22 Nisan 2011 Cuma

'Asi çocuklar' albümde buluştu


‘Gitarın Asi Çocukları’ Ütopya Müzik Yapım tarafından tek albümde toplandı ve geçtiğimiz günlerde müzik mağazalarındaki yerini aldı. Albümü, prodüktörü Ayhan Orhuntaş’la konuştuk ve ‘asi gitaristler’inden bazılarına sorduk.

‘Gitarın Asi Çocukları’ isimli ilk albüm Türkiye’de 90’lı yıllarda çıkmıştı. O zaman, çıkan albümde dönemin asi duruşlu müzisyenlerinin şarkıları derlenmiş ve albümde toplanmıştı. İçinde, Cem Karaca, Kazım Koyuncu, Yaşar Kurt, Vedat Sakman, Yırtık Uçurtma, Nejat Yavaşoğulları, Jehat, Cahit Berkay, Taner Öngür, Serdar Öztop, Tarkan Mumkale, Armağan Sönmez ve H.Cihat Örter isimleri yer alıyordu. Bugün çıkan albümde de bir önceki albümden tanıdık isimler var. Ama bu seferki kadro daha da geniş. Türkiye’de müzisyenler tek başlarına hareket etmek konusunda oldukça başarılar. Tam da bu yüzden böyle bir albümün çıkmış olması oldukça sevindirici. Üstelik kayıtlar kulağımıza oldukları gibi yani hiçbir işlemden geçmeksizin ilk kayıt edildikleri haliyle ulaşıyor. Ütopya Müzik tarafından basılan ‘Gitarın Asi Çocukları’ albümünün elebaşı aslında Akın Ok. Onun düzenlediği ‘Gitarın Asi Çocukları’ konserlerine katılan müzisyenler onun çağrısıyla bir albümde buluştular. Albümün prodüktörü Ayhan Orhuntaş ve projeye dahil olmuş müzisyenlerin hepsi bu işin geç kalınmış bir başlangıç ve önemli bir arşiv çalışması olduğu konusunda hem fikir.

Proje nasıl ortaya çıktı?
Ben uzun zamandır Beyoğlu’nda ‘Gitarın Asi Çocukları’nın etkinlik afişlerini görüyor ve “Kim bu gitarcılar?” diye merak ediyordum. Sonra gittim ve konserleri izledim. Hatta ben de konuk oldum. Prodüktör Akın Ok’un projesi olan bu albüm üzerine çalışma gerekliliği duydum. Gitarda imza olmuş ya da imza olmaya aday isimlerin bir arada olduğu bir albümü ortaya çıkarmak istedik ve bunu yaptık. Herkes çok severek katıldı projeye. Hareket noktamız, Türkiye’de çok sayıda iyi gitaristin olmasıydı. Biz bu gitaristleri, ‘gitar çalan müzisyenler’ olarak lanse etmek ve yurtdışında da tanıtmak istedik. Albüm kapağında birkaç dil kullanmamızın sebebi. “Türkiye’de kimse görmese de biz varız” demek ve dünyaya da bunu duyurmak istedik. 

Ekip nasıl bir araya geldi, hepsinden teker teker parçalar mı istendi?

Bu albüme girememiş, Aptülika’nın da çiziminde olmayan isimler var. Gitar deyince Türkiye’de belli başlı isimler akla geliyor. Hatta buradaki herkesten izin aldık ama bazı isimler plak şirketiyle yaşadığı zorluklar gibi teknik sorunlardan dolayı albüme girmedi. Hepsine teker teker ulaştık ve bize parçalarını vermelerini istedik.
Yeniden kayıt yapıldı mı?

Hayır, yeniden kayıt yapılmadı. Çünkü çoğu kayıt evde, müzisyenlerin kendileri tarafından yapılmıştı ve onları bozmak istemedik. Hatta o kayıtlara mastering bile yapmadık ki kendi yaklaşımlarını duyabilelim. Hatta albümde ses seviyeleri arasında bu sebeple oluşmuş farklılıklar var. Müzisyenlerin, öyle duyduklarını ve bu yüzden de öyle mikslendiklerini düşündüm, buna da saygı duydum.

Albümde gitarın en asi çocuğu kim?

Bu albümde çok güzel albümler yapmış gitaristler var. Kişisel olarak soruyorsanız eğer, ayırmam mümkün değil. Murat Net içlerinde en asi isim. Hepsi asi! Hatta asi olmasına rağmen daha önce plak şirketleriyle imzaladıkları anlaşmalar yüzünden albüme alamadığımız isimler var.
Albümde çok köklü gitaristler var…

Evet. Mesela Taner Öngür. Kendisini Türkiye gitar tarihiyle birlikte anmak lazım. O anlamda köklü hakikatten. Taner Abi Türkiye’ye elektrik gitarı anlattığında kimse onun ne olduğunu anlamıyormuş. Büyük bir ihtimalle Nejat Abi de öyle… Burada birinci amacımız gitar ikincisi müzisyenlerin o gitarı hayata bakışında ve sahneye uzatışında dünya görüşü olarak vermeleri. Biz “Asi” dedik. Karşı duran, muhalif, yeni bir şey yaratmaya hazır, gitarı metafor olarak kullanan insanların bu albümde olması bizim için önemliydi.

KEMANCI’YA GİDİP GİTARİST DİNLERDİK
Albüm’de Kemancı Bar’dan bahsediliyor…
Kemancı bir dönem bu projeye destek olmuş ve ev sahipli yapmış bir mekan. Bu yüzden ilk gitarcıların bir araya geldiği gece Kemancı’da düzenlenmiş. Daha sonra davulcular gecesi de yapıldı. Belki önümüzdeki sürçte bas gitaristlere de bir gece yapılacak. Hatta bunun albümünü de düşünüyoruz. Bu süreç Kemancı’nın da içinde olduğu bir süreç. Ben de İstanbul’a ilk geldiğimde bir gitarist olarak kimlerin çaldığını görmek için kemancıya gidiyordum. Bir anlamda Türkiye’de o dönemde nabız Kemancı’da atıyordu. Sonradan diğer barlara sıçradı bu ateş.

Albümün kapağında, Shaft ve Mojo’nun da İsimleri geçiyor…
Mojo ve Shaft böyle müzisyenleri destekliyor. Biz de bu desteklerinden dolayı logolarını koyduk.
İkinci bir ‘Gitarın Asi Çocukları’ albümü çıkacak mı?
Bunu kafamda sınıflandıramadım. Yani birçok gitaristin daha bu albümde olması gerekiyordu. Bunu aslında 6–7 CD’lik bir koleksiyon halinde yapmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu çalışmaya girdiğimizde çok fazla gitaristin olduğunu gördük. Ve yüzlercesi de çıkacak. Biz de Ütopya Müzik olarak hepsini desteklemek istiyorum.

Bu albümde sorunlar yaşadınız mı?
Türkiye’de müzik endüstrisinin birçok sorunu var. En net gördüğümüz de birçok müzisyen arkadaşımızın sektör içinde sıkıntılı ilişkilere girmiş olduğu.

Türkiye’de albüm yapmak kartvizit çıkarmaya dönmüşken, böyle bir albümün getirisi ne olacak?
Albümün ticari getirisi yok. Ama hayata böyle bakıyor olsaydık çoktan hayatımızı başka bir iş sektöründe başlamış olmamız gerekiyordu. Ben müzisyenlik yaparak para kazanıyor ama oradan kazandığım parayı da buraya aktarıyorum. Bunu da kendime görev biliyorum. Benim için batmak ya da çıkmak önemli değil. Türk Rock tarihine böyle bir şey katmış olmak benim için en büyük getiri.

I
Gitarın Asi Çocukları’nın albüm kapağında Aptülika’nın çizimleri kullanılmış. Ayhan Orhuntaş Aptülika’yı da gitarın asi çocuklarından biri olarak görüyor. “Albümde olmayan isimler kapakta var. Onlar da Aptülika’nın asi gitaristleri. Hiçbir biçimde çizgisine dokunmak istemedik. Kapakta resmi olmayıp albümde olan isimler de var. Kapak bir yanıltmaca olmamalı. Özetle, üstadın çizimini değiştirmek istemedik”.  




Emekçileri bir araya topladı / Ergin Altınel
Projeye Akın Ok ve Ayhan Orhuntaş’ın çağrısıyla katıldım. Daha önce konserlere katılıyordum. ‘Gitarın Asi Çocukları’ bu işe baş koymuş sanatçıları unutmamak için önemli bir iş. Geri dönüşü zor olan sektörün için de bunu yapmak da… Projenin desteklenmesi gerekiyordu, ben de destek verdim. Emekçileri bir araya toplayan bir proje olduğu için destekledim.

Albümde adım geçtiği için çok memnunum / Yaşar Kurt
Akın Ok’un davetiyle katıldım. Gayet iyi bir proje. Albümde bir şarkımın bulunmasından ve ‘Gitar’ın Asi Çocukları’ başlığı altında adımın geçmesinden çok memnunum.

Akın OK Dostumdur / Murat Net
Akın Ok’u çok severim. Dostum ve benimle çok ilgilenmiştir. Hatırımı sormuştur ve destek vermiştir. Sağ olsun albüme layık gördüğü bir şarkımı seve seve verdim. ‘Selamiçeşme Blues’ adlı parçamın adı yanlış yazılmış olsa da kapakta resmim olmasa da albüm çok güzel.

Orhan Atasoy ve Kerim Çaplı da var / Taner Öngür
Akın Ok çok insan tanıyor ve bunları bir şekilde bir araya getirmek konusunda da çok başarılı. Albüm de ilginç olmuş. İçinde çok çok iyi müzisyenler var. Orhan Atasoy ve Kerim Çaplı da var; Taner de Nejat da… Rock piyasasında bayağı çita yükselmiş ve bunu görebiliyoruz. Albüm kapağındaki yazılar dışında albüm oldukça da başarılı.

Kayıt kalitesi de insanlar da çeşitli / Nejat Yavaşoğulları
Albüme Akın Ok’un aramasıyla dahil oldum. “Harran Ovası’nı istiyorum verir misin?” dedi ben de verdim. Bu akşamüstü arabada Burhan ve Gökhan Şeşen’le birlikte dinledik. Kayıt kalitesi de insanlar da çeşitli. Bunların bir arada olması çok güzel. Bu periyoda uygun önemli bir çalışma. Güzel ama bazı isimlerle anılan parçaları kimin çaldığını bilmiyoruz. Enstrüman çalanların listesi eksik kalmış. Bunu dışında güzel bir çalışma.

Zengin bir albüm / Cem Köksal
Sevgili Akın Ok bu projeyi gündeme getirdiğinde severek şarkımı dahil ettim. Ülkemizde bu tarz projelerin çoğalmasını dilerim ve kendisini çabalarından dolayı tebrik ederim. Albüm birçok değerli müzisyenden şarkılarla büyük bir zenginliğe sahip. Böyle bir projede yer almak sevindirici.

Ticari değil protest / Melih Güzel
‘Gitarın Asi Çocukları’ uzun zamandır var. Kemancı’da Mojo gibi yerlerde çaldık. Bu albüm tamamen müzik sanatının ticari olmayan protest kanadını temsil ediyor. Albümde daha çok rock tarzına yakın müzisyenler olsa da benim gibi akademisyenler de var. Ayrıca albüm piyasaya karşı bir duruş. Akın güzel bir birleştirici oldu. Tamamen mevcut müzik endüstrisinin içinde olan müzisyenler birleşti. Albüm üstelik tamamen siyasi de değil.



İnsanların gözlerine bakarak içini görmek lazım

Fotoğraf: Alper Ceylan


Vedat Sakman’ın yeni albümü ‘Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun’ isimli albümü geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Vedat Sakman’la albümü, kayıt edildiği yerde, Sakman Club’te konuştuk.



Vedat Sakman’ın son albümü, adını dünyanın en güzel temennilerinden birinden almış: ‘Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun’. Albümün ismi kadar içindeki parçalar da dikkat çekici. Hemen hemen hepsi birbirinden farklı türlerdeymişçesine duyulan albümdeki şarkıların hiçbiri bir diğerini yadsımıyor. Vedat Sakman tınılarına, melodilerine, şarkılarına ve tavrına alışık olanlar için albüm vazgeçilmez. Vedat Sakman’la Sakman Club’te buluşup müziği, aşkı, hayatı, dostlukları, albümde en çok geçen gözleri ve Vedat Sakman’ı konuştuk.

Şarkılarınız hep dillerde ama bu şarkıların nasıl ortaya çıktığını bilmiyoruz. Bir ilham kaynağı var mı?

İlham perileri hiçbir zaman gökten kanatlanıp uçup gelmiyor. Bu ancak masallarda oluyor. Ama duygusal penceremizin, gözlerimizin açık olması gerekiyor. Albümde de en çok gözlerden bahsediyoruz. İnsanın içini yalnızca gözlerinden görebiliyoruz. Aynı zamanda duygusal kapının açık olması gerekiyor ve bir o kadar da mantığın oturtulması... Üç dakikalık şarkıda belki bir romanı bile anlatabilirsiniz. Şarkı da böyle bir şeydir zaten. Çok sade ve öz ama içi dolu. İnsana çok kolay ulaşılabilecek bir tınıyı ve sözü bulmak için de uzun çalışmalar yapmak gerekiyor. Biz albümü bir buçuk senede yaptık mesela.

Bu sözler ve şarkılar birisi ya da birileri için mi yoksa hayata dair mi yazılıyor?

Bu birileri için tabii ki ama ‘benim birilerim’ değil. Tamamen yaşadıklarımı yazmıyorum, yaşadıklarımla yazıyorum ama başkalarının yaşadıklarını da gözlemlemek gerekiyor. İnsanların gözlerine bakarak içini görmek lazım. Karşıdan gördüğünüz bir olayı, ikili ilişkilerden ve insani boyutlarından yola çıkarak değerlendirmeli. Gözlemlediğimiz insanların yaşadıkları duyguları resmetmeye çalıştık. Sanatın temel kurallarından biri söylediklerinizin samimi olmasıdır. Biz de bunu yaptık. Bir filmi ya da oyunu izlerken eğer oyuncu rol kesiyorsa, sanatsal değerinden kaybediyor demektir. Biz abartılı sesler de kullanmadık. Mesela arabaya binersiniz arabayı kullanırken hız sizi rahatsız etmez ama yanınızdaki insan bundan rahatsız olabilir. Eğer şarkı rahatsız ediyorsa, siz o şarkıyı yapamamışsınız demektir.

ÇOK ZENGİN BİR ALBÜM

Müziklerinizde çok sık rastladığımız bir durum var: geniş bir müzik skalası. Bu albümde de blues’dan arabeske uzanan bir yelpaze var. Büyük bir zenginlik. Bu zenginlik normalde rahatsızlık verebilir ama siz yapınca öyle olmuyor…

Hatta varoş ve Orient de diyebilirsiniz. Evet, zenginlik de diyebilirsiniz. Çünkü demin bahsettiğim gibi frene basmayı biliyoruz. Arabesk bir yaşam şekli ama bir duyguyu bu türle anlatabiliyorsunuz ancak. Ki bu müziğin oluşmasının en temelinde yatan sebep de budur. O müziğin içinde ‘macun’ vardır, birçok farklı ‘gırtlak’ vardır… ‘Sözleri macunlu söylemeyince daha güzel oluyor’ mesajını da vermek istedik. Evet, bu ülkede varoşlar ve oralarda yaşanan duygular var. 8 kişi bir odada yatıyor ve onların da müziği, sesi var. “Baharda yeniden açabilmek için ölmek lazım belki” diyenler var. Bunu derken ‘macun’ yaparsak durum vahim olur. Arkasından da blues kalıplarına sahip bir şarkıyı çalınca “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” denir. Albümde şarkılar arka arkaya duruyor ve birbirlerinden rahatsız olmuyor. Onlar rahatsız olmuyorsa, kimse rahatsız olmuyor demektir.


Albümün kayıtlarından biraz bahsedebilir misiniz?
Albüm kayıtlarını Sakman Club’te yaptık. Burası aynı zamanda bir stüdyo. Burada bütün enstrümanların kanal kaydını alabiliyoruz. Bu albümdeki kayıtlar, yüzlerce gece çaldıklarımız içinden en beğendiklerimizi biraz miksleyerek ve rötuşlayarak yaptığımız şarkıların toplamından oluşuyor. Bir şarkıyı 10 ya da 20 sefer çalmışızdır, onları dinleyerek hangisinin daha doğru mesajı verdiğini ve yüreği titrettiğini bularak onu alıp buraya koyarak bu albümü yaptık. Yani albüm aslında bir ‘unplugged’. Biz burada grup çalışması yapıyoruz. Ben parçayı çalarken grubum bunun daha ne kadar güzel olabileceğini biliyor, hissediyor ve ona göre çalıyor. Her seferinde parçalar farklılaşıyor. Yani hiçbir zaman aynı olmuyor. Mesela davulcu hissettiği bir yere atak koyabiliyor.

Ercan Saatçi, hem yapımcı, hem de fotoğrafçı…

Klibi de o çekti. Hakikaten albüme inandı ve meseleyle halen uğraşıyor. Bir de İnci Rezaki tabii ki. Herkes işin bir tarafından tutuyor. Ben hariç (gülüyor). Ben albümü bitirdim, kenara çekildim. Şimdi sadece gelen soruları cevaplıyorum.

Bir süredir albüm yapmıyordunuz. İki albüm arasında neler oldu?
‘Atları da Vururlar’ müzikalini yaptım. Dizi ve film müzikleriyle uğraştım. Bunlar benim için profesyonel işler. Burada her hafta performanslarımız oldu. Cuma ve cumartesi günleri çalmaya da devam ediyoruz. Çok birikmiş şarkı oldu ve bunları da bir albümde toplamak istedik.

Albümde Mehmet Teoman’ın sözleri var. Onunla yeniden mi çalışmaya başladınız?

Mehmet Teoman’la bizim çalışmalarımız hep sürer. Birlikte yaptığımız çalışmalardan 4 tanesini de albüme koydum. Bu şarkıları sahnede de söylüyordum.

Başka isimler de var albümde…

Atilla Birkiye, Tomris Sakman ve Fredorico Garcia Lorca’dan sözler var.

Baba kız bu albümün içindesiniz. Tomris Sakman’ın sözlerini yazdığı ‘Anlıyor Olmak Sizi’ adlı şarkı da var. Bu size nasıl hissettiriyor?

Bu şarkının sözlerini kızım şiir olarak yıllar önce benim için yazmış. Onu da bana çerçeveletip doğum günümde hediye etti. Halen de onu saklarım. Bir gün gitarı alarak bunu besteledim. “Anlıyor olmak ne güzel sizi, üzülmek kelimelerinize…” diye. Albümde en çok beğenilen şarkı olarak görünüyor. Bu Tomris için de sürpriz oldu. Hiç beklemiyordu. Onun yeteneğinin olduğunu düşünüyorum. O elbette böyle söylemiyor ve söylememesi de normal. Sözleri kendisine ait olan şarkı içinse “Müzik güzel baba ama sözler hiç olmamış” demişti. Önümüzdeki zamanlarda da elime geçirdiğim şiirlerini bestelemeyi sürdüreceğim. Kızım olduğu için değil. Ama cidden heyecan verici işleri var.

Duygu Asena’nın da sözleri var…
Evet, Duygu ‘Kahramanlar Hep Erkek’  isimli bir tiyatro oyunu yazmıştı ve ben de müziklerini yaptım. Oradaki şarkılarından biri de bu ‘Bebeğim’ şarkısıydı. Böylelikle Duygu’yu da anmış olduk.

KADINLARA BU SÖZÜ SÖYLEMENİZ LAZIM

‘Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun’ inanılmaz bir söz…

Böyle bir temenniye ihtiyacımız varmış demek ki… Ama biz bu ismi koyup koymamak konusunda kararsız kaldık. Çok mu uzun olacak diye tereddüde düştük. Ama uzun değilmiş. İnsanların birbirine bunu söylemeye cidden ihtiyacı varmış demek ki. Bu albümü alıp sevgilisine götürüp hiçbir şey söylemeden vermesi bile çok anlam ifade edebilir. Ben olsam böyle yapardım. Belki bu albüm dile getirilemeyen aşklara da mesaj olabilir. Ben olsam böyle bir şey almak isterdim. Siz istemez misiniz? Birkaç sene önce Zuhal’le (Olcay) bir programdaydık. Bu şarkıyı orkestrayla çaldım. Zuhal sonra tümü erkeklerden oluşan orkestraya dönüp “Bu sözü unutmayın. Kadınlara bu sözü söylemeniz lazım. Bütün yollar açılır” dedi.  

Zuhal Olcay’la bir şeyler yapıyor musunuz, ya da yapacak mısınız?

Şu anda o Bülent’le (Ortaçgil) çalışıyor. Ama belki ileride bir şeyler yapabiliriz. Leman Sam’la bir albüme başladık. Henüz karakalem çalışmasını yapıyoruz. O da güzel şeyler seçmiş. Çünkü müzikal olgunluk döneminde. Çok güzel bir albüm olacağını düşünüyorum. Tam bir Leman Sam albümü ve dillere düşecek şarkılar olacak bu albümde.

Siz bu gibi ikili projeler yapıyorsunuz ve bunu seviyorsunuz. Oysa özellikle müzikte ikili işlerde kimyanın tutması çok önemli değil mi?

Aynı dili konuştuğumuz insanlar olunca doku tutuyor ve doğru bir şeyler ortaya çıkıyor. Ama evet, bu evlilik gibi bir şey… Diğer türlüsü yapılan işe mutlaka yansır.

Başka projeler var mı?
Ömer Hayyam müzikalini hazırlıyorum şu anda. Sahnede de o parçaların birçoğunu çalıyoruz. Bu oyun devlet tiyatrolarında da oynanacak. Ayrıca klasik rock temelli bir sountrack’i de olacak. Daha sonra aynı anlayışla, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan’dan oluşan bir beşleme yapmayı düşünüyoruz. Bunlar büyük projeler. Gitarı elime alıp Mevlana’ya “Ne söylerim” diye düşünüyorum. Onların uhrevi yönleri değil de, insani yönlerini anlatmak istiyoruz. Şimdi bunların belge ve bilgilerini toplama aşamasındayız.

Hafta sonları başka olur Sakman Club’te
Sakman Club’teki her konserin çok keyifli geçtiğini söylüyor Sakman ve ekliyor, “Bizim bir de mutfağımız var: Sakman Mutfak. Orada lezzetli yemekler, burada da iyi bir müzik dinletebilmek amacıyla yola çıktık ve yedinci seneye geldik. Burası insanların gerçekten mutlu oldukları bir yer. Sahnede çalanlar da çok mutlu oluyor. Özetle burada insani ve duygusal bir alışveriş oluyor. Mutluluk verici bir yer. Ben de hafta sonları çalıyorum burada ve o zamanı da iple çekiyorum. Hafta sonu gelip bizimle yaşamanız lazım. Her cuma, cumartesinin şekli birbirinden farklı. Çünkü insanlar değişik. Sahneyi de bu şekillendiriyor. Buraya gelip onu yaşamak bu yüzden önemli. Biz sahnede mutluyuz”.


 


Dinleyin, 'Keyfiniz Güzel Olsun'

Hayatını müzikle iç içe sürdüren gitarist Barış Bölükbaşı, 'Keyfimiz Güzel Olsun' adlı solo albümüyle ilk kez dinleyicisinin karşısında.


Barış Bölükbaşı müziğe ortaokul yıllarında org çalarak başlamış, ilk kez Beatles'ın 'Revolver' albümünden etkilenmiş ve gitar çalmaya karar vermiş. Gitarı ilk eline aldığı andan itibarense beste yapmaya başlamış. Lise yıllarında 'Bekarlar' isimli bir grup kurmuş, 10 yıl kadar birlikte müzik yapmışlar. Daha sonra grup, çoğumuzun bir dönem yakından takip ettiği, bildiği ve iki albüme imza atan 'Kim Bunlar' olarak adını değiştirmiş.
Bölükbaşı, halen birlikte çalıştığı Kıraç'la 2001 yılında Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü'nde okurken tanışıyor. 'Yaptığı televizyon programlarında, yurtiçi-yurtdışı konserlerinde hep onunla birlikte çalıştım. Bu sayede pek çok farklı müzisyenle tanışma ve birlikte çalma imkanı buldum. 2003 yılından itibaren İsmail Soyberk, Mert Topel, Bülent Ay ve Ümit Onartan'la birlikte kurduğumuz Fenomen isimli grubumuzla caz yapmaya başladık ve 2006 yılında da bir albüm yayınladık'. Barış'ın birlikte çalıştığı bir diğer grup ise 'Acayip Şeyler' albümüyle tanıdığımız Luxus.

Barış, 20 yılı aşkın süredir birikimi olan ve deneyimlerini katarak oluşturduğu parçalarını toparladığı albümünün prodüktörlüğünü de kendi üstlenmiş. 'Bekarlar' grubu zamanından tanıştığı MFÖ'nün Fuat'ı Fuat Güner'den müziğe dair çok şey öğrendiğini söylüyor. Aynı zamanda 'Alternatif Gitar Etüdleri' isimli bir kitabı da bulunan Barış Bölükbaşı'nın 'Keyfimiz Güzel Olsun' albümünde 8 Türkçe, 2 İngilizce toplam 10 şarkı bulunuyor. Barış'ın ilk klibi İngilizce şarkılardan biri olan 'In Pictures'a çekildi.

Sanatçı, albümde İngilizce şarkı olmasının sebebiniyse 'Henüz başka bir dil bilmiyorum ama öğrenirsem diğer albümlerimde başka dillerden de şarkılar koyarım' sözleriyle açıklıyor.

Dahi Piyanist Chick Corea, İstanbul’u çok seviyor



Piyanonun Efendisi, Chick Corea bu hafta dünyanın en önemli vibarafon sanatçısı Gary Burton’la birlikte CRR’de sahneye çıkacak. Corea’ya Burton’la olan müzikal ilişkisini, yeni müziklerle ilişkisini ve çok sık gelip konserler verdiği İstanbul’u sorduk.





Chick Corea, uzaktan da olsa cazla ilgilenenlerin mutlaka bildiği bir isim. 1941 doğumlu piyanist ve besteci Corea, birçok müzisyenin önünde saygıyla eğildiği başta 16 adet Grammy olmak üzere birçok ödüle sahip, dillerden düşmeyen caz standartlarının yaratıcısı bir müzisyen. Corea, özetle cazın üstadı, piyanonun duayeni. Daha önce de Türkiye’de defalarca konser veren sanatçıyı İstanbullular Perşembe günü bir kez daha izleme fırsatı yakalayacak. Üstelik dünyanın en ünlü vibrafon sanatçısı Gary Burton’la birlikte. Chick Corea ve Gary Burton ikilisi, 1972 yılında ‘Crsytal Silence’ adlı bir albüm yapmış ve büyük yankı uyandırmıştı. Derken, ‘Duet’ ve ‘Like Minds’ albümleri ikilinin birlikte yaptığı ve caz dünyasının en önemli albümleri oldu. 2007 yılında ‘Crsytal Silence’ albümünün 35 yılı vesilesiyle bir araya gelip konserler vermiş ve albümün ‘ hali olan ‘New Crystal Silence’ı çıkarmıştı. Bu albümle ikili, 2008 yılında Grammy almış ödüllerine bir yenisini daha eklemişlerdi. 31 Mart Perşembe akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda izlenebilecek konser öncesinde Chick Corea’ya sorularımızı yönelttik. Söz konusu Chick Corea ve müziği olunca insanın kalemi titremiyor da değil.

16 tane grammy ödülüne sahip olmak nasıl bir şey?

Sadece Grammy ile ilgili konuşmak hata olur. Bu duygularım tüm ödüller için geçerli. Aldığınız her ödül diğer albümler için cesaretlendirici, destekleyici ve kesinlikle umut verici. Tıpkı konser sonrası aldığınız alkışların bir diğer konserinizi heyecanla beklemenize sebep olduğu gibi.

Çok isimle, pek çok farklı konser verdiniz. Müzik sizin için değişti mi?
Her kimle sahneye çıkarsanız çıkın, -müzikte çok daha az tecrübeye sahip biri- mutlaka müziğinize bir şeyler katıyorsunuz. Bir şekilde sahne aldığınız kişinin enerji alanına giriyorsunuz. Bir konser sonrası konserin başındaki benle sonundaki ben kesinlikle aynı kişi olmuyor. Değişim kaçınılmaz. Bu kadar bir zaman içinde bile değişim varsa yıllar yıllar içinde aynı kalabilmek, bir şeye aynı bakabilmek, aynı çalabilmek mümkün mü? Öncelikle takıntılarınız ortadan kalkıyor, yani sınırlarınız daha da genişliyor, keskin çizgiler ve kurallar daha yumuşak hale geliyor. Ama bugüne kadar değişmeyen kurallarınız varsa, kaldıysa işte o sınırlar daha da keskin hale geliyor. Bunlar tarzınızın ana hatları, onlar değişmemeli. Yoksa kim nereye derse oraya gidersiniz ki bu o kişi adına acı olur.

Peki, müzik eskiden nasıldı şimdi nasıl?
Müzik eskiden sanki daha değerliydi, özeldi. Çünkü müziği dinlemek için çaba sarf ederdiniz. Şimdi ise her an yanınızda, belki bu açıdan bakıldığında kolay ve ucuz olması iyi. Ancak çok kolay tüketiliyor.


Gary Burton’la birlikte çalacaksınız. 1972 yılından itibaren de defalarca birlikte çaldınız. Birlikte çaldıkça zaman içinde mutlaka bir şeyler değişiyordur. Bu değişim size nasıl yansıyor?

Öncelikle sürekli bir arada değiliz, Gary’nin kendine özel çalışmaları var, aynı zamanda bir eğitmen… Bir araya geldiğimiz zamanlarda farklı kişilerle farklı alanlarla ilgili yoğun müzikal paylaşımlarımız oluyor. Bu paylaşımlardan ister istemez etkileniyor ve değişiyorsunuz. Bir zaman sonra farklı bir Corea ve farklı bir Burton olarak tekrar bir araya geldiğimizde yaşadığımız değişiklikleri paylaşıyoruz. Bunu mutlaka denemeliyiz dediğimiz şeyler oluyor. Bu süreç oldukça keyifli!

Birlikte çalmak isteyip de her hangi bir sebeple çalamadığınız kimse oldu mu? Anlatır mısınız?

Kesinlikle Bud Powell. Daha uzun yaşasaydı… Belki birlikte çalamadım ama onun için çok şey yaptım.


Türkiye’de takip ettiğiniz müzisyenler var mı?

Yılda ortalama 150 konser veriyorum. Buna yolu da eklerseniz, diğer çalışmalara, kayıtlara,  ve kendime en fazla 3 ay ayırabiliyorum. Bu da pek çok şeyi engelliyor.

TÜRK DİNLEYİCİSİNİN KARŞISINDA HEYECANLANIYORUM

Daha önce defalarca İstanbul’da bulundunuz. Sizin için İstanbul’da olmak nasıl bir şey?

Evet, İstanbul’u mesken edindim denebilir. Buraya geldiğimde çoğu zaman otel yerine arkadaşlarımın evinde kalmayı tercih ediyorum. Her uçaktan indiğimde şunu söylüyorum “Bu şehrin çok farklı bir büyüsü var”. Kesinlikle bu doğru! Ve İstanbul bu büyüsünü hiçbir zaman kaybetmiyor. Doğu ile batının bir araya geldiği en önemli ve en güzel şehir.

İstanbullu seyirciyi nasıl buluyorsunuz?

Kesinlikle derin bir müzik algısına sahipsiniz. Bu sadece eğitimle olacak bir şey değil, genlerinizde var sanırım. Ülkenizde konser vermek, Türk dinleyicisinin karşısında sahne almak beni her zaman heyecanlandırıyor. Konser sonrasında da her zaman mutlu ayrılıyorum. Bu şehri ve insanlarını seviyorum.

Bu Quartet dünya birincisi!

1. kemanda Eser Kıvrak, 2. kemanda Olgu Kızılay, viyolada Efdal Altun ve viyolonselde Çağ Erçağ... Ve karşınızda sadece Türkiye'nin değil, dünyanın bir numaralı Quartet'i.



Borusan Quartet, Türkiye'de klasik Avrupa müziği icra edip de haberi en fazla yapılan gruptur herhalde. Gürer Aykal'ın çocuğu gibi olan Borusan Quartet, Türkiye'yi dünyanın dört bir yanında temsil ediyor. Kostümlerinden aldıkları ödüllere onlar hep gündemde. Borusan Quartet elemanlarını bir arada yakalamak zor olduğundan, grubun viyolacısı Efdal Altun'la konuştuk.
- Quartet'in müzik danışmanlığını klasik Avrupa müziği, oda müziği ve yaylı sazlar dörtlüleri içinde efsane olarak bilinen Alben Berg Quartet üyelerinden, Gerhard Schulz yapıyor. Birlikte çalışma süreci nasıl gelişti?
Alben Berg Quartet artık bir arada değil ama Gerard Schulz, Esen Kıvrak vasıtasıyla grubun danışmanlığı yapmaya başladı. Schulz ile daha çok Beethoven, Mozart ve Schubert gibi bestecilerin yapıtlarını çalışıyoruz. Schulz'un sunduğu repertuar üzerinde uzmanlaşmak üzereyiz.
- Başka kimlerle çalıştınız?
İcracılıkta, öğrenme süreci hiç bitmiyor ve üstelik sürekli kendini ilerletmek zorunlu. Maxim Vengerov, Jashua Epstein ve Juilliard Quartet gibi kişi ve grupların çalışmalarına katılabildiğimiz için şanlıyız.
- Türkiye'de Quartet olmak zor mu?
Daha önce kurulan oda müziği gruplarının çoğu imkansızlıklar yüzünden dağıldı. Gürer Aykal bize bol bol tembih etti ve hala da ediyor; 'sakın kavga etmeyin ve kimsenin sözüne bakmayın, sadece yolunuza bakın...'

TÜRK BESTECİLERLE GELEN BAŞARI
- New England Oda Müziği Vakfı'nın düzenlediği yarışmada birinci oldunuz. Yarışmadan ve sonraki süreçten bahseder misiniz?
Geçtiğimiz Mayıs ayında New York, Carnegie Hall'da finali gerçekleştirilen ve 88 topluluğun katıldığı 2010 ICMEC Uluslararası Oda Müziği Topluluğu Yarışması'nda birinci olup altın madalya aldık. Bu yarışmadan önce hiçbirimiz daha önce bireysel olarak bile yarışmaya katılmamıştık. Yarışmaya katılmamızdaki motivasyonlarımızdan biri Amerika'ya gitmek istememizdi! Yarışmanın yaş sınırının olmaması da cabası oldu. Ön elemeyi Ulvi Cemal Erkin'in, finaliyse, Fazıl Say'ın bir bestesiyle geçtik. Amerika'da, oda müziğinin kilometre taşı eserleri çalan, yine kilometre taşı gruplara karşı Türk bestecileriyle birincilik kazandık.
- Yurtdışı konserlerinizde ne gibi deneyimler yaşıyorsunuz?
Bu konserler sayesinde ünlü isimlerle bir araya gelebilme olanağı buluyoruz. Ünlü keman virtüözü Maxim Vengerov artık sahneye çıkmayacağından birlikte çalamayacağız belki ama dünyaca ünlü çellist Yo-Yo Ma'yla aynı sahneyi paylaşma ihtimalimiz var.
- Bir albüm çalışması mı var?
İlk albüm çalışması olarak geçen Şubat ayında Borusan Müzik Evi'nde bir kayıt yaptık. Gürer Aykal'ın oğlu Can Aykal kayıt masasının, Gürer Aykal da Quartet'in başındaydı. A. Adnan Saygun'un ve U. Cemal Erkin'in yapıtlarının yanı sıra, Gürer Aykal'ın Saygun'un öğrencisiyken yazdığı 'Gürer Aykal Quartet' isimli yapıtını da çaldık ve albüme koyduk. Bu albüm yakında piyasada olacak.

ENSTRÜMANLAR BÜYÜLÜ GİBİ!

- Kullandığınız enstrümanlar da en az Quartet'in kendisi kadar konuşulmaya değer. Biraz  enstrümanlardan bahsedebilir misiniz?
Quartet'te 1590 yapımı A&H Amati 'Baron Knoop' keman, 1662 yapımı Nicolo Amati keman, 1742 yapımı Testore viyola ve 1740 yapımı Petrus Guarneri viyolonsel var. Oda müziğinde entonasyon yani enstrümanların birbiriyle uyumu son derece önemli. Enstrümanın kalitesi bir kenara dursun, eğer tınıları birbirine uyum göstermezse o müziğin dinlenilmesi zor olabilir. Bu çalgıların en büyük özelliği aynı dönemde ve aynı ekolde yapılmış olmaları. Dünyanın en ünlü keman yapımcısı Stradivarius'un ustası, Amati... Testore ve Guarneri de aynı ekolden geliyor. Hepsi İtalyan ve sesleri de birbirinin aynı. Sanki biri onlara büyü yapmış da onlar aynı sese sahip olmuş gibi. Hepsi de salon enstrümanları. Yani salonda çalındıklarında orijinal tınılarını veriyorlar. Eğer bu sazları dinleyecekseniz dibine girmememizi tavsiye ediyoruz. Çünkü en güzel tınıyı salonda ama uzaktan veriyorlar. Bir çalgının cilası bile onun tınısına etki ediyor.
- Nasıl kiralandılar?
Borusan Quartet'in 2. kemancısı Olgu Kızılay'ın önerisiyle enstrümanların kiralanması düşünüldü, ardından İsviçre'de enstrüman kiralayan Maggini Vakfı'yla iletişime geçildi. Elbette her önüne gelen müzisyen gidip bu enstrümanları kiralayamıyor. Özgeçmişiniz ve enstrümanı nasıl çaldığınız son derece önemli. Bunlar önce araştırılıyor. Vakfın başkanı İstanbul'a gelip Müzik Festivali'nde bizi dinledi, sonra önümüze son derece değerli bu enstrümanları koydu. Vakıfla, Borusan Kültür Sanat'ın işbirliği sonucunda da enstrümanlar kiralandı. 
- 18. yüzyıl yapımı, Testore'yle çalmak nasıl bir his?
Enstrümanınızı iyi bir seviyede çalıyor olmanız gerekiyor. Elinizdeki enstrümanın kalitesi, icranızı çok değiştiriyor. Bazı enstrümanların teknik zorlukları var. Böyle bir enstrümanla performans gerçekleştirdikten sonra da başka bir enstrümanla çalmak, çok kolay olmayacak. Herhalde bu enstrümanların kiralama süresi bittikten sonra başka enstrüman kiralama yoluna da gidilecektir.

Kalipso Kralı'nın oğlu artık Salsa Kralı

Fotoğraf: Alper Ceylan


Kalipso Kralı Metin Ersoy, yılların eskitemediği bir müzisyen. Oğlu da onun yolunda hızlı adımlarla ilerliyor ama tek farkla. Emir Ersoy, kalabalık orkestrası Projecto Cubano'yla ve pop müziğin önde gelen isimleriyle birlikte yaptığı '10 Şarkı 10 Şarkıcı' isimli albümüyle adından daha da sık söz ettirecek gibi görünüyor.


Metin Ersoy 60'lı yıllardan beridir Kalipsoyla iç içe. Yedek subaylığını yaptığı Kore'de bu müzikle tanışan ve Türkiye'de kalipsoyla ilgili çalışmalar yapmayı kafasına koyan Ersoy, zorlu yollardan geçtikten sonra bunu başarmış bir müzisyen.  'Gemi'de şarkısını 7'den 70'e hepimizin ezbere biliyor olması da bu başarının en büyük göstergesi olsa gerek. 'Kalipso Kralı' lakabıyla daha çok bilinen ve şarkıları dillerden düşmeyen Metin Ersoy'un oğlu da kendi gibi müzisyen. Küçük yaşlardan beri müzikle iç içe olan Emir Ersoy ise gönlünü Latin müziğine kaptırmış. 1997 yılından itibaren birçok farklı müzisyenle birlikte çalışan ve müzik hayatı boyunca başarıdan başarıya koşan Emir Ersoy da babasının yolunda. Yakında onun için de 'Latin müzik kralı' denirse şaşırmamak gerekir. Çünkü o, bu işi Türkiye'de hakkıyla yapan sayılı müzisyenlerden. Her iki müzisyenin de başarılarını, müziklerini ve anılarını konuştuk.
- Nasıl Kalipso Kralı oldunuz?
Metin Ersoy: Bu ismi bana İlham Gencer abim taktı. 60'lı yıllarda onunla radyo programları yaptım, beraber çalıştık. Lakap takıldı mı gidiyor.
- İlham Gencer dışında, Şevket Uğurluer, Erol Pekcanlar'la da birlikte çalıştınız.
M.E.: Tabii! İlhan Feyman orkestrası... Onlar çaldılar bana. Ben İsmet Siral'la İskandinav ülkelerinde dans müziği şarkıcılığı da yaptım. Ama genelde şov yapardım. Ankara konserlerim büyük olay yarattı. Gişe kırıldı. Bütün okullar hücum etmişti. Artık klasikleştik.
- Ardınızdan da oğlunuz yetişti...
M.E.: Evet, o ilk piyanonun başına oturduğunda 'Arkadaşım Eşek'i çalmıştı. Bol bol müzik dinler, söylemediğim şarkıları bulup çıkarıp önüme koyardı. O da Latin müziğin güzelliğine kapıldı. Ben 'Kalipso Kralı'ydım, oğlum 'Salsa Kralı' oldu. Küba tarzını seviyor.
- Oğlunuzla pek çok kere aynı sahneyi paylaştınız ve halen de paylaşıyorsunuz...
M.E.: En son 26 Mart'ta birlikte sahnedeydik. Benim için çok keyifliydi. Oğlum nefesimi ve ne yapacağımı biliyor ve sahnemiz de çok keyifli geçiyor. Çok güzel bir orkestrası var. Kübalı çocuklar var.  Emir'in Amerikalı arkadaşları da konserde çaldılar.
- Birlikte sahneye çıkmaya devam edecek misiniz?
M.E.: Yeni gençlik de beni tutmaya başladı. Daha ne kadar sahnede olacağım bilmiyorum. Yaşımı aldım bayağı ama demek ki müzik insanı genç bırakıyor.

ÇOCUKKEN ÇOK UTANGAÇTIM
- Kral ilan edilmiş bir müzisyenin oğlu olmak nasıl bir şey?
Emir Ersoy: Babam eski sanatçıların arkadaşı. Beraber çalışılacağı zaman diyaloglar daha çabuk ilerliyor.
- Çocukluktan beri hep sahnedeydiniz, bundan biraz bahseder misiniz?
E. E.: Utanırdım. Kimse beni sahnede çalarken görmesin isterdim. Önümde perde olmalıydı.
M. E.: Sıkılgandı. Ama sonradan açıldı.
- Sizin şu anda devam ettiğiniz birçok çalışmanız var...
E. E.: Biri 'Projecto Cubano' adını verdiğimiz büyük bir salsa orkestrası. Şu anda en aktif projemiz o. Yabancı müzisyenlerin katılımıyla sürekli konserler veriyoruz. Bazıları featuring konserler oluyor. Daha önce yaptığım enstrümantal albümümle de caz festivallerine katılıyorum.  Ankara, İstanbul festivallerinde çaldık. Amerika'da küçük bir turne yaptık. Ama en aktif projemiz bu albümü yaptığımız, 'Projecto Cubano'.
- Yaptığınız ilk iş, Alpay'la çalışmaktı...
E. E.: Evet, 1997-2000 yılları arasında birlikte çalıştık. Benim yaptığım ilk pop projesiydi. O zamana kadar kendi gruplarımla çalıyordum ve onlarla konserler yapıyorduk. Pop müzik alanında piyasaya girmem Alpay'la oldu. Ona piyano çalan arkadaşın ayrılması sonucu, onun orkestrasına katıldım. 2 gün evinde kaldım. 2 günde bütün parçalarını ezberlemem gerekiyordu. Çünkü konser vardı. Alpay Abi'yle 3 sene kadar çalıştık. Sonra onun 'Best of Alpay' albümünün aranjörlüğünü yaptım. Ardından diğer müzisyenlerle çalıştım. Keremcem, Yaşar, Sibel Tüzün, Bengü, Tarkan, Gülşen ve daha birçok sanatçıyla.

ALBÜMÜ SOKAK HAYVANLARINA ADADIK
- Albümden biraz bahseder misiniz?
E. E.: Meşhur olmuş pop şarkıcılarının meşhur olmuş şarkılarını aldık ve Latin müziğine uyarladık.  Ajda Pekkan'dan Yaşar'a, Kenan Doğulu'dan Deniz Seki'ye müzisyenlerin parçaları var albümde. Albümden önce ben Latin olabilecek 15-20 parça seçtim, onların 10 tanesini albüme koymaya karar verdim. Dolayısıyla da önce albümün adı belirlendi: '10 Şarkı 10 Şarkıcı'. O şarkıların sahiplerini stüdyoya davet edip benim için tekrar şarkıları söylemelerini rica ettim. Albümde birkaç şarkı dışında şarkıları orijinal sahipleri söyledi. Daha sonra da albümü sokak hayvanlarına adadık.

Neşeli müzik çalınca herkes dans ediyor
- Sizce Türkiye'de Salsa'ya olan ilgi nasıl?
E. E.: Salsa oldukça yaygın aslında. Neredeyse her köşe başında bir Latin dans okulu var. Nereye gidip çalsak dans eden birileri oluyor.
- Birlikte sahneye çıkıyorsunuz. Hiç zorlandığınız zamanlar oldu mu?
E. E.: Hayır. Ben ne zaman nerede ne olacağını artık ezbere biliyorum.
- ilginç anılarınız oldu mu?
M. E.:  Emir daha çok ufaktı ama piyano çalıyordu. Gittiğimiz tatil yerinde oranın animatörleriyle anlaşma yapmış ve sahneye çıkmıştım. Müzisyen lazım olmuştu ve orada bana uygun bir biçimde eşlik edecek birileri bulunamamıştı.  Emir'den bir parçada bana eşlik etmesini istemiştim. Ama onun aklı top oynamaktaydı. Geldi, çaldı ve arkasını dönüp gitmeye yeltendi. 'Oğlum hani selam verecektin' dedim. Tersi döndü herhalde, seyirciye arkası dönük bir biçimde selam verdi. Komik bir görüntüydü.

Metin Ersoy, 70'lerden bugüne 'Gemide'yi anlatıyor
''Gemi' şarkısını, 1965-70 arasında yapmıştım. 1970 yılında parça popüler oldu. 70'ler, 80'ler geçti, 90'larda Yaşar ve birileri daha parçayı söyledi. Bugün yıl 2011 ve ben halen, o parçayı söylediğimde, 7'den 70'e herkes bu şarkıya eşlik ediyor. Demek ki belleklere yerleşmiş. Şimdi şarkılar 1-2 ay sonra unutuluyor. İz bırakmak mühim. İz bıraktığım için de böyle bir delikanlı yetiştirdiğim için de mutluyum.'

Aydilge ‘Kilitler’i kırıyor



Kedine özgü yorumu ve sesiyle birçok kişiyi etkileyen Aydilge, yeni albümü ‘Kilit’le de dikkat çekecek gibi görünüyor. Pink Floyd'un efsane ses mühendisi Andy Jackson'ın da elinin değdiği albüm raflarda.

Aydilge, kendini  “kilit kırmayı ve kelepçe çözmeyi seven arsız bir müzisyen ve yazar” olarak tanımlıyor. Onun sesi Çerkezlik'ten gelen gırtlak yapısı ve küçük yaşta aldığı Türk Sanat Müziği eğitiminin etkisiyle hep dinleyicilere ‘değişik’ geldi. Yavaş yavaş ‘Aydilge sesi’ diye bir algı da oluştu. Aynı zamanda yazar ve Sound dergisi yayın yönetmeni de olan Aydilge müzik piyasasının değişik bir şeyler yapmaya çalışan müzisyenleri ayıklamak istediğini söylüyor.  “Ben sadece müziğimi yapmak istiyorum ve yapıyorum” diyen Aydilge’nin yeni albümü ’Kilit’ bu hafta raflardaki yerini aldı.

Sanırım bir önceki albümün yankıları oldukça iyi oldu… O süreçte neler yaşadınız?

‘Sobe’ albümü ve ardından çıkardığım ‘Takıntı’ single'ı beni ateşleyen çalışmalar oldu. ‘Takıntı’ aslında negatif çağrışımları olan bir kelime olsa da, insanların takıntılı aşk kavramını bu kadar rahat benimsemesi, bana şunu gösterdi. O kadar tutkusuz ve sıradan aşklar yaşıyoruz ki, insanlar ‘takıntılı’ olma halindeki tutkuyu arıyor, bütün zararlarına rağmen.  Bence de tutku iyidir, anlamsız bomboş bir hayat yaşayacağıma, tüm ateşine ve yakıcılığına rağmen tutkulu yaşamayı tercih ederim.

Giydiğiniz Kıyafet Müziğinizi Belirlemez

Müzik kanallarında klipleriniz bol bol dönüyor. Bu başarıyı nasıl elde ettiniz?

Tek düşüncem yaşam enerjisi yüksek, renkli klipler yapmaktı. Ülkemizde ne yazık ki anlamlı ve derin ya da rock'a dahil olan işler yaptığınız zaman karamsar, karanlık, hüzünlü, depresif olmanız prim yapıyor. Oysa yaptığın işin içtenliğini, derinliğini ya da ne kadar rock olduğunu giydiğiniz kıyafetin siyah ya da beyaz olması belirlemez. Renkli işlere imza atmak hafiflik ve yüzeysellikle özdeşleştiriliyor ama bu algıyı değiştirmek lazım. Karanlık olmak derin olmak için yeterli değildir. Aynı fikirleri paylaştığı için de son iki klibimi Gökhan Palas çekti. Bir de şarkı sevildikçe klibi daha çok dönüyor sanırım. Radyolarda sık sık çalınıyor, istek alıyor. Şimdi ‘Kilit’ mynet kavun'da en çok tıklanan şarkı olmuş, henüz çok yeni olmasına rağmen. Sanırım insanların ruhuna dokunabildim.


Aydilge’nin düşlerini kilitlediği sandıkları var mı?

Ben aşkla kırıyorum kilitlerimi, sadece karşı cinse duyulan aşktan bahsetmiyorum. Yaşama duyulan tutku. Zaten sevgiliye duyulan aşka benziyor! Aşık olduğunuzda, o aklınızdan çıkmaz bir türlü. Her bakışı, her sözü, her dokunuşu jilet olup içinizi keser.

‘Kilit’ nasıl ortaya çıktı?

Etrafıma baktığımda insanların yaşama sevincinin kalplerinin ortasındaki küçük bir cam şişede durduğunu ama kapağı açık unutulmuş parfümler gibi hızla uçup gitmekte olduğunu görüyorum. Azaldıkça azalan mavi bir iksir… Beni dehşete düşüren bu… Sevinçsiz yaşamda kalmak. Bütün albümün temasını bu duygu oluşturdu. Yine albümün prodüktörlüğünü ‘Sobe'de de beraber çalıştığım Cem Sarıoğlu’yla üstlendik. Beraber bestelediğimiz parçalar da var. Yine tüm sözler ve bestelerin çoğu bana ait. Alen Konakoğlu, Atakan Ilgazdağ gibi çok sevdiğim arkadaşlarımla kayıt ve düzenleme aşamasında beraber çalıştık.


Albümde başka neler var?

‘Takıntı’ dahil olmak üzere, albüm 5 yeni parçadan oluşuyor. Ayrıca ‘Sobe’ albümünden de en çok sevilen 5 parça bonus olarak yer alıyor. Pink Floyd'un efsane ses mühendisi Andy Jackson'ın ve geçtiğimiz hafta Grammy ödülü kapan, Capitol Records Kaliforniya'da çalışan tek Türk ses mühendisimiz Evren Göknar'ın da sihirli dokunuşları var. Özellikle Andy Jackson gibi bir devle çalışmak, onun şarkılarımdaki Türk ezgilerine karşı heyecan duyup beraber çalışmayı kabul etmesi, tabii çok özel bir his.

Kitaplar, albümler, dergicilik… Bu kadar iş nasıl bir arada yürüyor?

Artık bunlara radyoculuk da eklendi. Her Perşembe 22.00'de, Cem Sarıoğlu’yla Rock Fm'de Art5 Eksi 5 isimli bir program yapıyorum. Ve bütün bu farklı işleri yapmak aslında beni sağlıklı kılıyor. Uykuyla kavgalıyımdır ben. Zaman azalıyor çünkü ve ne kadar az uyursam, o kadar yaşam akar damarıma.

Önümüzdeki süreçte Aydilge neler yapacak?

10 Mart'da Ghetto'da yeni ‘Kilit’in gala konseri var. Sonra Anadolu konserlerim başlayacak. Benim konserlerimde limit yok, kurallar yok, sahte değer yargıları yok, herkes özgür... Çıldırmak, dağıtmak, ağlamak ayıp değil, hepsi güzel, hepsi kabul... Ayrıca geçen yaz Scorpions'ın önünde sahne alma şerefine erişmiştim. Bu yaz da yine dünyaca ünlü bir grubun önünde sahne alacağım ama kim olduğu bir süre sonra açıklanacak.


Fotoğrafları Mehmet Turgut Çekti

Fotoğrafları Mehmet Turgut çekti. O kadınlarla çalışmaktan ayrı bir keyif alıyor çünkü dişiliği ön plana çıkarmayı seviyor. Ama fotoğrafı çekerken öyle bir bakıyor ki,  sen de ister istemez seksi bakmak zorunda hissediyorsun. Ama o seksiliğin içinde erkeğe sunulan bir beden değil, meydan okuyan bir dil var. Ben “ağzımın kilidi eriyor seni görünce” diyebilecek kadar cesur bir kız, o da ağzının kilidi eriyen bir kızın gözündeki tutkuyu fotoğraflayabilen cesur bir adam.


Saçım da kıyafetlerim de asimetrik


 “Beni baştan yarat” dediğim biri yok. Çünkü kimsenin beni yaratmasına müsaade etmem. O zaman Aydilge’den geriye ne kalır? Ama Aydilge'nin kendi daha iyi ifade edebilmesi için görsel olarak yardım aldığım isimler var tabi. Saçlarım ve makyajım konusunda Toprak Şeker, kıyafetlerim konusunda da Ceylan Zigoşlu'dan yardım alıyorum. Saçlarım, kıyafetlerim, her şeyim asimetrik. Tıpkı ruhum gibi. Simetriden, aşırı dengeli ve kontrollü olmaktan hiç hoşlanmıyorum.

 http://www.aksam.com.tr/aydilge-kilitleri-kiriyor--25787h.html

23 Şubat 2011 Çarşamba

Cazda 'Newborn' zamanı








Çocukken eve gelen klavyenin hayatının geri kalanını kapsayacağını belki o da bilmiyordu. Ama sonraki hayatı tamamen bunun üzerine kuruldu Çağrı'nın. Ortaokuldan sonra Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nin Müzik Bölümü'nü kazandı. Lisede okurken kulaklarını caza açmıştı bile. Ders aralarında, okulda bulunan 2 kuyruklu piyanonun birinden mutlaka Çağrı'ya ait caz tınılı sesler dökülürdü. O zamandan belliydi yoluna cazla devam edeceği. Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü Piyano-Kompozisyon'unu tam burslu olarak kazandı. Ricky Ford, Tuna Ötenel, Donovan Mixon, Can Kozlu, Cengiz Baysal, Onur Türkmen ve Selen Gülün ile okul dışında da Aydın Esen gibi dünyaca ünlü isimlerle çalışma fırsatı buldu.

ÖDEVLER ALBÜMDE

Çağrı Sertel, Kaan Yıldız ve Ediz Hafızoğlu'yla üniversitede tanışmış. Yaklaşık 4 yıldır da birlikte çalıyorlar. Kayıtlarını 3 günde tamamladıkları 'Newborn' albümleri, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Albümde konuk müzisyenlerle de çalışmışlar; 'Sarp Maden, Çağ Erçağ, İmer Demirer ve Levent Altındağ bazı parçalara hayat verdiler' diyor Sertel.

Bilgi'de okurken Sertel'in ödev olarak yaptığı besteler de albümde yerini almış; 'İyi ki yapmışız o ödevleri' diyor.


POP ÇALMAK ZOR İŞ

Aslında onun klavyesine farkında olmasak da birçoğumuz aşinayız. Çünkü hep ünlü isimlerle çalışmış; Sertab Erener, Cem Adrian, Yaşar, Zuhal Olcay, Bora Uzer, Demir Demirkan çalıştığı isimlerden sadece birkaçı.

Çağrı Sertel farklı tarzlarda çalabiliyor olmasını 'Hayattaki en büyük amacım sound'a hizmet. Bu yüzden ne müzik yapılıyorsa o müziğe hizmet edecek desteği vermeye çalışıyorum' sözleriyle anlatıyor ve ekliyor: 'Müzikte stilleri ayırmamaya çalışıyorum, bir bütün olarak görüyorum. Yoksa samimiyetini kaybedersin. Hangi projede, grupta olursan ol, onun akışına gittiğin zaman hem senin çalma karakterin görünüyor, hem de yapay olmuyor. Ama tabii ki zorluğu var. Bir gün evvel Sertab'la çalıp, ertesi gün başka bir projede çalmak zor ama keyifli. Sürekli kendi projemi çalarsam da sıkılırım. Pop çalmak zor iş. Az çalmak gerekiyor çünkü orada eşlik ediyorsun.'

ÖZGE Ç. DENİZCİ

AKŞAM GAZETESİ | CUMARTESI | 13 KASIM 2010, CUMARTESİ 

ozge.denizci@aksam.com.tr

Türkiye müziği bu dergilerden okuyor

Türkiye'de dergicilik zor iş. Hele ki müzik dergisi yapıyorsanız, işiniz daha da zor. Biz de Blue Jean'den Sound'a, Andante'den Bant'a müzik dergileri hakkında bilmediklerimizi dergilerin yayın yönetmenlerine sorduk.
Türkiye'de müzik dergiciliği yapmak hayli güç. Yine de birçok dergi tüm ekonomik zorluklara rağmen halen ayakta dimdik duruyor ve müziği okumanın keyfine vardırıyor. Müzik dergisi deyince ilk akla gelen bir zamanların Hey dergisi olsa da o zamandan bu zamana kimler geldi kimler geçti... Roll, Çalıntı, Müzük, Kuara, Ve Müzik, Orkestra, Rolling Stone, Billboard, Volume ve daha niceleri. Okuyucu kitlesini yaratıp yayın hayatına devam edebilen dergilerin sayısı iki elin parmaklarını geçmese de Türkiye'de birilerinin müzik üzerine kafa yorup, yazması ve bunları dergi formatında yayınlaması son derece sevindirici. Farklı kulvarlardaki müzik dergilerinin yayın yönetmenlerine, müzik dergiciliğini sorduk...
Çok dar bir kitlemiz varAndante Dergisi Genel
Yayın Yönetmeni Serhan Bali
2002 yılının Ekim ayından beri müzik dergiciliğiyle uğraşıyorum. Andante dergisi bu yılın ekim ayında 8. yaşını bitirdi. Yurtiçi ve yurtdışından dergiye katkıda bulunan çok geniş bir yazar kadrosuna sahibiz. Ama yazı işlerinde sadece iki kişiyiz. Türkiye'de müzik dergicisi olmayı klasik müzik dergisi yayımlamak bağlamında değerlendirebilirim ancak. Ve pek de akıllıca bir iş olduğunu söyleyemem! Çünkü bu ülkede klasik müziği, dergi okuru olacak kadar ciddi ve 'içinden' takip eden kitle çok dar bir boyutta maalesef. Büyük şehirlerde konser-opera salonları doluyor, festivaller ilgi görüyor ama iş klasik müzik üzerine okumaya, bu işin kültürü hakkında bilgi-görgü artırmaya, klasik müziğin yerel ve dünya gündemini takip etmeye gelince ortam bir anda sığlaşıyor.
Örneğin gelişmiş Avrupa ülkelerinde durum böyle değil. Orada klasik müzik tutkusunu ciddiye alan dinleyici konserine-operasına da gider, radyosunu da dinler, CD kaydını da alır, dergisini de okur. Hatta düzensiz okumak şöyle dursun takip ettiği dergiye abone olur. biz Türkiye'nin tek klasik müzik dergisiyiz.
Zorluklara kulak tıkadıkBant Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aylin Güngör ve Yazı İşleri Müdürü J. Hakan Dedeoğlu  2003 yılından beri dergi çıkarıyoruz. Ama şunu söylemek lazım. Ne iki sayı yayımlanan ilk dergimiz Forward, ne de Bant tam anlamıyla bir müzik dergisi değil. İçinde sinema, sanat ve diğer konular da var. Tam bir müzik dergisi ekibiyiz ama sadece müzik üzerine olsun istemedik. Derginin çekirdek kadrosu 10-11 kişi. Bunun dışında dergiye yazı yazan, çizim yapan birçok katılımcımız var. Çekirdek kadrodan çoğu kişinin ya başka işleri var ya da öğrenciler. Türkiye'de müzik piyasası, her kanalıyla, hiçbir zaman tam olarak gelişemediği için, yayıncılığı da ona paralel olarak ilerliyor. Ama okuyucu nabzını yakalamaya çalışmaktansa ekip olarak iyi olduğuna inandığımız, güvendiğimiz müziklere yer veriyoruz, grupları Türkiye'ye getiriyoruz, konserler düzenliyoruz, yerli yeni isimlere yer veriyoruz. Müziğin insanlara ulaşma yolculuğunda kendimize düşen görevi yerine getiriyoruz. Türkiye'de dergici olmanın zorluklarına kulak tıkayıp, gittiği yere kadar gidelim diyoruz.
Utandığımız için çıkardıkDrum&Bass Magazine Genel Yayın Yönetmeni Ediz Hafızoğlu
Drum&Bass Magazine adından da anlaşılacağı üzere davul ve basla ilgili bir müzik dergisi. Okurlarımız sadece davulcular ve basçılar değil, hem müzisyenlerin geneli hem de müzisyen olmayan birçok okurumuz var. Müzik hakkında merak ettiğiniz birçok konuyu işliyoruz. Bunun yanında da sadece dergi yayınlamıyoruz, birçok etkinlik düzenliyoruz. Eğitim seminerleri, workshoplar, konserler... Sonuçta genç neslin doğru bir şekilde yönlendirilmesi için çabalıyoruz. Dergiyi çıkaralı 1 yıl oldu. Aslında biz dergici değiliz. Ben profesyonel müzisyenim, davul çalıyorum. Eşim ise bir reklam ajansında proje müdürü. Yıl 2009 olmuş, Türkiye'de hala enstrüman dergisi yayınlanmamış. Bu utançtan bir şekilde kurtulup müzisyenleri daha ileriye taşıyabilecek fikirleri onlarla paylaşmak için yola çıktık. Dergide yazan yazarların tümü profesyonel müzisyen. gönüllüler, tasarımcılar, yazar ve çizerler de eklenince bu sayı 30'u buluyor. Dergimizin gördüğü ilgiden çok mutlu ve umutluyuz.
İlk gençlik dergimizBlue Jean Yayın Yönetmeni Çağlan Tekil
Blue Jean bir müzik dergisi. İçeriğinde gençlerin ilgisini çekebilecek sinema konuları da yer almakta. Ayrıca bilgisayar oyunları ve teknoloji üzerine köşelerimiz de var Blue. Jean'le birlikte her ay iki de ek dergi veriyoruz. Bunlardan ilki rock ve metalseverler için Mart 2011'de 4 yaşına basacak olan Headbang dergisi. Diğeri ise ağırlıklı olarak teenage pop yıldızlarını konu alan Pop Up dergisi. Blue Jean'in ilk sayısı 1987 yılının Şubat ayında yayımlandı. Derginin ana kadrosu beş kişi. Ayrıca dışarıdan katkıda bulunan on civarında yazarımız var.  İnternet, radyo ve TV gibi rekabet etmeniz gereken büyük güçler var. İnsanlar okumak yerine, zahmetsiz ve ücretsiz olduğu için dinlemeyi ve izlemeyi tercih ediyorlar. Blue Jean yıllardır Türkiye'nin en iyi müzik yazarı kadrosuna sahip. Bu yüzden de güçlü rakiplere rağmen hala tercih edilen oluyoruz. Satışlarımız çok iyi. 2010'da son 5 yılın en yüksek satış ortalamasını yakaladık. Blue Jean'in okuyucusuyla daha önce çalıştığımız hiçbir yerde rastlamadığımız özel bir ilişkisi var. Türkiye'de bir müzik dergisinin 23 yıl boyunca ayakta kalabilmesinin en önemli sebebi de okuyucusuyla kurduğu bu samimi bağ.
Tam bir mucize!Jazz Dergisi Genel Yayın
Yönetmeni Zuhal Focan
1995 yılından bu yana kesintisiz Jazz Dergisi'nin yayın ve reklam yönetmeni olarak çalışıyorum. Dergide aktif olarak   5 kişi çalışıyoruz. Ama diğer yazar arkadaşlarımla birlikte     45-50 kişilik bir kadroyuz aslında. Çoğu bu müziği sevdikleri için ve bu müziği çaldıkları için dergide gönüllü ve cazsever olarak yazıyorlar. Biz dergiyi ilk çıkardığımız 1995 yılının son aylarında Türkiye'de caz CD'si anlamında henüz üretim aşaması yoktu. Artık her yerde caz var! Caz müzisyeni, her metrekarede, her türlü şartta bir şekilde müziğini yapan insan demektir. Jazz Dergisi, Boyut Yayın Grubu'nun bir dergisi olduğundan son derece şanslı. İlk piyasaya çıktığımız günden bu yana üç ekonomik kriz, bir de ondan daha fazla etkileyici olan depremi yaşadık. Neticede eğlence sektörü içinde görünen bir dergi olduğumuzdan her şeyden etkilendik. Festivaller, ertelendi, ama Jazz yine de çıktı. Ayrıca üç ayda bir çıkan, son derece özel sayılabilecek bir derginin satış fiyatının daha pahalı olması beklenir ama bir şekilde bunun da üstesinden geliniyor. Okuyucunun 6 TL'ye bu kalitede bir dergiye ulaşabiliyor olması bir mucize!
Teknoloji ve müzik dergisiSound Dergisi Editörleri Cem Sarıoğlu ve Aydilge Sarp
2004 yılında Volume Dergisi ile başlayan maceramız 2008 Aralık'tan beri Sound ile devam ediyor. İki editörümüz, üç reklam sorumlusu, bir grafiker ve 12 telifli yazarımız var. Ankara ve İstanbul'da anlaşmalı olarak çalıştığımız üç kayıt stüdyosu var. Sound'da içerik olarak prodüksiyon, enstrüman, kayıt ve canlı performans konuları işleniyor. Bu da müzik sevenlere, işin mutfak kısmında olan bitenleri, bir şarkının nasıl hayat bulduğunu görebilecekleri bir platform sağlıyor. Alanımızda tek olduğumuz için ülkemiz müzisyenlerinin faydalanabildiği tek dergiyiz. Bağımsız müzik, caz, etnik müzik, elektronik ve rock müzik alanına eş değerde yer veriyoruz. Bağımsız bir şirket olduğumuz için içerik konusunda özgür olabiliyoruz. Enstrüman alanında ise yerli üretici firmaların sesi olabilen tek Türkçe yayınız. dergilerin kapanmasına bir rakip daha elendi diye bakmak yerine, hem meslektaşlarımız için üzülüyoruz, hem de insanların müziğe olan merakının azalmasına dertleniyoruz.
Alternatif arayışındakilerin kolektif yayınıDeli Kasap Genel Yayın Yönetmeni Murat Arda
Deli Kasap bir grup müzikseverin, dağcının, rockçının, sporcunun, heavy-metal bağımlısının, punk-rocker'ın, gezginin ve huysuzun, var olan kültürel, siyasal ve sosyal iklimden memnun olmamaları; mevcut yazılı, görsel ve işitsel medyayı sıkıcı bulmaları; öfkelerini, sevinçlerini ve hüzünlerini paylaşabilecekleri ortak bir platformdan yoksun olmaları ve benzeri debdebeli gerekçelerle 'kendi düşüncelerini temsil edebilecek bir alternatif medya yaratma amacıyla' kurdukları kolektif bir basın girişimidir. Deli Kasap enternasyonalisttir. Yayınlarında aşırı sağa, köktendinciliğe, ırkçılığa karşı tavır alır. Rock'n'Roll'un kuru gürültüden ibaret olmadığının bilinciyle bir ayağı hep sokaklardadır. 2001 senesinde yayın hayatına başlayan Deli Kasap'ın internet sitesi, delikasap.com'dur. Fanzin kültürü, edebiyat, güncel ve politik eleştirilerle müzik gazeteciliğini harmanladıkları içeriğiyle, 2003 yılında 'Kemancı Zine Okurları En İyi İnternet Sitesi' ödülünü almıştır. İnternet yayıncılığına ek olarak her biri Türkiye'nin aydınlarına adanmış koleksiyon sayıları hazırlamış ve bu, özel dergi formatında limited edition olarak Deli Kasap takipçilerine sunulmuştur (Hrant Dink, Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve Can Yücel'e ithaf edilen koleksiyon baskıları toplamda 3 binin üzerinde okuyucuya ulaşmıştır). Deli Kasap; kendini kısaca 'Rock'n'Roll kültürü mecmuası' olarak tanımlar.
Biz Roll'u severdik...Roll, Express ve Bir+Bir Genel Yayın Yönetmeni Merve Erol 1996 yılının sonlarında da Roll'u yayınlamaya başladık. Express tekrar 2001'de yayınlandı, şimdi de kendisine Bir+Bir eşlik ediyor. Roll, bizim açımızdan sadece müzik dergisi değildi; güzelliği de buradaydı. Belki '90'ların canlılığı da buna imkan veriyordu. Express'in doğrudan siyasi dilinden ve dertlerinden sonra kendimizi sudan işlerle rahatlamış gibi hissetmiyorduk. O toplumsallığı müzik ve başka şeyler üzerinden düşünmeye, kurmaya başlamıştık sadece. Müzik de bu imkanı bize fazlasıyla veriyordu, müzikten başka şeyler üzerine düşünmek, tavır almak için de fazlasıyla alan açıyordu. Müziğe, müzisyenlere sevgimizin yanında, bu durum da bize bir tatmin duygusu veriyordu, aksi takdirde bu kadar uzun süre ayakta kalamayabilirdi Roll.  Aylık Express bir ihtiyaç olarak kendini hissettirince Roll'a da destek olmuş oldu. Kendi içinde bir döngüyü tamamladı Roll, özel sayılarla birlikte toplam 150 sayıda bütünlüklü bir serüven oluşturdu. Belki müzik de dünyaya bakışımızda eski ağırlığını yitirmeye başlamıştı. Ayakta ve güzel ölmesini istedik. Çok zorlanacağı günleri görmemeyi tercih ettik.
ÖZGE Ç. DENİZÇİ

18 Aralık 2010 Cumartesi

Artık Ways değil Subway (Kadıköy dergisi yazısı)


Biyografisinde, “New England Konservatuarı ‘Third Stream"’ bölümünde George Russel ve Joe Maneri’yle çalıştı, Harvard Üniversitesi’nde elektronik müzik bölümünde müzik derslerine katılarak Ivan Tchrepnin ve John Cage gibi, bu müziğin önde gelen temsilcileriyle performanslar yaptı (rd Üniversitesi ve New York). Daha sonra Berklee College of Music okulunda Ian Forman, Joe Hunt, Jamey Haddad, Giovanni Hidalgo ile çalıştı. Caz alanında, New York’ta Bern Nix (313), Cecil Taylor (Times Cafe) ve Raphe Malik’le (Toronto Jazz Festivali) birlikte çaldı. Billy Higgins, Reggie Workman ve Dewey Redman gibi ustalarla "session"lar yaptı. Boston’da, Aydın Esen, Onur Türkmen, (N.E.C) , Joshua Redman, John Lockwood (Adkins),  Avishai Cohen (Berklee), Raqip Hassan (Black Heritage Festivali),  Joe Morris, Nate McBride,  Michael Adkins (Zitegeist), Jim Hobbes, Timo Shenko (Knitting Factory, Nu Yorekans Poets Cafe, Middle East, Green Street), Eric Zinman (Zeitgeist, Bookcellar) ve daha birçok müzisyenle çaldı” gibi şeyler yazan bir insan neden Türkiye’ye geri döner?


Bu kadar yıl yurtdışında kalıp, orada burada bir müzisyenin hayal gücünü zorlayacak adamlarla beraber sahne tozunu yutup, geri dönmek hiç de akıl kârı değilmiş gibi görünüyor öyle değil mi? Şenol Küçükyıldırım’a bunu sorduğumda. Esprili bir biçimde “sence neden?” diye sorup,  “Mecburiyet” cevabını veriyor. Ama ne yazık ki Türkiye’de “her Türk asker doğar” mantığının işlediğini unutmamalıyız. İster müzisyen olsun, ister 10 numara sporcu, isterse istediğini olsun, kariyerinin doruk noktasında, belki her şeyi bırakıp, gelip en az 1 ay askerliğini yapmak zorunda.  Bu yüzden herhalde biz kadınlar daha şanslıyız. Kariyerimizi anca bir adam için falan bırakıyoruz ki o da kesinlikle kendi tercihimiz oluyor, zorunluluk değil.


Şenol’un biyografisinin gerisindeyse şunlar yazıyor: “2002’ de 12. Uluslararası Akbank Caz Festivali’nde (Babylon) kendi adını alan triosuyla (Aydın Esen, John Lockwood), 13. Uluslararası Akbank Caz Festivalivali’ nde Mother Tongue adlı grubuyla Tophane-i amire'de (Onur Türkmen, Robert Reigle, Tim Hodgkinson) Ve yine kendi adını alan ikinci triosuyla (Onur Türkmen ve Robert Reigle) Babylon’ da yer aldı.Tufts University, Mass College of Arts, MIT, University of Massachusetts, Cambridge TV’de ve Amerika’nın çeşitli yerlerinde radyo ve televizyon programlarına katıldı. Halen İstanbul’da yaşamakta olan Şenol Küçükyıldırım, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta, Boston-New York-Kanada-İstanbul ekseninde performanslarını sürdürmektedir”. Ben biyografiyi buraya direkt koydum çünkü belki de aslında Kadıköy’den kapı komşunuz olan bu sıra dışı adamı görüyor ve sevmiyorsunuzdur.  Ama gerçekten Şenol’un birlikte çaldığı / çalıştığı adamlar, onun enstrümanında ne kadar iyi olduğunun sadece küçük bir kanıtı gibi.  Üstelik bütün bunlara karşın da dünyanın en mütevazı adamı olduğunu da söylemem gerekir. Onu bazen bisikletin üstünde, kafasında kaskla görebilirsiniz. Zaten müzisyenler duyarlı insanlardır ama hiç birinin internet sitesinde Peter Singer’ın ‘Hayvan Özgürleşmesi’ kitabına veya makepovertyhistory.org sitelerine link verildiğini görmemiştim.


Şenol, geçtiğimiz aylarda Gökçen Dilek Acay, Ceylan Ertem, Can Ömer Uygan, Murat Çopur Sevket Akıncı’yla birlikte 2007 yılında oluşturduğu Ways grubuyla birçok konser vermişti. Şimdiyse bas gitarda Murat Çopur ve seslerde Ceylan Ertem’in olacağı çok daha sert bir müzikle geri döneceğini yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bana da ilk yazmak düştü. Bu arada unutmadan grubun adı Subway! Şenol’u her n Kadıköy sokaklarında görebilir, ya da bir yerlerde çarken yakalayabilirsiniz. Jam session ustasıdır kendisi, müzikte kullandığımız “kanlı takip” söylemi de onun işi! Onunla karşılaşana kadar önerimiz: http://www.myspace.com/kucukyildirim  ve / veya www.senolkucukyildirim.net’ten takip etmenizdir.

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...