle şarkılar ve hatta makaleler (yazar burada çuvaldızı kendinde en derine batırır) amiyane tabirle "meslekten men edilme" tehlikesiyle yazılamıyor. Çok yazık! Ricam parçanın sözlerine iyice kulak kabartmanız ve iyice dinlemeniz! 

Umut, akıl sağlığımızı korumakta!

Son not: "Şokopop"u mutlaka yazmalısın!" diyerek beni konuya ilişkin motive eden dostum Özen Beltan Demir'e teşekkürlerimle...





Şarkıdaki Maymun

Ne kadar da güzel ve şuh tanıtılırsın
Oysa gerçekte bir maskarasın
Bir maymunsun şarkıların içinde
Bir papağan, süper renk ve biçimde
Önemi yok erdemin; mühim olan paradır
Bir bilinse ki o ne tezgahtır
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda
Bir nature morte olmuş artık sıfatın
Surat ruhun aynasıdır derler ya
Gerilmiş bir dümbelek, ıslanmış iki dudak
Buluşmuş anlamsızlıkta
Biraz Arden birazcık da Revlon
Derken Avon
Un peu de Rubinstein
On dirait que ç'est toi
La plus mauvaise imitation
Ou bien la femelle frankenstein
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda
Kim takardı seni Paris'te, Londra'da?
Ya da gerçek bir sanatta?
Bir tek zeytin dalı mı taşıdın yurdundan?
Biraz zahmet edip oralara
Bahanedir hepsi, bilirsin ya bahane
Her çıkışta bizden gider onlara
Döner gelir, nasıl olur?
Bilmem ki bildiremem
Üç beş şarkı elli bavulda
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda
Unutma domatesi, çürük yumurtanın tadını
Ve Marie Antoinette'nin adını
Sor ki anlatsınlar biraz gerçek olanı
O bomboş kafandaki zindanı
Sen bir ekolsün, ekollerin dışında
Ve bir günah gibi bu toplumun içinde
Takmışın peşine bir maymun sürüsü
Artık bir şarkıdır gerisi
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda









5 Mayıs 2020 Salı

Müzikle iyileşiyoruz no. 47

Bugün özellikle tatava yapmıyor Kakava yapıyoruz. Çünkü günlerden Hıdırellez. Bir kurtarıcı, bir mesih gelip bizi kurtarır mı bilinmez ama içinizde Süpermen'imsi birilerini bekleyenlerin olduğunu duydum. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş ya, biz biraz sıkıştık klostrofobi bile geliştirdik yetiş Hızır! Bu gece belki denizlerin hakimi İlyası'ı da alır gelirsin. Sahi gelir misin? Gelirsen belki hep birlikte Dionysos şenliklerini bile başlatır, sizi o gün kutsar birbirimizi de kutsarız. Hiçbir şey istemiyorum sevdiklerimin sağlıklı olması ve yeniden onlara sıkıca sarılabilmek dışında.

Balkanlar ve Ortadoğu'nun en göbek attırmalı, ateşli, çalgılı çengili, sevişmeli, eğlenmeli günündeyiz. Bu gece yeryüzüne indiği düşünülen Hızır'ın bastığı yerlerden gül bittiği inancını güden inanalar, gül ağaçlarının altına ev yapıp dileklerini asar ya da yazarlar. En çok bilinen gerçekleştirilen gelenek bu ve ateş yakıp üzerinden atlamaktır. Oysa daha bilmediğimiz pek çok ritüel daha var. Bunlardan bir diğeri iki ayrı yerde ekmek mayalamak ve birine niyet tutmak. Niyet tutulan ekmek kabarırsa o yılın bereketli geçeceğine işaret eder. Sağlık içinse yeşil çimenlerin üzerinde yuvarlanmak gerekir. Acaba bütün insanlık olarak bunu denesek mi? Hobba yuvarlanıyoruuuuuz!!!

Bir de annemin deneyimlediği bir ritüel var. Annemin söylediğine göre o seneki dileği gerçek olmuş. O da şöyle: geceyarısı kalkılır, su başına gidilir (deniz, göl, dere) balıklara ekmek atılır ve bütün gece hiç konuşmadan yatılıp uyunur.


Bugüne ilişkin sayısız bir dolu arkaik ritüel daha mevcut. Örneğin, bir rivayete göre (ne yazık ki konuyu bir Roman'dan dinleme şansım olmadı). Hıdırellez'de Çingeneler sevgililerini alır su başına gider, suya girer orada sevişirlermiş. O birleşmeden doğacak çocuğun hayırlı bir evlat olacağı düşünülürmüş.

Benim gibi kırsalda yaşayanlar biraz daha şanslı. Çünkü biz sürekli Hıdırlık da adı verilen doğayla bütünleşmiş alanlarda yaşıyoruz. Ama apartman dairesinde yaşıyorsanız evcil hayvanınız ya da bitkiniz varsa onları bugün belki çok daha yakınınızda tutmanızda yarar var. Tabi eğer bu geleneğe inanıyorsanız.

Eskiden ne kadar güzel kutlanırdı İstanbul'da Hıdırellez. Sonraki yıllarda her güzel şey gibi onun da önüne engel konuldu. Meşhur Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri...

Ben bugünü Hades ve Persephone efsanesine de benzetiyorum biraz. "Efsaneye göre yer altı tanrısı Hades, bir gün yeryüzüne çıkar ve Demeter ile Zeus’un kızları Persephone’yi kaçırarak yer altı ülkesine götürür. Kızını kaybeden tanrıça, tanrılara ve insanlara küserek yeryüzünden bereketini çeker. Çiçekler açmaz, toprak ekin vermez... Bunun üzerine Zeus, Hades’ten Persephone'yi geri vermesini ister; ancak Hades eşi olarak seçtiği Persephone’yi temelli geri vermeyecektir. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Persephone yılın yalnızca üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında, kalan üçte birini ise yeraltında Hades’in ölüler ülkesinde geçirecektir. Persephone’nin yeryüzüne çıktığı dönem bahar ve yaz aylarını, ölüler ülkesine döndüğü dönem ise kış mevsimini simgeler". Yani  bugün mü bilmiyorum ama Persephone'nun da gelmiş olabileceğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Hıdırellez, Aziz George günü, Peristveleba vs. Her ne olursa olsun bugün umutla bakmak için kutsallığı bir yana güzel de bir gün.
Hıdırellez, güzel günlerin başlangıcını simgeleyen gün olsun ister gönül. İnanıp inanmamak başka bir yazının tartışması olarak kenarda dursun ama ben nedense bütün bu pagan ritüellerini çok sevmiş ve sahiplenmişimdir. İnsana iyi gelen bir tarafı da var. Kaldı ki bu gelenek özellikle Romanları kapsıyorsa, Çingene ruhuma ket vuramıyorum. Gelenekleri, müzikleri ve yaşam biçimlerine hayranlığımın dışında yakınlığım da olduğunu söyleyerek bir kitap önerisinde de bulunmak istiyorum. Çok değerli hocam Melih Duygulu'ya ait. Pan yayıncılık tarafından 2006 yılında basılan "Türkiye’de Çingene Müziği Batı Grubu Romanlarında Müzik Kültürü".
Hazır elim değmişken henüz izlemediyseniz sıradışı bir etnomüzikoloji filmi olduğu için de (ne kadar referans edebilir ayrı bir tartışma) zamanında gönlümü fethetmiş olan Tony Gatlif imzalı 1997 yapım "Gadjo Dilo" filmini de bugünün önerileri arasına not düşeyim. 

Bir de ufak not: Fotoğraflar, farklı yıllardaki Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri'nden çektiklerim (tbt gibi oldu ya...)

Bugünün iyileştiren parçası elbette günün Boşnakça adı da olan "Ederlezi". En popüler yorumu ol "Time of the Gypsies" (Çingeneler Zamanı) film müziği olan, Goran Bregović, Emir Kusturica imzalı parçayı aşağıya bırakıyorum. Bir de buna ek olarak Balkan müziği denilince Türkiye popüler müzik tarihine de (o artık bizden biri) derin izler bırakan geçtiğimiz aylarda Cümbüş Cemaat'imizle yaptığı albümün ayak sesleri (benden duymuş olun, albüm 8 Mayıs'ta yayında) olarak 3 şarkılık EP de yayınlayan Shantel'den... 

Bugünün benim için en büyük anlamı yeniliklerle uyanmakta...
Umut yenilikte! 


Ederlezi 

Sa me amala oro khelena oro khelena,
dive kerena sa 
o Roma daje sa 
o Roma babo babo sa 
o Roma o daje Sa 
o Roma babo babo Ederlezi, 
Ederlezi sa o Roma daje 
Sa o Roma babo, 
e bakren chinen a me, 
chorro, dural beshava Romano dive, 
amaro dive Amaro dive, 
Ederlezi E devado babo, 
amenge bakro 
Sa o Roma babo, 
e bakren chinen 
Sa o Roma babo babo 
sa o Roma o daje sa o Roma babo babo 
Ederlezi, Ederlezi 
sa o Roma daje


4 Mayıs 2020 Pazartesi

Müzikle İyileşiyoruz no. 46

Bugün 3 günlük sokağa çıkma yasağının ardından sokağa çıkabildiğimiz ilk gün. Küçük bir yerde de yaşıyor olsam en çok sokağa çıkma yasağından sonraki pazartesi günleri dışarıda olmaktan tedirgin oluyorum. Yaşadığım yerdeki en büyük AVM, ortalama bir büyükşehir marketi ve boş boş dolanma yeri de aynı zamanda... Söz konusu market, hala paketli gıda tüketimini bırakmadığımız için mecbur gidilecek yerlerden. 

Henüz bankacılık işlemlerini  internet ortamına taşımamış olan ailenin 90+ bireylerinin te buradan İstanbul'a yapılması gerekilen işlemleri için de ayda bir bankaya gitme günü. Pazara gelemeyen amca ve teyzeleri evlerinde ziyaret etme günü. Günlerdir göremediğimiz arkadaşlarımıza "Yaklaşmaaa!" nağmeleri eşliğinde ayaküstü sohbet etme günü. Kendini unut, maskeni, dezenfektanını unutma günü. "Aman evladım çok sosyalleşme gözünü seveyim günü". Çocukları, yaşalıları bir yerden başka bir yere transfer etme günü. Acil olmayan doktor işlerinin halledilme günü. Sahibi başka bir yerde kalmak zorunda olan evcil hayvanları besleme günü. Gelmeyi düşleyen ama büyükşehirde çakılı kalmış olan ev sahiplerinin evlerini kolaçan etme günü. Özet olarak Sokağa çıkma yasağından sonraki ilk gün sizi işlere koştukları gün. 

İki haftadır pazar geceleri hiç uyuyamıyorum. Öyle sanıyorum ki sebebi hayatımıza güneş gibi doğan "Yeni pazartesi sendromu". Dolayısıyla böyle günlerde yazdığım yazılar da hızlı oluyor. Bütün haftanın "Şurada uzanayım, burada gerineyim, accık daha internette takılayım, hah akşama arkadaşlarla Zoom yapayım" modu biraz değişiyor. 

Eskiden gececil hayvanlar gibiydim. Hatta uykuyla hemen hiç aram bile yoktu. Son birkaç ayda ise şahane bir uyku düzenim vardı (tamam arada yine insomnia olduğum zamanlar oluyordu) bütün bu hikayelerden önce. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor, tavuk gibi erkenden uyuyordum. Ama son dönemde tam bir düzensizlik... Hayatım da pek düzensiz oldu. Belirlenmemişliğin içinde öyle akıp gidiyorum. Sanırım pek çoğunuzun da böyle oldu.  

Bugün, henüz uyanamadığımdan sanırım sabah sabah kafamda dönen parçayı sizinle paylaşmak istiyorum. Fikret Kızılok'un 1983 tarihli "Zaman Zana  

İşlere ve alışverişe koşulma günüm olduğu için şimdilik yazacaklarım bu kadar. 

Sendromsuz pazartesilere...
Umut bazen uykuda, çoğunlukla uyanıklıkta!


Uyku kardeşim 

Uyku kardeşim ver elini
Usul usul, damla damla beraber
Eriyelim, eriyelim
Sonra bembeyaz fukura bi bacadan
Tek göz olmuş umutlarla sevdalarla
Tütelim eriyelim
Mavi mavi
Ince ince
Usul usul
Eriyelim
Uyku kardeşim ver elini
Usul usul, damla damla beraber
Erileyim, erileyim
Sonra bembeyaz fukura bi bacadan
Tek göz olmuş umutlarla sevdalarla
Tütelim eriyelim
Mavi mavi
Ince ince
Usul usul
Eriyelim



3 Mayıs 2020 Pazar

Müzikle iyileşiyoruz no. 45

"Yıl 1993, yapboz tahtasına dönmüş bir eğitim sisteminde olduğumuzun henüz farkında olmadığımız yıllar. O sene Validebağ Öğretmenler Korosu’nun bir provasında Selahattin Evcil velilere İstanbul Türk Müziği Anadolu Lisesi’nin açılacağını duyurmuştu. Konu kulaktan kulağa yayıldı. Veliler de çocuklarını sınav için kaydettirmek üzere İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nin Erenköy’deki yolunu tutmuştu. Çünkü sınav orada yapılacak, seçilen öğrencilerden oluşan 24 kişilik sınıf da bir süreliğine orada öğretim verecekti. Okulun aynı öğretim yılı içinde kapatıldığı, eldeki 23 kişilik sınıfın (bir kişi kayıt yaptırmamıştı) Güzel Sanatlar Lisesi bünyesinde devam edeceği haberi geldi. Birkaç yıl yalapşap Türk müziği öğrenimi gören bizi tutup Güzel Sanatlar Lisesi bünyesine alıverdiler. Derken enstrüman değişimininden doğan fiziksel ve yaşça büyük öğrencilerle aynı okulda okumaktan doğan ruhsal sıkıntılar baş göstermeye başladı…" diye başlamışım Andante Dergisi'nin 121. sayısında yazdığım köşeme. 
"Konservatif" eğitim sisteminin bir sonucu olarak okuldan mezun olan çoğumuzun göğsünde derin yaralar açan travmalar yaşanmasına/yaşatılan bir ortam vardı.  Ama hepimiz  orada olduğumuz ve o sıralarda okuduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzun farkındaydık ki hâlâ da farkındayız. Üniversiteye erkenden girmişim gibiydi bir yanıyla... Üstelik henüz ortaokul ve lise okuyordum. Sistem ve öğretmen egolarını (yaşayan bilir ya, yaşatan da kendini bilir) kenara koyarsak hayatımızın en önemli, en öğretici, erkenden büyümemizi gerektiren, iki lafı bir araya getirebilme yetisini kazandıran (yazar burada Kerem Memişoğlu'na seslenir), birlikte üretmenin anlamını erkenden fark ettiren şahane deneyimlerle dolu yıllardı.     
Beni okulda en çok motive eden şeylerin en başında okul çıkış saatlerinden, akşamın yarılarına kadar yaptığımız tiyatro provalarıydı. Okul çıkış zilinin çalmasını prova günlerimizde heyecanla bekler, üstümü değiştirir koşarak salona giderdim. Arda Kavaklıoğlu yönetmenliğinde Keşanlı Ali Destanı sahneye konulacaktı. Kadro yetersizdi, bir rolü oynayan -sahne çakışması olmaksızın- bir başka rolde de oynamak durumundaydı. Şimdi böyle sıradan bir lise tiyatrosu gibi anlatıyorum ama o kadar da basit değildi. O kadro içinde kimler yoktu ki... 

20 yıl içinde pek çok oyunda ana kastta bulunarak muhteşem işlere imza atmış Çiçek Kırıcı; tiyatro müzikleri , alanında usta isim, kompozitör Kerem Memişoğlu, tiyatrocu ve dansçı, aynı zamanda öğretmen Evren Pıravadılı; Ferhat Göçer, Alpay gibi pek çok tanınmış isme geri vokal yaptığı için sesini çok yakından bildiğiniz ama kendi işleri de çeşitli kanallardan izlenebilen soprano Gözde Ural; son dönemlerde her ne kadar kendini tangoyla bulmuş olsa da aslında çok iyi bir piyanist olan Ayşegül Abadan; kendi yolunu beden farkındalığı ve yogada bulmuş, işini de layığıyla yerine getiren Yeliz Atakanı; pop star olarak bildiğiniz Murat Boz; Luxus'ta çaldığı için çoğunuzun yakından bildiği ama aynı zamanda çok iyi bir öğretmen de olan Ozan Akgöz; herbiri kendi alanında büyük başarılara imza atmış ressam, heykeltıraş, müzik öğretmeni, müzisyen, hatta farklı sektörlerde kendini gerçekleştirmiş bir dolu o zamanının lise öğrencilerinin bir araya gelerek ve bir şekilde oyuncu/yönetmen olmasının yanı sıra bizim canımız da olan Arda Kavaklıoğlu'nu ikna etmeleriyle başlayan bir süreçti Keşanlı Ali Destanı'nın sahneye konulma serüveni.  
Ben yaşça diğer arkadaşlarımdan küçük olduğum için pek çok detayı hatırlamakta güçlük çekiyorum. Ama acı tatlı bir dolu anı biriktirmiştik oyunu sahneye koyarken. Bir kısmımız için hayatımızın performansıydı belki. O günler, geriye kalan bütün hayatımızda derin izler bıraktı ki bunu da bugünden bakıp görmek mümkün. Örneğin hepimiz interdisipliner/disiplinlerarası anlayışın ne olduğunu bilmezken burada pratik etmiş olduk. Resim bölümünden öğretmenlerimiz Tülay Yaman Ekiner, Oya Tansel ile müzik bölümü öğretmenlerimizden (okulda bir dolu piyanist öğretmen olmasına karşın görevi üstelenen) keman öğretmenimiz Ayşegül Uluçöl ve solfej öğretmenimiz Gürsel Yurtseven'in emekleri büyüktü. 

Gelelim Keşanlı Ali Destanı'na... İlk kez 1964 yılında Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu'nda sahnelenen oyun 1970 yılına kadar 493 kez sergilenmiş. Bugün de siyasi güncelliğini koruyan oyun, Haldun Taner tarafından yazıldı. Müzikleri Yalçın Tura'ya ait. Fenomen haline gelen oyun, kıtalararası oynandı. Detaylar için pek çok makale bulabilirsiniz. 

Ne zaman dara düşsem aklıma gelir Keşanlı Ali Destanı'ndan bir parça ve Yalçın Tura'ya şükranlarımla dilime dolarım.

Bugünün iyileştiren ilk parçası Genco Erkal'ın yorumuyla "Artık Bir Şefimiz Var". 

Linkleri takip ederek Keşanlı Ali Destanı müziklerini dinleyebilir hatta oyunları ve hatta yönetmen koltuğunda Atıf Yılmaz'ın oturduğu 1964 yapımı filmini dahi izleyebilirsiniz. Keşanlı Ali Destanı sonraki yıllarda TV dizisi olarak da çekildi. Hatta en yakın tarihli dizi versiyonu 2011 yılında çekildi. 


Umut "Kendimize bir put yapmayıp tapmadığımız, şeflerin olmadığı" günlerde! 





2 Mayıs 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 44



Garip zamanlar bunlar... Her şeyin değiştiği, değişime alıştığımız. İlk günkü korkularımın hali, hatta

yeri bile değişti. 

Şimdi artık normale dönmekten korkuyorum. 
Sahi neydi normal? 
Artık normalin tanımı da yapamaz olduk. 

Bakıyorum ki herkeste bir doğaya, doğala dönme isteği. O kadar koparılmışız ki doğamızdan dönüş epey sancılı olacak. 

Diğer yandan düşünüyorum "Bugün internet kesilse ne olacak?" diye... Canlı yayından beslenenler var. İnternet konserleri, filmler, online okunabilecek kitaplar. Dijital olanla doğalın arasına sıkışıp kalmışız gibi hissediyorum. Okyanusun altından geçen kablolardan birinde bir kopukluk olsa halimiz duman. 

Çoğunluk bir yandan fide ekme, ağaç dikme, tohum yetiştirme çabasında. Bence harika bir şey. Korkularımın kaygılarımın yerini bu sıkışmışlık aldı benim de. Bugün internetler kesilse yarın ödevimi yapamayıp "Sevgili okurlarım öhöm..." diye  başlayıp sisteme sövmekle bitireceğim yazımı.  

Bu değişimin sancısı. Aklımızın almadığı yeniliklerin  seyircili provası başlamış gibi geliyor. Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama distopyanın kenarındayız henüz. 

Her şeye alışıyor insan. Bu halimize alışmaya başladım ve yapacak işlerimin hepsini hayatımda ilk defa aheste bir şekilde gerçekleştirmeye başladım. Bugün "Her şey 2 ay önceki haline döndü" deseler, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem. Kafamda planladığım her şey yarım kalır. Yeniden koşturmaya başlarsam da bu halde yapmayı planladığım her şeyi ertelemeye devam ederim ve hiç de hoş olmaz. Ama her ne koşulda olursa olsun vereceğim cevap "So What!" olur. Dediğim gibi alışıyoruz ve "eee ne olmuş yani?"

Miles Davis bu parçayı hangi hisle yazdı bilmiyorum ama değişim rüzgarını yanına aldığı kesin. Pek çok caz dinleyicisinin yakından bildiği bir klasik "So What". Davis'in 1959 yılında yayınlanan "Kind of Blue" albümünün ilk parçası. Dorian modunda yazılmış modal caz'ın en iyi örneklerinden olarak biliniyor. Parçanın piyano ve bas girişi Gil Evens tarafından Bill Evens ve Paul Chambers'ın çalması için tasarlanmış. 

"So What" pek çok caz müzisyenine ilham kaynağı olabilen ve çeşitlemeleri/varyasyonları yapılan, zaman zaman doğaçlamalarda müzisyeni kendisine çeken bir yapıya sahip. Hatta parçada kullanılan akorlar "So What Chords" olarak caz literatüründeki yerini almıştır. Müzisyenler için ayrıca bir "So What" yazısı yazmak üzere konuyu burada kapatıyorum. Parçanın 3 farklı halini de aşağıya usulca bırakıyorum. İlki orijinal versiyonu. İkincisi sözleri Eddie Jefferson'a ait Charles Turner yorumu. En sonuncu ise Özdemir Erdoğan'ın "Türkiye Jazz Tarihinde Işıksız Kalanlar" albümünde yorumladığı hali...

Umut bazen "So What?" diyebilmekte!






So What

Miles Davis walked off the stage
That's what the folks are all saying
Oh yes, he did leave the stage
After his solo was all over
Coltrane he walked off the stage
That's what the folks are all saying
Yes, they both left the stage
Clean out of sight
They felt they had to rehearse
Although we know they are masters
They get a real groovy sound
And you will have to admit it…

Yes, they both left the stage
Soon as their solo's were over
And if you can't figure out
Their groove I'd like to help you
Their groove, I've helped you
So what







1 Mayıs 2020 Cuma

Müzikle iyileşiyoruz no. 43

Dikkat yazı son paragrafta eser miktarda Gazapizm içerir!

Hepimiz eski dosyalarımızın içinden 1 Mayıslar'da çekilen fotoğraflarımızı çıkarıp sosyal medyaya attıysak, bu 1 Mayıs'ta da içimizi ferahlamış bir halde hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğimiz 2 Mayıs'a usulca geçiş yapabiliriz. 

Bir virüs hiçbir muktedirin yapamadığını yaptı ve hepimizi evlerimize kapattı. Offf, oysa bugün ne halay çeker, ne gaz yer ve muhtemelen biz küçük şehirdekiler olaysız, büyük şehirdekiler gayet de olaylı bir şekilde dağılırdık. Alanlara çıkmak iyidir, sokakta olmak harikadır, dans etmediğim hatta şarkı söylemediğim devrim de devrim değildir. Ama ey insanlık, kabul edelim ki bir virüs hepimizden daha devrimci çıktı! Yeniliyor hayatlarımızı birer birer ve ona alışmamızı dikte ediyor (her devrim halk devrimi olacak diye bir şey yok!). Bakalım, önümüzdeki süreçte bizi neler bekliyor? Bekleyip göreceğiz. 

Söylediklerimizin yaşam biçimlerimizle çatışmadığı, bütün kimliklere saygı duyulan, sömürünün, açlığın ve zulmün bittiği, en başta akıl sağlığımızın yerinde olduğu nice 1 Mayıslar'a...

Alanlarda özgürce dans edebildiğimiz zamanların özlemiyle... 

Daha üzerine ömrümün yetmeyeceği yazılar yazabileceğim konuyu bugünlük kapatıyorum (zira siyaset bilimciler ve bi ton akademisyenin bi ton yazısı mevcut). Ancak devrimci şarkıların form biçimlerinin değiştiğini, artık geçer akçenin marşlar olmadığını, zamanla daha da değişeceğini söylemem gerekiyor. Bir dolu müzisyen zaman zaman naif zaman zaman da sert bir içimde isyanını dile getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir. Son dönemde popülerleşen Rap/Hip hop aslında günümüzde en sert sözlere sahip isyanı derinliklerinde taşıyan tür olarak karşımıza çıkıyor. Bir de bu türün en büyük özelliği pek çok farklı türde müzik ile eklemlenebiliyor olması. Müzik zevkinize göre dinleyebilir ya da sırtınızı çevirip muhteşem "yüksek müzik" işlerinizi dinlemeye devam edebilirsiniz. Ancak bu pek çok müzik türünde yapılmayan/yapılmayanın Hip Hop'ta yapıldığı gerçeğini yadsımaz. Aşağıdaki fotoğrafın üstüne tıklarsanız aylar önce Tarih Dergisi'nde kuşa çevrilmiş sonra Kalem Kahve Klavye'de tamamı yayınlanmış yazımı bulabilirsiniz. Orada meramımı daha net bir şekilde anlatabildiğimi ve isyan şarkılarına projeksiyon da tutmaya çalıştığımı söyleyebilirim.  


Bu yazıdan çok sonra kendisini fark ettiğim için öncelikle kendisinden özür dilemek isterim. Hakkında bilgi edinmek istiyorsanız biyografisini ve verdiği röportajları okuyabilirsiniz. Hakkında yazılan bir yazıda sözleri için "sert ve karamsar" kelimeleri kullanılmış. Oysa ben uzun zamandır bu kadar umut veren sözler duymamıştım. Gazapizm'in müziğiyle ilgili yazılabileceklerden biri de onun bu müziği yaparken yukarıda da bahsettiğim gibi farklı türlerden ziyadesiyle faydalandığı yönünde. Onun müziğinin içinde senfonik, minimalist bir altyapı da duymak mümkün, "etnik" unsurları da... Ayrıca söylediği her şeyin açık açık anlaşılıyor olması da büyük bir nimet. Umarım ki yeni rapçi kardeşlerimiz bu tavrı benimser ve meselenin Türkiye'de ivmelendirilmesine katkıda bulunurlar. Ayrıca çoğu dinleyicinin rap'in içinde küfür olduğu için bu türe aşırı bir ön yargı gösterdiğini de biliyorum. Gazapizm'in farklarından biri de (benim dinlediklerimde yoktu belki) sözlerinde günümüzde artık hayatın vazgeçilmez bir parçasıymışçasına herkesin hatta çocukların bile rahatlıkla kullandığı  küfür ve argo kelimeler kullanmaması. Mahlazıyla Gazapim, gerçek ismiyle Anıl Acar'a sakin sakin ve tane tane mevzularımızı dile getirdiği için teşekkür ederim.   

1 Mayıs kutlu olsun! 

Umut, mesafeli de olsa hep beraber olmakta çünkü kurtuluş yok tek başına!

Devrimci şarkılar da değişir. Günün şarkıları Gazapizm'den geliyor! İlk parça Boykot ile yaptıkları iş, "İnsanlar Ölü" diğeri ise "Ölüler Dirilerden Çalacak" (yalnız ikinci klip biraz sert... aman diyeyim çoluk çocuk izlemeyin) Meramımı anlattıkları için teşekkür ederim. 

İnsanlar Ölü
Gökyüzünden düşmenize, aktivizm sebep
Global bi' dünya isteyenler, akdenize gider
Nevzat Çelik de belki, ülkesini sever
Bir gün üstünüzde ahı, bugünlere kinle güler
Güneydoğusuna savaş ekilen, bi' memleketin
Batısının göç olması, çok mu abes hocam?
Guantanamo'ya ağlayıp da, Diyarbakır'a susan
Bir gün konuşacaksa, uyananlar boğazından tutar
Ana dilde eğitim yasak ne şarkısı?
Aman Malatya'dan, çıkma yola, yollar yanar
Serdar Ortaç sonrasında yüz binlere pop yapar
Ertuğrul Özkök o gün, en şerefsiz yazar
Modern ve devrimci bir ayaklanma, Haziran'da başlar
Yaz aşkımız, TOMA bir de gazlar
İzmir çocukları anarşizmi yoktan var eder
Argo izmir geleceğe boykot vaat eder
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
Sivas'ta duman tüter, sıvazlanır sakal
20 sene sonra olur, bakan
500 sene sonra, Bedreddin'i asan
Zihniyetin primi, yaptı tavan
Aman sorgulaman yasak burda, doğrulanan yalan (yalan)
Memleketimde insanlar bir manzara uzakta
Hepimiz tutsaksak tel örgülü çevrili çocuklar gibi
Nazım gibi, Yılmaz Güney gibi, vatan hasretiyle yanar, barikatlar sokakta
Gecenin körü, gökyüzü dahil, tüm siyahlar ayakta
Mandela'dan sonra kimse barış da yatmaz
Prefabriklerin ömrü kaç hafta?
Van komple ayazdayken, ruhun kaç derecede yanmakta?
Sabahın sahibi var, adı Hasan Ferit
Gülüşünde kan izi var, bir gün çıkar gelir
Düzenin tam kalbinde, açılınca gedik
Üşür ölüm bile, düşer karşısında yenik
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
Karıştığında lafla gemi yürütürler yalanla
Ve çıkıp der ki, utanmadan artık analar ağlamaz
Anne Ayvalıtaş bak, öldü gitti kahırdan
Tüm bunları hesabı ise, elbet bir gün sorulacak
Farkındaydı çocuk vuran, gördü yakın mesafeden
Kapsül patlar, helak eder, on dördünde esarete
Mahkum olur, Berkin Elvan ekmek almak, felakete
Beden oldu, sonra bir kaç gazete yazdı, nezaketen
Sürgün edilir insanlar, vatanından yokluğa
Milyar kişi aç yatarken, kimse doymaz tokluğa
Kin doğurdu topluma, kim buyurdu sormi'ca'n
Kan gölünün ortasından gelen sesi, duymi'ca'z
Nasıl duymuyorsak, bunu altındalar komple karın
Devlet yardım toplar, para mermi olup yankılanır
Onca hayat kaldı yarım, bu yüzden anlı'cağın
Umutları yarın değil, sonrası yarınların
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
Hepsi ölü




Ölüler Dirilerden Çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Bugün ses tellerime kan dolmuş ah
Demek alnımıza yazılan buymuş ah
Ayık ol kazılan mezarlar çoklu
Bu hesabın adı gasp konmuş
Hayat kimleri yormuş?
VIP mekanlar private partiler krallar gibiyken
Zaman didaktik ilerler
Bir gecede ortak gibiyiz
Sinirliyiz ve de hortlak gibiyiz
Hep Miami hep Alplerdesiniz
Jetleriniz helikopterleriniz ah
Örtbas ettiğiniz katalog suçlar
Bu puştlar bizi aklı yok sanacak
Cinneti bastırmaz karnı tok kalmak geri bas
Salyası akar sürekli şehveti yoksuldan sağlar
En başta ağlar en başta kaçar (hah)
Çünkü kayıptan korkar
Bilmezler ne yazık en dipte yaşamak kaygıyı saklar
Statü yalnızca gökdelenlerde saygıyı sağlar
Sokakta çöpsünüz çöplükte yanan şu yangını harlar
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Bireysel herkes değil organize
Kime kol gerice'z kime yol verice'z
Erken düşün taşın yakındalar
Evcil kaplanlarınızı bir gece
Sokak köpekleri parçalar ah
Çok paran var dolup taşmış hep çantalar
Dört yanın kadın ve şık masan
Dom Pérignon ve şampanya
Tabakta en az var on gram
Yanında az pişen pirzolan
Teknen var yüz milyon dolar
Ama kafanda silah var ne yap'çan?
Adalet konuyken değinmeyen çok
Tabi korkunuz belirmeyen son
Cinayet işleyip gerinmeyen yok
Zehri ve şifayı belirleyen doz
Bir sabah bakmışsın kantarın yok
Yüzün yok aslın astarın yok
Götünde don yok bastonun yok
Saksocun yok yok
Ziynet eşyaların taşlı yüzüklerin
Biraz da nasırlı ellerde kalacak
Sigorta poliçesi AK 47 yorganların altından çıkacak
Çatık kaşlılar size çatacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...