29 Ocak 2016 Cuma

Anlamayana Timpani Az: Mozart in The Jungle

Bu yazı Andante Dergisi'nin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.
http://www.andante.com.tr/

Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuduğumuz yıllarda da üniversitenin ilk zamanlarında da çoğu öğretmenimiz “müzisyenin politikayla ve siyasetle işi olmaz, olmamalıdır” diye diretiyordu. Eminim ki o zamanlar müziğin bu kadar kapitalizmin göbeğinde oturduğunu fark etmemelerinin ve gözleri kör öğrenciler yetiştirmelerinin gerekli bir açıklaması öncelikle kendilerine olmuştur. Çünkü artık öğretmenlerin her ne kadar üç düşünür de birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da Adorno, Edward Sait ve Jaques Attali gibi isimlere gözlerini ve kulaklarını tıkamalarına pek imkân olmadığını söylemekte yarar var. Adorno, “total olarak yönetilen bir toplumda hiçbir insan ideolojik baskıdan muaf kalamaz. Hiç kimse böyle bir toplumun paketleme, metalaştırma, ürün haline getirme gibi şeylerin bütün o malum listenin-müzik sanatının en mutluluk verici, en doyurucu yönlerinin çoğunu ele geçirmiş olduğu görüşüne karşı çıkamaz” demektedir.

Tam da buradan hareketle orman kanunlarının geçerli olduğu modern dünya düzeninde müzisyenin yerini tartışmaya başlayabiliriz. Hem de popüler kültürün yeni ürünü Mozart in The Jungle dizisi ile… New York Filarmoni’de yıllarca obua çalmış ve olan biteni ziyadesiyle kaleme almış, Blair Tindall'ın aynı adlı romanından uyarlanan bir dizi Mozart in The Jungle. Dizinin yapımını üstelenen Amazon, pek çok farklı yenilikle birlikte uyarlamaya imza atıyor. Bu yeniliklerin başında kocaman bir senaryo kadrosu ve hemen her bölümde değişen yönetmen bulunuyor. Dizinin başrol karakteri olan Meksikalı orkestra şefi Rodrigo De Souza’yı canlandıran isim çoğumuzun izlemeye doyamadığı, Amores Perros (Paramparça Aşklar Köpekler) filmiyle üne kavuşan, ardından Motosiklet Günlükleri, Babil gibi filmlerle ününü pekiştiren Gael Garcia Bernal. Obuacı Hailey rolünde ise müzisyen bir babanın kızı olan Lola Kirke'ün başarılı oyunculuğunu görebiliyoruz. 

73. Golden Globe Ödülleri'ndeki Televizyon Kategorisi’nde En İyi Televizyon Dizisi ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri’ni Mozart inThe Jungle’ın alması ise kimse için sürpriz olmadı. Çünkü Bernal’ın oyunculuğunun öyle bir ikna edici tarafı var ki, kendisinin gerçekten orkestra şefi olduğuna müzisyen olarak bile yemin edebilirsiniz. Öte taraftan şimdilik iki sezonu gösterilen ve meraklılarının üçüncü sezon için gün saydığı dizinin birinci sezonu yıldızlar geçidi gibi. İlk bölümü Joshua Bell ile açılan dizide sadece bir bölümde, Lang Lang, Emanuel Ax, Alan Gilbert gibi isimleri performanslarının dışında, herhangi bir eğlencenin içinde görebiliyoruz. İkinci sezonun ilk bölümünün ilk birkaç sekansında ise Gustavo Dudamel’i izliyoruz. Ayrıca (mecazen elbette) dizinin bir yerinde, Mozart tokatlarıyla, Beethoven ise hayatından anekdotlarla fırlayabiliyor.

Müzikal bir dizi olarak çekilen Mozart in The Jungle elbette sadece müzisyen bir seyirci kitlesini hedeflemiyor. Bu nedenle çeşitli klişeler de unutulmamış. Bir klişe olarak ‘şeytan’ yaftalaması yapılan ancak bir o kadar da kemancı rolünü abartılı ve kötü oynayan Anna Maria rölündeki Nora Arnzeder'in başarısızlığı Bernal'ın yanında parmakla gösterilir nitelikte kalıyor. Öte taraftan,  binlerce izleyicinin önünde, sahnede, bütün ışıklar çırılçıplak müzisyenlerin üzerindeyken, şeflerin aralarındaki gerilimli konuşmaları; tam eski şef Thomas Pembridge’in onlarca insan önünde piyano çalarken eşi tarafından “aldattığını biliyorum” konuşmasını yapması; müzisyenlerin bazı hallerde dünyanın en kötü insanı olabileceğinin gösterildiği sahneler pek hoş görünmese de dizinin Golden Globe’u almasının önüne belli ki geçmemiş.

Unutmadan şunu da söyleyelim ki kitabın ve dizinin alt başlığı “Sex, Drugs and Classic Music” ancak bu konu hakkında, zaten oldukça hassas bir ülke olduğumuz ve hassas dönemlerden geçtiğimiz için hiçbir şey yazmamayı tercih ediyorum. Zira zaten marjinal olarak gösterilen müzisyen güruhunun tehlikeli sulara bir adım daha yaklaşmasına gönlüm elvermiyor.

Gelelim asıl konumuza, Mozart inThe Jungle müzikal olmasının dışında şimdiye kadar müzisyen sorunlarını masaya yatırır nitelikle ortaya çıkarılmış yegâne popüler kültür yapı(t)mlarından biri olma özelliğine sahip. Bu coğrafyanın müzisyenlerinin pek aşina olmadığı ‘grev’ ve ‘lokavt’ gibi sözcükler dizide itina ile kullanıyor. Sermayedarların tekelinde olan müziğin aslında her zaman müzisyene ait olduğunu ispat ediyor.

Hayatında pek çok şeyden ödün vererek bir yerlere gelmiş müzisyenlerin hem ruhsal çöküntülerini hem de fiziksel yıpranışlarını gayet güzel örnekliyor. Müziğin acımasız tarafını, ‘yaşa hürmet’ diye bir şeyin pek az rastlanır bir durum olduğunu, müzisyen olmanın birinci şartının inat olduğunu ve hatta müzisyenliğin biraz takıntı gerektirdiğini, özellikle icracıların sanatları pahasına kendilerine verdiklerin zararın boyutunu ve bireysel açıdan pek çok zorluğu açık ve net bir biçimde ortaya koyuyor. Dizide de anlatıldığı gibi ego savaşları ise yine en çok müzisyenlere ve müziğe zarar veriyor…

Müzisyenlere aynalık görevi yapmak bir yana, sahne arkasından bihaber dinleyici kitlesine de aslında bohem görünen hayatların altındaki gizin, gidilen 'ekstra' işler olduğunu, o işlerde de zaman zaman müzisyenlerin ikinci sınıf muamele ile karşılaştığını gayet güzel niteliyor.  Konservatuar koridorlarından aşina olduğumuz gelenek ile geleceğin, yerel ile küreselin çatışmaları da net bir biçimde dizinin alt metinlerinden okunabiliyor. Az da olsa sadece müzisyenlerin anlayabileceği ağır metinlere de sahip olan dizinin en önemli özelliği kuşkusuz tam da o metinlerde okumamız gereken değişim rüzgârları…

Dizi (bir diziye ne çok şey atfetmişim), yıllarca müzisyenlerin uzak durduğu ve bıçak kemiğe dayanmadan görmekten imtina ettiği politik meselelerin, dünyanın her yerindeki müzisyenin sorunu olduğuna işaret ediyor.

Mozart in The Jungle, müzisyenlik şöyle dursun sermayenin küreselleştiği dünya düzeni içinde insan olmanın, işçi olmanın, müzik işçisi olmanın karşılığı sorguluyor.

Anlamayana timpani az.



21 Ocak 2016 Perşembe

Müzisyen örgütlenme modelleri için notlar no.1


New York Besteciler Kolektifi



 "1931-36 yılları arasında New York'ta Besteciler Kolektifi adı altında, bir grup besteci, müzikte devrim ve politik kitle şarkılarının bestelenmesi konusunda önemli tartışmalar yürüttü"[1]. Onların bu tartışmaları hızlandırmaları ve bir kolektif ile müziğin üzerine düşünmeye, düşünürken yeni ürünlere vermeye, müziğin politik analizini yapmaya duydukları gereksinime kuşkusuz Büyük Buhran etkili olmuştu.  Onlar bunu yaparken, müziğin güçlü olduğunu düşündükleri 'dili'nden yararlanacaklardı.

Kolektifte, bulunan isimler arasında Henry Cowell, Norman Cazden, Marc Blitzstein, Wallingford Riegger, Lahn Adohmyan, Elie Siegmeister, Earl Robinson ve Charles Seeger vardı[2]. Adı geçenlerin çoğu New York'un önde gelen genç ve yetenekli bestecileriydi. Yaşadıkları yüzyılın müziğini yapan besteciler...

Dertleri, cehenneme dönmüş sistemin ve bu sistem içinde şekillenen toplumsal düzene karşı bir şeyler yapmaktı: müzik. En azından müzikal teori bakımından oldukça birikimli olan Seeger'a göre bir araya gelme sebepleri buydu. Hedef ise uzun vadede çok değildi: New York işçi korolarında müzikal devrim... Bunun için de akademik müzisyenleri /bestecileri vurucu parçalar yapmak için kullanmak. Bir yanıyla elitist duyulan söz konusu bu iki hedef beraberinde bestecilerin ister istemez halkın şarkılarına yaklaşmasını gerektiriyordu. Ancak Kolektif buna pek yanaşmıyor, popüler ve halk müziğini klasik müzik formlarının 'yozlaşması' olarak görüyordu. Bu nedenle politik bilinçlendirme ile müzikal dönüştürme zaman zaman birbirine de karışıyordu.


Kolektifteki bestecilerin karşısında durduğu daha doğrusu küçümsediği müzik kesinlikle banjolu, slidelı, sıradan insanların ürettiği ve söylediği bir müzikti. Kolektifin karşı olduğu halk müziğinin kendisiydi. 1915 tarihli halk şarkılarından beslenen devrimci şarkılara bile kulaları tıkalıydı. hedefleri tarihe kalacak şarkılar yapmaktı ama beslenecekleri bütün alanları da kapatmışlardı.  Diğer taraftan, döneminin çağdaş literatürünün güçlü figürlerinden biri olarak görülen şair Carl Sandburg'un onlarca halk şarkısı örneğini barındıran American Songbag'ı basmış ve kolektifin bir parça ilgisinin kaymasına sebep olmuş, bir akademisyen olarak George Pullen Jackson'un White Spirituals in the Southern Uplands: The Story of the Fasola Folk, Their Songs, Singings, and "Buckwheat Notes" isimli yapıtı ise kısa süreli ilgilerini arttırmıştı. Bu süre zarfında baba oğul (john Lomax ve Alan Lomax) Lomaxlar, her alanda halk şarkılarını topluyor, Amerika'nın müzikal belleğini depoluyorlardı. Ama onların da sundukları pek etkili olmamıştı.

Ama halkların müziğinden kaçış yoktu. Dünya Savaşı'nın sürüklediği Ruslar, Polonyalılar, Yahudiler ve Yunanlılar işçi olarak çalışıyor ve işçi korolarında etkin rol oynuyorlardı.  Örneğin Rus müziği kolektifin ilgisini oldukça çekiyordu. Çünkü "Sosyalizm" yeni bir deneyimdi, oradan çıkacak hemen her şey yeni sayılabilirdi. Belki de bu sebeple besteciler sadece kulaklarını değil, yazdıkları müzikleri de Rus halk şarkılarından besler olmuşlardı. O müziklerin handikabı ise anlaşılmayan dillerde oluşuydu.

Kolektif, popülerleşmiş protest şarkı yaratma konusunda hiçbir başarılı sonuca imza at(a)madı... Bunun yerine Dünya Sanayi İşçileri (Industrial Workers of The World) korolarının seslendirdiği bir repertuarın oluşmasına katkıda bulundu, tarihe bunları yazılı ve basılı olarak bıraktı. 1936 yılında Amerikan halk müziğine olan bakış açısı kolektifin dağılmasına sebep oldu.

Bir kuşak sonra halk müziğini alıp ondan protest parçalar üretip, Amerika'nın dört bir yanında müziği ve işçileri örgütleyecek olan Pete Seeger, Segeer geleneğini kendi üslubunca devam ettirecekti. Bu tesadüf değildi çünkü Carl Sands adıyla bestelerini görücüye çıkaran Charles Seeger, halk müziği hakkında düşünmeye, konuşmaya ve üretmeye başlamıştı.

Ayrıca tarihe önemli bir not düşen New York Besteciler Kolektifi örgütlenecek yeni müzisyenlere hem olumlu hem de olumsuz anlamda örnek teşkil edecek bir iş ortaya çıkarmışlardı.



[1] Dunaway, David K., "Charles Seeger and Cael Sands: Tha Composers Collective Years", Society for Ethnomusicology, Vol. 24 No. 2 (May, 1980), pp. 159
[2] Ne yazık ki herhangi bir kadın müzisyen ya da müzikologdan bahsetmek mümkün değil. 

16 Ocak 2016 Cumartesi

Ve piyano keşfedildi

Temizlik işçisi gizli müzisyen

Haberi ilk gördüğümde, ustaca yapılmış bir trolleme olduğunu düşündüm. Yani böylesi bir eylem müzisyen arkadaşlara yakışırdı. Ama ne yazık ki ne kamera şakası ne de trollemeydi. Gerçekten haber değeri olduğu düşünülerek, ana akım bir haber kanılında yapılmış korkunç bir haberle karşı karşıyaydık. Haberi paylaşan sevgili Yaren Eren Budak, "Onur Ünlü acıklılığında" yorumunu esirgememişti. Aslında durumu gayet özetliyordu.

Haber, belediyelerden birine bağlı bir temizlik işçisinin iki ay önce piyano ile tanıştığını, nota bilgisinin hiç olmadığını, "parmaklarından yükselen notaların (ses denilmeye çalışıyor olsa gerek) ustaca olduğunu" anlatıyordu. Haberci soruyor "bu hangi nota sizce?",  "bilmiyorum hangi nota olduğunu... Bir gün iş çıkışı cesaretimi topladım ve geldim ilk gün üç buçuk saat çaldım, sabah kalktığımda parmaklarım şişmişti". Devam ediyor haber: ustaca yükselen melodilerin sahibi sihirli parmaklar". Belediye Başkanı açıklama yapıyor: "Yeni keşfettik. Baktık kaçamak yapmış, güzel de çalıyor..." 

Fa tuşuna basıyor usta müzisyen haber esnasında, haberci tutamıyor kendini, "bu hangi sesti?" diye soruyor, cevap: "daha çok la'ya yakın ama..." Geliyor konuşma pedallara... 250 yıllık pedalların ne işe yara(ma)dığını gayet güzel anlıyoruz. Haberin sonunda ise etrafta oturan insanların "ne kadar iyi çaldığı" hakkındaki yorumlarını izliyoruz.

Haberin neresinden tutarsanız, orası elinizde kalıyordu. "Biz işçimize iyilik yapıyoruz" diyerek ötekileştirme, küçümseme, hor görülmenin altında yatan kibir... Yoksa her taraftan üstümüze bulaşan cehalet (başka bir kelime bulamıyorum) mi? Elbette bahsettiğim cehalet habercilerin, haberi yaptıran editörün ve onu çekinmeden sunan spikerin cehaleti. "Biz de yetenekliyiz, bizim de yeteneklerimiz var" kompleksi dahi bu kadar kötü bir haberin yapılması için yeterince sebep olamaz. Bu ülkenin müzik insanları ağızlarına kadar geçim derdine batmışken, yer yer bir temizlik işçisinden dahi daha az kazanıyorken, damarlarımıza kadar giren, yatak odalarımızdan hesap soran zihniyetin yaptığı ve yaptırdığı bu haber aslında pek çok şeyi özetliyor.

Utanç duyuyorum! İnsanlığımdan utanıyorum.                                                                

Bugüne kadar bildiğim halk ozanlarının çoğunun nota bilmemesinden utanıyorum!

İşçi arkadaşıma nota öğretemediğim için utanıyorum!

.................................................................................."Topu topu yedi nota var..."

Yaren'in de dediği gibi çoğu insan bunu "komik video" statüsünde izliyor. Haber mi yoksa haberi izleyip "komik" statüsüne sokabilenler mi?

Piyanonun olduğu mekânın veya belediyenin gizli reklamını  yapmak için mi haberi yapmışlardı bilemiyorum.

Zira insanın içinde müzik aşkı var ise onu durduramazsın.


14 Ocak 2016 Perşembe

Tevfik Işıktimur ve renkleri

Onun gökkuşağı düşlediği armoniydi...

Eminim Tevfik Hoca'yı benden daha iyi anlatacak birçok müzisyen dostu vardır. Onu kaybettiğimde sadece 12 yaşındaydım. Bulduğumda ise 11 civarı. Okul açıp kapamaya meraklı yurdum bürokratlarının 1993 yılında açığı ve aynı yıl hiç zaman kaybetmeden kapattığı, ilkokuldan sonra öğrenci alan Türk Müziği Anadolu Lisesi'nin sınavını kazanmış olduğumu ilk Tevfik Hoca'dan öğrenmiştim. Kemana gitmek istiyordum (kemana gitmek isteyen pek çok olur, hele ki o yaşlarda...) Kontenjan doldu, bir de en büyük yalan söylendi: "ellerin uygun değil!" Sanki kontrbas çalacağım. Fırsat bu fırsat Tevfik Hoca aldı beni eline, verdi sazı elime, dayandı bağlama karın boşluğuma iyice, vücudumdan bir parçaya dönüşmek üzere... Ama hiçbir zaman uzvum ol(a)madı!


Sunay Akın ile... İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi
1956 yılında Tarsus'ta doğmuş. Ankara Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü'nde öğrenimine devam ederken, İ.T.Ü. Türk Müziği Konservatuarı'nı kazanmış ve orada öğrenimini tamamlamış. Nida Tüfekçi'nin asistanlığını yapmaya başlayan Işıktimur, siyasi duruşu nedeniyle muhalif olduğu okul yönetimi tarafından görevden alınmış. Farklı okullarda kora yönetmeye başlamış.  1981 yılında kurulan Halk Müziği Devlet Korosu'nun enstrüman bölümünü birincilikle kazanmış. Ancak koro hiçbir zaman fiilen harekete geçmediğinden -yine yurdum bürokrasisi boş durmuyor- o da bu göreve başlayamamış. Böbrek rahatsızlığı her  ne kadar müzik yapmasının önünde engel teşkil etse de o bir dolu projede çalmış, Türkiye müzik tarihine damga vuracak isimlere öğretmenlik yapmaya devam etmiş.  1985 yılında resmi ve kurumsal olarak öğretmenlik yapmaya başlamış.

İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Gökkuşağı grubu konseri
1989 yılında kurulan İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde de, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde kendisine yapılan yanlış iğne sonucu 39 yaşında yaşamını yitirene kadar öğretmenlik yapmayı sürdürmüştü. Ölümüne değin hem iyi bir icracı hem de çok iyi bir öğretmen olmuştu.  
Bu ülkenin başına gelmiş en iyi müzik olaylarından biriydi Tevfik Işıktimur. Bunun kıymetini bilenler halen adını zikreder, bazen de çaldıklarını, söylediklerini ona ithaf ederler. Kimlerin hocası olmamıştır ki... Sadece öğretmenlik yaptığı dönemde değil, sonraki dönemlerde de İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi olmuş herkese bir şekilde değmiştir. İlkay Akkaya'nın ve Ahmet Kaya'nın hocası olmuştur.  Benim ise öğrencisi olmaktan onur duyduğum öğretmenlerimin ilkidir Tevfik Işıktimur. Ancak üniversite yıllarında anladım bana kattıklarını... Etnomüzikoloji okumam tesadüf değildi. Bitki çaylarına olan düşkünlüğüm, dünyanın seslerine bu kadar açık oluşum ve daha bir sürü şey...

Yaşıyor olsaydı herhalde çok seslilik meselesinde uzun uzadıya tartışır, zaman zaman çatışırdık da... Öyle çok sevgi ve saygı vardı ki aramızda, birimiz diğerimizi ya ikna eder ya da olguları bir kenara bırakır kaldığımız yerden devam ederdik.  Daha doğrusu onun olgunluğu bunu yaptırırdı her ikimize de.    

Küçük olmama karşın okulda bana ve yaşıtlarıma birey gibi davranan belki de tek öğretmenimizdi. 1993 yılında defterinin bir yerine not aldığı gibi: "Benim gözümde yeri geldiğinde, dünyanın en iyi öğretmeni öğrenci, en kötü öğrencisi öğretmendir".

Tekirdağ, 1993 
Odasında demlediği çayların tadı halen damağımda. Sohbetlerimiz ve en çok da icra tavrı. Odasındaki sandalyeler dünyanın en rahat koltuğuydu benim ve muhtemelen diğer arkadaşlarım için. Ders olmadığında ve bağlamasını çalmadığında mutlaka başka müzikler dinlerdi. O oda hiç tınısız kalmazdı. Uzun yıllar sonra onun baş koyduğu meseleyi bir parça da olsa idrak ettiğimi düşünüyorum. En azından kendi payıma düşeni almıştım. Onun benim için ideali Türkiye'nin önde gelen bağlama icracılarından biri olmam yönündeydi ama ne onun ömrü ne de sistem bunu yapmamıza vefa etmedi. Şimdi durduğum yeri borçlu olduğum kişilerden biri olduğu için saygı duruşunu niteliğindeki bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum. Ama onun anısına yapılacak en değerli şey belki de tanıklarla konuşarak yapılacak bir çalışma ve kayıtlarını bulma girişimi olacaktır. Tevfik Işıktimur'un fiilen içinde bulunduğu ve adının geçtiği albümleri tespit etmekle başlanabilir mesela. 

Umarım ki en kısa zamanda yapabiliriz.


Laila geldi yıllar sonra İran'dan, uzun yıllardır arkadaştı bizimkilerle, son birkaç yılda benimle de yakın oldu. Bu yaz gelişinde sürekli bana "taik, tavik" deyip duruyor onun bağlama çalmasından bahsediyordu. Ah tabi ya nasıl da düşünemedim. Elbette ki tanışıyorlar. En yakın arkadaşlarından biri değil miydi Prof. Dr. Cemalettin Göbelez ve onunla da arkadaş değil miydi bizim Laila... Prof. Dr. Cemalettin Göbelez  'Ah Bir Ataş Ver'i çok sesli düzenlemişti. Tevfik Hoca'da bize öğretmişti koro dersinde. Annem ile pazar günleri gittiğimiz Öğretmenler Korosu'nun provalarında karşılaşır fırsatı kaçırmadan parçalar ve repertuar hakkında konuşurduk.  Nevid Kodallı düzenlemesi  'Lofçalı'yı söylemekten aldığı keyfi hatırlıyorum . Ne de çok severdi armoniyi.  Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'nun, 2000 yılında çıkan 'Anadolu Beşik' albümlerindeki 'Oy Benum Sevduceğum' adlı parçayı Tevfik Hoca'ya ithaf etmelerinin en büyük sebebi de aranjesi olsa gerek. Tevfik Hocam olsa herhalde böyle düzenlerdi. Belki de düzenlemişti... Bu sebeple de zaten, "onun düşlediği gökkuşağı armonisi ile..." diye not düşülmüş parçaya.

Böyle de bir facebook grubu kurulmuş anısına, saygıyla...



3 Ocak 2016 Pazar

Masha i Medved / Masha ve Ayı'yı dinlemek





Masha i Medved'i bilmeyenlere ön fikir için:






'Masha i Medved'i (Maşa ve Ayı / Masha ve Ayı /Masha and Bear) sevmek için birçok neden var. Çizgileri, hareketliliği, Masha'nın sevimliliği, Ayı'nın aklı başındalığı ve otoriter olma çabası, hayvanların hepsinin Masha'dan yaka silkmesi ve daha birçok güzel ayrıntı.  

Kökleri orijinal bir Rus halk masalına dayanan Masha i Medved'in,  1960'larda ilk filmi çekilmiş. Hem masalında, hem de filminde,  büyükanne ve büyükbabasıyla ormandaki bir kulübede yaşayan Mash(k)a, bir gece ormanda kaybolur ve bir eve varır. Kapıyı açar, içeri girer ve ev sahibi ayı ile arkadaş olur. 1960 yapımı filmde ayı konuşmaktadır. Masha ise nispeten çok daha uslu bir çocuktur. Filmin ve masalın sonunda Masha, büyükanne ve büyükbabasına kavuşur ve mutlu olur. 1960 marka Masha ve Ayı filminin müzikleri ise klasik, orkestral, Avrupa kökenli ama Rus esintilidir.

Dönelim günümüz Masha'sına, senaryoyu yazan ve yöneten Oleg Kuzovkov... Kuzovkov, öyle bir dizi  film yapmış ki, içinde şiddete yer yok. Çocuğun doğasını olduğu gibi anlatmakla kalmıyor, çocuklarımızın sadece sevgi dolu  ve saf varlıklar olduğunu da hatırlatıyor. Müziği, resmi hatta sinemayı bile kullanmış yönetmen, bilimsel bir takım öğelere gönderme de var. Yani filmin sanatsal ve bilimsel yönü ağır basıyor (her ne kadar en müzikal bölümünde Ayı piyanonun akordunu altına girip yapıyorsa da...).  Masha hakkında yazılabilecek tonlarca şey var. Ama benim anlatmak istediğim söz konusu çizgi filmin masumiyeti, güzelliği ve giderek iyi bir hal almasından ve oyuncak mağazalarının vitrinini süsleyecek kadar popüler olmasından ziyade, her bölümde başka bir yere evirilebilen müzikleri. 

Walt Disney'in çok sesli, bol yaylı şarkılarına alışkın bünyelerimiz için biraz daha farklı bir 'yapı'ya sahip Masha'nın şarkıları. Basit olduğu için şahane olan birkaç  tema var elbette (basitlik üzerine küçük bir not: Mozart'ın her dilde seslendirilmiş, neredeyse tüm dünya çocuklarının kendi anadillerinde ezbere bildiği K.265 /K.300e adlı yapıtı tam da basit olduğu için güzeldir). Masha'nın filmleri ve dolayısıyla müzikleriyle büyüyen çocukların müzik algısının daha farklı olacağını düşünmeden edemiyorum. Özellikle çizgi filmi orijinal dilinde izleyen çocuklar ister istemez Rusça'ya ve karakteristik olan Rusça şarkılara aşina olmaya başlıyor. Bu bizim çocukluğumuzda imkânsıza yakındı. Dolayısıyla aynı çocuklar, kendileri gibi bir çocuğu, egemen olan Walt Disney'den başka bir kimlik altında da izlemiş oluyor (tamam bağımsız yapımlar çoğaldı biliyorum). Bu yazdıklarımdan ötürü Walt Disney'i ve şahane müziklerini sevmediğim yargısının çıkarılmasını da istemeyiz.

Gelelim Masha'nın müziklerine imza atan isime. Kıt Rusçam ile anladığım kadarıyla müzikler, 1966 Odessa doğumlu kompozitör, şarkıcı ve prodüktör Vasily Bogatyrev'e ait. Bogatyrev'in ünü Rusya sınırlarını çoktan aşmış. Amerika'da ve Rusya'da birçok farklı sirkin gösterilerine müzikler yazmış. Bogtyrev'in sirk gösterileri için yaptığı müzikler (karnaval müzikleri) kendisini Masha ve Ayı'da da gösteriyor.  Örneğin çizgi film içinde sürekli değişen tona yetişmek kanlı takipten fazlasını getiriyor, çünkü ritmik kalıplar da her an değişebiliyor. Müziklerin bazen tondan tona taşındığını hissediyorsanız da kromatik armoninin nerede duracağı bazen hiç belli etmiyor kendisini. Yani Masha'nın müziklerinde her an her şey olabiliyor. Elbette kromatik armoni kullanımı çizgi filmlerde en çok karşımıza çıkan öğe,  burada da kullanımı yine aynı sebepten: hareketi vermek!


Çizgi filmin içindeki çoğu şarkı 'Katyusha' karakterinde Rus  halk şarkılarından parçalar taşıyor olsa da, dünyanın her yanından esen tınıları bu müziklerin içine ustalıkla yerleştirilmiş bir halde duymamız mümkün. bu da müziği bilen birinin elinden çıktığını ispatlar nitelikte. Tanıdık temalara gönderme ve varyantlarla bezeme, müziklerin karakterinde var:  Bazen çizgi filmde Carmen'i de duyabiliyoruz, Beethoven'ın 5. Senfonisi'ni de...  Swing temaları ve ragtime ezgileri, en iyi karnaval havasını veren türlerden oldukları için Bogatyrev'in Masha'ya yaptığı müziklerde sıkça karşımıza çıkıyor.  Bir anda evirilen tango ve /veya vals ritmi de elbette konular arasında... Hiç bilinmedik yeni temalar yok sanılmasın. Bu arada 'Rusya'da rock'ın yeri' gibi minik bir ayrıntıyı da müziklerin içinde duymak mümkün. 


Masha'nın sesi:  Alina Kukushkin  / Алина Кукушкина
Gürcistan'da saha çalışması yaptığım sırada çocukların 'Limpopo' adındaki bir gösterisine tanık olmuştum. Karaoke şarkı söylüyorlardı. Önceden kaydedilmiş şarkıların üstüne profesyonel müzisyenlere taş çıkarak düzeyde profesyonel duruşları vardı sahnede. Sovyet geleneği olup olmadığını araştırmaya ne yazık ki fırsatım olmadı ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Bu ufak nottan sonra sözü Alina Kukuşkin (Alina Kukushin /  Алина Кукушкина /  Alina Kukushikina 'e getirebilirim. Kukushkin, 2002 doğumlu bir seslendirmeci. Herhalde şu anda kariyerinin zirvesinde gibi hissediyordur ama bence yüzümüzü o coğrafyaya çevirirsek hakkında bir dolu güzel haber de alabiliriz. Hem de sadece seslendirmeci olarak da değil. Çünkü o Masha'ya sesiyle ruh veriyor. YArattığı ruhu ise müzik ile perçinliyor. 



Şimdilik Alina, Vasily ve Masha belirli bir coğrafyanın içinde anılıyorsa da proje birkaç yıl öncesinden daha kaliteli hale nasıl geldiyse, bu müzikler de aynen öyle hakkını bulacaktır (belki de buluyordur). 

Müziklerinin dünyayı değilse bile Endonezya'yı sardığı gerçeği ile karşı karşıyayız:




 Sonnot: Türkiye'de de şahane çocuk plakları yapılmış zamanında... Şimdiki ismi lazım değil yerli yapımlardaki müzik rezilliğine zamanında yer yokmuş (Disney'in kanallarını ayrı tutmaktayım, çünkü Türkçe adaptasyon ve müzikler konusunda harikalar!). Çocuk şarkılarında daha özenli, çizgi film müziklerinde ise dünya standartlarında ve çocuklara yaraşır işler yapılması temennisi ağır mı olur?

Çok iyi çocuk müzikalleri, filmleri etrafımızı sımsıkı sarsın istiyorum...