21 Mart 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 3

Hiçbirimizin henüz deneyimlemediği ve bir süre bocalayacağımız yeni bir sisteme giriyoruz. Bu süreçte beni umutlandıran en önemli konu ise insan olmak dışındaki kimliklerimizin giderek anlamını yitirmeye başlaması olacak. Yeni sistemde kimlikler üzerinden ayrım yapmak mümkün olmayacak ve zorbalık da ortadan kalkacak diye umut ediyorum. Çünkü her ne kadar bağışıklık sistemimize bağlı olarak değişiklik gösterse de aslında hepimiz Covid-19 karşısında hiçbir yerde ve halde olmadığımız kadar eşitiz.  Ancak değişemeyen hayatta kalamayacak. Çünkü değişmeyen tek şey uzunca bir süredir değişimin kendisi zaten.  Tıpkı Nova Norda’nın “Varım” şarkısında dediği gibi. Değişerek varolmaya devam edeceğiz. Ayrıca hazır zamanımız varken şarkıda da dediği gibi “bu hayatı kana kana içmek” lazım. Değişime ve yaşama aşkımıza...


Varım

Sen kimsin? dedi
Bilmem, dedim, her gün değişiyorum
Burdа dаns ederken senle bende bi аyrım göremiyorum
Kаlıplаrа sığаmıyorum
Dedim ki
Bаk, yıldızlаr bаki, sınırlаr hаyаli
Arаmıyorum tаnımlаyаn sözler
Aynı sözler tаm dа bu yüzden (uuu)
Götürüyo bizi bizden
Geldim, gidicem, hep de değişicem
(Uuu) şu kısаcık hаyаtı kаnа kаnа içicem
(Uuu) rüzgаr olup esicem, gökte süzülücem
(Uuu) kimsin sen? deseler ben sаdece vаrım’ dicem
Gel benle, dedim, serin аmа girdin mi de аlışıyosun
Vаr mısın? dedim, vаrım, dedi, etiketleri çıkаrıyorum
Sıfаtlаrı bırаkıyorum
Dedim
Sen ben iki fаni, ruhu firаri
Arınıyoruz çizgilerimizden
Aynı sözler tаm dа bu yüzden (uuu)
Dökülüyo dilimizden
geldim, gidicem, hep de değişicem
(Uuu) şu kısаcık hаyаtı kаnа kаnа, kаnа kаnа
(Uuu) rüzgаr olup esicem, gökte süzülücem
(Uuu) kimsin sen? deseler ben sаdece, sаdece
Vаrım’ dicem
(Sаdece)
Kimsin sen? deseler ben sаdece, sаdece
(Sаdece)
Vаrım’ dicem
(Sаdece)
İzin vermeseler bile iyi ki de, iyi ki de
(İyi ki de)
Vаrım’ dicem
(İyi ki de)
Kimsin sen? deseler ben sаdece, sаdece
(Sаdece)
Vаrım’ dicem
(Sаdece)
Vаrım’ dicem
(İyi ki de)
Vаrım’ dicem
(İyi ki de)
Vаrım’ dicem
Kаnа kаnа

20 Mart 2020 Cuma

Müzikle iyileşiyoruz no. 2

Sosyal medyadan sızıp gelen haberlerin tutarsızlığı karşısında kafamız yeterince karıştı. Hangi haber doğru bilemiyoruz, bazen korkuyor bazense tedbirlerimizi güzelce aldığımızı düşünüp rahat bir nefes alıyoruz. Evlerimize kapandığımız şu günlerde zaman zaman kendi içimizde de tutarsızlıklar yaşıyoruz. Olsun tutarsızlık da bazen tutarlılığın ta kendisi olabilir! 

Türkiye’de bir ilk olan Blues Derneği’nin kurucularından Göksenin, Bluesseverlerin yakından bildiği bir isim. Geçtiğimiz ay, Arpej Müzik Yapım tarafından yayınlanmaya başlanan “Arka Bahçe Sessions” için çaldıkları “Hala vazgeçmedim” de az önce bahsettiğim tutarsızlığın aslında ne kadar tutarlı da olduğunun delili niteliğinde. 

Şarkının sözlerinin tamamını aşağıda paylaşıyor olsam da şu kısmını bir daha yazmadan duramayacağım: “Bu çok tuhaf bir zaman, çok garip bir yıl, tahmin edilemiyor neler yapacağım, ama belli olmaz, her an hiçbir şey yapmayabilirim, biliyorsun hiç belli olmaz, her an yapmayabilirim…” 

Boşverin ya, zaten uzun zamandır birçok şey yapıyordunuz biraz da hiçbir şey yapmayın ve şimdi arkanıza yaslanın, sesi açın ve play tuşuna basın, umut dolun, hatta dans bile edebilirsiniz “vazgeçmeden”!


Hala Vazgeçmedim

Hala vazgeçmedim kendimden
Hala vazgeçmedim
Ama belli olmaz
Her an vazgeçebilirim
Biliyorsun bana belli olmaz
Her an vazgeçebilirim

Hala vazgeçmedim senden
Hala vazgeçmedim
Ama belli olmaz
Her an vazgeçebilirim
Biliyorsun bana belli olmaz
Her an vazgeçebilirim

Bu çok tuhaf bir zaman
Çok garip bir yıl
Tahmin edilemiyor neler yapacağım
Ama belli olmaz
Her an hiçbir şey yapmayabilirim
Biliyorsun hiç belli olmaz
Her an yapmayabilirim

Şu dünya bir dursa
Ben de bir dursam
Her şey bu kadar yorucu olmasa
Belli olmaz
Her an yorucu olabilir
Biliyorsun hiç belli olmaz
Her an moral bozulabilir

Hala vazgeçmedim kendimden
Hala vazgeçmedim
Ama belli olmaz
Her an vazgeçebilirim
Biliyorsun bana belli olmaz
Her an vazgeçebilirim

Müzikle iyileşiyoruz no. 1


Evlerimize kapandık, bekliyoruz. En büyük tesellimiz belli ki elektriklerimizin açık, internetimizin bağlı olması. Sosyalliğimizi delirmeden devam ettirmemizi sağlıyor. Bu sayede konserleri izlemeye, müzisyenlerin sosyal medya canlı yayınlarında huzur bulmaya devam edebiliyoruz. Hatta artık o canlı yayınlarda “Zeki Müren de bizi görebiliyor” kavlinden müzisyenlerin canlı yayınlarına ortak olabiliyoruz. Hatta bazen aynı anda başlayan konserler arasında seçim yapmakta da zorlanıyor, o kanal senin bu kanal benim dolaşıyoruz. 

Zor zamanlar yaratıcılığın da arttığı zamanlar olmuştur hep ki gördüğümüz kadarıyla başta müzisyenler olmak üzere pek çok sanatçı ürünlerini daha şimdiden ortaya koymaya başladı bile. Bundan büyük teselli olamaz zaten. 

Hastalanmak illa ki malum virüsü kapmak değil, ruh sağlığımız yerinde olsun ve her gün güzel bir şarkıyla güne başlayalım, içimiz umut dolsun.

Her daim üretimin içinde olan Moğollar grubunun abisi Tamer Öngür de 19 Mart 2020’de sözleri Nazım Hikmet’e ait olan “Mesaj” isimli şiirini bestelemiş ve ortaya böyle bir iş çıkmış:





Mesaj

Hastalar,

kardeşlerim,

iyileşeceksiniz.

Ağrılar, sızılar dinecek.

Yumuşak, ılık

bir yaz akşamı gibi inecek

ağır, yeşil dalların arasından rahatlık.



Hastalar, kardeşlerim,

biraz daha sabır, biraz daha inat.

Kapının arkasında bekleyen ölüm değil,

hayat.

Kapının arkasında dünya,

dünya cıvıl cıvıl.

Kalkacaksınız yatağınızdan,

gideceksiniz.

Tuzun, ekmeğin, güneşin tadını

yeni baştan keşfedeceksiniz.

Sararmak limon gibi, mum gibi erimek,

devrilmek kof bir çınar gibi ansızdan.

Kardeşlerim, hastalar,

biz ne limonuz, ne mum, ne çınar,

biz, insanız, çok şükür,

çok şükür, biliriz, umudumuzu ilacımıza katmasını.

"Yaşamak gerek!"

diyerek

ayak direyip

dayatmasını.

Hastalar,

kardeşlerim,

iyileşeceğiz.

Ağrılar, sızılar dinecek.

Yumuşak,

ılık

bir yaz akşamı gibi inecek,

ağır yeşil dalların arasından rahatlık.




24 Aralık 2019 Salı

2010’larda Türkiye’de “müzik” üzerine kısa bir değerlendirme veya müzisyenler için notlar


2010’ların sonuna gelindiğini anlamak için ortalıkta dolaşan playlist’lere, müzikal bağlamdaki z raporlarına bakmak yeterli olur. Kulağıma takılan, son 10 yılımda hüküm süren parçaları yazmayı elbette ben de düşündüm. Ancak “bunun bir anlamı olacak mı?” sorusunun cevabına gelince orada tıkandım. Çünkü müzik dinleyicisi olmak, müzik beğenisine sahip olmak 1990’larda olduğu kadar meşakkatli değil. Herkes her istediğine ve hatta daha fazlasına kolayca ulaşabiliyor. Her ne kadar türünün ana akımına yönlendiriyor olsa da Spotify, Youtube Music ve iTunes, müzik dinleyicisine algoritmalar üretip sürekli dinlediği türlerde önüne yeni parçalar çıkarıyor ve “en iyiler” listesinin pabucunu dama attırıyor. Spotify’ı azıcık iyi kullananların kendine “DJ” diyebildiği günümüzde de elbette böyle listeler yapmanın bir anlamı kalmıyor. 

Genel geçer müzik dinleyicisi için de “müzik yazarı”nın hangi parça hakkında ne yazdığının önemi kalmıyor, dinleyici elini direkt verilen linke götürüp parçaları çıtlamaya başlıyor. 
 Size bu satırları yazarken ben de elbette Spotify’dan ismi lazım değil müzik otoritelerinin yaptığı playlist’e kulak kabartmış durumdayım. Bunun önemli bir kısmı beni rahatsız ediyor  ve “Kim seçiyor yahu bunları?” dedirtiyor.  Üstelik seçilen isimler içinde de yan akımının ana arter müzisyenleri olunda insan ister istemez ana akım müzik piyasasının neredeyse samimiyetsizliğini bile arıyor. Müzikte tekelleşme konusunun sıklıkla gündeme geldiği ve getirildiği şu günlerde ismi lazım olmayan şirketler tarafından yapılan “2010’ların en iyi şucuları” listesine ne kadar ihtiyacımız olduğu da tartışmaya açık. Müzik piyasasının nereye gideceğini, ne olacağını, müzisyen ve onları destekleyen butik plak şirketleri, organizasyon firmaları ve halihazırda müzik insanlarını nasıl bir geleceğin beklendiği konusunun konuşulması gerekliliği daha elzem.  


2010’larda kuşkusuz birçok müzisyen elinden gelenin en iyisini yaparak kendi ürünlerini ortaya koydu. Çoğunun bunu hangi şartlar altında yaptığını en azından piyasaya yakın insanlar olarak gördük ve tanıklık ettik. Üstelik birçoğunun kendi üretimini yapmak ve sunmak uğruna, istemedikleri projelerde var olduklarını da gördük.

Festivaller alanında olsun, türler içinde olsun tekelleşmenin dibini yaşadık. Üniversite festivalleri biterken yerini dolduracak bir dolu irili ufaklı festivalimiz oldu. Yeni gelen bütün bu festivaller önemli ölçüde Türkiye müzik piyasasındaki bir açığı canla başla, dişle tırnakla kapattı. Gençlerimiz festivallere aç kalmadı. Ancak zaman zaman boğucu hale gelen her yerde “festival olsun” düşüncesi yer yer “festival” kelimesinden tiksinti bile duymamıza sebep oldu. 

Yine bu 10 yıllık süre zarfında tekrar ve tekrar “bağımsız müzik oluşumu” kurulmasına karar verildi ancak daha önce de oluşturulmaya çalışılan pek çok kolektif gibi o da ne yazık ki bir yere varamadı. Müzisyenlerin ve müzik piyasasında nüfus sahibi olan müzik insanlarının yeniden ve yeniden bir araya gelip bir şey yapamayacağını da bir kez daha anlamış olduk. Sendika mı o da ne? 

Lakin “Bir Şarkım Var”, “Kadınlar Matinesi”, Blues Derneği gibi kolektif oluşumlar ve albümler içimizi açtı. Müzisyenler birbiriyle daha da fazla etkileşim içinde oldu, daha önce hiç olmadıkları kadar albümlerine ve sahnelerine konuk oldular, başka müzisyenleri konuk aldılar. Bu da egoların duvara asıldığı bir döneme ancak girizgah yapabildiğimizin göstergesi oldu. 

2010’larda daha önce hiç yaşanmamış bir furya ortaya çıktı. Dijital dünya tepemizde devinedursun, LP’ler havalarda uçuştu. LP’si olmayan müzisyen ve gruplara üstten bakıldı. Bir yandan olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilecek bu konu diğer taraftan düşündürücüydü. Çünkü dijital bir veriyi analog bir ortama taşımak gibi bir durum söz konusuydu ve eski plaklar gibi analogun analoga geçirilip dinletilmesi ve dinlenilmesi değildi olan. Biraz daha yapay olan bu durum üzerine bir daha ve bir daha düşünülmesi gerekliliğini önemsiyorum. Butik plak şirketleri tam da böylesi bir dönemde açıldı ve çok iyi işlerin dinleyiciyle buluşmasına önayak oldu. Birini bile unutmaktan çekindiğim için, adlarını saymıyorum. 

———

Bir başka mesele müzik yazını ve yayımları hakkında. 2010’lar kuşkusuz bu konuda oldukça verimli geçti. Yıllardır Türkiye’deki önemli bir açığı kapatan Pan Yayıncılık’a kardeş olarak Kara Plak Yayınları kuruldu. Diğer yayınevileri de daha fazla müzik kitabı yayımlamaya başladı. Müzik dergiciliği 1990’lı yıllarda olduğu kadar çok olmasa da 2010’larda hareketlendi. Yeni yeni dergiler hem basılı halde hem de dijital ortamlarda içerikleri tartışmaya açık olsa da önümüze sunuldu. Pek çok blog daha da hareketli hale geldi. Müzik dinleyicileri ufaktan da olsa müziği yazmaya ve paylaşmaya da başladı. Müziği kendine dert edinmiş pek çok akademik makale ve tez yayınlandı. Müzikoloji bölümleri yer yer açıldı yer yer kapandı.

Bunun ötesinde, müzik üzerine yazılan bilimsel kaynakların gerçek müzik dinleyicisine ulaşıp ulaşmadığı konusu gizemini koruyor. Sosyal medya burada garip bir işleve sahip olmaya başladı, müzik ürünleri abur cubura dönüştü ve değerlendirilemez hale geldi. Magazin programlarının yerini sosyal medya hesapları aldı. Müzisyenin ürününden çok sosyal medyada paylaştığı iletiler ilgi çeker oldu. “Bugün müzik mi, müziği sunanların sosyal medya hesapları mı daha çok takip ediliyor?” diye sorsak cevabı hepimiz biliyor ve kan ağlıyoruz. 

2010’ların özellikle de sonuna doğru cover’lar havalarda uçuştu, bir kısmı kafamıza, kulağımıza isabet etti. Hatta yurtdışında ödül alan -yine yurtdışı menşeli- Türkçe müzik yapan bir grubun bile aslında cover’ı geçer akçe yaptığı düşünülürse bu hem geçmişe olan özlem/saygı bağlamında önünde eğilinecek hem de hayıflanacak bir durum olarak karşımızda duruyor. 1960’lardan başlayıp 1990’lara kadar süren bir döneme ne kadar da özlem duyuyormuşuz meğer.  Yeniden sanki hiç o parçalar daha önce çalınıp söylenmemiş gibi önümüze yer yer farklı türlerde sunuldu. Bundan şikayetçi olduğum için söylemiyorum elbette ancak “yeni bir şeyler üretmenin tıkanıklığı mı acaba?” diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum. Hadi artık 2020’lerde yeni üretimlere geçelim dostlar. Buna beslenme çantamızı hazırlamakla başlayabiliriz mesela.   

Geçtiğimiz özellikle de 2 yılda rap tavan yaptı. İçinlerinde geleceğe kalacaklar olacaktır elbette… Bu konu kanayan bir yara ve çok da taze işler halihazırda ortalıkta olduğu için üzerine çok da fazla bir şey söylemek istemiyorum. Zira daha önce konuyla ilgili uzun uzun bir makale yazmıştım. bkz.  ilgili makale “Ben sussam müzik susmaz”.

 Bu yazının derdi “geçtiğimiz 10 yıl aman da ne kadar da eğlendik”ten ziyade aslında önümüzdeki 10 yıl içinde tekelleşmeden uzak, nasıl yeni playlist’ler oluştururuz. Playlist işin sadece ufak bir kısmı. Müzik evreninin içinde pek çok farklı konu dallanıp budaklanırken, müzisyenlerin ve müzik piyasası içinde yer alan herkes için açılan rotalar biraz daha sertleşiyor. Birlikten kuvvet doğar. 2010’larda olan oldu, 2020’lerde bu anlattığım bağlamlarıyla “müzik nasıl inşa edilir”i yeniden düşünmenin zamanıdır. Müzik dinleyicisinin ne beklediği değil, müzisyenin ona ne sunduğuna ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Hadi pamuk eller ve pamuk sesler üretime. Herkes için iyi bir yıl olsun.  

Yazıya katkıları için İbrahim Aksu’ya teşekkürler. 

Ayrıca 2019’da çıkan albümler için aşağıdaki linke bir göz atmanızı öneririm. Yine Tayfun Polat’tan el emeği kulak zarı bir iş!

https://taifu.wordpress.com/2019/12/23/yerli-2019-degerlendirmesi/?fbclid=IwAR2Q395Kmv2FGImVsB-FTk-kHPu4JFT91u8HrBGHRhYiWNzunu9kOVzwUWQ

25 Kasım 2019 Pazartesi

Psikolojik şiddeti kendine reva gören şarkılar

Bazı şarkılar gerçekten hem obsesif hem de mazoşist. Uzun yıllar bu şarkılara maruz kalan biz kadınlar da sevmeyi daha doğrusu sevilmeyi psikolojik şiddet sanıyoruz. "Sahi neydi sevgi?" Bu şarkılarda geçen hiçbir kelimenin sevgiyle ilgisi olmadığını sizin de anlamanız uzun sürmeyecektir. Yine de sevmeye ve dinlemeye "Gel, ne olursan ol, gel" demeye devam ediyoruz. Ne ayıp ne günah ama siz siz olun yine de yuları bu şarkılardaki kadar kaptırmayın ve unutmayın ki erkeklerin kadınları anlaması için hayali de olsa bir empati silahına ihtiyaç var. Bu arada buluşulan kadın gecelerinde meze yapmanız için de faideli şarkılar.

En sevdiğimle başlayayım:

Sevdiğim Adam - Ajda Pekkan
İçki içer, aldatır, yanımdayken başkasını sever gözleriyle... Valla bırakırım ben böyle adamı!


Ara Sıra Bazı Bazı- Nilüfer
Yeter ki görmesin gözlerim... Aşkın da çoğu zarar azı karar. 



Seni İstiyorum - Sezen Aksu
Bu gece gel yarın git... Tinder jenerasyonu bunu sever... 
 

İyisin - Zuhal Olcay
Siz siz olun karşınızdaki kişinin sizi bu kadar yermesine izin vermeyin. Ha bir de kör bıçakla kendinize de bu kadar dalmayın, değmez!







Ve verilebilecek en doğru cevap belki de Özdemir Erdoğan'dan geliyor:

"Bir sevgili arasan yıllarca bulamazsın, düşersen aşk ağına kaçsan kurtulamazsın..."







24 Ekim 2019 Perşembe

Blues Derneği'ni bilir misiniz?


Şimdi okuyacağınız röportajın nereden baksanız en az bir senelik serüveni var. Röportaj sorularını gönderdiğim günden bugüne adı üstünde Türkiye'nin ilk ve tek Blues Derneği yürümek bir yana koşuşa geçti bile.
İşte o serüvenin şekillenme ve gelişme sürecinin detayları ve yakın gelecekte gerçekleştirecekleri faaliyetler Göksenin Tuncalı ile yaptığım bu röportajın içinde.

    
 Dernekleşme fikri nereden geldi?

Benden geldi. Aslında yıllardır müzisyen ortamlarında hep "birlik olma" niyetinden bahsedilir. Ama bugüne kadar en azından Blues ortamında böyle bir girişimde bulunan olmamıştı. 2018 Şubat ayında grubumuzun gitaristi Gürkan ile sohbet ederken “niye biz dernek kurup birleşmiyoruz? En azından Blues projelerine kaynak bulmak için fonlara başvurmak gerek, dernek olmadan bunu yapmak zor” dedim. Gürkan normalde önerilerimin %90’ına anında "Hayır" der. Bu sefer “Olabilir aslında” deyince bende şiddetli bir şaşkınlık oldu. Kesinlikle bu işi yapmamız gerektiğini anladım. Sonra birkaç ay boyunca müzisyen arkadaşlarımıza danışarak görüş aldık, tüzüğümüzü yazdık, başvuru dosyamızı hazırladık ve geniş bir faaliyet planı oluşturduk. 7 Mayıs 2018’de de dernekleşme başvurumuz resmi olarak kabul edildi. Kurucu üyeler ben, Gürkan Özbek, Dinçer Tuğmaner, Ozan Yuvarlak, Cem Ayar, Batu Mutlugil, Burak Ocakçı ve Eray Arbak. Derneğin kuruluş sürecinde ve sonrasında olağan üstü emek veren gönüllülerimiz Burcu Yılmaz, Batuhan Akaylar, Seçil Kuran ve Tunahan Ay’ın isimlerini de saymadan edemeyeceğim.

Türkiye'de dernekçiliğin faydaları olduğunu düşünüyor musun, bu size ne gibi artılar kazandırdı?

Kesinlikle! Aynı ideal etrafında insanların toplanması ve birlikte çalışması özellikle bizimki gibi bazı olanaklar açısından sıkıntılı bir ülkede faydası su götürmez bir hareket. Bir ülkedeki sivil toplum örgütü sayısı, çeşitliliği ve aktifliği o ülkenin demokrasi seviyesinin de bir ölçütü aynı zamanda. Dolayısıyla daha ilk başta herhangi bir sivil toplum hareketinin içinde olmanın hem bireysel hem de toplumsal açıdan gerekli ve faydalı olduğunu düşünüyorum.
Dernek kurmanın bize kazandırdığı artılara gelince; öncelikle sosyal alanımızın genişlediğini söyleyebilirim. Birçok yeni arkadaşla tanıştık, ülkenin dört bir yanından bizimle iletişime geçenler oldu. Aslında Blues müziğin tahminimizden fazla ilgi gördüğünü de gördük. Yeni insanlar da yeni imkanlar yeni projeler, yeni fikirler getiriyor ve bunları gerçekleştirecek emek kaynağı da sağlıyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemlere ben ve arkadaşlarım gayet umut dolu bakıyoruz.

Mayıs 2018 tarihinden bu yana ne gibi faaliyetler yaptınız?

İlk önce altyapı çalışmaları gerçekleştirdik. Sosyal medya hesaplarının açılması, web sitesi ve blog içeriğinin oluşturulması, Spotify listelerinin hazırlanması, görsel tasarımlar, çeviri işleri gibi yoğun bir hazırlık süreci geçirdik. Açılış konserimizi 20 Mayıs 2018’de Amerikalı Sweet Papa Lowdon grubunun gerçekleştirdiği bir Blues sohbeti ve konser etkinliği ile yaptık. Ardından, yaklaşık bir buçuk senede 22 atölye ve 13 konsere imza atarak ne kadar çalışkan, istekli ve azimli bir dernek olduğumuzu ispatladık sanırım. Bu etkinliklerin dışında, çeşitli kurumlar ve şirketlerle çok sayıda işbirliği toplantısı gerçekleştirdik. Kasım ayında ilk genel kurul toplantımızı yaptık. Faaliyet planımız ve bütçemiz ibraz edildi. Yönetim ve denetim kurullarımız, üyelerimizin yüksek oranda katılımıyla seçildi. Derneğimizin tanıtımı amacıyla, televizyon programı ve festival katılımlarımız oldu. İlk yılımızda uluslararası bir proje başvurusu da yaptık. Durmadan çalıştık yani.

Önümüzdeki süreçte amaçlarınız ve hedefleriniz neler?

Atölye ve konser etkinliklerimize önümüzdeki dönemde de devam edeceğiz. Zira aklımızda ve hayalimizde çok feci şeyler var. İkinci yılımızda biraz uluslararası platformlar ile iletişim ve işbirliğine ağırlık vermeyi istiyoruz çünkü Blues uluslararası bir müzik ve derneğimizi de uluslararası platformlarda güçlü bir kuruluş haline getirmek öncelikli hedeflerimizden.
Şimdiye kadar İstanbul ve Ankara’da faaliyet gösterdik. Amacımız tabii ki tüm Türkiye’ye de ulaşmak. Bu dönemde etkinlik götürdüğümüz il sayısını artırmak da planlarımız arasında. Bu amaçla ilk olarak Kasım 2019’da Eskişehir’e gidiyoruz; bunun da müjdesini vermiş olayım.
Genç müzisyenlerin ve kadın müzisyenlerin desteklenmesi ve görünürlüğünün artırılması odaklı projelerimiz var. 2020’de bu konuda derneğimizden çokça duyuru göreceksiniz.

Türkiye'de Blues'un anlaşıldığını düşünüyor musun?

Anlayan, dinleyen çok var ama yine de yeterli değil. Oysa konu itibariyle, kökeni ve duygusu itibariyle bizim toplumumuza hiç de uzak olmayan bir müzik aslında. Baskılara göğüs germeye çalışan, fakirlikle, ırkçılıkla, ayrımcılıkla mücadele eden bir toplumun, bunlarla mücadele etme yolu ve ürünü olan bir müzik…
Derneğin bu müziğin anlaşılması ve sevdirilmesi yolunda büyük katkı sağlayacağına da eminim.

Bu ülkede Blues müzisyeni hatta müzisyen olmayı tarif eder misin?

Aaah Özge! Sanki bilmiyorsun.
Müzisyen olmak engel olamadığın, bırakamadığın, içini yiyen, ruhuna çok şey kazandıran, maddi hiçbir şey kazandırmayan çok güzel bir şey.
Blues aslında her yerde underground bir müzik. Dolayısıyla dinleyici ile buluşma imkanı hep kısıtlı. Sadece Blues'la geçinen bir BB King’i biliyorum (şaka).
İyi bir şeyler yapmak bu ülkede hep çok zaman alıyor. Müzikte de öyle. Bir albüm yapacaksın, bitirene kadar albümden nefret eder hale geliyorsun. Grubunu tanıtacaksın, konser ayarlayacaksın, o kadar aksilik, o kadar gereklilik çıkıyor ki “Buna ayırdığım zamanı enstrümanıma verseydim virtüöz olmuştum” diyorsun.  Bilmiyorum, işleri çok rast giden elbette var ama çevremde pek rastlayamıyorum. Derneğimizin, müzisyenler ve müzikseverler arasında köprü olarak, buluşma platformu oluşturarak bu konuda da faydalı olacağını, işleri kolaylaştıracağını düşünüyorum.

Dünya çapında hedefleriniz neler?

Söylediğim gibi uluslararası platformlarda güçlü ve etkili bir kuruluş olmayı hedefliyoruz. Önümüzdeki seneden itibaren yılda en az bir grubumuzu uluslararası bir festivale göndermeyi istiyoruz. Blues camiasında tanınan simalarla, dünyaca ünlü Blues dernekleri ve birlikleri ile şimdiden iletişime geçmeye başladık ve çok iyi tepkiler alıyoruz. Önümüzdeki sene üyelerimize ve tüm Blues severlere çok güzel haberler vereceğimizi söyleyebilirim.

Türler arası geçirgenliğin saydamlaştığı günümüzde Blues Derneği diğer türleri de kapsayacak mı?

Öncelikli amacımız Blues müziği ve Blues kültürünü tanıtmak ve yaymak. Blues’un köklerini, tarihini ve dünyaya etkilerini mümkün olduğunca çok insana anlatmayı istiyoruz. Ama bu demek değil ki diğer müzik türleri ile etkileşimler olmayacak. Zaten bu mümkün de değil. Blues müzik jazz, rock, country, soul gibi pek çok müzik türünü etkilemiş, dönüştürmüş veya bunların temeli olan bir müzik sonuçta.

Atölye çalışmalarınızdan ve katılımlardan bahseder misin?

Bir sene içinde 22 atölye/söyleşi gerçekleştirdik. Katılım oranı atölyeden atölyeye değişmekle birlikte genel olarak bizi memnun eden seviyelerdeydi. Bazılarında ben sevinçten gözyaşı döktüm. 


Atölyelerimiz şunlardı:

Eray Arbak ile Blues Müzikte Gitar ve Ekipman Kullanımı
Volkan Başaran ile Blues Doğaçlama ve Slide Gitar
Dinçer Tuğmaner ve Burak Ocakçı ile Yeni Başlayanlar için Blues Mızıkası
Onurcan Çağatay, Deniz Felder ve Ali Ulusoy ile Blues’da Üflemeliler
Soner Doğanca ile Blues’da Davul Yaklaşımları
Moe Joe ile Söyleşi ve Konser
Tuncer Tunceli ile Gitarlı Blues Sohbetleri
Sweet Papa Lowdown ile Blues Talk (Ankara)
Blaine Dunaway ile Blues’da Keman Emprovizasyonları
Soner Doğanca ile Blues’da Davul Yaklaşımları (Ankara)
Mojo Town ile Canlı Canlı Blues Tarihi
Tarkan Mumkule ile Slide Gitar
Yasemin Selçuk ve Gökçe Alacadağlı ile Blues Dansı
Nejat Yavaşoğulları ile Blues-Rock, Yerellik-Evrensellik
Evrencan Gündüz ile Blues Sohbeti
Onur Ataman ile Jazz Blues
Göksenin Tuncalı ile Blues’un Kadınları, Kadınların Blues’u
Dinçer Tuğmaner ile Yeni Başlayanlar için Blues Mızıkası (Ankara)
Cem Çatık ile Blues ve Jazz’da Küçük Şakalar
Yavuzcan Çetin ile Yavuz Çetin ve Yavuz fest. üzerine (Ankara)
Yasemin Selçuk ve Gökçe Alacadağlı ile Blues Dansı
Yasemin Selçuk ve Emin Akkoç ile Blues Dansı Seviye 2





Yeni dönemde de benzer ve farklı pek çok atölye planımız var. Duyurularımız sosyal medya hesaplarımızdan takip edilebilir. Önerilere de açığız.



Eklemek istediğin şeyler var mı?

Evet. Blues Derneği, bu müzik anlamında Türkiye’de ilk ve yakın müzikler açısından da faaliyet olarak çok önemli bir yere sahip bir dernek. Üyelerimiz ve yönetimimiz, misyonumuzu gerçekleştirmek üzere canla başla ve gönüllü olarak çalışıyor. Müzikseverleri, sadece bu müzik türü ile ilgilenme anlamında değil bu alanda çalışan çok az sayıda sivil toplum hareketinden birini destekleme adına da derneğimize üye olmaya, takip etmeye, iletişimde kalmaya ve/veya fikir paylaşmaya, senin aracılığınla davet etmek isterim. 

Blogunda bize de yer ayırdığın için sana çok teşekkür ederiz.
info@bluesdernegi.org
instagram@bluesdernegi
facebook@bluesdernegi
twitter@bluesdernegi


19 Haziran 2019 Çarşamba

"Her şey çok güzel olacak"

Seçim şarkıları bazen sokak arasında kıstırır, bazen de uykuda yakalar. hele ki iki farklı seçim arabasına aynı yerde yakalandıysanız vay halinize... Her beş yılda bir repertuarına yenileri eklenen, kulaklarda yer eden seçim şarkıları, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlık seçimlerinin tekrar edilmesiyle bambaşka bir boyuta ulaştı. Birçok müzisyen, müzisyen adayı, müzisyen aday adayı  bu sefer sipariş üzerine değil, gönüllü olarak parçalarını yapıp stüdyolara koştu. İşte seçime birkaç gün kala "Her şey çok güzel olacak" şarkılarından birkaç örnek. Her renkten, her tınıdan biraz, tam da Türkiye gibi...

İlk şarkı Deniz Özçelik'e ait, 8 Mayıs tarihinde yayınlan destek şarkısı. 


İkinci parça 90'lı yıllardan itibaren puslu sesiyle gönüllerimize taht kuran Ege'den...




Grup ParadoX'un parçası 9 Mayıs'ta yayınlanmış. 




Ülke kültürünün olmazsa olmazı bir aranje de mevcut. Grup Ortaya Karışık da Ciao Bella'ya yeniden söz yazmış ve ortaya "Her şey çok güzel olacak" çıkmış.



"Sabret bizim olacak" diyor DK ve ekliyor "Her şey çok güzel olacak".  


Eh seçim şarkısını gözden kaçırmak olmaz.



Rap versiyonunu da buraya bırakalım. 




Bir diğer uyarlama da İhsan Eş, Tanju Topal ve Yusuf Aydın'dan geldi.

 

Sivas, Divriği Kalesi'nden Sesleniyor Soner Ergül...




Atilla Taş'sız olmazdı zaten. Ska ska, hoplaya zıplaya sandığa gitmek için birebir. 


Bu sabah ise yep yeni bir şey oldu ve sloganın sahibi Berkay Engin'den bir parça geldi. 




Benim favorim ise söz ve müziği Tuncer Duman'a, düzenleme Tuncer Duman ve Ayşe Tütüncü'ye ait olan "Her şey çok güzel olacak" oldu. 



Bulutsuzluk Özlemi'nden "Yeni bir gün" diğer ismiyle "her şey çok güzel olacak"ı dinlemenin de keyfi bir başka.


...ve Erdal Erzincan'dan kısa ve öz, "Her şey çok güzel olacak". 



Mazbata verilmemişken yapılan en iyi parçayı da buraya bırakmadan edemeyeceğim.






18 Nisan 2019 Perşembe

Türkiye'de İnternet Öncesi ve Sonrası Dinleme Alışkanlıklarının Değişmesinin Müzik Endüstrisine Etkileri

Tarihsel çerçeve içinde konuyu yeniden ele almak gerekirse, mutlaka Unkapanı piyasası ve piyasanın evirilişi, hatta yok oluşu üzerinde durmak gerekmektedir. 1950'li yıllar farklı türlerde müziğin Türkiye'ye girmesi demek olmuştur. Dünyadaki Rock'n Roll istilası Türkiye'yi de sarmış bir yandan Türk toplumu hiç bilmediği yeni bir tür olan caz ile tanışmıştır. Bu dönem taş plak devrinin son bulduğu dönem olmuştur. 
1950-60 dönemi yeni buluşların taş plak saltanatına son verdiği önemli bir süreçtir. Önce 33, ardından da 16 ve 45 devirli plak üretimi, çalınması, üretilmesi ve dinlenilmesi oldukça zahmetli 78 devirli taş plakları demode kıldı. Ülkemizde ancak 1963-64 yılından sonra üretimine geçilen 45'lik plaklar taksi ve özel otomobillerde bile dinlenebilirlik özelliğine sahipti. (Ünlü ve Duygulu, tarih belirtilmemiş)
1970'li yıllara gelindiğinde ise Türkiye'de arabesk müziğin yükselişi ile eşzamanlı olarak kaset teknolojisi doğmuştur. Kaset teknolojisinin pratikliği, müziğin daha da kitlesel olarak dinlenir olmasını sağlamıştır. Kaset, 1980 hatta 1990'lı yıllara kadar geçerli kayıt teknolojisi olarak Türkiye müzik tarihine damgasını vurmuştur. Özellikle 1980 sonrası kuşak kaset kopyalamayı hatta kendi beğenisi orantısında karışık kasetler yapmayı ve bunları paylaşmayı seçmiştir. Beşer, yine bu dönemle ilgili olarak birçok zorlukla mücadele ederek elde ettikleri ve sahip oldukların her şeyin kıymetinin daha çok olduğunu söylemiştir. O dönemde müziğin türüne zaman zaman sınırlı sayıda bulunan kasetlerin içindeki bütün sözler, sesler şimdikinden çok daha değerli görülmüştür. Kaset dönemi bir yandan bu kasetlerin paylaşıldığı bir dönem olmuştur. Beşer'e göre o zamanki müzik bağlamında tüketim de bireysel olmamıştır. Kasetler birlikte dinlenilen, paylaşılan ve yer yer de çoğaltılan ürünlerdir. Kasetlerin az bulunur olması ve birlikte tüketilmesi o dönemin yeni kamusal alanlarını üretmiştir: "O günlerle bugünlerin arasındaki en önemli fark, bugün bununla ilgili bir kamusal alanın olmayışıdır” (M. Beşer, kişisel görüşme, 04 Nisan 2016, İstanbul). 

Türkiye'de kasetler ve kaset çalarlar yaygın olarak kullanılmıştır. Hatta öyle ki pilli olarak çalışabildiği ve portatif olduğu için kaset çalarlar her an her yerde kullanılabilmiştir. O yıllarda dinleyiciler omuzlarının üzerinde söz konusu pilli kaset çalarları çalışır vaziyette taşımıştırlar. Seyyar satıcılar üç tekerlekli arabalarında dönemin popüler müziklerini yayınlayarak sokak sokak dolaşmış, dinleyicilere sevdikleri şarkıların kapılarına geldiğini müjdelemiştir. Çoğu günümüzde bilinmeyen yerel kasetlerin yanı sıra, popüler isimlerin kasetlerini ve posterlerini taşıyan seyyar kasetçiler, çoğunlukla dönemin -köyden kente göç sonucu- revaçta olan arabesk-fantezi türünde ve çoğu korsan olan kasetlerini dinleyicilerin ayağına getirmiştir. "Geniş kitleleri ilgilendiren albümler çıktığında, mesela yeni Michael Jackson albümü, bu tezgahlarda o albümleri de bulabilirdiniz. Dönemin Türk filmlerinde de bol bol görürsünüz bu manzaraları" (Hakancez, tarih belirtilmemiş).

Murat Beşer 1980'lerin Unkapanı'nda şirketlerin dükkan açmak, plak şirketi kurmak için doluluktan yer bulamadığından bahsetmiş, kasetlerin yerini alan ve dijitalleşmeyle birlikte sırasını savan CD'lerin de artık satılmamasıyla birlikte, dükkanların boşaldığının altını çizmiştir (M. Beşer kişisel görüşme, 4 Temmuz 2016, İstanbul). Bu süreç var olan plak şirketlerinin kapanmasına sebep olurken yenilerinin açılmasının da önünde engel teşkil etmiştir.

Bu süreçten sonra ayakta kalabilen ve kendi kataloglarına sahip bazı plak şirketleri ayakta kalma yöntemi olarak son dönemde revaçta olan plak basma işine girişmiştir. Dijital download sisteminin yanı sıra plak basmak da yeni bir trend olarak karşımıza çıkmaktadır. Beşer, halihazırda Türkiye'de yeniden plak işine dönmüş olan şirketlerin, dünyada plak formatının ne anlama geldiğini, nasıl üretilip dağıtıldığını, bundan nasıl para kazanılacağını, bunun kültürünün ne olduğunu çok iyi bilmeyen, sadece Türkiye modelini görmüş olan şirketler olduğunu söylemiştir. Beşer'e göre eski alışkanlıklar ve reflekslerle hareket eden plak şirketleri hem yanlış hem de kötü albümler basmaktadır. Ayrıca Beşer, “Söz konusu şirketlerin bu şekilde kendilerini kurtaracak kadar kazanç oluşturabileceklerini” zannetmediğini belirtmiştir.

Konuyla ilgili olarak radyocu ve müzik yazarı Michael Kuyucu ise internet öncesi müzik dinleme alışkanlıklarındaki ve müzik piyasasının içindeki değişimin gözle görülür düzeyde olduğunu, internetin yaygın kullanımının bir nevi milat olduğunu söylemiştir. Ona göre müzik kolay taşınan ve kolay tüketilen bir meta haline dönmüş, bu da müziğin kalitesini olumsuz etkilemiş, müziği basitleştirmiştir. Eskiden değerli olan bir müzik albümünün varlığıyla birlikte değerini de yitirmiştir (M. Kuyucu kişisel görüşme, 17 Kasım 2016, İstanbul- Muğla).

Dijital çağdan önce bir albümü edinmek için sarf edilen çaba ortadan kalkmıştır. Bir albüme sahip olmak için kasetçi -şimdiki adıyla müzik market- dolaşma, yeni çıkan ya da bulunamayan bir albüm için kuyruk ya da sipariş bekleme gibi çabalar ortadan kalkmıştır. Artık dinleyiciler yerinden bile kalkmadan, herhangi bir dijital platformdan arama yaparak albümü satın alabilmektedir.

Serbest Piyasa ekonomisinin en büyük tehditlerinden biri olan enflasyonist politikaların sonucunda ortaya çıkan tekelleşme, bir ülkenin en büyük sıkıntılarından biri olur... Müzik Endüstrisi doksanlı yıllara kadar Unkapanı çarşısının tekelinde yaşamını sürdürdü. Aslında yapı itibariyle oligopol[1] piyasada faaliyet gösteren şirketler topluluğundan oluşan bu yapı, günümüz müzik şartlarından daha çok sesli, daha bir girişimci ruha sahipti. Doksanlı yıllarla beraber Korukent'te başlayan tekelleşme çabaları, ikibinli yıllarda Taksim'e kaydı. (Kuyucu, "Pop İnfilakı", 2005, s. 158)

ABD ve Avrupa müzik endüstrisi 1980’li yıllarda Compact Disk (CD) teknolojisini kullanmaya başlamıştır. Philips ve Sony ortaklığı ile geliştirilen sayısal optik saklama ortamı olarak piyasaya sunulan ve kısa sürede kullanımı yaygınlaşan CD'ler Sony şirketi çalışanı Norio Ohga tarafından icat edilmiştir. Ohga'nın L.V. Beethoven'ın 9. Senfoni’sinin tek CD'ye sığdırmak istemesi CD'lerin 12cm çapında olmasını yönlendiren en önemli etmen olmuştur. Bu haliyle CD 80 dakikaya[2] kadar ses kaydını depolayabilen ve müzik sektörünün en çok kullandığı teknolojilerden biri olan veri saklama biçimi olmuştur. Kısa zaman içinde geliştirilen DVD teknolojisi ile daha fazla verinin saklanabileceği bir ortam da hayata geçmiştir. Daha sonraki dönemde insan kulağının algılayamayacağı sesleri silen MP3 (MPEG Audio Layer) teknolojisi, çok amaçlı kayıt seçeneği sunan DVD teknolojisi icat edilmiştir. Son olarak optik disk formunda olan Blu-Ray teknolojisi ortaya çıkmıştır. Blu-Ray yardımıyla HD formatında videolar bile yaklaşık 13 saatlik dilimlerde kaydedilebilmektedir.

Bilgisayar çağının gelişimiyle müziğin dijital olarak yapılması, işin prodüksiyon kısmını da oldukça basitleştirmiştir. Bir şarkı ya da albüm yapmak analog kayıttaki sıkıntıların hiçbirini artık içermemekte[3], bu çeşit kayıtlar artık müzisyenlerin özel tercihleri doğrultusunda yapılır olmuştur. Dijital kayıt ve ardından gelen, mix ve mastering süreçleri ise Pro Tools, M-Audio, Logic, Cubase gibi ses kartlarının gelişimiyle zamandan ve emekten önemli tasarruf sağlamıştır.

Ancak günümüzde bu konu halen tartışılmaktadır. Analog kayıtlar yaparak pure sound'un peşinde olan müzisyenlerle dijital teknolojinin sunduğu imkanlardan yararlanmakta olan müzisyenler arasında bir çatışma yaşanmaya devam etmektedir. Hatta bu prodüksiyon şirket ve labellar'ının da tercihlerini belirlemekte önemli bir rol oynamaktadır. Beşer'e göre, eskiden doğru sistemlerde ve plaklardan müzik dinleyerek müzik yapmaya çalışan müzisyenin kulağı ile bilgisayardan, İnternetten müzik dinleyerek yapmaya çalışan müzisyenin kulağı arasında ciddi bir fark vardır. İnternet ile birlikte ortaya çıkan lo-fi aslında bir müzik anlayışı olmakla birlikte, müziği kötü şartlarda ve düşük BPM’lerde dinlemenin de bir sonucudur. Yani lo-fi tek başına bir dünyaya bakış açısı, bir müzik anlayışı değildir. O tamamen teknolojinin getirdiği de bir müzik dinleme 'ürünü'dür. 2000’den sonra lo-fi[4] müzisyenlerin, türüne gönül vermiş müzisyenlerin tamamen İnternet çocuğu olarak müzik yapmaları ve daha önceki müzisyen kuşaklarıyla ciddi bir farklılaşım süreci söz konusudur. Aralarındaki ciddi bir kopukluk varsa sebebi budur. Örneğin bir Roland TR-808'in gerçeğini bulmak neredeyse imkânsızdır. Bulunursa da bu ciddi bir maliyet demektir. Ancak aynı sesleri İnternetten indirmek mümkündür. Ama TR-808’in peşine düşmüş bir kuşağın onu bulduktan sonraki yaptığı müzikle, şimdiki TR-808 seslerine ulaşmış müzisyenlerin yaptığı müzik arasında, hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. Yeni kuşak müzisyenler sadece istedikleri bütün cihazların seslerine sahip olmanın dışında, hazır seslere çok bağlı olmaya başlamışlardır. Yani kendi ürettikleri o ses sınırlarını zorlama, sonik deneylerle bir şeyler icat etme gibi misyonlarını bırakmışlardır. Bunu kendine mesele eden yeni kuşakta eskiye oranla çok daha az müzisyen çıkmıştır. Bu da her şeyin elinin altında olan genç kuşak müzisyenlerin yaratıcılığını azaltmıştır (M. Beşer, kişisel görüşme, 4 Nisan 2016, İstanbul).

Öte taraftan, 2000’den sonra, edebiyat okurunda, resim izleyicisinde, plastik sanatları takip eden, seven insanlar arasında nasıl ciddi bir azalma meydana geldiyse, müzik dinleyicisi için de aynı şey geçerli olmuştur. Yine Beşer, 2000’den sonra, müzik dünyası konser alanlarındaki takipçilerini hızlı bir biçimde kaybetmeye başladığının altını çizmiştir. Müzisyen için CD satışlarının bitiminden sonra gelir getirmesi bekleyerek peşine düştükleri şey konserler olmuştur. Fakat bu özellikle 8-10 yıl baz alındığında mümkün olamamıştır. Çünkü neredeyse hiçbir canlı performansın getirisi de müzisyenin kazancını albüm satışlarına oranla dengeleyememiştir. Beşer 'e göre, dünyada, özellikle caz müzisyenleri arasında geçim sıkıntısı çeken müzisyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Hal öyle olunca, artık konserler müzisyen için bir ekmek kapısı olmaktan çıkmıştır. Müzisyenin kendisi de artık, dijital download'dan nasıl para kazanacağını daha ziyade düşünmeye başlamıştır.

Müzik ürünlerinin İnternet üzerinden dolaşıma sokulabilmesi, bu olanağın sağladığı tüm avantajlara; özellikle dağıtım süreçlerindeki vasıtasızlığa ve sanatın demokratikleşmesi gibi kimi zaman popüler, kimi zamansa popülist söylemlere rağmen, bir yandan da kayıt ve prodüksiyon teknolojilerinin dışında kalan pratiklerin göz ardı edilebilmesine yol açmaktadır. Örneğin, sadece nihaî ürün sergilenirken göz ardı edilen yapım aşamalarına -icra dinamikleri ve performansın kayıt altına alınırkenki verilen emek, süreci bütünleyen organizasyon faaliyetleri, vs.-  gibi hayatî safhalara kayıtsız kalınması, “iletişimin hızlanması” ile gerekçelendirilebilmekte, bir emeksiz üretim yanılsaması yaratılabilmektedir.

Onyıllardır gündemde yer bulan korsan üretim meselesi, dolaşımdaki tüm farklı teorilere rağmen yapımcılar; tasarımcı ya da icracı olsun, müzisyenler ve başta dinleyiciler olmak üzere, kitleler arasında bugün dahi içinden çıkılması neredeyse imkânsız görülen açmaz halini artık kanıksanmış “İnternet folkloruna” borçludur. Kaldı ki, bu durum diğer alanlarda, sanatın diğer disiplinlerinde de geçerlidir: Başta edebiyat ve görsel sanatlar olmak üzere, dijitalleşmeyle birlikte birçok disiplin kökten biçimde etkilenmiş; deyim yerindeyse bir “paradigma değişikliği” gerçekleşmiştir. Sıklıkla tartışılan ve çoğunlukla nihaî ürünü bağlayan- telif meselesinin yanı sıra, bizatihi performans süreçleri de bu edimden etkilenmiştir. 2000’li yıllarla birlikte konsere gitme alışkanlıklarının değişmesi de buna örnek gösterilebilir: Dinleyici sayılarındaki çarpıcı düşüşün yanı sıra, izler-kitlelerin davranışlarındaki dönüşümler, özellikle de performansa kayıtsızlık (örneğin, icraya konsantre olmak yerine, bir kendini sergileme biçimine dönüşen “selfie” alışkanlıkları ya da mobil iletişim araçlarına bağımlılıkla sakatlanan deneyimleme süreçleri), gene bu aygıtın -kesintisiz ağ-kültürünün/folklorunun ve medyasının- gölgesinde yorumlanabilir. Süreçten ekonomik olarak etkilenen profesyonel müzisyenlerin sayısal teknolojiler, özellikle de “digital download” üzerinden seçenekler yaratma girişimleri ise, ancak ağ-sisteminde büyük yayılmışlığa ve bunun yönetiminde belirleyici paya sahip odaklara eklemlenebilmeleri durumunda; en azından bu popülerlik ya da medyatiklikte olmaları halinde, işlevsellik kazanabilmektedir.


[1] Genelde 2, 3 veya 4 üretici, aracı veya satıcı hakimiyetinde şekillenen piyasaya verilen ad.

[2] Burada bahsedilen CD formatının ilk halidir. MP3 formatlı verilerde dakika değişmektedir.

[3] Bu konu halen tartışılmaktadır.

[4] Low Fidelity. Standarttan daha düşük kaliteye sahip seslere verilen isim.

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...