Pandemi döneminin her ne kadar müzisyen açısından pek çok olumsuz tarafı olmuş olsa da, üretim ve sahne sanatçılarının sosyo-ekonomik durumunun daha da çok tartışıldığı mecraların artması açısından "Müzikle iyileşiyoruz" şiarından pek vazgeçecek gibi görünmüyorum ve süreci de oldukça olumlu bulduğumu bir kez daha söylemiş olayım. Bu üretimlerden biri daha geçtiğimiz günlerde (Ekim 2020) hayat buldu, kulak doldurdu, akıllara kazındı.
Öncelikle neden "Ekim"in yazıldığı gibi okunmadığı meselesini aydınlatalım; "Ekim" pek çok sırrı ve şifreyi içinde barındıran bir aydır. İsmi tarlaların ekilip biçildiği zamanı betimler (gerçi ne yazık ki memlekette sata sata ne ekilecek tarla bıraktık ne de zehirsiz toprak). Ekim ayında en sevdiğim pagan kutlaması olan "Cadılar Bayramı" vardır ve tabii ki bal kabağı çorbası yapmanın da zamanı gelmiştir artık. Doğa uykuya geçmeye hazırdır ve yağmurlar başlar. Ama Ekim, işte Ekim'dir.
Konu edip üzerine ahkam kesmeyi planladığım albümün adı da en az albümü yapan müzisyen Serkan Emre Çiftçi'ye ait olması kadar cezbetti beni. Serkan, "Ekim"in benim hissettiklerime yakın bir anlamı olduğu için albümün adını "Ekim" koymuş. Tam da bahsettiğim gibi "Ekim", bir müzikal fikrin tohumlarının ekim sürecini anlatıyor. Müzikal fikir de yıllar önce Puredata ile buluşup "yazılım, makine ve insan" birlikte müzik yapabilir mi, nasıl bir yöntem kullanılabilir, nasıl şeyler ortaya çıkabilir?" sorularıyla yakından ilgili. Serkan bu sorularla hemhal olurken, yavaş yavaş bir şeyler de yeşermeye ve kenara kayıtlar almaya başlamış. Oradan çıkan altı parçalık bir seçkiyi de Ahmet' Kenan Bilgiç yayınlamak istemiş.
İşin müzikal kısmındaki süreç ise albümün yapım süreciyle Serkan'ın içsel yolculuğunun süreciyle örtüşerek gitmiş. Tüm süreç boyunca kafasında hep "yaşamın döngüselliği", "bitişler", "yenilenmeler" ve "yeni başlangıçlar", "entropi" ve "bir şeyin bittiği yerde başkalaşmış bir şeyin yeniden başlaması" gibi konular yüklüymüş. Bu meseleler de parçaların kompozisyon sürecine direk etki etmiş.
Serkan Emre Çiftçi'yi Gevende ve Gökhan Türkmen ve Cava Grande ile yaptığı çalışmalardan hatırlayanlarınız olacaktır. Yıllarını enstrümanına vermiş, her zaman yeni bir şeyler denemeye açık ve hazır olduğunu gösteren, bunları deneyen oldukça iyi bir trompetçi Serkan. Ama aynı zamanda elektronik meselelerde de müthiş başarılı.
Bu albümü dinlerken altında kompleks örgüler yatan, deneysel bir albüm olduğunu unutmayın. Ama bu durum gözünüzü/kulağınızı korkutmasın çünkü albüm rahat dinlenen bir müzik albümü. Şöyle düşünebilirsiniz: deneysel, açık ama bir o kadar da kompleks ama rahat ama rahatlatıcı... Doğallık ve doğa ile bütünlüklü. Üstüne bir de mükemmel trompet tınıları hediye...
Albümü ilk dinlediğinizde yarattığı etki gerçekten de döngüsellik, doğum ve yaşam arasındaki denge, belki içsel çözülmeler ve çözümlemeler... Yani en azından bende yarattığı etki bu oldu. Ha, bu arada Serkan'ın da benim de naçizane önerimiz albümü iyi bir kulaklıkla dinlemeniz. O zaman her şey bambaşka olacak. Favorilerimden biri "Kervan" diğeri ise gerçek anlamda sabahı karşılayacağınız ve hatta karşılamanız gereken "Sabah" oldu. Albümdeki hiçbir parçada ayrım yapmak istemiyorum. Doğal sesler itinayla kullanılmış. Ah o "Yağmur"...
Albümün derdi midir bilmem ama bende yarattığı etki her şeye ait sesin olabileceğinin ve müzikte kullanılabileceğinin ispatı gibi. Yolu açık olsun ki olmama ihtimali yok gibi. Şifa niyetine dinleyiniz, dinletiniz.
Bu arada Lu Records tarafından yayınlanan albümün muhteşem kapak tasarımlarının sahibi ise Orhan Cem Çetin.
Ahkamlarıma devam etmek yerine aradan çekilip Serkan'ı takip edebileceğiniz ve dinleyebileceğiniz linkleri buraya bırakıyorum. İyi dinlemeler, eğlenceler, dinginlikler...
RTÜK'e Spotify gibi stream müzik ve podcast dinleme içeriğini düzenleme yetkisi verildiğini biliyor muydunuz?
Sabah kalktınız, müzik dinleyeyim demek için Spotify'ınızı açtınız. O da ne Spotify çalışmıyor! Ya da o çok sevdiğiniz "explicit" ibareli parçaya ulaşamıyorsunuz. Hatta öyle ki sabah kafanızda o şarkı ile uyanmışsınız ama dinleyemiyorsunuz.
Çıldırmamak mümkün değil.
Eh tabi çoğunuzun (kendimi ayırıyorum çünkü bu konuda çok titizim) müzik arşivini içeren hard diskleri ya yandı, ya kayboldu ya da tozlu raflarda duruyor.
İnternet erişimi olan neredeyse hemen herkesin bir Netflix bir de Spotify üyeliği var.
Neredeyse kimse artık gidip plak dışında albüm satın almıyor. Üstelik internetin çektiği her yerden de sevdiği, o anda dinlemek istediği şarkıya bir tık ile ulaşabiliyor. Ancak RTÜK konuya el koyarsa bu artık bu kadar basit olmayacak. Uygunsuz bulunan şarkılar ve podcast'ler kaldırılacak. Hatta belki de Spotify ülke genelinde yasaklanacak.
Biz bu filmi yıllar önce LastFm mevzuunda görmüş ve tecrübe etmiştik. Canımız yanmıştı! O zamanlar LastFm'in şimdiki Spotify kullanıcı sayısı kadar kullanıcısı da yoktu. Üstelik stream müzik dinleme bu kadar da yaygın değildi. Şimdi küçüklü büyüklü pek çok işletme Spotify'dan müzik yayını yapıyor. Hatta yeni yetme DJ'ler Spotify listelerini ortalıkta çalıyor. Spotify'a gelecek herhangi bir kısıtlamanın ne kadar çok şeyi etkileyebileceğini düşünebiliyor musunuz?
Peki ya müzisyenler? Şu anda çoğu albüm ya da single sahibi müzisyenin küçücük bir ekmek kapısı varsa bu da Spotify ve YouTube tıkları...
Elini vicdanına koyup da söyle, bu alarm ne kadar çalacak böyle!
Müzikle, müzisyenle uğraşan bir sistem var. Bir şeyler yapmazsak daha başımıza neler gelecek kim bilir.
Daha önce de söylediğim gibi müzik susarsa hayat susar/hayat durur.
Rtük'ün bahanesi vergi ama gerçek bu değil. Çünkü zaten premium kullanıcılardan %18'lik KDV alıyor. Denetleyemediği ne varsa kapatmak istiyor RTÜK, hepsi bu!
Abuk sabuk içerikteki TV programlarına ve dizilerine izin veren RTÜK bugün ne dinleyeceğine karar vermekle kalmıyor, müzisyenlerin de kendisini var ettiği yegane yerlerden birini de yok etmek istiyor.
İki dudağın arasında hayat yaşamaktan sıkılmadınız mı? Ben çok sıkıldım ve stream müzik dinleme platformuma el sürdürmemek için elimden geleni yaparım. Ha Spotify'ın da kendi içinde yok mu sıkıntıları var elbette şunu bi atlatalım da onu da yazarız elbet!
Yıllardır süre gelen bir durum var memlekette, üstelik müzik piyasasında çalışanların yakından bildiği bir durum: eğlence aslında ulusal yaslarda bitmez, sadece müzik susturulur. Oysa kahkaha attıran diziler ve izlerken sevincin ve heyecanın tavan yaptığı futbol müsabakaları her daim devam eder. Ama nerede içinden müzik geçen herhangi bir etkinlik vardır hemen iptal edilir, sesi kısılır ya da tamamen kapatılır.
Müziğin içine doğmuş, müzikle büyümüş ve hayatının tamamı müzik olan biriyim. Hayatım bu ve geçimimi de bu yolla sağlıyor(dum). Hatta birbiriyle bağıntılı olsa da ekonomimi döndürmek için Dr. Jekyll Mr. Hyde misali takılıyorum. Çoğu müzisyen arkadaşım da benim gibi müzikle ilgili bir dolu iş yapıyor. Gündüzleri öğretmen kimliğimizi üstümüze takıp öğrencilerimize yetişmeye, akşamları da organizasyon işlerindeki görevlerimize dönüyoruz ya da dönüyorduk. Bazılarımız sahne önünde bazılarımız ise sahne arkasındaki misyonlarını yükleniyor ve birlikte üretiyoruz ya da üretiyorduk. Yıllardır birlikte hareket edemediğimiz için istikrarsız bir şekilde geçimimizi sağlamaya çalışıyoruz. Pek çoğumuzun sosyal güvencesi yok, önemli bir kısmımız için ise emeklilik asla ulaşamayacağımız hayal. Hem memleketin müzik piyasasında yer alıp hem de aynı aile içindeyseniz de bu istikrarsızlık daha çok kanınıza dokunuyor. Hatta iş bulamadığınız zamanlarda kanınız çekiliyor çünkü enstrümanınıza ya da ekipmanınıza yapmanız su ve hava kadar ihtiyacınız olan malzemeleri bile karşılayamaz hale geliyorsunuz. Bir de konunun motivasyon kısmı var elbette...
Bir müzisyeni sahnesinden, seyircisinden ayırmak onun kolunu kanadını kesmek gibi bir şey.
Sıkı okuyucularım bilir, 5 yıl önce İstanbul'dan Datça'ya taşındık.
O dönemde ben yine kalemimi
oynatarak geçimimi sağlamayı başarıyordum (neredeyse yıllardır yazılarımdan telif al(a)mıyorum ve pek çok farklı dinamik birleşince de bir yerlere yazı vermek içimden gelmiyor). Kendim için değil ama birlikte buraya geldiğimiz İlker için tek bir dileğim vardı, o da sahneden, seyirciden uzak kalmaması. Çünkü bunun gerçekten bir müzisyen için ne anlama geldiğini yüreğimde hissedebiliyorum. Bir de yazının başından beri bahsettiğim işin ekonomik kısmı var elbette. Bu da motivasyonun diğer kanadını temsil ediyor. Olmadık ve demin de söylediğim gibi istikrarsız bir şekilde alınan kaşeler zaten bir müzisyenin hayatını idame ettirmesi için hiçbir zaman yeterli değildi. Bu konuya ilişkin yıllarca hem ben hem de etrafımda bulunan sektör insanları bir araya gelerek kafa yormaya gayret ettik ve hiçbir sonuca ulaşamdık. Hatta yüksek lisans tezimi "Türkiye'de İnternet Sonrası Değişen Müzisyen Kimliği" kisvesi altında "müzisyen nasıl kurtulacak" üzerine kurgulamaya gayret ettim. Çeşitli çıkarımlar ve çözümler de önerdim. Bu çözümlerin başında da müzisyenin özerkliği geliyordu. Özellikle de dijital platformlarda birçok müzisyenin hakkının yendiğini ve halen de yenilmekte olduğuna birebir tanıklık ettim. Katakulliyle gelmeyenler zaten zemin kaygan olsa da kendi yollarında emin adımlarla yürümeyi sürdürüyorlar(dı).
Gelelim profili kızartma meselesine. Profilimizi kızartıyoruz çünkü sahne emekçileri olarak kırmızı alarmdayız! Bu sektör sadece Türkiye'de değil bütün dünyada ölüyor. Hatta profili kırmızıya döndürme eylemini başlatan ekibin küçük bir araştırma sonucunda Güney Afrika'daki sahne emekçileri tarafından ortaya atıldığını da buldum. Zaten Türkiye'de paylaşılan metnin de ne kadar çeviri koktuğunu fark etmişsinizdir. Güney Afrika'da #LightSAred ismi/hashtag'iyle başlatılan kampanya/eylem 5 Ağustos 2020 tarihi için çağrıda bulunmuş ve şöyle demiş, "Etkinlik endüstrisi ölüyor ve bizler görmezden geliniyoruz. Endüstrinin hayatta kalmak uğruna savaşmasına yardımcı olmak için yürekleri bizimle çarpan herkesi 05 Ağustos'ta kırmızı renkte SA'yı yakmaya çağırıyoruz!" Olay memlekete 1 aydan fazla bir süre sonra intikal etti ve hepimiz profilimizi kırmızıya boyadık. Peki bir talebimiz var mı? Şimdiye kadar profilini kırmızıya boyayan kimsenin hükümetten bir şey talep ettiğine ne yazık ki tanıklık etmedim. Hatta kendi dayanışma ağını bile kurduğunu üzülerek söylüyorum ki henüz görmedim (bu kampanyadan çok daha önce harekete geçmiş olan Olta Dayanışma'yı konun dışında tutuyorum).
Önceliğimizin, kimden ne istediğimizi bilmek olduğunun altını çizmek isterim. Açık hava konserlerini iptal etmek yerine yeni bir düzenleme ile gündeme getirmek, mekanlara kredi, sahne emekçilerine eşit bir miktarda fon sağlamak, yerel yönetimlerin online etkinlikler düzenleyerek katkıda bulunması, bu aralar gayet iyi durumda olan dijital müzik platformlarının konuyla ilgili katkı sağlaması, telif arttırması, izleyicilerin/dinleyicilerin daha fazla duyarlı olması (bir tık da olabilir, bir lira da), basında daha fazla yer alabilmek, çok daha popüler olan isimlerin popüler olmayan müzisyenlerle etkileşimini sağlamak gibi aklıma bir takım çözümler şu anda bu satırları yazarken geliyor. Eğer bugün sadece profilimizi kırmızıya boyamakla kalırsak yarın çok geç olacak. Lütfen bir an önce kendimize çeki düzen verip taleplerimizi gerekli mercilere iletelim. Biz durumu ciddiye almazsak kimse de bizi ciddiye almayacak.
Müzisyenler başta olmak üzere bütün sahne emekçileri "ölürse" müzik de ölecek ve arkamızdan ağıt yakacak kimse tabii ki kalmayacak.
Konuyla ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:
Geçtiğimiz günlerde sevgili dostum Yasin Bozkurt'u ağırlama imkanım oldu. Misafir ettiğim müzisyen arkadaşlarımı katakulliye getirip onlarla ilgili yazmak ya da küçük bir röportaj yapmak sanırım yakında alışkanlık haline gelecek. Ancak bu söyleşinin yapılmasının en büyük nedeni ise onun müzisyenliğine duyduğum hayranlık olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Yasin Bozkurt kimdir, neler yapmıştır?
Dayılarım halk oyunları öğretmeniydi. Küçük yaşta onların etkisiyle ritim meselesi içime düştü. Yani kendimi bildim bileli odak noktam orası oldu. 20 seneyi aşkın bir süredir perküsyon öğretmenliği yapıyorum. Değirmendere'de liseye devam ederken 3 kişilik türkü grubu kurup amatörce kafelerde müzikle flört etmeye başladım. Değirmendere Fındık Festivali'nde 4 kişiden oluşan Rock grubumuzla sahneye çıktık. Ben sahnede şarkı söylemek konusunda çekinceliydim, grup arkadaşlarımın teşviki neticesinde solistleri ben oldum. Dinçer Sivri ve Alpaslan Türer ile de ilk sahneye çıkışımız böyle oldu. 20 seneyi aşkın dostluğumuz halen devam ediyor ve halen de onlarla çalışmaya büyük bir zevk ve şevkle devam ediyorum. İlk gençlik yıllarımda kendi kendime Latin perküsyon dünyasında ilerlemeye çalıştım. 1999 yılında döndüğüm askerlik sonrası İstanbul'a göçüp pop müziğin/piyasanın içine dahil oldum. Birçok farklı pop şarkıcısına perküsyon çaldım.
Buzuki Orhan Osman da çalıştığın isimlerden biri. Onunla yolunuz nasıl kesişti?
Perküsyonisti Gökhan Şahin ve Gencer Savaş'ın yönlendirmeleriyle Orhan Osman orkestrasına katıldım. Uzun yıllar aralıklarla orkestraya dahil oldum. Ardından Asmalı Mescit Cuba Bar zamanları başladı. Başta Onellia Manzano, Damaris ve İstanbul'da yaşayan Cubalı müzisyenlerin bir kısmının sahnelerinde yer aldım. Çeşitli albümlerde de çaldım. Ama en sivrilen kayıtlardan biri de Orhan Osman'ın 2011 yılında çıkardığı ve Dave Weckl, Horacio Hernandez El Negro, Mor Karbasi, Thomas Kennedy, Eric Levy, Kai Eckhardt, Sean Rickman ve Stavros Pazarentsis gibi dünyaca ünlü isimlerin yer aldığı "Turkophony" albümünün 9. parçası olan "Havana" isimli parça oldu.
İlk vokal kaydın ve parçalarının yayınlandığı albüm "Çalıjazz"dı bildiğim kadarıyla... Bahadır Tatlıöz ile nasıl bir araya geldiniz?
Sahnede tanıştık. Çaldığım müzisyenlerden birinin sahnesinde birlikte çalıştık ve böylelikle de birbirimizi sahnede tanımış olduk. Türk halk şarkılarına duyduğumuz ilgi bizi birimize daha da yakınlaştırdı. Bahadır Abi, türkülere Latin Caz alt yapısıyla aranjeler geliştiriyordu. Bu benim de odağımdaydı. Amatör olarak şarkı da söylüyor olmanın bana verdiği cesaretle 2005 yılında çıkan "Çalıjazz" albümünde hem sözü müziği bana ait olan askerde mırıldanarak yazdığım "Nemrut Kızı ve "Gel Gelin" isimli iki parçayı da albüme koyma kararı aldık. Albümde aynı zamanda Erkan Oğur ve Cem Aksel gibi müzisyenlerin de içinde olduğu albümde "Yemen Türküsü" ve "Cevizin Yaprağı" isimli türküleri seslendirdim. Albümün geri kalanında ise Bahadır Abi ile birlikte parçaları seslendirdik. Bu albüm sesimle ve kendi müziğimle hayata geçen ilk işim oldu. Bu albüm birçok konservatuarda ders olarak işlenmiş. Bu da bizi sevindirdi.
Üretim sürecin nasıl gelişiyor?
Aslında hep aklımda olan kendi şarkılarımı yapmak ve bunları sunmak konusunda sahneye çıkmaya ve kayıtlarda çalmaya başladıktan bir süre sonra motive oldum ve sonradan "Zulala" albümünün oluşmasına vesile olan ilk şarkım "Dök Dök Yerlere"yi kurcalamaya başladım. Onu da yine daha önce bahsettiğim "Nemrut Kızı" ve "Gel Gelin"de olduğu gibi sesimi sazım yaparak aklıma geldiği biçimde melodileri telefonuma kayederek oluşturdum. Melodik enstrüman çalımayı bilmediğim için önce telefona kaydediyor, üzerine sözler hayal edip yazıyorum. Ardından müzisyen dostlarımdan birine giderek tüm hayal ettiğimi deşifre ettiriyor ve kayıda hazır hale getiriyorum. Sonra da müzisyen arkadaşlarımla birlikte parçaları kaydediyoruz. Genel olarak üretim sürecim bu şekilde gelişiyor.
O zaman "Zulala"dan bahsedelim... Albüm nasıl oluştu?
Şarkılarımın aşağı yukarı demoları hazırdı. Yani kayda girmeye hazırdım. Mutfaktaki hallerini dinlettiğim dostlarımdan aldığım tepkiler beni albümü yapmaya iten sebeplerden oldu. Bir gün manevi abim, dostum Yasin Yılmaz'ın evinde otururken kayıtların ne zaman yapılacağını sordu bunun üstüne kimseyle anlaşmalı olmadığım için dostlarımın desteğiyle kimseye ve hiçbir plak şirketine bağlı olmadığım için sıra artık kayıtları yapmanın parasını kazanmakla ilgili bir soru geldiğinde soruma soru ile cevap verildi ve "Ne kadar lazım? dedi. O da arka odaya gitti, para getirdi ve albümü yapmaya hazır hale geldik. Albümü ona götüreceğim zaman da borcunu sileceğini söyledi. 7 ay sonra da albümü önüne koydum. Duygun Üstün ve Burak Özbek de aynı biçimde bu projeye destek olan iki nadide insandır. Bu projeye destek olan diğer isimler ise müzisyen arkadaşlarımdı. Albümde Korhan Ogan davul, Özgür Salıcı bas gitar, Dinçer Sivri gitar, Barış Ertürk saksafon, Hakan Çimenot trombon, Barış Yazıcı trompet, Ezgi Kaki obua, Ömer Birol keman, Kelly Brewer gitar, Duygu Çevik vokal, Uğur Göregen perküsyon, Özge Özgan vokal olarak yer aldılar. Albümdeki bir parça hariç hepsinin sözü ve müziği bana ait. Albümdeki 6 şarkıdan biri Yolda'ya ait, o da "Peynir Gemisi". Kayıtlar ve miks bir zamanlar Kadıköy Reks sinemasının karşısında olan Stüyo Red'de İlker Yetimaslan tarafından yapıldı. Mastering ise Babajim Stüdyolarında Mirko Ettore D'Agostino'nun elinden çıktı. Albüm kartonet fotoğraflarını Burak Özbek çekti ve kartonet ve benim de çok sevdiğim albüm kapak tasarımını Can Pehlivanlı yaptı. Böylelikle de "Zulala" kolektif bir gönül işi olarak ortaya çıktı.
Yolda'dan "Peynir Gemisi"ni aldın. Onlarla yolun nasıl kesişti ve neler oldu?
Perküsyonist arkadaşım Aslı Vuslateri beni Yolda ekibiyle tanıştırdığı zaman henüz Zulala"nın çalışmalarına başlamamıştık. Ekiple çok iyi dostluklarımız oldu ve Yolda'ya ben de dahil oldum. O gün bugündür, çalmam söylemem gerektiği zaman hep onlarla oldum. Yolda zaten esnek ve kervanını yolda düzen bir grup olduğu için farklı müzisyenlerin bir arada olduğu dolayısıyla da hemen her performansında ayrı bir tınıyla da karşılaşılabilen bir grup. Bazı konserlerde içine dahil olunabilir, bazılarında dışında kalınabilir ki bu Yolda'nın doğası gereği ve Yolda'yı Yolda yapan özelliktir.
Yolda'nın son albümü "Aşkın Yüzü"nde de bir parça seslendiriyorsun.
Evet, 24 Haziran 2020'de yayınlanan Yolda albümünün 3. parçası olan "Kaşif"i ben seslendirdim. Ayrıca albümdeki bütün parçaların perküsyonlarını çaldım. Pandemi öncesi kayıtları bitirmiştik. Karantina döneminde de albümün editleri yapıldı ve albüm ortaya çıktı.
Senin karantina dönemin nasıl geçti?
İlk defa başımıza gelen bir şey olduğu için bir süre konuyu anlamaya çalışmakla geçti. Daha sonrası hatırlanamaz bekleyişlerle geçti. Bu sürede çalışmak için elimden geleni yaptım. Tamamladığım birkaç parça var, onlar da kaydedilmeyi bekliyor. Ancak tabi bu süreçte inanılmaz iş kaybına uğradık bütün müzisyenler olarak. 17 yıldır tekneyi döndürdüğüm ve birçok önemli markayla çalıştığım ritim atölyesi işlerim de sekteye uğradı. Sahneler zaten herkesin bildiği gibi ne zaman açılacağı belirsiz bir biçimde kapandı. Şimdilerde de açılmış gibi görünüyorsa da aslında durum hiç de iç açıcı değil. Bu süreç gerçekten en çok eğlence sektörünü ve içinde ekmeğini kazanmaya çalışan müzisyenleri vurdu. Umarım bir an önce toparlanırız.
Başka gruplarla çalmaya devam ediyorsun sanırım, kimler var?
Pandemiden önce ara ara Grup Gündoğarken'le ve Yolda ile sahneye çıkıyordum. Bir de dediğim gibi perküsyon atölyelerime devam ediyordum.
O atölyeler hakkında daha detaylı bilgi verir misin lütfen?
Çenesi düşük bir perküsyoncu aranıyordu, beni buldular. Şarkıcı ve perküsyonist Murat Aziret bu manadaki keşfi benli sağladı ve beni dostum Erdem Genç'in şirketi olan M3 Works'e tavsiye etti. Böylelikle de bu yoldaki kariyerim başlamış oldu. GoodYear'dan Turkcell'e, Sahibinden.com'dan CocaCola'ya pek çok ünlü firma ile çalıştım. 7 Ağustos'ta da CocaCola çalışanlarına pandemi dolayısıyla online olarak ritim atölyesi yapacağım.
Biraz da teklilerinden bahsedelim mi?
Değişen sistem dolayısıyla albüm yapmanın değil de single ve EP formatlarında dijital ortamda yer almanın daha mantıklı olduğunu idrak ettim. Dolayısıyla ilk olarak "Ayva ya da Muz" isimli parçayı yaptım ve dijital platformlardan yayınladım. Aynı zamanda prodüktör de olan Türkiye'nin önde gelen tubacılarından Kemal Oksal, yine brass ustalarından saksafoncu Siney Yılmaz ve genç yeteneklerimizden tromboncu Ersin Özer, Ayva ya da Muz"u deşifre ederek kayıtlı hale gelmesine muazzam katkıları olan dostum gitarist Alpaslan Türer, yıllarca Buziki Orhan Osman'la çalışan davulcu Özgür Taş, What da Funk gibi gruplardan da bildiğimiz piyano müziğinin önemli isimlerinden Koray Üsgülen ve yıllardır birlikte çalışmaktan büyük keyif aldığım Buziki Orhan Osman parçada yer alan isimler.
Diğer teklim olan "Hudayinabit" de 2019 yılının Temmuz ayında yayınlandı. Şarkının söz ve müziği bana ait düzenlemesini de Özgür Salıcı ile birlikte yaptık.
Önümüzdeki süreçle ilgili planların neler?
Yeni yaptığım 4-5 tane şarkım var. Onların stüdyo çalışmaları için kolları sıvıyorum.
Can Ömer Uygan ismini hem kurucularından olduğu Gevende’den hem de Kam’dan hatırlayanlarınız vardır elbette. İcrasını her nerede duyarsam duyayım “Bunu Ömer çalıyor kesin” dediğim trompetçilerden. Yani karakteri müziğine yansıyan müzisyenlerden. Benim için onu özel kılan unsurların başında da karakteristik icracılığı geliyor. Son dönemde solo kaydettiği “Dan’ın Şarkısı”ile dikkatlerimizi üzerine çeken Ömer sorularımı sabırla cevapladı.
Ömer, ben seni az çok biliyorum ama yine de biraz bahseder misin, trompetle ilişkin nasıl başladı? 1998 yılında Eskişehir Konservatuvarı trompet bölümünü kazandım ve ilk hocam Mehmet Erten ile trompet çalışmalarına başladım. Ancak sonraki yıl nihai ustam Erden Bilgen’in okula gelmesi ile trompetle olan asıl ilişkim başladı diyebilirim. Erden Bilgen ile olan bu eğitim sürecimde, hocanın beni Chet Baker ile tanıştırmasıyla bu ilişki heyecanlı bir ivme aldı ve ardından ben de diğer ustalarım/feyzlerim Erik Truffaz, Nils Petter Molvaer, Miles Davis, Ergun Şenlendirici ve İmer Demirer’i takip ettim. Ve tabi 2000 yılında Gevende’yi kurmamız ve beste hayatına geçmemiz de trompet ile olan ilişkimin değişerek gelişmesi için çok önemli oldu.
“Dan’ın Şarkısı” nasıl ortaya çıktı?
Dan Yıldızı, Anadolu’da Çoban Yıldızı’na verilen bir diğer isim. Yani “Dan’ın Şarkısı” aslında Çoban’ın Şarkısı. Neden Çoban’ın Şarkısı? Çünkü müzikle uğraşan çobanı görüp dillendirdiğim yer şöyle: Çoban sazını çalışır, sanatını geliştirir ve bunu sunduğu yer ilk olarak ve zannedersem genel tavır olarak “an”dır ve o “an”da bulunan dinleyicileridir. Yani ağaçlardır, kuşlardır, çobanlığını yaptığı hayvanlarıdır, ötesinde berisinde bir dere varsa o deredir. Yani bunu yaymak gibi bir ilk derdi yoktur. Bu benim sanatla olan temel ilişkime en yakın olan ilişki diyebilirim! Buna istinaden “Dan’ın Şarkısı” için de, aslında artık sanatını/ifadesini içeriden dışarıya aktarmak ve paylaşmak isteyen bir çobanın girizgahı diyebilirim.
Collectif de Contre-déterminisme Magique (CCDM) ile buluşman nasıl gerçekleşti? Haber geçen yaz Marsilyalı sanatçı kolektifi CCDM ile birlikte çalışan ressam arkadaşım Hilal Can’dan geldi. Kolektifin karantina döneminde Fransız Radyo Kanalı Radio Galere’e hazırladığı 7 haftalık özel bir program için buluştuk. Çeşitli sanatçıların doğaçlama kayıtlarını yayımlamak üzere bir toplama gerçekleştiriyorlarmış ve o sanatçılardan biri de ben oldum. Sanırım CCDM bandcamp üzerinden toplama bir albüm de yayımlayacak.
Video Mehmet Ömür’e ait. Onunla nasıl bir araya geldiniz?
Mehmet Ömür 13 yıllık askerlik arkadaşım ve açıkçası muazzam bir görselci. “Dan’ın Şarkısı”nı kaydettiğimde fikir almak adına dinlemesi için ona yolladım ve o da bana yayımladığımız videonun taslağı ile döndü. Böylelikle organik bir şekilde ilk ifade birliğimizi kurmuş ve bir araya gelmiş olduk.
Karantina süreci senin için nasıl geçti? Üretmenin değerini anlayıp ve bunu yollarını arayıp bularak.
Kam’da durumlar nedir, yeni albüm geliyor mu? Yeni albüm gelecek elbet, şu sıralar eldekileri bir havuzda topluyoruz ve aralarından seçerek ilerliyoruz. Eylül başında İKSV Caz Festivali kapsamında bir konserimiz olacak. Kayda ne zaman gireriz o şu anda tam tarih olarak net değil. Üretim tezgahımız açık, ekleyerek ve geliştirerek ilerlemeye devam ediyoruz.
Etkilendiğin trompetçiler/müzisyenler kimler?
Nils Petter Molvaer, Arve Henriksen, Erik Truffaz, Ergun Şenlendirici, İmer Demirer, Miles Davis, Freddie Hubbard, Kenny Wheeler, Yahya Dai, Jan Garbarek, Şenol Küçükyıldırım, Şevket Akıncı, Bill Frisell, Dead Can Dance, Lisa Gerrard, Saadet Türküöz, Senem Diyici, Sidsel Endresen, Beady Belle, Sade, Pearl Jam, Eddie Vedder, Stone Gossard, Güs Weg, Pink Floyd…
Bu aralar kimlerle çalıyorsun, neler yaptın? Stüdyo kaydı olarak; Bade Nosa, Mircan Kaya, Aslıhan Kabukçu aka Noi, Selin Baycan ve Seda Eylül Tansık’ın teklileri için kendi stüdyomda solo trompet ve eşlik kayıtlarını yaptım. Circle Horn diye isimlendirdiğim, disiplinlerarası sanatçılarla işbirlikleri yaptığım bir de serim var. Galata merkezli olan bu serinin ilkini Esra Uyman’ın seması eşliğinde sanatçının kendi mekanında, ikincisini ise ressam Hilal Can’ın kendi sergisinde, tepegöz kullanarak uygulamasını yaptığı Cyclop projesi ile birleştirdik. Üçüncüsünü bu ağustos sonu Galata’da Eksibir’de gerçekleşecek olan “Kemiklerin Üstüne Şarkılar - Disiplinler Arası Temas” günlerinde, Mehmet Ömür’ün görselleri eşliğinde kayda alacağız. Bunun dışında daha yeni deneme çekimlerine başladığımız “Land Of Session” adı altında bir konser serisine başladık ve orda yine Mehmet Ömür ile beraberiz. Aynı zamanda “Dan’ın Şarkısı”nı yayımladığım ve doğaçlama odaklı kayıtlar paylaşmak üzere yola çıktığım plak şirketi Land Of Session ile aynı ismi taşıyan bu seri aslında, benim birlikte çalmayı sevdiğim ve her konser farklı müzisyen kombinasyonlarını buluşturmayı amaçladığım bir meşk ve doğaçlama buluşmaları serisi. Maksat bu kayıtları eş zamanlı videolayıp dijital mecralardan yayımlamak ve içinde bulunduğumuz kültürü paylaşmak. Ve belki de ileride, bu zamanın hallerinin bir müzik dökümanı olarak sunmak.
Türkiye’deki yeni nesil trompetçiler için ne düşünüyorsun? Çok sıkı takip ettiğimi söyleyemeyeceğim ama karşılaştıkça çok güzel seslerin geldiğini görebiliyorum. Hepimiz gibi, bazen taklit eden ve sağlam bir azınlık da olsa sadece feyz alıp kendi çizgisini oluşturan arkadaşlarımız var. Öyle ya da böyle bu çok önemli, bizim kendimizi deneyimleme ve geliştirme çabamız çok önemli çünkü. Ne diyebilirim, su akar yolunu bulur. Hepimizin yolu açık olsun. Önümüzdeki süreçte solo işlerini dinleyebilecek miyiz?
Dediğim gibi bu tekli aslında gelecek diğer çalışmaların da habercisi niteliğinde. Solo bir sürece girmek kesinlikle aklımda ancak bu süreci öncelikle “Land Of Session” konser serilerinden yayınlarla ve belki yeni teklilerle destekleyeceğim. Yine de, Kam’ın ikinci albümünün süreci öncelikli hedefim. Daha sonra net bir tarih koyacağım kendime.
Can Ömer Uygan'ı aşağıdaki linklerden takip edebilirsiniz.
Bir hayata pek çok farklı işi sığdırmış bir müzisyen, filozof, şair ve öğretmen Cavit Murtezaoğlu geçen günlerde Covid-19 yüzünden hayata gözlerini yumdu. 2009 yılında henüz taze çıkmış “Virtüözler” albümünü konuşmak bahanesiyle Yeni Aktüel Dergisi için yaptığım söyleşiden onu daha içeriden tanımak isteyenler için küçük bir derleme... İran halkının olduğu gibi Murtezaoğlu’nun da esas hayatı tam da yasaklardan sonra değişim göstermişti.
Serinin ikinci albümü de yine Putumayo'dan: "French Cafe". Bu albümü o kadar çok dinledik ki, öyle sanıyorum ki artık aile büyükleri bile içindeki parçaları ezbere ve hatta sıralamasıyla biliyorlar. Çınar mı, onun direkt ezberinde. Gerçi son zamanlarda dinlediği ve kulağını çevirdiği şarkıların skalası yaşının gerektirdiği gibi ve öyle sanıyorum ki onlara da burada yer verebileceğim.
Bu albümün elime geçmesi sık sık Fransa seyahatleri yapan ablalarımdan biri tarafından hediye edilmişti. Lale Plak, -ki "Brazilian Lullaby" albümünü oradan almış olduğumu yazıyı yayınladıktan çok sonra hatırladım-, Zihni Müzik gibi albüm satan dükkanlarımız olmasa 1990'lar ve 2000'lerin başında müziğe erişmemiz daha da zor olabilirdi. Zira eskiden Spotify mı vardı?-gerçi orada da her aradığını bulamıyorsun ya...-
Herkesin artık karışık kasedini dijital ortamlardan yapabildiği günümüz Spotify ve YouTube ortamlarının henüz bu kadar kullanılmadığı ve hatta hiç ortada olmadığı yıllarda önemli bir boşluğu doldurmuştu Putumayo. Üstelik hedef kitlesi biz bile değildik. "Etnomüzikoloji öğrenimi görüyorum" dediğimde "Ha etnik müzikler yani..." diye konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan kişilerin ağızlarına kürekle vurma istediğinin de henüz ortaya çıkmadığı çünkü zaten benim bile 9 yaşında olduğum 1991 yılında kurulmuş Putumayo. Barlarda piyano çalarak geçimini sağlayan ve çağdaş ve yerel kıyafetlerle haşır neşir olan tekstilci Dan Storper tarafından kurulmuş Putumayo. İsimini ise Kolombiya'nın Amazon bölgesindeki Putumayo Nehri'nden almış. Sık sık seyahate çıkan Dan, Nehir'den çok etkilenerek bu ismi plak şirketinin adı olarak almış. Dan ve Putumayo hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız kutsal Wikipedia'ya sorabilirsiniz. Ya da kendi internet sitelerinden edineceğiniz bilgilerle konuya biraz daha hakim olabilirsiniz. Albüm ve içinden seçtiğim parçanın bizim için olan hikayesine başlamadan önce, biraz önce fark ettiğim bir asılsız ve dayanaksız tespitimi sizinle paylaşmak isterim: Sanırım günümüzde Putumayo'nun halen toplama albüm yapabiliyor olması dışında pek de bir hükmü kalmadı. Kendimizi YouTube ve Spotify'a teslim ettiğimiz bu günlerde YL tezimde de bahsettiğim gibi internet ortamında olmayan kimse var olamayacak ve oranın gücünü keşfetmeyen kimse ne yazık ki varlığını uzun sürdüremeyecek. Belki de Putumayo bunun en iyi örneklerinden olabilir. "Tiny Desk Consert" serisi hayatımızdayken herhalde kimse artık toplama albümlerin yüzüne bakmıyordur diye düşünüyorum. Dünyanın farklı yerlerinden farklı müzisyenlerin mükemmele yakın bir sound ile canlı performansları gerçekleştirdikleri bu konser serisini izlemediyseniz hemen konuya vakıf olmak için YouTube'a bir sorun. Karşınıza çıkacaklardan ben sorumlu değilim. Eğer performans seyretmeyi seviyorsanız birkaç gününüzü ekran karşısında geçirmeye hazır olun; benden söylemesi!
Bu kadar dallanıp budaklandıktan sonra, gelelim French Cafe albümünün bizde bırakan izlerine. Çınar henüz minnoş bir bebekken ve ben ona henüz "çen büyyünçeee çen mi olacan?" diye abuklarken ve o bana gayet hayatın anlamını anlatırcasına bakarken Portekizce'den sonra sökeceği dilin Fransızca olacağını düşündürtecek kadar çok dinledik bu albümü.
En sevdiğimiz ve dönüp dönüp dinlediğimiz şarkı kuşkusuz 1961 doğumlu Fransız müzisyen Stéphane Sanseverino'nun seslendirdiği "Mal o Mains" oluşmuştur. Hatta bizim bu parçaya ve albüme bu kadar çok taktığımız dönemlerde Çınar'ın babası İlker Görgülü, Bilal Karaman ile Gipsy Swing Band'de çalıyor ve haftada bir Alt'ta sahneye çıkıyor, sahnede de konuk solistler yer alıyordu. Sibel Köse'nin olduğu konserde İlker'in bu şarkıyı Sibel'e önermiş olduğunu da biliyorum. Manuş/Manouche müziğe ailecek koptuğumuz o günlerde bu parçanın enerjisi de bize müthiş gelmişti.
Albümdeki bir diğer parça ise benim ezber etmeye niyet ettiğim. Hemen her şakıda olduğu gibi ilk bölümünü ezberleyip ikinci bölümünü salladığım ve hiçbir zaman öğrenemediğim, söz ve müziği Serge Gainsbourg'a ait olan ve -herkes için kullanmayacağım bir tabir- sanatçının 1964 tarihli "Chez Les Yé- Yé" isimli 45'liğinin B yüzünün ilk parçası olan "Elaeudanla Teïteïa" isimli parçaydı. "French Cafe" albümünün 6. parçası olup hem bizim hem de Gainsbourg'un gözbebeği olan Jane Birkin tarafından seslendiriliyor. Şimdilik konuya ve "Şanslı bi çocuğun büyürken dinledikleri"ne ilişkin söyleyeceklerim bu kadar. Serinin üçüncü yazı da yolda ya da yayınladıysam hemen yan linkte. Parçalar ise hemen aşağıda.
Her türden müzikle haşır neşir olan bir çocuğun hangi/nasıl albümlerle büyümüş olduğunu sizinle paylaşmak biraz da kendi hafızamı diri tutmak için ne kadar süreceğini bilmediğim bir seriye de başlamak istedim. Bir çocuğun büyürken maruz kaldığı müzikler tıpkı oynadığı oyuncaklar gibi onun karakterinden, şekillenmekte olan yaşam biçimine kadar hayatının önemli bir kısmına etki edecektir diye düşünüyorum ki bu düşüncemde de yalnız olmadığımı biliyorum. Konu hakkında yüzlerce makale ve hatta kitaba denk gelebilir, müziğin çocuklar üzerindeki etkisini uzman görüşlerinden de okuyabilirsiniz.
Bunlardan ilki kendi arşivimde bir sebeple bulunan Putumayo'nun "Brazilian Lullaby" albümüydü. Hastaneden eve sonra da kendimize geldiğimiz gibi o albümü CD çalara koyduk ve uzunca bir süre de sürekli çaldık. Hatta bir ara Çınar'ın Türkçe'den önce Portekizce'yi sökeceğini bile düşünüyordum.
"Brazilian Lullaby" 1999 yılında Putumayo serisinin bir albümü olarak kulaklarımıza çalınıyor. Farklı müzisyenlerden derleme bir çalışma olarak ortaya çıkan albümü bugünlerde internet ortamında bulmak birkaç yıl öncesinde mümkün olsa da şu anda mümkün görünmüyor. Ne kadar uğraşsam da albümün tamamına ne yazık ki stream ulaşamadım. En azından ben bulamadım. Yine de albüm hayatımızda çok büyük bir öneme sahip olduğu için buraya yazmak istedim. Eğer albümü siz bulursanız lütfen aşağıdaki yorumlara yazın ricasında bulunacağım. Bunu da herhalde bize çok görmezsiniz değil mi sevgili okur?
Gelelim albümde en çok aklımızda kalan parçaya, Monica Salmaso'nun söylediği "Soneca". Parça, "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" isimli peri masalından esinlenerek yazılmış. Albüm kapakçığına göre parça ilk olarak 1994 yılında Puabrazil tarafından basılan "Cançoes de Ninar" albümünde yayınlanmış. Parçanın müziği Rodolfo Stoeter sözleri ise Engar Poças'a ait.
Bu kadar teknik bilgiden sonra parçanın ve albümün bizim için yerinin ayrı olduğunu da bir kez daha söylemiş olayım.
"Putumayo da ne?" diyenler için linkini aşağıya bırakıyorum. Zira kendileri dünyanın toplama albüm yapan en iyi müzik label'larından olmanın yanı sıra Sziget Avrupa'nın büyük festivallerinde kurulan alternatif sahnelere ismini de veren bir prodüksiyon şirketi. Serinin ikinci yazısında da yine Putumayo'nun bir başka albümünden bahsedeceğimi de yazmadan etmeyeyim.
Oldukça uzun zamandır metal dinlemediğimi söyleyerek başlayayım ve katlanmakta olduğumuz şu sıcak günlerde soğuk duş etkisi yarattığını hissettiğim bir albümün çıktığını da duyurmuş olayım: 2018 yılında kurulan “Helak”ın yeni albümü “Heritor”. Metal müzik lise yıllarından beri kadrajımda değildi. Ama bu albümü anlamak için “sıradan” bir metal dinleyicisi olmak gerekmiyor. Zira yaptıkları müziğin içindeki deneysellik de benim albüme kulak kabartmama sebep olan etmenlerden.
Grup, 2018 yılında gitarist Moklich ve davulcu Onur Başkurt tarafından kurulmuş. 2019’da ise Onur Meriç’in bas gitar ve vokaliyle katıldığı grup bugünkü şeklini almış. Yalnız İlk albüm “Inferno”da vokalde Yunus Kasil’i duyuyoruz. O zaman henüz O. Meriç gruba dahil değilmiş.
Onur B. ve Moklich’in bir araya gelmesi müzikle değil, görsel sanatlar üzerinden olmuş. Onur B. Moklich ile bir albüm kapağı tasarımı işi için bir araya gelmişler. Derken Moklich ile Onur B. birlikte müzik yapmaya karar verip küçük küçük stüdyolarda doğaçlama session’lar yapmaya başlamışlar. Böylelikle ilk albüm fikirleri de etrafa saçılmaya başlamış ve kolları sıvayıp girişmişler. İlk albümün kapak tasarımı Zezeah’a ait. İkinci albüm kapağı tasarımında ise Yağız Gülseven’in imzasını görüyoruz.
Grubun bu tür müzik yapma motivasyonu, işin deneysel olma kısmından ve ülkede pek de yapılmayan bir tür olmasından geliyor. Yani gündeme bu türün alınması ihtiyacından. Doom Metal ve Hardcore Punk tavrını taşıyan Sludge Metal’i de albümleriyle birlikte gündemimize oturtuyorlar.
Parçaları genel olarak Moklich’in getirdiği temalar üzerinden kayıt yapılarak ve düzenleme fikirleriyle ortaya çıkıyor. Sözler bir takım alıntılarla oluşturuyor. İlk albümde özellikle bunu görebiliyoruz. Örneğin film sampler’larını ilk albümde duymak mümkün.
Onur Meriç’in de dahil olduğu ikinci albümde ise Onur M.’in sözlere katkısı olmuş. Hatta sonbahar ya da kışa doğru çıkacak albümde özellikle Onur M.’ten daha fazla söz olacağının da altını çizelim.
Karantina döneminde grup Onur B.’un ve Moklich’in birlikte zaman geçirmesine engel olamamış olsa da şehir dışında yaşayan Onur M. aralarına katılamamış. Moklich ve Onur B. ise sadece evde bir takım bilgisayar işlerini halledebilmiş ve ev kayıtları yapabilmişler.
Helak'ın dünya liginde müzik yapmakta olduğu buraya not edeyim. Tam da bu sebeple yurtdışı dinleyicisinin ilgisini çoktan çekmiş.
Biraz önce de bahsettiğim gibi 3. albüm hazırlık aşamasında… Parçalar da yavaş yavaş oluşuyor ve hatta önemli bir kısmının demosu hazır… Merakla bekliyor ve bu deneyimin bir parçası olmak için can atıyoruz.
Müzikle iyileşiyoruz yazı dizisine konuk olan sevgili Özge Ürer de bize Helak'ın "Akkor" isimli parçasını önermişti. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.