Geçtiğimiz haftalarda sevgili Özge Ürer'in 'Duvar isimli
albümü, dijital platformlarda Monoplay etiketiyle yayınlandı. Şarkıların
hepsinin kendine ait olduğu albümde son dönemde birçok farklı ve iyi projeye
imza atmış ve atmakta olan müzisyen kadrosu bulunuyor.
"Tutkuyla şarkı nasıl söylenir?" diye soracak
olursanız, bu topraklarda somut olarak gösterebileceğim isimlerden biri
kuşkusuz Özge Ürer olacaktır. Özge 'yi bildim bileli şarkıcılığını hep takdir ettim. Birisinin
sadece dinleyerek kendini müzikal olarak bu kadar iyi evriltmiş olması ve şarkı
söyleme konusunda becerikliliği beni her zaman derinden etkilemiştir. 'Duvar '
albümü ise epeydir beklediğim bir projeydi. Albümün ilk konserinin yapıldığı
gece Özge'nin sahnede ne kadar büyüleyici olduğunu bir kez daha hatırladım (5
Mayıs gecesi Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde albümün ikinci konseri lansmanı
yapılacak). Kocaman sahneyi tutkusuyla, haliyle tavrıyla o kadar iyi dolduruyordu ki...
Albüm, kadrosunda ise birbirinden iyi müzisyenleri barındırıyor:
Emre Kula (gitar), Volkan Topakoğlu (bas), Meriç Dönük (arp), Evrim Tüzün (klavye),
Onur Başkurt(davul), Mert Fehmi Alatan (trompet) ve Barış Ertürk (saksafon)...
Albüm ne kadar zamanda oluştu?
Albüm aslında bundan
iki sene önce oluştu. Ama bir çok badire atlattıktan sonra ancak 2016 Mart
ayında insanlara ulaşabilir hale geldi. Bu badireler ülkemizin yaşadığı
dönemeçler ve bir müzisyenin müzik piyasası içinde yaşadığı zorluklar olarak
özetlenebilir.
Şarkıların hepsini
sen yazdın... Nasıl yazıldılar?
Aslını istersen şarkıların çoğu sevgiliye yazılmış şarkılar.
Yaşanmışlıklar içeriyor, romantik, tutkulu, duygusunu geçiren, kimi zaman mizah
içeren sözlerle ifade edilen şarkılar. Ama bu aşk şarkıları; "bana neler
ettin", "şöyle acı çekiyorum", "böyle geberiyorum", "sen
de gör gününü inşallah" şeklinde günümüz 'acılı', 'ağlak' şarkılarından
değil. Aksine seviyorsa sevdiğini kutsayan, kızıyorsa da mizah duygusuyla
derdini anlatan bir yapıya sahip. Acı istemiyoruz, sevelim, sevişelim ve
derdimiz bu olsun. Benim aşktan anladığım bu ve yazdığım şarkılar da böyle.
'Duvar' bir aşk
şarkısı değil ama...
Albümün ismini veren 'Duvar' şarkısı
bu anlamda ayrılıyor. Şu anda dünyamızda ve toplumun içinde evinde, işinde,
ilişkilerinde, ülkesinde, şehrinde, sistemde, birey olarak kalan, karanlıklarla
mücadele etmeye çalışan, yalnız olduğunu hisseden ve buna katlanmak zorunda
olmadığını bağıran bizleri anlatıyor aslında. Zaten albümün adının da 'Duvar'
olmasında etkisi büyük oldu. İki kere bile düşünmedim öyle diyeyim. Ayrıca
altyapı olarak da Pink Floyd, Led Zeppelin, Queen gibi büyük gruplara selam
çakan bir şarkıdır. Onların tınılarını
duyabilirsiniz.
Albümde birçok iyi
müzisyen arkadaşımızın emeğini görüyoruz... Kimler ne gibi katkılar
sağladı?
Albümün oluşumunda çok
sevdiğim, her biri enstrümanında müstesna müzisyen dostlarımla çalışma fırsatım
oldu. Davullarda eşim Onur Başkurt var. Kendisi ilham kaynağımdır. Bu süreçte bana
inanılmaz da destek olmuştur. Gitarlarda Emre Kula, bas ve doublebass’larda Volkan
Topakoğlu, klavyede Evrim Tüzün albümün tümünde ve aranjmanlarında benimle bir
oldular. İlk çalışmaya başladığımızda evde yemekler hazırlıyor, -fena yemek
yapmam söylemesi ayıp- kandırıyorum onları... Benimle çalışsınlar diye elimden
geleni yapıyordum /yapıyorum. Çünkü onlarla çalışmak istiyorum. Hepsi çok yoğun
deli gibi çalıyor: ikisini bir arada bulmak olay, dördünü bir araya getirmek
mucize! Neyse yemekti, sohbetti derken ön çalışmalar yaptık, muazzam
aranjmanlar çıktı kısa bir zamanda ve albümü kaydettik. Bir şarkıda trompette
Mert Fehmi Alatan ve saksafonda Barış Ertürk eşlik ediyor. Ve de arp
enstrümanıyla Meriç Dönük var tabi ki. Meriç, uluslararası bir arp sanatçısı,
onunla çalmayı çok istiyordum, o da beni kırmadı ve Türkiye’de alternatif müzik
sahnesine 2 tane güzel performans hediye etti, benim şarkılarım da vesile oldu.
Albümün artwork’ünden bahsetmek gerekirse, kapak fotoğrafını Atalay Yeni çekti.
Bütün tasarımları (logo, monogram, font) ve illüstrasyonları Seher Kış yaptı.
Atalay ve Seher de yine çok yakın arkadaşlarım sevdiğim insanlar. Onlar da
yeteneklerini konuşturdular. Albümün gözle görünür tarafını çok güzel
yansıttılar. Genel olarak şunu söyleyebilirim: A’dan Z’ye çalıştığım insanların
hepsiyle sevgi bağım var, hepsi çok iyi dostum, arkadaşım. Saf sevgiyle yapıldı
albüm, o yüzden de çok değerli hepimiz için, hepimizin albümü çünkü.
Biraz kendinden de
bahseder misin? Ne zamandır müzikle ilgileniyorsun?
Ben Ünye doğumluyum,
18 yaşıma kadar Karadeniz’in bu tatlı ilçesinde yaşadım. Ailem müzikle iç içe
oldu hep. Babam Selçuk Ürer, yıllardır Ünye Kültür ve Musiki Derneği’nin
başkanı. Daha öncesinde de dernekte hep faal vaziyette oldu. Vurmalı çalgılar
ve davul üzerine ehilleşmiş. Annem de derneğin korosunda şarkı söylüyor. Tabi
burası Ünye’nin müzisyen yetiştirme yuvası. Ailemizin etrafında hep usta
sazendeler oldu. Ben de daha 8 yaşındayken bir aile meclisinde enstrümanımım keman
olmasına karar verdik. Neyse Türk Musikisi, keman derken, ergenlikle birlikle
rock müzik ve bir sürü başka müzik türünü keşfedince bana bir haller geldi,
önce gitar çalacağım, sonra şarkı söyleyeceğim derken, Yıldız Teknik
Üniversitesi'ni kazandım. 2001 yılında İstanbul’a gelmemle birlikte kendimi
sahnede bulmam bir oldu. Sonrası zamanla daha da profesyonelleşen bir müzik
hayatı... Bir sürü değerli müzisyenle rock, funk, soul, reggae, elektronik, etnik,
deneysel birçok müzik türünde çalışma yapma fırsatı ve önde gelen müzik
mekanlarında sayısız sahne alma şansım oldu. Ve sonunda albüm.
Sen aslında
Kadıköylüsün de...
Kadıköy bizim evimiz, Avrupa yakasında işimiz olur, vapurdan
Kadıköy’e adım attığımız anda, Onur ile bir 'oh' çeker, 'eve geldik' deriz. Ev
illa kapısı bacısı olan yer değil işte ev dediğin Kadıköy. Kadıköy kültürüyle,
insanıyla, doğasıyla, dokusuyla insanları besleyen bir semt. Bir müzisyen
olarak eğer, tren yolunun kenarında yürüyüp de, ağaçlardan, demiryolundan ilham
alıp bir şeyler yazabiliyorsam (doku, koku artık ne dersen) daha doğrusu
Kadıköy bana bunu yazdırabiliyorsa, "daha ben nerede yaşayayım?" diye
sorarım.
Onat Kutlar'ın aynı adlı yapıtı, Selma Köksal ve İpek
Değer'in yönetmenliğinde 2013 yılında 'Bahar İsyancıdır' (diğer adıyla 'Onat
Kutlar Senfonisi') Oyuncular Tiyatro
Grubu tarafından sahnelenmiş, İlker Görgülü ise müziklerini yapmış, ben de
oyunun 'Kurban' sahnesinde sesimle katkıda bulunmuştum. Oyunun galasında
oyunculardan biri olan sevgili Sevi Algan'ın annesi Türk tiyatro ve sinemasının
önde gelen isimlerinden Ayla Algan ile sesin sahibi olarak tanıştırılmıştım.
Ayla Abla, 'sesin kuzeyli birisine ait olduğu' düşüncesine kapılmış ve
beğendiğini dile getirmişti. Derken ses ve kullanımı konusunda derin bir
muhabbete dalarken bir anda ikimizin de Meredith Monk'tan etkilenen bir tarafı olduğunu
fark etmiştim. Ayla Abla benden çok daha şanslıydı çünkü Monk ile birebir
atölye çalışması yapmıştı (aynı biçimde müzikal uyum yakaladığımı düşündüğüm
arkadaşlarımın da çoğunun bir biçimde Meredith Monk'a uzaktan ya da yakından
değmiş olması hiçbir zaman şaşırtmadı).
Beni yakından tanıyanlar Monk'a duyduğum hayranlığı iyi
bilirler. Ses kullanma teknikleri, vücudunu tanıma konusunda yol göstericiliği,
minimal tınıları, kullandığı tuhaf aralıkları, birlikte ve tek başına iş
üretmek konusundaki başarısı, duruşu, yaşı, sayısız işleri ve daha saymadığım
bir dolu özelliği ile Monk'un yeri apayrıdır.
Bir şekilde Meredith Monk dinleydiyseniz, hecelemedeki
başarısını, yeni dil önermelerini, ses ve sessizlik kullanımı konusunda başarısını
az çok biliyorsunuzdur. Bunlara eklenen ama hiçbir şekilde eklektik tınlamayan
'yerel bazı' meseleleri de işlerinin içine ustalıkla yedirdiğinin farkına
varmışsınızdır.
Konserini 10 yılı aşkın süredir beklediğim ama bütün bu süre
zarfında konser verdiği herhangi bir memlekete gidip performansını izleyip
kendisiyle tanışma şerefine nail olmak konusunda pek de cesur olmadığım
Meredith Monk sonunda İstanbul'a geliyor (yanına yaklaşacak kadar cesaretim
olduğunu hâlâ söylemem). 1942 doğumlu Monk'un benden yaşlı albümlerinin yenilikçi müzikal
duruşu bugün bile üzerine yeni bir şey inşa edilmemiş işlerin temsilidir
aslında. Onun yapıtları hakkında konuşmak /yazmak bağlamları konusunda da bir
parça bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Birçok müzisyene ve farklı
disiplinlerdeki sanatçıya ilham kaynağı olmak konusunda başarılı olan Monk'un farkındalık
arttıran büyücü bir tarafının olduğunu da söylemek gerekir.
Monk'un yapıtlarıyla karşılaştığım neredeyse ilk günden beri
canlı olarak onu dinlemenin / izlemenin nasıl bir şey olduğunu merak edip
durdum. Bu merak gün geçtikçe heyecana, heyecan ise konser tarihi yaklaştıkça
durdurulamaz bir coşkuya dönüşüyor.
28 Nisan akşamı Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde
Garanti Caz Yeşili kapsamında gerçekleşecek konser için gün saymaya çoktan
başladım. Hata konser afişini gördüğümde kendimi 'Meredith Monk geliyor!' diye
haykırırken buluyorum (mümkünse bedenimin bütün enerjisiyle açığa çıkan ses ile).
Meredith Monk'un özgeçmişi, yaptığı işler ve albümler hakkında bilgiyi ise elbette sanatçının kendi sitesinden bulabilirsiniz:
Pete Seeger, ilk gençlik yıllarında Amerikan halk müziğinin öncü isimleriyle birlikte sonradan ciddi bir popülerlik kazanacak olan protest müziğin inşasına önemli katkılarda bulunmuş ve farklı ülke müzisyenlerini etkilemiş bir besteci ve icracıydı. Daha da önemlisi onun katkısı her dönem hareketin inşasında yer almış olmasıydı. Her daim yeniden inşa edilen müzik ve hareket…
Her şey dönüşüyor. Ve her şeyin dönüşmesinin de zamanla yakın bir ilişkisi var. Zamanın neleri değiştirdiğini daha net görmemiz için var kayıplar. Peter Seeger’ın gidişi de artık başka zamanlarda yaşadığımızın, bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağının en büyük göstergesi. Tıpkı o hayattayken olduğu gibi.
94 yıllık bir yaşam! Onu bunca yıl dipdiri tutan en önemli şey belki de müzikti. Ama müziğini yaptığı alanlar ve inandığı değerlerin de üç 30 yıl yaşamasını sağlamış olduğunu düşünüyoruz. Dinamik insanlara hiç baktınız mı çevrenizde? Hepsinin mutlaka inandığı bir dava ve olgular vardır hayatlarında. Bir de komplekslerini sıfırlamışlık. Seeger da hayatı boyunca hep etrafına ışık saçmış bir müzisyendi. Hayatı boyunca karşılaştığı birçok güçlüğe karşın üstelik…
Yaşadığı en önemli zorluk, Segeer’ı Segeer yapan müziğin yasaklanması olmuştur herhalde. Öte taraftan onu en çok güçlendiren de buydu... Segeer’ın müziği Amerika’da Reagan yönetimi tarafından yasaklanmıştı. Segeer ve Weavers grubunun müziklerinin açık alanlarda icrası tam anlamıyla yasaklanmıştı. Çünkü Pete Seeger, popüler şarkıları mavzer gibi taşımıştı telinde ve dilinde.
Seeger, ne bir işçi çocuğuydu, ne de siyahi bir aileden geliyordu. Müziğin içine doğmuştu; kolej mezunuydu ve Harvard’ın gazetecilik bölümünü terk etmişti. Orta sınıf bir aileye mensuptu; direnişçi bir ruhu vardı. İyimserliği de cabasıydı. “Babası, Charles Segeer, solcu bir entelektüel ve başlangıçta (Marx öncesi döneme ait olduğu için) folk müziği sevmeyen ama Eisler’ı seven ve elbette müziği sınıf mücadelesinin bir aracı olarak gören Besteciler Kolektifi adlı topluluğa üye bir müzisyendi. Otuzların ortalarında siyaset ve müzikte moda değişti. Komünistler ve entelektüel takipçileri Başkan Roosevelt’in arkasındaki Halk Cephesi’nde birleştiler.”[1] Her şey gibi beğeniler ve kendini müziğin içinde var etme meselesi de değişiyordu. Müzik folkloru önem kazanıyor, giderek popülerleşiyordu. Zaten baba Seeger, Amerikan Müzikoloji Derneği, Etnomüzikoloji Derneği ve Uluslararası Geleneksel Müzik Konseyi’nin de kurucu üyesiydi. Bugün dahi kuramları ve teknikleri etnomüzikologlarca önemsenen, 1950’lerde etnomüzikolojinin sınırlarının belirlenmesiyle birlikte etnomüzikolog titrini alan, ama asıl olarak müzik folkloru ve derlemecisi olan Alan Lomax’ın yeri, baba, oğul Seegerlar için oldukça önemlidir. Çünkü Alan Lomax, Pete Seeger’ı zamanın Amerika’sının neredeyse bütün halk müziği icracılarıyla tanıştırır. Bu tanışma Pete Seeger, üniversiteden ayrılıp iş bulamaması ve akabinde, Lomax’ın onu sahiplenmesiyle başlar.
Bu zamanlar, müzikolojinin Amerika topraklarında akademik anlamda şekil değiştirdiği yıllardı. Yavaş yavaş hem etnomüzikoloji var edilmeye çalışılıyor hem de müzik folkloru alanında çalışmalar hız kazanıyordu. ABD’deki etnomüzikoloji çalışmalarıysa Avrupalılardan farklı olarak oryantalizmden -en azından bu süre zarfında- uzak kendi yolunda gidiyor, bulunduğu topraklardaki müziklerin derlenmesiyle şekilleniyordu. Bu müzikler ise bir dönemin isyanını taşıyacak şarkılardan oluşacaktı.
1940 yılında Pete Seeger’ın yolu, Lomax’ın da sayesinde Bob Dylan ve Bruce Springsteen’e ilham verdiği düşünülen, dönemin önde gelen folk müzik besteci ve icracılarından Woody Guthrie[2] ile kesişir. Bu ilham verici kesişme ve birlikte çıkılan yol Pete Seeger’ın ilk bestesini yapmasını sağlar: ‘Highway Blues’. Yollar, yollar ve yollarda müzik…
Seeger, belki de ilk önemli konserini, Madison Square Garden’da Ulaşım İşçileri Sendikası’nın grevdeki yirmi bin işçisinin izlediği ilk folk grubu olan Almanac Singers’la verir. Millard Lampell, Lee Hays, Pete Seeger ve Woody Guthrie’den oluşan bu grupla önce Roosevelt’i eleştiren şarkılar söylediler çünkü Almanya’yla savaşa karşıydılar. Sonra belli sol çevrelerin SSCB yanlısı duruşu, Almanacs’ın repertuarını derinden etkiledi. ABD’nin savaşa girmesiyle, artık savaş karşıtı şarkılar söylemeyi bıraktılar. Komünist parti savaş dolayısıyla grevi durdurunca sendika şarkılarını da söylemez oldular. Artık şarkıları tam anlamıyla demodeydi.[3] Grup, 1943’te dağıldı.
1940’lı yılların sonu Seeger için kolay geçmedi. Yolu, Paul Robeson’la kesişti ve yola birlikte devam ettiler. Siyahlarla beyazların bir arada olmasını kaldıramayan topluluklar, ikilinin birlikte çalmasına da tahammül edemiyordu. Bu sebeple Seeger ve Robenson gittikleri çoğu yerde ya yumurta yağmuruna tutuluyor ya da çok daha şiddetli bir biçimde linç girişimiyle karşı karşıya kalıyorlardı. Değeri sonradan anlaşılıp başka müzisyenlerin dilinde dolaşacak ve onlarca farklı versiyonu yapılacak şarkılarını[4] seslendirebilmek için her türlü şiddete maruz kalıyorlardı.
Dünya, tüm hızıyla dönüyordu. Her geçen dakika biraz daha hızlanıyordu. 1950’lerde seri üretim elektrogitarlar, Fender Esquire’lar elektronik sinyallerle amfilere ilettiği sesleri dinleyiciye ulaştırıyordu.[5] Pete Seeger ise banjosuyla ve grubu Weavers’ın yumuşak tınılarıyla bu değişimin bir parçası olmayı sürdürüyordu. Beyaz ten rengi, siyah ruhu ile artık hep yollardaydı. Kendisi, grubunun duruşunu ise şu sözlerle açıklıyordu: “İlerici Parti, Komünist Parti, ya da Barış Partisi’nin şarkıcıları değildik, ama insan ırkının kötü bir durumda olduğunu görüyor ve müziğe insan ırkını bir araya getirme, savaşı durdurmak, barışı, adaleti ve herkese ekmek ve tüm güzellikleri sağlamak için verilen mücadelenin bir parçası olarak bakıyorduk.”[6]
Her zaman olduğu gibi o zaman da idealleri olan müzisyenler olarak tutunabilmek, pek kolay değildi. Temel ihtiyaçlarını karşılamak için grup geniş bir repertuar yaparak tabiri caizse hamburger paralarını çıkarmayı başardı. Bu süreç, gelecek güzel günleri hayal etmeye hâl bırakmıyordu elbette, ama doğacak gün o kadar da uzak değildi. Bir hit, bir anda hayatlarını değiştirdi. Değişimi sevmemişti sanki Seeger. Çünkü işçi hareketinin inşa edildiği sendikalar, grevler evi gibiydi… Ona artık oralarda çalmaması öğütleniyor, o ise buna katlanamıyordu. Onun nezdinde müziğin isyankâr bir tavrı/ duruşu olmalıydı. Hem solcu, hem de pop yıldızı olmak bu sistemde imkânsızdı. Daha fazla öyle devam edemediler de zaten, sistem onları çoktan mimlemişti. Seeger, aslında bir düzeyde kendi var oluşunu da bu sürece borçlu değil midir? Değişim, Seeger ve grubu için bu şekilde gerçekleşmiştir. Seeger, istemediği kadar popüler olmuştu ancak 50’li yılların apolitik ve sürekli tırmanışta olan Rock’n Roll rüzgârı 1960’lı yıllara kadar esecekti.[7] Fakat Seeger müziğini, asla sisteme teslim etmeyecek ve özgürlüğün ve eşitliğin temsili olarak taşımaya devam edecekti. Üstelik yeni peyda olmuş ve dönemin en hızlı kitle iletişim aracı haline gelmiş olan televizyonlar ve başka yayın organlarında yasaklı olmasına, hüküm giymiş olmasına karşın!
Pete Seeger, ilk kez 1950’lerin ortalarında Martin Luther King’in arkasında şarkı söylemişti.[8]Siyahların direnişiyle gelen ve sonraki on yıllarda dünya popüler müziğinin de vazgeçilmez bir parçası haline gelecek ‘tavır’lı şarkıları giderek alternatif ortamların vazgeçilmez bir unsuru haline geliyor, beyazların folk müziği öteleniyordu. Ortalık irticalen icrayla karışık, gospel, R&B gibi türlerle kasıp kavruluyordu. Hatta Bob Dylan’ın şarkıları sevilse de yorumculuğu siyah tenli bu insanları cezbedemiyordu. Üstelik Dylan, Seeger’ın tam desteğini de almıştı. 60’lı yıllar yeni kuşak folk şarkıcıların politik olan bir kısmı, Segeer’a saygı duruşunda bulunmaya devam ediyorlardıysa da bu yeni kuşağın içinden paraya para demeyen apolitik gruplar da ortaya çıktı. Tam da böyle bir ortamda kendini isyan ve direniş müziğinin rüzgârına bırakmış olan Bob Dylan birçok müzisyenin övgüsünü alıyordu. Bunlardan biri de Pete Seeger’dı. Seeger, aynı zamanda Dylan’a ilham veriyor, Dylan’ın şarkılarını öykünmeden yeniden yorumluyordu.
1960’lı yıllar: Vietnam işgali… Şarkılar da dönüşüyordu, hareket de. Savaş karşıtlığı yenilenen direniş şarkılarının bir daha sunulması anlamına geliyor, bir yandan bu şarkılara yeni besteler ekleniyordu: “…ABD’nin Vietnam işgalini protesto gösterileri artarken, genç isyancıların dönüp bakacağı adam Pete Seeger’dı. Fakat pek çok versiyonu türetilen 1965 Newport Festivali’ndeki hareketi folk püristliğine delil sayılırdı: Derler ki Bob Dylan arkasına Butterfield Blues Band’i alıp şarkıları elektrifiye edince baltayı kaptığı gibi kabloları parçalamaya girişmiş! Yıllar sonra, Howlin’ Wolf’un elektriğinden şikâyetçi olmayanın Dylan’a da laf etmeyeceğini, distorsiyon yünden sözleri anlayamadığı için sinirlendiğini söyleyecekti.”[9]
Seeger’ı ve Seeger’ın yarattığı/yaşattığı şarkılar sayfalara sığmayacak kadar derin, naif ve çoğuldur. Yıllarca yasaklanan şarkılarının yolculuğu daima sürprizlere de gebe olmuştur. Örneğin, işgal döneminde Kingston Trio’nun icra ettiği, ‘Where Have Flowers Gone?’ isimli şarkı Beyaz Saray’da dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’a söylenmişti. Daha sonra üçlüden biri olan John Stewart durumu ‘gerçeküstü’ olarak değerlendirecek ve şunları söyleyecekti: “Bombardıman uçakları Saygon’a ateş yağdırıyor ve ben Birleşik Devletler başkanına savaşın kötülükleri üzerine şarkı söylüyordum. Başkan olayı tamamen görmezden geldi’ konserin sonunda sadece şöyle dedi: ‘ya, güzel şarkı, gösteriyi gerçekten beğendik…”[10] Yıl 1965’ti ve şarkı Pete Seeger’ın imzasını taşıyordu. Bu, Seeger’ın ne ilk ne de son kez yorumlanan şarkısı oldu.
Seeger’ın şarkıları yıllar boyunca yenilendi, yeniden ve yeniden yorumlandı… Örneğin, The Bryds’un ‘Turn, Turn, Turn’ yorumu dinlendikçe haz veren onlarca yorumdan sadece biridir. Seeger’ın şarkılarından bir diğeri, ‘If I Had a Hammer’, ünlü Şilili şarkıcı Victor Jara’nın da dilindeydi. Bu şarkıyı maden işçilerine söylemişti. Türkiye’de ise Cem Karaca aynı şarkıyı yorumlamıştı.
Pete Segeer’ın bir başka şarkısı, Şanar Yurdatapan’ın düzenlemesiyle ve Esmeray’ın sesiyle dinleyiciye sunulmuştu. Şarkı, ‘We Shall Overcome’dı. Bu şarkı Melike Demirağ tarafından da yorumlanmıştı. Etkileşim elbette tek taraflı değildi. ‘I Come And Stand At Every Door’, Nazım Hikmet’in dizelerinden çıkmıştı: ‘Kapıları çalan benim, kapıları birer birer…’.
Pete Seeger’ı bu topraklarda bilenler hep solcular (her ne kadar bir kısmı ölümünden sonra varlığından haberdar olmuşsa da…) oldu. Zaten aksi de pek düşünülemezdi. Türkiye’de de Anadolu müziklerini sahiplenenler, hakkıyla yorumlayanlar neredeyse hep sol görüşlü müzik grupları olmadı mı? (Segeer’ın sahiplendiği müziği görünce insanın aklına ister istemez bu soru geliyor.)
Segeer, öğrenci hareketinin içinde de şarkı söyledi, grevlerde de… Çevreciydi. Kendisini fabrika artıklarıyla doldurulan Hudson Nehri’nin temizlenmesine adamıştı. Çünkü her türlü yaşama değer veriyordu ve bu kirlilik oradaki yaşamı bitiriyordu. Son olarak ondan haber aldığımız yer yine direnişin göbeğiydi: Segeer, Wall Street İşgali’ne destek veriyordu.
Pete Segeer, hem müziğiyle hem de düşünceleri ve hareketleriyle hep öncü olmuş bir müzisyen ve aynı zamanda organizatördü (onun organizasyonları direniş ve direniş konserleriydi). İngilizcesini Türkçesiyle karıştırıp, folk müzik olarak telaffuz etmeyi daha çok sevdiğimiz halk müziğinin iyi örneklerini sunup, Joan Baez ve Bruce Springsteen gibi isimlere, 1967 yılında hayatını kaybeden arkadaşı Woody Guthrie gibi isimlere öncülük etmişti. Dünyada bu alanda müzik yapan ya da eli dili döndüğünce müzik yapmaya çalışan birçok müzisyenin Pete Seeger’ın mirasını benimsemesi ve üstünde bir yıldız gibi taşıması elzemdir.
Kaynakça
DENSLOW, Robin, Müzik Bittiği Zaman:Politik Popun Öyküsü, çev. Deniz Oktay, Alan Yayıncılık, Mayıs 1993, İstanbul.
[2] Müziği kadar etkilidir Guthrie’nin gitarının üzerindeki slogan: "Bu makine faşistleri öldürür". Bazen bu eylemin, müziğinin önüne geçtiği bile olmuştur.
[4] Şarkı ‘If I Had a Hammer’dı. Pete Seeger ve Lee Hays tarafından 1949 yılında yapılmış ve 1950 yılında Hootenanny Records tarafından kaydedilmişti. Bu şarkı daha sonraki yıllarda Trini Lopez (1963), Johnny Cash (1972) hatta Cem Karaca (1964) tarafından dahi seslendirilmiştir.
[7] 1962 yılının yazı oldukça önemli bir hareketin de başlangıcı oldu. Şarkıcı ve aktivist olan Cordell Reagon daha sonra eşi de olacak kendi gibi müzisyen ve aktivist Bernice Johnson Reagon’ın da içinde olduğu The Freedom Singers (Özgürlük Şarkıcıları)’ı kurduğu yıllarda yanında Pete Seeger vardı. Grubun temel talebi, siyah Amerikalıların /Afroamerikan halkın ülkede yaşayan beyazlarla eşit hakların verilmesiydi. Freedom Singers üyeleri, taleplerini iletmek ve şarkılarını seslendirmek için bütün Amerika’yı bir baştan bir başa dolaştılar. Onlar Amerika’da o zamana kadar dile gelen şarkı türlerinin neredeyse hepsini repertuarlarına eklemiş, bitmek bilmeyen eşitlik ve özgürlük bildirgelerine iliştirmişlerdi. Müzikle karışık dert anlatma, hareketi inşa etme meselesinin en önemli ayağıydı bu oluşum. The Freedom Singers, 1966 yılında dağıldı. Belki de onlar, tıpkı günümüz aktivist / müzisyenlerinin yaşadığı gibi, tarih yazdıklarının bu kadar da farkında değillerdi. Çünkü onların bu girişimi eninde sonunda kazanacak, siyahlar istedikleri özgürlüğe uzun vadede ve onulmaz badirelerle de olsa kavuşacaklardı.
Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuduğumuz yıllarda da
üniversitenin ilk zamanlarında da çoğu öğretmenimiz “müzisyenin politikayla ve
siyasetle işi olmaz, olmamalıdır” diye diretiyordu. Eminim ki o zamanlar
müziğin bu kadar kapitalizmin göbeğinde oturduğunu fark etmemelerinin ve
gözleri kör öğrenciler yetiştirmelerinin gerekli bir açıklaması öncelikle
kendilerine olmuştur. Çünkü artık öğretmenlerin her ne kadar üç düşünür de
birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da Adorno, Edward Sait ve Jaques Attali
gibi isimlere gözlerini ve kulaklarını tıkamalarına pek imkân olmadığını
söylemekte yarar var. Adorno, “total olarak yönetilen bir toplumda hiçbir insan
ideolojik baskıdan muaf kalamaz. Hiç kimse böyle bir toplumun paketleme,
metalaştırma, ürün haline getirme gibi şeylerin bütün o malum listenin-müzik
sanatının en mutluluk verici, en doyurucu yönlerinin çoğunu ele geçirmiş olduğu
görüşüne karşı çıkamaz” demektedir.
Tam da buradan hareketle orman kanunlarının geçerli olduğu
modern dünya düzeninde müzisyenin yerini tartışmaya başlayabiliriz. Hem de
popüler kültürün yeni ürünü Mozart in The Jungle dizisi ile… New York
Filarmoni’de yıllarca obua çalmış ve olan biteni ziyadesiyle kaleme almış,
Blair Tindall'ın aynı adlı romanından uyarlanan bir dizi Mozart in The Jungle. Dizinin
yapımını üstelenen Amazon, pek çok farklı yenilikle birlikte uyarlamaya imza
atıyor. Bu yeniliklerin başında kocaman bir senaryo kadrosu ve hemen her
bölümde değişen yönetmen bulunuyor. Dizinin başrol karakteri olan Meksikalı
orkestra şefi Rodrigo De Souza’yı canlandıran isim çoğumuzun izlemeye
doyamadığı, Amores Perros (Paramparça Aşklar Köpekler) filmiyle üne kavuşan,
ardından Motosiklet Günlükleri, Babil gibi filmlerle ününü pekiştiren Gael
Garcia Bernal. Obuacı Hailey rolünde ise müzisyen bir babanın kızı olan Lola
Kirke'ün başarılı oyunculuğunu görebiliyoruz.
73. Golden Globe Ödülleri'ndeki
Televizyon Kategorisi’nde En İyi Televizyon Dizisi ve En İyi Erkek Oyuncu
Ödülleri’ni Mozart inThe Jungle’ın alması ise kimse için sürpriz olmadı. Çünkü
Bernal’ın oyunculuğunun öyle bir ikna edici tarafı var ki, kendisinin gerçekten
orkestra şefi olduğuna müzisyen olarak bile yemin edebilirsiniz. Öte taraftan
şimdilik iki sezonu gösterilen ve meraklılarının üçüncü sezon için gün saydığı
dizinin birinci sezonu yıldızlar geçidi gibi. İlk bölümü Joshua Bell ile açılan
dizide sadece bir bölümde, Lang Lang, Emanuel Ax,Alan Gilbertgibi
isimleri performanslarının dışında, herhangi bir eğlencenin içinde
görebiliyoruz. İkinci sezonun ilk bölümünün ilk birkaç sekansında ise Gustavo
Dudamel’i izliyoruz. Ayrıca (mecazen elbette) dizinin bir yerinde, Mozart
tokatlarıyla, Beethoven ise hayatından anekdotlarla fırlayabiliyor.
Müzikal bir dizi olarak çekilen Mozart in The Jungle elbette
sadece müzisyen bir seyirci kitlesini hedeflemiyor. Bu nedenle çeşitli klişeler
de unutulmamış. Bir klişe olarak ‘şeytan’ yaftalaması yapılan ancak bir o kadar
da kemancı rolünü abartılı ve kötü oynayan Anna Maria rölündeki Nora
Arnzeder'in başarısızlığı Bernal'ın yanında parmakla gösterilir nitelikte
kalıyor. Öte taraftan, binlerce
izleyicinin önünde, sahnede, bütün ışıklar çırılçıplak müzisyenlerin
üzerindeyken, şeflerin aralarındaki gerilimli konuşmaları; tam eski şef Thomas
Pembridge’in onlarca insan önündepiyano
çalarken eşi tarafından “aldattığını biliyorum” konuşmasını yapması;
müzisyenlerin bazı hallerde dünyanın en kötü insanı olabileceğinin gösterildiği
sahneler pek hoş görünmese de dizinin Golden Globe’u almasının önüne belli ki geçmemiş.
Unutmadan şunu da söyleyelim ki kitabın ve dizinin alt
başlığı “Sex, Drugs and Classic Music” ancak bu konu hakkında, zaten oldukça
hassas bir ülke olduğumuz ve hassas dönemlerden geçtiğimiz için hiçbir şey
yazmamayı tercih ediyorum. Zira zaten marjinal olarak gösterilen müzisyen
güruhunun tehlikeli sulara bir adım daha yaklaşmasına gönlüm elvermiyor.
Gelelim asıl konumuza, Mozart inThe Jungle müzikal olmasının
dışında şimdiye kadar müzisyen sorunlarını masaya yatırır nitelikle ortaya
çıkarılmış yegâne popüler kültür yapı(t)mlarından biri olma özelliğine sahip.
Bu coğrafyanın müzisyenlerinin pek aşina olmadığı ‘grev’ ve ‘lokavt’ gibi
sözcükler dizide itina ile kullanıyor. Sermayedarların tekelinde olan müziğin
aslında her zaman müzisyene ait olduğunu ispat ediyor.
Hayatında pek çok şeyden ödün vererek bir yerlere gelmiş
müzisyenlerin hem ruhsal çöküntülerini hem de fiziksel yıpranışlarını gayet
güzel örnekliyor. Müziğin acımasız tarafını, ‘yaşa hürmet’ diye bir şeyin pek
az rastlanır bir durum olduğunu, müzisyen olmanın birinci şartının inat
olduğunu ve hatta müzisyenliğin biraz takıntı gerektirdiğini, özellikle
icracıların sanatları pahasına kendilerine verdiklerin zararın boyutunu ve
bireysel açıdan pek çok zorluğu açık ve net bir biçimde ortaya koyuyor. Dizide
de anlatıldığı gibi ego savaşları ise yine en çok müzisyenlere ve müziğe zarar
veriyor…
Müzisyenlere aynalık görevi yapmak bir yana, sahne
arkasından bihaber dinleyici kitlesine de aslında bohem görünen hayatların
altındaki gizin, gidilen 'ekstra' işler olduğunu, o işlerde de zaman zaman
müzisyenlerin ikinci sınıf muamele ile karşılaştığını gayet güzel
niteliyor. Konservatuar koridorlarından
aşina olduğumuz gelenek ile geleceğin, yerel ile küreselin çatışmaları da net
bir biçimde dizinin alt metinlerinden okunabiliyor. Az da olsa sadece
müzisyenlerin anlayabileceği ağır metinlere de sahip olan dizinin en önemli
özelliği kuşkusuz tam da o metinlerde okumamız gereken değişim rüzgârları…
Dizi (bir diziye ne çok şey atfetmişim), yıllarca müzisyenlerin
uzak durduğu ve bıçak kemiğe dayanmadan görmekten imtina ettiği politik
meselelerin, dünyanın her yerindeki müzisyenin sorunu olduğuna işaret ediyor.
Mozart in The Jungle, müzisyenlik şöyle dursun sermayenin
küreselleştiği dünya düzeni içinde insan olmanın, işçi olmanın, müzik işçisi
olmanın karşılığı sorguluyor.
"1931-36 yılları arasında
New York'ta Besteciler Kolektifi adı altında, bir grup besteci, müzikte devrim
ve politik kitle şarkılarının bestelenmesi konusunda önemli tartışmalar
yürüttü"[1].
Onların bu tartışmaları hızlandırmaları ve bir kolektif ile müziğin üzerine
düşünmeye, düşünürken yeni ürünlere vermeye, müziğin politik analizini yapmaya
duydukları gereksinime kuşkusuz Büyük Buhran etkili olmuştu. Onlar bunu yaparken, müziğin güçlü olduğunu
düşündükleri 'dili'nden yararlanacaklardı.
Kolektifte, bulunan isimler arasında Henry Cowell, Norman
Cazden, Marc Blitzstein, Wallingford Riegger, Lahn Adohmyan, Elie Siegmeister,
Earl Robinson ve Charles Seeger vardı[2]. Adı geçenlerin çoğu New
York'un önde gelen genç ve yetenekli bestecileriydi. Yaşadıkları yüzyılın
müziğini yapan besteciler...
Dertleri, cehenneme dönmüş sistemin ve bu sistem içinde
şekillenen toplumsal düzene karşı bir şeyler yapmaktı: müzik. En azından
müzikal teori bakımından oldukça birikimli olan Seeger'a göre bir araya gelme
sebepleri buydu. Hedef ise uzun vadede çok değildi: New York işçi korolarında
müzikal devrim... Bunun için de akademik müzisyenleri /bestecileri vurucu
parçalar yapmak için kullanmak. Bir yanıyla elitist duyulan söz konusu bu iki
hedef beraberinde bestecilerin ister istemez halkın şarkılarına yaklaşmasını
gerektiriyordu. Ancak Kolektif buna pek yanaşmıyor, popüler ve halk müziğini
klasik müzik formlarının 'yozlaşması' olarak görüyordu. Bu nedenle politik
bilinçlendirme ile müzikal dönüştürme zaman zaman birbirine de karışıyordu.
Kolektifteki bestecilerin karşısında durduğu daha doğrusu
küçümsediği müzik kesinlikle banjolu, slidelı, sıradan insanların ürettiği ve
söylediği bir müzikti. Kolektifin karşı olduğu halk müziğinin kendisiydi. 1915
tarihli halk şarkılarından beslenen devrimci şarkılara bile kulaları tıkalıydı.
hedefleri tarihe kalacak şarkılar yapmaktı ama beslenecekleri bütün alanları da
kapatmışlardı. Diğer taraftan, döneminin
çağdaş literatürünün güçlü figürlerinden biri olarak görülen şair Carl
Sandburg'un onlarca halk şarkısı örneğini barındıran American Songbag'ı basmış
ve kolektifin bir parça ilgisinin kaymasına sebep olmuş, bir akademisyen olarak
George Pullen Jackson'un White Spirituals in the Southern Uplands: The Story of
the Fasola Folk, Their Songs, Singings, and "Buckwheat Notes" isimli
yapıtı ise kısa süreli ilgilerini arttırmıştı. Bu süre zarfında baba oğul (john
Lomax ve Alan Lomax) Lomaxlar, her alanda halk şarkılarını topluyor,
Amerika'nın müzikal belleğini depoluyorlardı. Ama onların da sundukları pek
etkili olmamıştı.
Ama halkların müziğinden kaçış yoktu. Dünya Savaşı'nın
sürüklediği Ruslar, Polonyalılar, Yahudiler ve Yunanlılar işçi olarak çalışıyor
ve işçi korolarında etkin rol oynuyorlardı. Örneğin Rus müziği kolektifin ilgisini oldukça
çekiyordu. Çünkü "Sosyalizm" yeni bir deneyimdi, oradan çıkacak hemen
her şey yeni sayılabilirdi. Belki de bu sebeple besteciler sadece kulaklarını
değil, yazdıkları müzikleri de Rus halk şarkılarından besler olmuşlardı. O
müziklerin handikabı ise anlaşılmayan dillerde oluşuydu.
Kolektif, popülerleşmiş protest şarkı yaratma konusunda
hiçbir başarılı sonuca imza at(a)madı... Bunun yerine Dünya Sanayi İşçileri
(Industrial Workers of The World) korolarının seslendirdiği bir repertuarın
oluşmasına katkıda bulundu, tarihe bunları yazılı ve basılı olarak bıraktı. 1936
yılında Amerikan halk müziğine olan bakış açısı kolektifin dağılmasına sebep
oldu.
Bir kuşak sonra halk müziğini alıp ondan protest parçalar
üretip, Amerika'nın dört bir yanında müziği ve işçileri örgütleyecek olan Pete
Seeger, Segeer geleneğini kendi üslubunca devam ettirecekti. Bu tesadüf değildi
çünkü Carl Sands adıyla bestelerini görücüye çıkaran Charles Seeger, halk
müziği hakkında düşünmeye, konuşmaya ve üretmeye başlamıştı.
Ayrıca tarihe önemli bir not düşen New York Besteciler
Kolektifi örgütlenecek yeni müzisyenlere hem olumlu hem de olumsuz anlamda
örnek teşkil edecek bir iş ortaya çıkarmışlardı.
[1] Dunaway, David K., "Charles Seeger and Cael Sands: Tha Composers Collective Years", Society for Ethnomusicology, Vol. 24 No. 2 (May, 1980), pp. 159
[2]
Ne yazık ki herhangi bir kadın müzisyen ya da müzikologdan bahsetmek mümkün
değil.
Haberi ilk gördüğümde, ustaca yapılmış bir trolleme olduğunu
düşündüm. Yani böylesi bir eylem müzisyen arkadaşlara yakışırdı. Ama ne yazık
ki ne kamera şakası ne de trollemeydi. Gerçekten haber değeri olduğu
düşünülerek, ana akım bir haber kanılında yapılmış korkunç bir haberle karşı
karşıyaydık. Haberi paylaşan sevgili Yaren Eren Budak, "Onur Ünlü
acıklılığında" yorumunu esirgememişti. Aslında durumu gayet özetliyordu.
Haber, belediyelerden birine bağlı bir temizlik işçisinin
iki ay önce piyano ile tanıştığını, nota bilgisinin hiç olmadığını,
"parmaklarından yükselen notaların (ses denilmeye çalışıyor olsa gerek)
ustaca olduğunu" anlatıyordu. Haberci soruyor "bu hangi nota sizce?", "bilmiyorum hangi nota olduğunu... Bir
gün iş çıkışı cesaretimi topladım ve geldim ilk gün üç buçuk saat çaldım, sabah
kalktığımda parmaklarım şişmişti". Devam ediyor haber: ustaca yükselen
melodilerin sahibi sihirli parmaklar". Belediye Başkanı açıklama yapıyor:
"Yeni keşfettik. Baktık kaçamak yapmış, güzel de çalıyor..."
Fa tuşuna basıyor usta müzisyen haber esnasında, haberci
tutamıyor kendini, "bu hangi sesti?" diye soruyor, cevap: "daha
çok la'ya yakın ama..." Geliyor konuşma pedallara... 250 yıllık pedalların
ne işe yara(ma)dığını gayet güzel anlıyoruz. Haberin sonunda ise etrafta oturan
insanların "ne kadar iyi çaldığı" hakkındaki yorumlarını izliyoruz.
Haberin neresinden tutarsanız, orası elinizde kalıyordu.
"Biz işçimize iyilik yapıyoruz" diyerek ötekileştirme, küçümseme, hor
görülmenin altında yatan kibir... Yoksa her taraftan üstümüze bulaşan cehalet
(başka bir kelime bulamıyorum) mi? Elbette bahsettiğim cehalet habercilerin,
haberi yaptıran editörün ve onu çekinmeden sunan spikerin cehaleti. "Biz
de yetenekliyiz, bizim de yeteneklerimiz var" kompleksi dahi bu kadar kötü
bir haberin yapılması için yeterince sebep olamaz. Bu ülkenin müzik insanları
ağızlarına kadar geçim derdine batmışken, yer yer bir temizlik işçisinden dahi
daha az kazanıyorken, damarlarımıza kadar giren, yatak odalarımızdan hesap
soran zihniyetin yaptığı ve yaptırdığı bu haber aslında pek çok şeyi özetliyor.
Utanç duyuyorum! İnsanlığımdan
utanıyorum.
Bugüne kadar bildiğim halk ozanlarının çoğunun nota
bilmemesinden utanıyorum!
İşçi arkadaşıma nota öğretemediğim için utanıyorum!
.................................................................................."Topu topu yedi nota var..."
Yaren'in de dediği gibi çoğu insan bunu "komik
video" statüsünde izliyor. Haber mi yoksa haberi izleyip "komik"
statüsüne sokabilenler mi?
Piyanonun olduğu mekânın veya belediyenin gizli reklamını yapmak için mi haberi yapmışlardı bilemiyorum.
Zira insanın içinde müzik aşkı var ise onu durduramazsın.
Eminim Tevfik Hoca'yı benden daha iyi anlatacak birçok
müzisyen dostu vardır. Onu kaybettiğimde sadece 12 yaşındaydım. Bulduğumda ise
11 civarı. Okul açıp kapamaya meraklı yurdum bürokratlarının 1993 yılında açığı
ve aynı yıl hiç zaman kaybetmeden kapattığı, ilkokuldan sonra öğrenci alan Türk
Müziği Anadolu Lisesi'nin sınavını kazanmış olduğumu ilk Tevfik Hoca'dan
öğrenmiştim. Kemana gitmek istiyordum (kemana gitmek isteyen pek çok olur, hele
ki o yaşlarda...) Kontenjan doldu, bir de en büyük yalan söylendi:
"ellerin uygun değil!" Sanki kontrbas çalacağım. Fırsat bu fırsat
Tevfik Hoca aldı beni eline, verdi sazı elime, dayandı bağlama karın boşluğuma
iyice, vücudumdan bir parçaya dönüşmek üzere... Ama hiçbir zaman uzvum ol(a)madı!
Sunay Akın ile... İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi
1956 yılında Tarsus'ta doğmuş. Ankara Gazi Eğitim Fakültesi
Müzik Bölümü'nde öğrenimine devam ederken, İ.T.Ü. Türk Müziği Konservatuarı'nı
kazanmış ve orada öğrenimini tamamlamış. Nida Tüfekçi'nin asistanlığını yapmaya
başlayan Işıktimur, siyasi duruşu nedeniyle muhalif olduğu okul yönetimi
tarafından görevden alınmış. Farklı okullarda kora yönetmeye başlamış. 1981 yılında kurulan Halk Müziği Devlet
Korosu'nun enstrüman bölümünü birincilikle kazanmış. Ancak koro hiçbir zaman
fiilen harekete geçmediğinden -yine yurdum bürokrasisi boş durmuyor- o da bu
göreve başlayamamış. Böbrek rahatsızlığı her
ne kadar müzik yapmasının önünde engel teşkil etse de o bir dolu projede
çalmış, Türkiye müzik tarihine damga vuracak isimlere öğretmenlik yapmaya devam
etmiş. 1985 yılında resmi ve kurumsal olarak
öğretmenlik yapmaya başlamış.
İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Gökkuşağı grubu konseri
1989 yılında kurulan İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar
Lisesi'nde de, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde kendisine yapılan yanlış iğne
sonucu 39 yaşında yaşamını yitirene kadar öğretmenlik yapmayı sürdürmüştü.
Ölümüne değin hem iyi bir icracı hem de çok iyi bir öğretmen olmuştu.
Bu ülkenin başına gelmiş en iyi müzik olaylarından biriydi
Tevfik Işıktimur. Bunun kıymetini bilenler halen adını zikreder, bazen de çaldıklarını,
söylediklerini ona ithaf ederler. Kimlerin hocası olmamıştır ki... Sadece
öğretmenlik yaptığı dönemde değil, sonraki dönemlerde de İstanbul Anadolu Güzel
Sanatlar Lisesi öğrencisi olmuş herkese bir şekilde değmiştir. İlkay Akkaya'nın
ve Ahmet Kaya'nın hocası olmuştur. Benim
ise öğrencisi olmaktan onur duyduğum öğretmenlerimin ilkidir Tevfik Işıktimur.
Ancak üniversite yıllarında anladım bana kattıklarını... Etnomüzikoloji okumam
tesadüf değildi. Bitki çaylarına olan düşkünlüğüm, dünyanın seslerine bu kadar
açık oluşum ve daha bir sürü şey...
Yaşıyor olsaydı herhalde çok seslilik meselesinde uzun
uzadıya tartışır, zaman zaman çatışırdık da... Öyle çok sevgi ve saygı vardı ki
aramızda, birimiz diğerimizi ya ikna eder ya da olguları bir kenara bırakır
kaldığımız yerden devam ederdik. Daha
doğrusu onun olgunluğu bunu yaptırırdı her ikimize de.
Küçük olmama karşın okulda bana ve yaşıtlarıma birey gibi
davranan belki de tek öğretmenimizdi. 1993 yılında defterinin bir yerine not
aldığı gibi: "Benim gözümde yeri geldiğinde, dünyanın en iyi öğretmeni
öğrenci, en kötü öğrencisi öğretmendir".
Tekirdağ, 1993
Odasında demlediği çayların tadı halen damağımda.
Sohbetlerimiz ve en çok da icra tavrı. Odasındaki sandalyeler dünyanın en rahat
koltuğuydu benim ve muhtemelen diğer arkadaşlarım için. Ders olmadığında ve
bağlamasını çalmadığında mutlaka başka müzikler dinlerdi. O oda hiç tınısız
kalmazdı. Uzun yıllar sonra onun baş koyduğu meseleyi bir parça da olsa idrak
ettiğimi düşünüyorum. En azından kendi payıma düşeni almıştım. Onun benim için
ideali Türkiye'nin önde gelen bağlama icracılarından biri olmam yönündeydi ama
ne onun ömrü ne de sistem bunu yapmamıza vefa etmedi. Şimdi durduğum yeri borçlu
olduğum kişilerden biri olduğu için saygı duruşunu niteliğindeki bu yazıyı
kaleme almış bulunuyorum. Ama onun anısına yapılacak en değerli şey belki de
tanıklarla konuşarak yapılacak bir çalışma ve kayıtlarını bulma girişimi
olacaktır. Tevfik Işıktimur'un fiilen içinde bulunduğu ve adının geçtiği
albümleri tespit etmekle başlanabilir mesela.
Umarım ki en kısa zamanda
yapabiliriz.
Laila geldi yıllar sonra İran'dan, uzun yıllardır arkadaştı
bizimkilerle, son birkaç yılda benimle de yakın oldu. Bu yaz gelişinde sürekli
bana "taik, tavik" deyip duruyor onun bağlama çalmasından
bahsediyordu. Ah tabi ya nasıl da düşünemedim. Elbette ki tanışıyorlar. En
yakın arkadaşlarından biri değil miydi Prof. Dr. Cemalettin Göbelez ve onunla
da arkadaş değil miydi bizim Laila... Prof. Dr. Cemalettin Göbelez 'Ah Bir Ataş Ver'i çok sesli düzenlemişti.
Tevfik Hoca'da bize öğretmişti koro dersinde. Annem ile pazar günleri
gittiğimiz Öğretmenler Korosu'nun provalarında karşılaşır fırsatı kaçırmadan
parçalar ve repertuar hakkında konuşurduk.
Nevid Kodallı düzenlemesi
'Lofçalı'yı söylemekten aldığı keyfi hatırlıyorum . Ne de çok severdi
armoniyi. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı
Demircioğlu'nun, 2000 yılında çıkan 'Anadolu Beşik' albümlerindeki 'Oy Benum
Sevduceğum' adlı parçayı Tevfik Hoca'ya ithaf etmelerinin en büyük sebebi de
aranjesi olsa gerek. Tevfik Hocam olsa herhalde böyle düzenlerdi. Belki de
düzenlemişti... Bu sebeple de zaten, "onun düşlediği gökkuşağı armonisi
ile..." diye not düşülmüş parçaya.
Böyle de bir facebook grubu kurulmuş anısına, saygıyla...
'Masha i Medved'i (Maşa ve Ayı / Masha ve Ayı /Masha and
Bear) sevmek için birçok neden var. Çizgileri, hareketliliği, Masha'nın
sevimliliği, Ayı'nın aklı başındalığı ve otoriter olma çabası, hayvanların hepsinin
Masha'dan yaka silkmesi ve daha birçok güzel ayrıntı.
Kökleri orijinal bir Rus halk masalına dayanan Masha i
Medved'in, 1960'larda ilk filmi çekilmiş.
Hem masalında, hem de filminde, büyükanne
ve büyükbabasıyla ormandaki bir kulübede yaşayan Mash(k)a, bir gece ormanda
kaybolur ve bir eve varır. Kapıyı açar, içeri girer ve ev sahibi ayı ile
arkadaş olur. 1960 yapımı filmde ayı konuşmaktadır. Masha ise nispeten çok daha
uslu bir çocuktur. Filmin ve masalın sonunda Masha, büyükanne ve büyükbabasına
kavuşur ve mutlu olur. 1960 marka Masha ve Ayı filminin müzikleri ise klasik,
orkestral, Avrupa kökenli ama Rus esintilidir.
Dönelim günümüz Masha'sına, senaryoyu yazan ve yöneten Oleg
Kuzovkov... Kuzovkov, öyle bir dizi film
yapmış ki, içinde şiddete yer yok. Çocuğun doğasını olduğu gibi anlatmakla
kalmıyor, çocuklarımızın sadece sevgi dolu
ve saf varlıklar olduğunu da hatırlatıyor. Müziği, resmi hatta sinemayı
bile kullanmış yönetmen, bilimsel bir takım öğelere gönderme de var. Yani
filmin sanatsal ve bilimsel yönü ağır basıyor (her ne kadar en müzikal
bölümünde Ayı piyanonun akordunu altına girip yapıyorsa da...). Masha hakkında yazılabilecek tonlarca şey var.
Ama benim anlatmak istediğim söz konusu çizgi filmin masumiyeti, güzelliği ve
giderek iyi bir hal almasından ve oyuncak mağazalarının vitrinini süsleyecek
kadar popüler olmasından ziyade, her bölümde başka bir yere evirilebilen müzikleri.
Walt Disney'in çok sesli, bol yaylı şarkılarına alışkın
bünyelerimiz için biraz daha farklı bir 'yapı'ya sahip Masha'nın şarkıları. Basit
olduğu için şahane olan birkaç tema var
elbette (basitlik üzerine küçük bir not: Mozart'ın her dilde seslendirilmiş, neredeyse
tüm dünya çocuklarının kendi anadillerinde ezbere bildiği K.265 /K.300e adlı
yapıtı tam da basit olduğu için güzeldir). Masha'nın filmleri ve dolayısıyla
müzikleriyle büyüyen çocukların müzik algısının daha farklı olacağını
düşünmeden edemiyorum. Özellikle çizgi filmi orijinal dilinde izleyen çocuklar
ister istemez Rusça'ya ve karakteristik olan Rusça şarkılara aşina olmaya
başlıyor. Bu bizim çocukluğumuzda imkânsıza yakındı. Dolayısıyla aynı çocuklar,
kendileri gibi bir çocuğu, egemen olan Walt Disney'den başka bir kimlik altında
da izlemiş oluyor (tamam bağımsız yapımlar çoğaldı biliyorum). Bu
yazdıklarımdan ötürü Walt Disney'i ve şahane müziklerini sevmediğim yargısının
çıkarılmasını da istemeyiz.
Gelelim Masha'nın müziklerine imza atan
isime. Kıt Rusçam ile anladığım kadarıyla müzikler, 1966 Odessa doğumlu kompozitör, şarkıcı ve prodüktör Vasily Bogatyrev'e ait.
Bogatyrev'in ünü Rusya sınırlarını çoktan aşmış. Amerika'da ve Rusya'da birçok
farklı sirkin gösterilerine müzikler yazmış. Bogtyrev'in sirk gösterileri için
yaptığı müzikler (karnaval müzikleri) kendisini Masha ve Ayı'da da
gösteriyor. Örneğin çizgi film içinde
sürekli değişen tona yetişmek kanlı takipten fazlasını getiriyor, çünkü ritmik
kalıplar da her an değişebiliyor. Müziklerin bazen tondan tona taşındığını hissediyorsanız
da kromatik armoninin nerede duracağı bazen hiç belli etmiyor kendisini. Yani
Masha'nın müziklerinde her an her şey olabiliyor. Elbette kromatik armoni
kullanımı çizgi filmlerde en çok karşımıza çıkan öğe, burada da kullanımı yine aynı sebepten:
hareketi vermek!
Çizgi filmin içindeki çoğu şarkı 'Katyusha' karakterinde
Rus halk şarkılarından parçalar taşıyor
olsa da, dünyanın her yanından esen tınıları bu müziklerin içine ustalıkla
yerleştirilmiş bir halde duymamız mümkün. bu da müziği bilen birinin elinden
çıktığını ispatlar nitelikte. Tanıdık temalara gönderme ve varyantlarla bezeme,
müziklerin karakterinde var: Bazen çizgi
filmde Carmen'i de duyabiliyoruz, Beethoven'ın 5. Senfonisi'ni de... Swing temaları ve ragtime ezgileri, en iyi
karnaval havasını veren türlerden oldukları için Bogatyrev'in Masha'ya yaptığı müziklerde sıkça karşımıza çıkıyor. Bir anda evirilen tango ve /veya vals
ritmi de elbette konular arasında... Hiç bilinmedik yeni temalar yok
sanılmasın. Bu arada 'Rusya'da rock'ın yeri' gibi minik bir ayrıntıyı da müziklerin içinde duymak mümkün.
Masha'nın sesi: Alina Kukushkin / Алина Кукушкина
Gürcistan'da saha çalışması yaptığım sırada çocukların 'Limpopo'
adındaki bir gösterisine tanık olmuştum. Karaoke şarkı söylüyorlardı. Önceden kaydedilmiş
şarkıların üstüne profesyonel müzisyenlere taş çıkarak düzeyde profesyonel
duruşları vardı sahnede. Sovyet geleneği olup olmadığını araştırmaya ne yazık
ki fırsatım olmadı ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Bu ufak nottan sonra sözü
Alina Kukuşkin (Alina Kukushin / Алина Кукушкина / Alina
Kukushikina 'e getirebilirim. Kukushkin, 2002 doğumlu bir seslendirmeci.
Herhalde şu anda kariyerinin zirvesinde gibi hissediyordur ama bence yüzümüzü o
coğrafyaya çevirirsek hakkında bir dolu güzel haber de alabiliriz. Hem de
sadece seslendirmeci olarak da değil. Çünkü
o Masha'ya sesiyle ruh veriyor. YArattığı ruhu ise müzik ile perçinliyor.
Şimdilik Alina, Vasily ve Masha belirli
bir coğrafyanın içinde anılıyorsa da proje birkaç yıl öncesinden daha kaliteli
hale nasıl geldiyse, bu müzikler de aynen öyle hakkını bulacaktır (belki de
buluyordur).
Müziklerinin dünyayı değilse bile Endonezya'yı sardığı
gerçeği ile karşı karşıyayız:
Sonnot: Türkiye'de de şahane çocuk plakları yapılmış
zamanında... Şimdiki ismi lazım değil yerli yapımlardaki müzik rezilliğine zamanında
yer yokmuş (Disney'in kanallarını ayrı tutmaktayım, çünkü Türkçe adaptasyon ve
müzikler konusunda harikalar!). Çocuk şarkılarında daha özenli, çizgi film
müziklerinde ise dünya standartlarında ve çocuklara yaraşır işler yapılması
temennisi ağır mı olur?
Çok iyi çocuk müzikalleri, filmleri etrafımızı sımsıkı
sarsın istiyorum...