6 Mayıs 2020 Çarşamba

Müzikle iyileşiyoruz no. 48

Çok sevdiğim öğretmenlerimden biri müzikolojinin aslında "dedikodu bilimi" olduğunu söylerdi. Pek de yanılmıyordu. Çünkü bir müzisyenin yapıtını incelerken bile onun yaşam koşullarını bilmek yapıtını neden ve kime yazdığını inceleyip alt metinlerini doldurmak gerekir. Sonra analizler yapılır ve söz konusu kompozitör ve yapıtı hakkında yazılıp çizilmeye başlanır. 

Müzik türü her ne olursa olsun bu kural değişmez. Tıpkı popüler müzikte olduğu gibi. Bundan birkaç ay önce birkaç arkadaşımın önerisiyle "Şokopop"u izlemeye başladım. Her defasında da derin araştırmalar (derin bir çukur olduğu için) yapıldığını görmek beni hayrete düşürüdü.  Kanalda yayınlanan videolarda queer'liğe, erqeqliğe, paspallığa, rezilliğe dair bir dolu argüman bulabilirsiniz. 

1990'lı yılların siyasi konjonktürüne bakabilir ve geldiğimiz noktaya nasıl ulaştığımızı adım adım izleyebilirsiniz. Bunu da güleriz ağlanacak halimize kabilinden, baĞzı durumlara gülecek organ bulamayarak yapabilirsiniz. 

"Türkiye'nin en derin magazin çukuru: Şokopop" sloganıyla yola çıkılan işte en çok hoşuma giden durumlardan biri sunan kişinin kimliğini gizliyor olması ve o kimlik altında yalnızca labunluğu öne çıkarıyor olması da benden aldığı artı puanlardan biriydi. Ancak ne yazık ki 22 Nisan tarihinde biz maskelerimizi takmışken o maskesini çıkardı ve kimliğini açıkladı ve bunu da TEDX konuşması sırasında yaparak yüreklerimizi dağladı. Maskesine "sansür" dediği anda benim için her şey bitti. Bütün maskeli kahramanlar o anda gözümün önünden geçti, yıkıldım!  

Bu yazıyı okuyan kimi arkadaşlarımın aynen Ekim Acun'da da birilerinin söylediği gibi "Boş işler bunlar neden uğraşıyorsun ki?" dediğini duyar gibiyim. Bana boş gelmiyor, sadece şaşırıyorum ve bu şaşkınlığımı dile getirmek istiyorum. Instagram canlı yayınlarına bakıyorum bazen ve gerçekten kimlerle aynı ülkede yaşadığımın şokunu yaşıyor ve soğuk duşunu alıyorum. Ekin bize 1990'lı yıllarda da pespayeliğin prim yaptığını hatırlatıyor. Ancak o zamanki pespayelik daha bir kaldırabileceğimiz türdenmiş. Şimdi okumuş etmiş, ekranların sevilen yüzü olmuş bağzı selebiritiğ ve hatta entelllllektüel çevrelerde rüştünü ispat etmiş oyuncu, müzisyen ve eleştirmenlerin neden ve kimin için bu pespayeliğe devam ettiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Hani bir de bunlar canlı yayın olduğu için boşlukta kaybolup gidiyor da. Yani tarihe not da düşülmüyor. Kaldı ki 1990'ların Türkiye'sindeki programların bazılarında rakı içilebiliyordu. Bu da o zamanların Türkiye'sinin paspallığını daha affedilebilir kılıyordu. 

"İnsan gerçekten hayret ediyor" ve hatta "Sabri Bey, napıyorsunuz kendinize gelin!"

Cem Yılmaz'ın dediği gibi "Siz televizyon programızda birinden uçmasını bekliyorsanız o da uçar!" İşte olan bu bütün olan bitenin özeti de bu gibi sanki. 





Daha fazla konuyu uzatmadan aşağıya birkaç video bırakacağım. Bunlardan biri Şokopop'un bir bölümünde izlediğim Yıldız Tilbe İbrahim Tatlıses düetine ait. videonun 3.17 dakikasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Kulaklarım daha önce böyle bir transpozeyi duymuş muydu, hatırlamakta güçlük çekiyorum.  


Bir diğeri elbette "Şokopop"a ait. Maskesini çıkarmadan önce yaptığı programlardan birine... Türkiye tarihine projeksiyon niteliğinde, "Yılbaşı özel programı". 



"Şokopop"un kuşkusuz en önemli bölümlerinden biri "27. Onur Haftası"na özel yaptığı bölümdür. Onu da buraya usulca bırakıyorum: 


Birkaç haftadır müzikle iyileşip sosyal medya hesaplarında gördüklerim karşısında ufak ufak kalp çarpıntıları geçiriyorum. Ha bu arada yakında sosyal medya hesaplarına da RTÜK bir genelgeyle el koyabilir söylemedi demeyin ve yapabileceğiniz ne varsa yapmaya devam edin. Şaka maka bu kadar çok video ortalıkta dolaşırken ve herkes video yaparken kim bunları izliyor? "Ben tabii ki ben bir tanem" dediğinizi duyar gibiyim.  

Gelelim günün iyileştiren parçasına parça 1987 yılına ait. O zamanının popüler ikonlarından birine Fikret Kızılok tarafından yazılmış. Kızılok (rahmetli), burnu havada olduğunu söylenegelir. Ben de "Eh, adam ne yapsındı ki?" derim her defasında. Bir Miles Davis ukalalığı, egosantrikliği tanıdığım hemen her müzisyende ve oyuncu da var ve bunu da yadsımıyorum. Kıvanç Talu'nun TEDX konuşmasında dediği gibi "Bizi bu hallere düşürdüğünüz için çok sağolun!" Hem de her bağlamıyla...
O zamanın diss parçası olarak da yorumlanabilir şarkı. Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok'un Çekirdek Sanat Evi etiketli "Pencere Önü Çiçeği" albümünün son parçası "Şarkıdaki Maymun". Açık sözlü, lafını sakınmadan her şeyi ortaya koyan bir parça. Günümüzde artık böyle şarkılar ve hatta makaleler (yazar burada çuvaldızı kendinde en derine batırır) amiyane tabirle "meslekten men edilme" tehlikesiyle yazılamıyor. Çok yazık! Ricam parçanın sözlerine iyice kulak kabartmanız ve iyice dinlemeniz! 

Umut, akıl sağlığımızı korumakta!

Son not: "Şokopop"u mutlaka yazmalısın!" diyerek beni konuya ilişkin motive eden dostum Özen Beltan Demir'e teşekkürlerimle...





Şarkıdaki Maymun

Ne kadar da güzel ve şuh tanıtılırsın
Oysa gerçekte bir maskarasın
Bir maymunsun şarkıların içinde
Bir papağan, süper renk ve biçimde
Önemi yok erdemin; mühim olan paradır
Bir bilinse ki o ne tezgahtır
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda
Bir nature morte olmuş artık sıfatın
Surat ruhun aynasıdır derler ya
Gerilmiş bir dümbelek, ıslanmış iki dudak
Buluşmuş anlamsızlıkta
Biraz Arden birazcık da Revlon
Derken Avon
Un peu de Rubinstein
On dirait que ç'est toi
La plus mauvaise imitation
Ou bien la femelle frankenstein
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda
Kim takardı seni Paris'te, Londra'da?
Ya da gerçek bir sanatta?
Bir tek zeytin dalı mı taşıdın yurdundan?
Biraz zahmet edip oralara
Bahanedir hepsi, bilirsin ya bahane
Her çıkışta bizden gider onlara
Döner gelir, nasıl olur?
Bilmem ki bildiremem
Üç beş şarkı elli bavulda
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda
Unutma domatesi, çürük yumurtanın tadını
Ve Marie Antoinette'nin adını
Sor ki anlatsınlar biraz gerçek olanı
O bomboş kafandaki zindanı
Sen bir ekolsün, ekollerin dışında
Ve bir günah gibi bu toplumun içinde
Takmışın peşine bir maymun sürüsü
Artık bir şarkıdır gerisi
Bir günah gibi, günah gibi
Her bilinçsiz kafada günah gibi
Geri kalmış genç kızda
Aptalın cüzdanında
Video kaset ve fotoromanda
Bir şarkısın mutfakta
Bir heves kokanada
Ve bir sevda patronda









5 Mayıs 2020 Salı

Müzikle iyileşiyoruz no. 47

Bugün özellikle tatava yapmıyor Kakava yapıyoruz. Çünkü günlerden Hıdırellez. Bir kurtarıcı, bir mesih gelip bizi kurtarır mı bilinmez ama içinizde Süpermen'imsi birilerini bekleyenlerin olduğunu duydum. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş ya, biz biraz sıkıştık klostrofobi bile geliştirdik yetiş Hızır! Bu gece belki denizlerin hakimi İlyası'ı da alır gelirsin. Sahi gelir misin? Gelirsen belki hep birlikte Dionysos şenliklerini bile başlatır, sizi o gün kutsar birbirimizi de kutsarız. Hiçbir şey istemiyorum sevdiklerimin sağlıklı olması ve yeniden onlara sıkıca sarılabilmek dışında.

Balkanlar ve Ortadoğu'nun en göbek attırmalı, ateşli, çalgılı çengili, sevişmeli, eğlenmeli günündeyiz. Bu gece yeryüzüne indiği düşünülen Hızır'ın bastığı yerlerden gül bittiği inancını güden inanalar, gül ağaçlarının altına ev yapıp dileklerini asar ya da yazarlar. En çok bilinen gerçekleştirilen gelenek bu ve ateş yakıp üzerinden atlamaktır. Oysa daha bilmediğimiz pek çok ritüel daha var. Bunlardan bir diğeri iki ayrı yerde ekmek mayalamak ve birine niyet tutmak. Niyet tutulan ekmek kabarırsa o yılın bereketli geçeceğine işaret eder. Sağlık içinse yeşil çimenlerin üzerinde yuvarlanmak gerekir. Acaba bütün insanlık olarak bunu denesek mi? Hobba yuvarlanıyoruuuuuz!!!

Bir de annemin deneyimlediği bir ritüel var. Annemin söylediğine göre o seneki dileği gerçek olmuş. O da şöyle: geceyarısı kalkılır, su başına gidilir (deniz, göl, dere) balıklara ekmek atılır ve bütün gece hiç konuşmadan yatılıp uyunur.


Bugüne ilişkin sayısız bir dolu arkaik ritüel daha mevcut. Örneğin, bir rivayete göre (ne yazık ki konuyu bir Roman'dan dinleme şansım olmadı). Hıdırellez'de Çingeneler sevgililerini alır su başına gider, suya girer orada sevişirlermiş. O birleşmeden doğacak çocuğun hayırlı bir evlat olacağı düşünülürmüş.

Benim gibi kırsalda yaşayanlar biraz daha şanslı. Çünkü biz sürekli Hıdırlık da adı verilen doğayla bütünleşmiş alanlarda yaşıyoruz. Ama apartman dairesinde yaşıyorsanız evcil hayvanınız ya da bitkiniz varsa onları bugün belki çok daha yakınınızda tutmanızda yarar var. Tabi eğer bu geleneğe inanıyorsanız.

Eskiden ne kadar güzel kutlanırdı İstanbul'da Hıdırellez. Sonraki yıllarda her güzel şey gibi onun da önüne engel konuldu. Meşhur Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri...

Ben bugünü Hades ve Persephone efsanesine de benzetiyorum biraz. "Efsaneye göre yer altı tanrısı Hades, bir gün yeryüzüne çıkar ve Demeter ile Zeus’un kızları Persephone’yi kaçırarak yer altı ülkesine götürür. Kızını kaybeden tanrıça, tanrılara ve insanlara küserek yeryüzünden bereketini çeker. Çiçekler açmaz, toprak ekin vermez... Bunun üzerine Zeus, Hades’ten Persephone'yi geri vermesini ister; ancak Hades eşi olarak seçtiği Persephone’yi temelli geri vermeyecektir. Aralarında yaptıkları anlaşmaya göre Persephone yılın yalnızca üçte ikisini yeryüzünde annesinin yanında, kalan üçte birini ise yeraltında Hades’in ölüler ülkesinde geçirecektir. Persephone’nin yeryüzüne çıktığı dönem bahar ve yaz aylarını, ölüler ülkesine döndüğü dönem ise kış mevsimini simgeler". Yani  bugün mü bilmiyorum ama Persephone'nun da gelmiş olabileceğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Hıdırellez, Aziz George günü, Peristveleba vs. Her ne olursa olsun bugün umutla bakmak için kutsallığı bir yana güzel de bir gün.
Hıdırellez, güzel günlerin başlangıcını simgeleyen gün olsun ister gönül. İnanıp inanmamak başka bir yazının tartışması olarak kenarda dursun ama ben nedense bütün bu pagan ritüellerini çok sevmiş ve sahiplenmişimdir. İnsana iyi gelen bir tarafı da var. Kaldı ki bu gelenek özellikle Romanları kapsıyorsa, Çingene ruhuma ket vuramıyorum. Gelenekleri, müzikleri ve yaşam biçimlerine hayranlığımın dışında yakınlığım da olduğunu söyleyerek bir kitap önerisinde de bulunmak istiyorum. Çok değerli hocam Melih Duygulu'ya ait. Pan yayıncılık tarafından 2006 yılında basılan "Türkiye’de Çingene Müziği Batı Grubu Romanlarında Müzik Kültürü".
Hazır elim değmişken henüz izlemediyseniz sıradışı bir etnomüzikoloji filmi olduğu için de (ne kadar referans edebilir ayrı bir tartışma) zamanında gönlümü fethetmiş olan Tony Gatlif imzalı 1997 yapım "Gadjo Dilo" filmini de bugünün önerileri arasına not düşeyim. 

Bir de ufak not: Fotoğraflar, farklı yıllardaki Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri'nden çektiklerim (tbt gibi oldu ya...)

Bugünün iyileştiren parçası elbette günün Boşnakça adı da olan "Ederlezi". En popüler yorumu ol "Time of the Gypsies" (Çingeneler Zamanı) film müziği olan, Goran Bregović, Emir Kusturica imzalı parçayı aşağıya bırakıyorum. Bir de buna ek olarak Balkan müziği denilince Türkiye popüler müzik tarihine de (o artık bizden biri) derin izler bırakan geçtiğimiz aylarda Cümbüş Cemaat'imizle yaptığı albümün ayak sesleri (benden duymuş olun, albüm 8 Mayıs'ta yayında) olarak 3 şarkılık EP de yayınlayan Shantel'den... 

Bugünün benim için en büyük anlamı yeniliklerle uyanmakta...
Umut yenilikte! 


Ederlezi 

Sa me amala oro khelena oro khelena,
dive kerena sa 
o Roma daje sa 
o Roma babo babo sa 
o Roma o daje Sa 
o Roma babo babo Ederlezi, 
Ederlezi sa o Roma daje 
Sa o Roma babo, 
e bakren chinen a me, 
chorro, dural beshava Romano dive, 
amaro dive Amaro dive, 
Ederlezi E devado babo, 
amenge bakro 
Sa o Roma babo, 
e bakren chinen 
Sa o Roma babo babo 
sa o Roma o daje sa o Roma babo babo 
Ederlezi, Ederlezi 
sa o Roma daje


4 Mayıs 2020 Pazartesi

Müzikle İyileşiyoruz no. 46

Bugün 3 günlük sokağa çıkma yasağının ardından sokağa çıkabildiğimiz ilk gün. Küçük bir yerde de yaşıyor olsam en çok sokağa çıkma yasağından sonraki pazartesi günleri dışarıda olmaktan tedirgin oluyorum. Yaşadığım yerdeki en büyük AVM, ortalama bir büyükşehir marketi ve boş boş dolanma yeri de aynı zamanda... Söz konusu market, hala paketli gıda tüketimini bırakmadığımız için mecbur gidilecek yerlerden. 

Henüz bankacılık işlemlerini  internet ortamına taşımamış olan ailenin 90+ bireylerinin te buradan İstanbul'a yapılması gerekilen işlemleri için de ayda bir bankaya gitme günü. Pazara gelemeyen amca ve teyzeleri evlerinde ziyaret etme günü. Günlerdir göremediğimiz arkadaşlarımıza "Yaklaşmaaa!" nağmeleri eşliğinde ayaküstü sohbet etme günü. Kendini unut, maskeni, dezenfektanını unutma günü. "Aman evladım çok sosyalleşme gözünü seveyim günü". Çocukları, yaşalıları bir yerden başka bir yere transfer etme günü. Acil olmayan doktor işlerinin halledilme günü. Sahibi başka bir yerde kalmak zorunda olan evcil hayvanları besleme günü. Gelmeyi düşleyen ama büyükşehirde çakılı kalmış olan ev sahiplerinin evlerini kolaçan etme günü. Özet olarak Sokağa çıkma yasağından sonraki ilk gün sizi işlere koştukları gün. 

İki haftadır pazar geceleri hiç uyuyamıyorum. Öyle sanıyorum ki sebebi hayatımıza güneş gibi doğan "Yeni pazartesi sendromu". Dolayısıyla böyle günlerde yazdığım yazılar da hızlı oluyor. Bütün haftanın "Şurada uzanayım, burada gerineyim, accık daha internette takılayım, hah akşama arkadaşlarla Zoom yapayım" modu biraz değişiyor. 

Eskiden gececil hayvanlar gibiydim. Hatta uykuyla hemen hiç aram bile yoktu. Son birkaç ayda ise şahane bir uyku düzenim vardı (tamam arada yine insomnia olduğum zamanlar oluyordu) bütün bu hikayelerden önce. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor, tavuk gibi erkenden uyuyordum. Ama son dönemde tam bir düzensizlik... Hayatım da pek düzensiz oldu. Belirlenmemişliğin içinde öyle akıp gidiyorum. Sanırım pek çoğunuzun da böyle oldu.  

Bugün, henüz uyanamadığımdan sanırım sabah sabah kafamda dönen parçayı sizinle paylaşmak istiyorum. Fikret Kızılok'un 1983 tarihli "Zaman Zana  

İşlere ve alışverişe koşulma günüm olduğu için şimdilik yazacaklarım bu kadar. 

Sendromsuz pazartesilere...
Umut bazen uykuda, çoğunlukla uyanıklıkta!


Uyku kardeşim 

Uyku kardeşim ver elini
Usul usul, damla damla beraber
Eriyelim, eriyelim
Sonra bembeyaz fukura bi bacadan
Tek göz olmuş umutlarla sevdalarla
Tütelim eriyelim
Mavi mavi
Ince ince
Usul usul
Eriyelim
Uyku kardeşim ver elini
Usul usul, damla damla beraber
Erileyim, erileyim
Sonra bembeyaz fukura bi bacadan
Tek göz olmuş umutlarla sevdalarla
Tütelim eriyelim
Mavi mavi
Ince ince
Usul usul
Eriyelim



3 Mayıs 2020 Pazar

Müzikle iyileşiyoruz no. 45

"Yıl 1993, yapboz tahtasına dönmüş bir eğitim sisteminde olduğumuzun henüz farkında olmadığımız yıllar. O sene Validebağ Öğretmenler Korosu’nun bir provasında Selahattin Evcil velilere İstanbul Türk Müziği Anadolu Lisesi’nin açılacağını duyurmuştu. Konu kulaktan kulağa yayıldı. Veliler de çocuklarını sınav için kaydettirmek üzere İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nin Erenköy’deki yolunu tutmuştu. Çünkü sınav orada yapılacak, seçilen öğrencilerden oluşan 24 kişilik sınıf da bir süreliğine orada öğretim verecekti. Okulun aynı öğretim yılı içinde kapatıldığı, eldeki 23 kişilik sınıfın (bir kişi kayıt yaptırmamıştı) Güzel Sanatlar Lisesi bünyesinde devam edeceği haberi geldi. Birkaç yıl yalapşap Türk müziği öğrenimi gören bizi tutup Güzel Sanatlar Lisesi bünyesine alıverdiler. Derken enstrüman değişimininden doğan fiziksel ve yaşça büyük öğrencilerle aynı okulda okumaktan doğan ruhsal sıkıntılar baş göstermeye başladı…" diye başlamışım Andante Dergisi'nin 121. sayısında yazdığım köşeme. 
"Konservatif" eğitim sisteminin bir sonucu olarak okuldan mezun olan çoğumuzun göğsünde derin yaralar açan travmalar yaşanmasına/yaşatılan bir ortam vardı.  Ama hepimiz  orada olduğumuz ve o sıralarda okuduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzun farkındaydık ki hâlâ da farkındayız. Üniversiteye erkenden girmişim gibiydi bir yanıyla... Üstelik henüz ortaokul ve lise okuyordum. Sistem ve öğretmen egolarını (yaşayan bilir ya, yaşatan da kendini bilir) kenara koyarsak hayatımızın en önemli, en öğretici, erkenden büyümemizi gerektiren, iki lafı bir araya getirebilme yetisini kazandıran (yazar burada Kerem Memişoğlu'na seslenir), birlikte üretmenin anlamını erkenden fark ettiren şahane deneyimlerle dolu yıllardı.     
Beni okulda en çok motive eden şeylerin en başında okul çıkış saatlerinden, akşamın yarılarına kadar yaptığımız tiyatro provalarıydı. Okul çıkış zilinin çalmasını prova günlerimizde heyecanla bekler, üstümü değiştirir koşarak salona giderdim. Arda Kavaklıoğlu yönetmenliğinde Keşanlı Ali Destanı sahneye konulacaktı. Kadro yetersizdi, bir rolü oynayan -sahne çakışması olmaksızın- bir başka rolde de oynamak durumundaydı. Şimdi böyle sıradan bir lise tiyatrosu gibi anlatıyorum ama o kadar da basit değildi. O kadro içinde kimler yoktu ki... 

20 yıl içinde pek çok oyunda ana kastta bulunarak muhteşem işlere imza atmış Çiçek Kırıcı; tiyatro müzikleri , alanında usta isim, kompozitör Kerem Memişoğlu, tiyatrocu ve dansçı, aynı zamanda öğretmen Evren Pıravadılı; Ferhat Göçer, Alpay gibi pek çok tanınmış isme geri vokal yaptığı için sesini çok yakından bildiğiniz ama kendi işleri de çeşitli kanallardan izlenebilen soprano Gözde Ural; son dönemlerde her ne kadar kendini tangoyla bulmuş olsa da aslında çok iyi bir piyanist olan Ayşegül Abadan; kendi yolunu beden farkındalığı ve yogada bulmuş, işini de layığıyla yerine getiren Yeliz Atakanı; pop star olarak bildiğiniz Murat Boz; Luxus'ta çaldığı için çoğunuzun yakından bildiği ama aynı zamanda çok iyi bir öğretmen de olan Ozan Akgöz; herbiri kendi alanında büyük başarılara imza atmış ressam, heykeltıraş, müzik öğretmeni, müzisyen, hatta farklı sektörlerde kendini gerçekleştirmiş bir dolu o zamanının lise öğrencilerinin bir araya gelerek ve bir şekilde oyuncu/yönetmen olmasının yanı sıra bizim canımız da olan Arda Kavaklıoğlu'nu ikna etmeleriyle başlayan bir süreçti Keşanlı Ali Destanı'nın sahneye konulma serüveni.  
Ben yaşça diğer arkadaşlarımdan küçük olduğum için pek çok detayı hatırlamakta güçlük çekiyorum. Ama acı tatlı bir dolu anı biriktirmiştik oyunu sahneye koyarken. Bir kısmımız için hayatımızın performansıydı belki. O günler, geriye kalan bütün hayatımızda derin izler bıraktı ki bunu da bugünden bakıp görmek mümkün. Örneğin hepimiz interdisipliner/disiplinlerarası anlayışın ne olduğunu bilmezken burada pratik etmiş olduk. Resim bölümünden öğretmenlerimiz Tülay Yaman Ekiner, Oya Tansel ile müzik bölümü öğretmenlerimizden (okulda bir dolu piyanist öğretmen olmasına karşın görevi üstelenen) keman öğretmenimiz Ayşegül Uluçöl ve solfej öğretmenimiz Gürsel Yurtseven'in emekleri büyüktü. 

Gelelim Keşanlı Ali Destanı'na... İlk kez 1964 yılında Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu'nda sahnelenen oyun 1970 yılına kadar 493 kez sergilenmiş. Bugün de siyasi güncelliğini koruyan oyun, Haldun Taner tarafından yazıldı. Müzikleri Yalçın Tura'ya ait. Fenomen haline gelen oyun, kıtalararası oynandı. Detaylar için pek çok makale bulabilirsiniz. 

Ne zaman dara düşsem aklıma gelir Keşanlı Ali Destanı'ndan bir parça ve Yalçın Tura'ya şükranlarımla dilime dolarım.

Bugünün iyileştiren ilk parçası Genco Erkal'ın yorumuyla "Artık Bir Şefimiz Var". 

Linkleri takip ederek Keşanlı Ali Destanı müziklerini dinleyebilir hatta oyunları ve hatta yönetmen koltuğunda Atıf Yılmaz'ın oturduğu 1964 yapımı filmini dahi izleyebilirsiniz. Keşanlı Ali Destanı sonraki yıllarda TV dizisi olarak da çekildi. Hatta en yakın tarihli dizi versiyonu 2011 yılında çekildi. 


Umut "Kendimize bir put yapmayıp tapmadığımız, şeflerin olmadığı" günlerde! 





2 Mayıs 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 44



Garip zamanlar bunlar... Her şeyin değiştiği, değişime alıştığımız. İlk günkü korkularımın hali, hatta

yeri bile değişti. 

Şimdi artık normale dönmekten korkuyorum. 
Sahi neydi normal? 
Artık normalin tanımı da yapamaz olduk. 

Bakıyorum ki herkeste bir doğaya, doğala dönme isteği. O kadar koparılmışız ki doğamızdan dönüş epey sancılı olacak. 

Diğer yandan düşünüyorum "Bugün internet kesilse ne olacak?" diye... Canlı yayından beslenenler var. İnternet konserleri, filmler, online okunabilecek kitaplar. Dijital olanla doğalın arasına sıkışıp kalmışız gibi hissediyorum. Okyanusun altından geçen kablolardan birinde bir kopukluk olsa halimiz duman. 

Çoğunluk bir yandan fide ekme, ağaç dikme, tohum yetiştirme çabasında. Bence harika bir şey. Korkularımın kaygılarımın yerini bu sıkışmışlık aldı benim de. Bugün internetler kesilse yarın ödevimi yapamayıp "Sevgili okurlarım öhöm..." diye  başlayıp sisteme sövmekle bitireceğim yazımı.  

Bu değişimin sancısı. Aklımızın almadığı yeniliklerin  seyircili provası başlamış gibi geliyor. Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama distopyanın kenarındayız henüz. 

Her şeye alışıyor insan. Bu halimize alışmaya başladım ve yapacak işlerimin hepsini hayatımda ilk defa aheste bir şekilde gerçekleştirmeye başladım. Bugün "Her şey 2 ay önceki haline döndü" deseler, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem. Kafamda planladığım her şey yarım kalır. Yeniden koşturmaya başlarsam da bu halde yapmayı planladığım her şeyi ertelemeye devam ederim ve hiç de hoş olmaz. Ama her ne koşulda olursa olsun vereceğim cevap "So What!" olur. Dediğim gibi alışıyoruz ve "eee ne olmuş yani?"

Miles Davis bu parçayı hangi hisle yazdı bilmiyorum ama değişim rüzgarını yanına aldığı kesin. Pek çok caz dinleyicisinin yakından bildiği bir klasik "So What". Davis'in 1959 yılında yayınlanan "Kind of Blue" albümünün ilk parçası. Dorian modunda yazılmış modal caz'ın en iyi örneklerinden olarak biliniyor. Parçanın piyano ve bas girişi Gil Evens tarafından Bill Evens ve Paul Chambers'ın çalması için tasarlanmış. 

"So What" pek çok caz müzisyenine ilham kaynağı olabilen ve çeşitlemeleri/varyasyonları yapılan, zaman zaman doğaçlamalarda müzisyeni kendisine çeken bir yapıya sahip. Hatta parçada kullanılan akorlar "So What Chords" olarak caz literatüründeki yerini almıştır. Müzisyenler için ayrıca bir "So What" yazısı yazmak üzere konuyu burada kapatıyorum. Parçanın 3 farklı halini de aşağıya usulca bırakıyorum. İlki orijinal versiyonu. İkincisi sözleri Eddie Jefferson'a ait Charles Turner yorumu. En sonuncu ise Özdemir Erdoğan'ın "Türkiye Jazz Tarihinde Işıksız Kalanlar" albümünde yorumladığı hali...

Umut bazen "So What?" diyebilmekte!






So What

Miles Davis walked off the stage
That's what the folks are all saying
Oh yes, he did leave the stage
After his solo was all over
Coltrane he walked off the stage
That's what the folks are all saying
Yes, they both left the stage
Clean out of sight
They felt they had to rehearse
Although we know they are masters
They get a real groovy sound
And you will have to admit it…

Yes, they both left the stage
Soon as their solo's were over
And if you can't figure out
Their groove I'd like to help you
Their groove, I've helped you
So what







1 Mayıs 2020 Cuma

Müzikle iyileşiyoruz no. 43

Dikkat yazı son paragrafta eser miktarda Gazapizm içerir!

Hepimiz eski dosyalarımızın içinden 1 Mayıslar'da çekilen fotoğraflarımızı çıkarıp sosyal medyaya attıysak, bu 1 Mayıs'ta da içimizi ferahlamış bir halde hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğimiz 2 Mayıs'a usulca geçiş yapabiliriz. 

Bir virüs hiçbir muktedirin yapamadığını yaptı ve hepimizi evlerimize kapattı. Offf, oysa bugün ne halay çeker, ne gaz yer ve muhtemelen biz küçük şehirdekiler olaysız, büyük şehirdekiler gayet de olaylı bir şekilde dağılırdık. Alanlara çıkmak iyidir, sokakta olmak harikadır, dans etmediğim hatta şarkı söylemediğim devrim de devrim değildir. Ama ey insanlık, kabul edelim ki bir virüs hepimizden daha devrimci çıktı! Yeniliyor hayatlarımızı birer birer ve ona alışmamızı dikte ediyor (her devrim halk devrimi olacak diye bir şey yok!). Bakalım, önümüzdeki süreçte bizi neler bekliyor? Bekleyip göreceğiz. 

Söylediklerimizin yaşam biçimlerimizle çatışmadığı, bütün kimliklere saygı duyulan, sömürünün, açlığın ve zulmün bittiği, en başta akıl sağlığımızın yerinde olduğu nice 1 Mayıslar'a...

Alanlarda özgürce dans edebildiğimiz zamanların özlemiyle... 

Daha üzerine ömrümün yetmeyeceği yazılar yazabileceğim konuyu bugünlük kapatıyorum (zira siyaset bilimciler ve bi ton akademisyenin bi ton yazısı mevcut). Ancak devrimci şarkıların form biçimlerinin değiştiğini, artık geçer akçenin marşlar olmadığını, zamanla daha da değişeceğini söylemem gerekiyor. Bir dolu müzisyen zaman zaman naif zaman zaman da sert bir içimde isyanını dile getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir. Son dönemde popülerleşen Rap/Hip hop aslında günümüzde en sert sözlere sahip isyanı derinliklerinde taşıyan tür olarak karşımıza çıkıyor. Bir de bu türün en büyük özelliği pek çok farklı türde müzik ile eklemlenebiliyor olması. Müzik zevkinize göre dinleyebilir ya da sırtınızı çevirip muhteşem "yüksek müzik" işlerinizi dinlemeye devam edebilirsiniz. Ancak bu pek çok müzik türünde yapılmayan/yapılmayanın Hip Hop'ta yapıldığı gerçeğini yadsımaz. Aşağıdaki fotoğrafın üstüne tıklarsanız aylar önce Tarih Dergisi'nde kuşa çevrilmiş sonra Kalem Kahve Klavye'de tamamı yayınlanmış yazımı bulabilirsiniz. Orada meramımı daha net bir şekilde anlatabildiğimi ve isyan şarkılarına projeksiyon da tutmaya çalıştığımı söyleyebilirim.  


Bu yazıdan çok sonra kendisini fark ettiğim için öncelikle kendisinden özür dilemek isterim. Hakkında bilgi edinmek istiyorsanız biyografisini ve verdiği röportajları okuyabilirsiniz. Hakkında yazılan bir yazıda sözleri için "sert ve karamsar" kelimeleri kullanılmış. Oysa ben uzun zamandır bu kadar umut veren sözler duymamıştım. Gazapizm'in müziğiyle ilgili yazılabileceklerden biri de onun bu müziği yaparken yukarıda da bahsettiğim gibi farklı türlerden ziyadesiyle faydalandığı yönünde. Onun müziğinin içinde senfonik, minimalist bir altyapı da duymak mümkün, "etnik" unsurları da... Ayrıca söylediği her şeyin açık açık anlaşılıyor olması da büyük bir nimet. Umarım ki yeni rapçi kardeşlerimiz bu tavrı benimser ve meselenin Türkiye'de ivmelendirilmesine katkıda bulunurlar. Ayrıca çoğu dinleyicinin rap'in içinde küfür olduğu için bu türe aşırı bir ön yargı gösterdiğini de biliyorum. Gazapizm'in farklarından biri de (benim dinlediklerimde yoktu belki) sözlerinde günümüzde artık hayatın vazgeçilmez bir parçasıymışçasına herkesin hatta çocukların bile rahatlıkla kullandığı  küfür ve argo kelimeler kullanmaması. Mahlazıyla Gazapim, gerçek ismiyle Anıl Acar'a sakin sakin ve tane tane mevzularımızı dile getirdiği için teşekkür ederim.   

1 Mayıs kutlu olsun! 

Umut, mesafeli de olsa hep beraber olmakta çünkü kurtuluş yok tek başına!

Devrimci şarkılar da değişir. Günün şarkıları Gazapizm'den geliyor! İlk parça Boykot ile yaptıkları iş, "İnsanlar Ölü" diğeri ise "Ölüler Dirilerden Çalacak" (yalnız ikinci klip biraz sert... aman diyeyim çoluk çocuk izlemeyin) Meramımı anlattıkları için teşekkür ederim. 

İnsanlar Ölü
Gökyüzünden düşmenize, aktivizm sebep
Global bi' dünya isteyenler, akdenize gider
Nevzat Çelik de belki, ülkesini sever
Bir gün üstünüzde ahı, bugünlere kinle güler
Güneydoğusuna savaş ekilen, bi' memleketin
Batısının göç olması, çok mu abes hocam?
Guantanamo'ya ağlayıp da, Diyarbakır'a susan
Bir gün konuşacaksa, uyananlar boğazından tutar
Ana dilde eğitim yasak ne şarkısı?
Aman Malatya'dan, çıkma yola, yollar yanar
Serdar Ortaç sonrasında yüz binlere pop yapar
Ertuğrul Özkök o gün, en şerefsiz yazar
Modern ve devrimci bir ayaklanma, Haziran'da başlar
Yaz aşkımız, TOMA bir de gazlar
İzmir çocukları anarşizmi yoktan var eder
Argo izmir geleceğe boykot vaat eder
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
Sivas'ta duman tüter, sıvazlanır sakal
20 sene sonra olur, bakan
500 sene sonra, Bedreddin'i asan
Zihniyetin primi, yaptı tavan
Aman sorgulaman yasak burda, doğrulanan yalan (yalan)
Memleketimde insanlar bir manzara uzakta
Hepimiz tutsaksak tel örgülü çevrili çocuklar gibi
Nazım gibi, Yılmaz Güney gibi, vatan hasretiyle yanar, barikatlar sokakta
Gecenin körü, gökyüzü dahil, tüm siyahlar ayakta
Mandela'dan sonra kimse barış da yatmaz
Prefabriklerin ömrü kaç hafta?
Van komple ayazdayken, ruhun kaç derecede yanmakta?
Sabahın sahibi var, adı Hasan Ferit
Gülüşünde kan izi var, bir gün çıkar gelir
Düzenin tam kalbinde, açılınca gedik
Üşür ölüm bile, düşer karşısında yenik
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
Karıştığında lafla gemi yürütürler yalanla
Ve çıkıp der ki, utanmadan artık analar ağlamaz
Anne Ayvalıtaş bak, öldü gitti kahırdan
Tüm bunları hesabı ise, elbet bir gün sorulacak
Farkındaydı çocuk vuran, gördü yakın mesafeden
Kapsül patlar, helak eder, on dördünde esarete
Mahkum olur, Berkin Elvan ekmek almak, felakete
Beden oldu, sonra bir kaç gazete yazdı, nezaketen
Sürgün edilir insanlar, vatanından yokluğa
Milyar kişi aç yatarken, kimse doymaz tokluğa
Kin doğurdu topluma, kim buyurdu sormi'ca'n
Kan gölünün ortasından gelen sesi, duymi'ca'z
Nasıl duymuyorsak, bunu altındalar komple karın
Devlet yardım toplar, para mermi olup yankılanır
Onca hayat kaldı yarım, bu yüzden anlı'cağın
Umutları yarın değil, sonrası yarınların
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
Hepsi ölü




Ölüler Dirilerden Çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Bugün ses tellerime kan dolmuş ah
Demek alnımıza yazılan buymuş ah
Ayık ol kazılan mezarlar çoklu
Bu hesabın adı gasp konmuş
Hayat kimleri yormuş?
VIP mekanlar private partiler krallar gibiyken
Zaman didaktik ilerler
Bir gecede ortak gibiyiz
Sinirliyiz ve de hortlak gibiyiz
Hep Miami hep Alplerdesiniz
Jetleriniz helikopterleriniz ah
Örtbas ettiğiniz katalog suçlar
Bu puştlar bizi aklı yok sanacak
Cinneti bastırmaz karnı tok kalmak geri bas
Salyası akar sürekli şehveti yoksuldan sağlar
En başta ağlar en başta kaçar (hah)
Çünkü kayıptan korkar
Bilmezler ne yazık en dipte yaşamak kaygıyı saklar
Statü yalnızca gökdelenlerde saygıyı sağlar
Sokakta çöpsünüz çöplükte yanan şu yangını harlar
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Bireysel herkes değil organize
Kime kol gerice'z kime yol verice'z
Erken düşün taşın yakındalar
Evcil kaplanlarınızı bir gece
Sokak köpekleri parçalar ah
Çok paran var dolup taşmış hep çantalar
Dört yanın kadın ve şık masan
Dom Pérignon ve şampanya
Tabakta en az var on gram
Yanında az pişen pirzolan
Teknen var yüz milyon dolar
Ama kafanda silah var ne yap'çan?
Adalet konuyken değinmeyen çok
Tabi korkunuz belirmeyen son
Cinayet işleyip gerinmeyen yok
Zehri ve şifayı belirleyen doz
Bir sabah bakmışsın kantarın yok
Yüzün yok aslın astarın yok
Götünde don yok bastonun yok
Saksocun yok yok
Ziynet eşyaların taşlı yüzüklerin
Biraz da nasırlı ellerde kalacak
Sigorta poliçesi AK 47 yorganların altından çıkacak
Çatık kaşlılar size çatacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak

29 Nisan 2020 Çarşamba

Müzikle iyileşiyoruz no. 42




Yarın hiçbir şey yapmama kararımı uygulayabilmek için bugünden "Müzikle iyileşiyoruz" serisinin yeni yazısını salıp ortalıktan kaybolmam gerekiyor. Ben de öyle yapıyorum. Gerçi saat gece yarısını geçeli de epey oldu. 

Anladığım kadarıyla, duvara boş boş bakma saatinizi takip eden kek yapma etkinliğiniz ve hemen ardından gelen eşi, dostu stalklama üstüne komik video izleme işlerinizin hepsi bitti ve siz de sonunda blogu'ma düştünüz. Hoş düştünüz.

Dün yani 29 Nisan günü sevdiğim birkaç arkadaşımın yanı sıra ünlü balet Jean-Georges Noverre'in da doğum günüydü ve tam da bu sebeple Dünya Dans Günü'ydü. Kendi adıma konuşayım günün hakkını bayağı verdim ve hatta galiba benim için her gün Dünya Dans günü olabili bile... Zira dans etmediğim bir hayatı düşünmek bile istemiyorum. Vesilesiyle geçmiş dans günümüz kutlu olsun.
Gelelim bugüne... Eski halimizde yani artık hiçbir zaman normal olmayacağını düşündüğüm normal halimizde olsaydık aslında bugün özellikle de büyükşehirlerde olan caz tutkunu dinleyiciler için muazzam bir gün olabilirdi. Elbette caz müzisyeni arkadaşlarımız için de. Çünkü bugün benim ve hatta Andante'nin Yayın Yönetmeni Serhan Bali'nin (birlikte çalışırken fark edip bayağı hoşumuza gitmişti) doğum günümüz olmasının yanı sıra (hayır, konunun elbette bizim doğum günümüzle ilgisi yok) Dünya Caz Günü.

Çok değil bundan tam 9 yıl önce, 2011 yılında 30 Nisan'ın Dünya Caz/ Uluslararası Caz Günü günü olmasına karar verilmiş, ilk kez Dünya Caz Günü 2012 yılında kutlanmış. Dünya Caz Günü'nün yaratıcısı ise efsanevi caz piyanisti Herbie Hancock olmuş. Dünya Caz Günü her yıl farklı bir şehrin ev sahipliğinde düzenlenen etkinlikler kutlanıyor(du). Yıllar içinde katılımcı olan ülke sayısı 200. Hancock'un düşüncesi, farklı ülkelerdeki insanları ve kültürleri bir araya getirmek ve bu da geçen yıla kadar fiilen gerçekleştirildi. "Cazın uluslararası diplomatik yanı ve tarihin büyük bir kısmında farklı ülkelerden insanları ve kültürleri bir araya getirmek konusunda ne denli büyük bir güç olduğuyla ilgili.”

Türlerin bu kadar iç içe geçtiği, eklektik müzik türlerinin bile başka bir eklektiklikle türediği 2000'li yıllarda bir müzik türüne bir gün tayin etmenin de anlamı ancak böylesi bir durum olmalı diyor ve günü de yaratıcısını da destekçisini de buradan saygıyla selamlıyorum.

Bir de bu sene Covid-19 ile mücadele etmek uğruna yerinden kıpırdamayan insanların bu günü nasıl kutlayacaklarını merak ederken, çözümün yine stream'le, canlı yayınlar ve online eğitim programlarıyla toparlanacağını tahmin ediyordum da aslında. Eh ne de olsa artık her şey dijital ve birkaç kablonun insafına kalmış durumda. 

Eğer cazla ve hatta müzikle biraz ilgileniyorsanız, aşağıdaki linklere mutlaka göz atmalısınız derim. Dünya Caz Günü'ne ait internet sitesi ve onlara bağlı etkinlikleri sitede ve onu takip eden linklerde bulabilirsiniz.

Mutlaka izleyin: https://jazzday.com/global-submissions/

Bi göz atın: https://jazzday.com/2020/04/virtual-ijd-announce/

Öğrenin: https://jazzday.com/education-programs/



Bugünün şerefine belki Batu Akyol'un yazdığı ve Kara Plak Yayınları tarafıdan basılan "Caz Çok Zor"u internetten sipariş edebilirsiniz bile. Zira içindeki söyleşiler sadece Türkiye caz tarihine değil müzik tarihine de projeksiyon tutuyor. Tabi kitabın siparişini verdikten hemen sonra (toplu sipariş verin hatta siparişten önce komşularınıza da kitap ihtiyacı var mı diye sorun ki kargo çalışanları daha az yorulsun ve daha az risk alsınlar), kurulun bilgisayarlarınızın başına yönetmenliği yine Batu Akyol'a ait "Türkiye'de Caz" isimli belgeseli izleyin. Yalnız kitaptakilerle belgeseldekiler birbirinden farklı. Yani günün birinde "Kitabını okumadım ama belgeseli izledim" derseniz rezil olabilirsiniz. Usulca aşağıya İKSV'ye ait YouTube linkini de bırakıyorum: 







Bir başka ilginç etkinlik İKSV'den geliyor. Türkçe Vikipedi’deki Türkiye’den caz müzisyenlerine ait sayfaları artırmak ve geliştirmek için çevrimiçi bir etkinlik organize ediliyor: Viki maraton! (Detaylar için her yazımda yaptığım gibi linkleri yine ilgili yazıların içine gizledim, gözden kaçırılmaya)


Bu arada asıl dev hizmet linki burada:
http://interactive.nydailynews.com/2016/08/story-behind-great-day-in-harlem-photo/#shape38
Yalnız linke tıkladıktan sonra fotoğrafa da tıklayınca konunun değeri anlaşılıyor. Eğlenceniz bol olsun. 

Sayfanın sonuna doğru birkaç farklı Spotify çalma listesi bulacaksınız, listelerde ise Türkiye'den caz müzisyenlerine ait parçalar. Ama her şeyden önce benim de DJ setlerimde zaman zaman araya sıkıştırdığım bir Herbie Hancock parçasıyla bugün iyileşelim diyorum, "Rockit" ve kafa yakan videosu!

Çok sevdiğim ve dinlemekten her daim keyif aldığım, geçmiş zamanların birinde kendisiyle röportaj yapma şansı da yakaladığım Basçı ve şarkıcı Richard Bona bu gün için "Bence bu günden çıkarılabilecek en güçlü mesaj şu olmalı: Müzik, insanlıktır. Biz de bunu öne çıkarmaya çalışıyoruz.” demiş. Umut verici daha ne söylenebilir ki?

Umut cazda!

















Müzikle iyileşiyoruz no.41

Fotoğraf makinemin yeni geldiği zamanlarda
alıştırmalarımı konser fotoğrafları çekerken yapıyordum.
Bundan tam 7 yıl önceydi. Selimiye'de çatı katında bir evimiz vardı. Çınar, yani oğlum yani "1 buçuktanem" 2 yaşına henüz girmemişti. Polisin feminist gece yürüyüşlerine müdehale etmediği, yoğun yağışlarda su basan, depremde ne olacağını bilmediğimiz Marmaray'ın henüz açılmadığı, Kuzey Ormanları'nın katline ve henüz 3. köprü ve havaalanlarının yapımına başlanmadığı, "selfie" sözcüğünün anlamını henüz bulmadığı ve çoğumuzu umut dolduran, bir şeylerin değişebileceğine inandığımız Gezi Direnişi'nin başlamadığı sakin bir Nisan günüydü. Havalar şimdiki gibi bi öyle bi böyle... 

Hayatımız, çocuk, müzik, yazı ve benim henüz bitmemiş olan yüksek lisans derslerim ekseninde devam ediyor. Hatta öyle ki "Havada bir hinlik bile yok", her şey yolunda... 

Damarım tutmuş yine, evde çalınan müziklerden baymışım, belki biraz ilk gençliğimi özlemişim. Yaş da 30'a gelmiş...  

Bu da yine alışmaya çalışma fotoğraflarından
30'una gelindiği gün mutlaka çalınacak birkaç şarkıdan biridir İhtiyaç Molası'ndan "Ay". Benim de kendime 30 yaş hediyem olmuş, arada bir de 30'undan gün almış baĞzı arkadaşlara doğum günü hediyesi olarak göndermişliğim olmuştur "Ay"ı. Eh yeni nesil de öğrensin tabi...

30'uma geldiğim günlerde sigara içmiyordum, Gezi'ye kadar da içmedim. Şarkıda "Ay 30'uma geldim sigaram ağzımda hala" diyordu, bana uymuyordu ama uyan herbir sözüne progressive tınılarına bayılıyordum. Bir süredir hemen her gün neredeyse en az bir şarkısını dinler oldum İhtiyaç Molası'nın. Hele ki bu karantina günlerinde yatağın üstünde, yerde, bahçede, balkonda ve evin çeşitli yerlerinde kulaklık takıp ya da komşuları rahatsız etmeden sesi son ses açıp zıplamak için bütün sebepleri veren müziği var İhtiyaç Molası'nın. 

Ha tabi bir de sözler var tabi... Şarkıların aralarına girip bağıra çağıra söylemekten alıkoyamıyorum kendimi. Mesela "Kapasite" şöyle diyor, "Şefkat cinnet kapasite işte bu. Namus şehvet kapasite işte bu. Hasret şiddet kapasite işte bu. Sevgi nefret kapasite işte bu. Devlet rüşvet kapasite işte bu. Basın alet kapasite işte bu. Çocuk tiner kapasite işte bu. Gençler asker kapasite işte bu. Yok mu hiç alternatif? Bulunmuyor alternatif." 
Mesela "Kapılar",

"Karşıya geçsen ya da kalsan o yanda
Bu sefer biter bu limanda
Keyfine baksan ya da küssen otursan
Kazanan ve kaybeden olsan
Cenneti gördüğüm diye sandığın anda
Kapılar kapandı bir anda
Cenneti gördüğüm diye sandığın anda
Kapılar kapandı bir anda
Şimdi ne yandan gelir ah bilebilsem
O tarafa sırtımı dönsem
Öyle bi sevsen ki her şeyi unutsam
Burası cennetin olsa..."


İhtiyaç Molası şarkılarının bende uyandırdığı hisler farklı farklı olsa da sizi bu duyguları tasvir ettiğim cümlelerle boğmayacağım. Bunun yerine grubu biraz anlatacağım. 2000'li yılların başında varlığının farkına varıp vazgeçemediğim gruplardan biriydi. 2004 yılında yapılan Barışarock'ta da grup elemanlarını fiilen tanıma fırsatı buldum. Onların müziğine oaln ilgim ise "Çengi" ile oldu (parçayı mutlaka dinleyin diye yazdım bu cümleyi de).Birçok müzik yazarı haklarında "Türkiye'nin önde gelen progressive rock grubu" demekte, grup da bunu doğrulamaktadır. Tolga Çebi'nin keman ve klavyede,  Taner Sarf'ın gitar ve vokalde, Sinan Gürsoy'un bas gitarda ve Murat Güllü'nün davulda yer aldığı grup Türkiye'nin dört bir tarafında konserler verdi ve dinleyicileriyle buluştu. Bununla da yetinmeyen grup yurtdışında da ilgi görmüş.

"Özellikle yurtdışında bulunan progressive rock ile ilgili web sitelerinde gelecek vaat eden grup olarak gösterildiler. Bu özelliklerinden dolayı "Gibraltar Encylopedia of Progressive Rock"ta yer aldılar. İtalya’da bir radyoda -Radio Popolare; “from Genesis to Revelation” programında Mart 2002’de ayın grubu seçildiler. Avrupa’da birçok radyonun playlistine girdiler. Yurtdışında progressive rock dağıtımı yapan firmaların kataloğuna girdiler".

Çanakkale'de kurulan İhtiyaç Molası'nın Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde (eski yerindeki) verdiği konserlerinin en önünde yer almaktan kendimi alıkoyamazdım. Yalnız şunu belirteyim ki grubun en sevmediğim özelliği albümlerin arasında koydukları derin esler. Ama her defasında dönüşleri muhteşem olduğu için de sesimi çıkaramıyorum. Geçtiğimiz aylarda olası bir Datça konseri için konuşmuş ve gelip kulağımızın pasını silmeleri ihtimali üzerine düşünmüştük. Ne yazık ki Covid-19 ve beraberinde gelen malum... Neyse şimdilik eski kayıtlarla ve 10 yılda bir çıkan albümlerle yetiniyoruz derkeeeeeen, İ.M.'dan büyük bir sürpriz geldi. Geçtiğimiz günlerde grup "Kelek" isimli bir single yayınlayııııp... Aslında bu parçayı yakın takiptekiler grubun 1999 yılında çıkardığı "Milad" albümündeki "Delikanlı" şarkısının girişi olduğunu hatırlayacaklardır. "Kelek"le ilgili olarak önümüzdeki günlerde takipte olmanızı öneririm. Aldığım bilgiler bu parçanın burada öylece kalmayacağı yönünde. Ayrıca grup albümün 20. yılı şerefine "Milad"ın remastered versiyonunu da yayınladı, gözden kulaktan kaçmasın. 

İşte bugünün iyileştiren şarkısı İhtiyaç Molası'ndan geliyor, "Kelek". Ancak bilmeyenler ve İhtiyaç Molası albümlerinin hepsini bir arada görmek isteyenler için aşağıya bir de Spotify linki bırakıyorum. 

Umut mu? 
Umut, "Her zaman var olup inanmamız"ı öğütleyen İhtiyaç Molası şarkılarında. 



 





28 Nisan 2020 Salı

Karantina Günlerinde Müzik Söyleşileri no. 3 Hakan Bahar



Hakan Bahar'dan ilk kez Sezen Aksu'ya ait "Dört Günlük Bir Şey" cover'ını dinlediğimde pek bi sevmiştim. Arkadaşım Sedat Türkantoz'un da içinde yer aldığı klip çalışması ve ardından Hakan Bahar hakkında okuduklarım beni bu röportajı yapmaya iten sebepler arasındaydı. Hakan Bahar'a müzikle olan ilişkisini, "Cazino"yu ve karantina günlerini sordum ve beni kırmadan şahane görsellerini de ekleyerek yanıtladı. 















Genç yaşta şan dersleri almış ve TRT korolarında yer bulunmuşsunuz. Peki müzik ile ilişkiniz ne zaman ve nasıl başladı?

Müzikle ilişkim, birliğim TRT gençlik korosu ile başladı. Gökçen Koray yönetimindeki İstanbul radyosu TRT Gençlik Korosu'nun mülakatına girmem ve kazanmamla başladı. İstanbul Radyosu önünde Elmadağ istikametinden Taksim'e doğru yürürken Radyo'nun bilgilendirme panosunda bir duyuru gördüm ve -1998 senesi- kayıt yaptırdım. Böylece eşsiz diyebileceğim çok sesli müzikle tanıştım.

Müzik yolculuğumdan önce lisedeyken haftasonları İLKO (İstanbul Kültür Oyuncuları) ile tiyatro eğitimlerine katılıyor, İstanbul Şehir Tiyatroları çocuk oyunlarında minik roller alıyordum. Tiyatro sahnesi beni müzikallerle tanıştırdı. Kostüm, dekor, dans . . .



ilk şarkı söyleme deneyiminizin Hakan Yıldırım defilesinde olmuş diye duydum. Ne zamandı ve süreç nasıl başladı?

Sahnedeki değil ama podyumda ilk şarkı söyleme deneyimimdi. Mesleğim olan stilistlik (moda editörlüğü) yaparken moda dergileri ve tasarımcılarla da birlikte çalışırken birçok defilede bulundum ve çalıştım ama podyum önünde değildi. Her zaman arka planda... Türk modasının en değerli ismi Hakan Yıldırım bu mesleğe başladığım ilk yıllardan beri arkadaşım ve dostum oldu.

Birçok dergi ve danışmanlık yaptığı markaların çekimlerinde birlikte çalıştık. Yeteneğine ve bakış açısına her daim hayran olduğum Hakan Yıldırım bir gün beni aradı ve "Aklımda bir şarkı var söyler misin?" dedi. Önce tereddüt ettim ama Yıldırım'ın vizyonuna inancım her zaman tam olduğu için yine onun sözünü dinledim. Uzun zamandan sonra Türkiye'de couture defilesi yapıcaktı ve defile esnasında bir performans sergileyecektim. Eşsiz bir anı ve histir benim için. Şimdi hatırlayınca yüzümde bir gülümseme belirdi. Teşekkür ederim arkadaşım kalbinden geçene beni de ortak ettiğin için.


Kostümleriniz kendi tasarımınız sanırım, biraz bundan bahseder misiniz?

Moda sektöründe çalıştığım zamanlardan beri dostluğumuz devam eden tasarımcı Hakaan Yıldırım’ın tasarımı kostümlerim. Yaşamımın her anını müzikal tadında izlerim ve yaşarım. Cazino'dan önceki projem İstanbul Gazinosu'nda giydiğim kostümlerimle başlayan bu yüksek modayla birlikteliğimin dönüm noktası Couture defilesinde giydiğim kostümümdür. Yıldırım'ın yeteneği ve müzik aşkı birleşince görkemli kostümler ortaya çıkıyor.



Sizin için Gazino kültürünün 21. yüzyıl temsilcisi diyebilir miyiz?

Moda ve sahne sanatlarına olan düşkünlüğüm, bir dönemin muazzam gazino kültüründen ilham alarak oluştu. Dekorundan, görkeminden, naif bakış açısından, Türk kültürüne sunduğu birçok özelliğinden esinlenerek bir oluşum yarattığımız İstanbul Gazinosu'nu modern bir bakış açısı kazandırarak gercekleştirdik. Bu özellikleri günümüze uyarlayarak İkinci projem Cazino'yu geliştirdik. Cazino bir harman... Kendi öz müziğimizin, Türk kültürünün içinde yer alan gazino kavramının çağdaşı. Gazino kültürünün temsilcisi olmak, kültürü uyarlamak, yeni bir bakış açısı kazandırmak asıl ilgilendiğim ve beni heyecanlandıran konuların başında geliyor. Temsilcisi olduğumu düşündüğüm başlıkların ilki giyim kuşam. Kültürümüz ve öz müziğimizin hakettiği yeniliğe ve modernliğine katkıda bulunmak.




"Dört Günlük Bir Şey" yorumladımız neden özellikle o şarkı?

Bu şarkıyla beni birleştiren Hakaan Yıldırım Couture defilesindeki performansım oldu. Bu şarkıyı Yıldırım şovunda söylememi istedi ve süreç başladı. Bu sürece Sezen Aksu ve Ozan Çolakoğlu da dahil oldu. Sözleri Sezen Aksu, müziği ise Cenk Taşkan'a ait olan "Dört Günlük Bir Şey" yaşadığımız yüksek modanın içindeki duygusallık sonrası... Prodüktörlüğünü Ozan Çolakoğlu üstlendi ve single olarak çıkardım.



Bir de klip var...

Aslında aklımda bir film vardı. Bir İstanbul filmi... Beni tanıyanlar bilir gezgin bir ruha sahibim
 ve şehir gezgini derim kendime. Şehirde uzun yürüyüşler yapar, fotoğraf çeker ve yazı yazarım. Aslında her gün bir çekim taslağı için çalışır gibi çalışırım. Moda dergilerinde çalıştığım zamanlarda, moda çekimlerinin başlığını spot yazısını yazar, konseptin hikayesini şiirsel bir dille kolaj yapar belirlerim ve daha birçok disiplinden yararlanırım. İşte şehir gezginciliğimi de buna benzer bir çalışmayla fotoğraflar ve belgelerim.

 Video artist Deniz Özgün moda sektöründe çalıştığım zamanlardan bakışını ve yaklaşımını bildiğim biri ve onunla paylaştım bu İstanbul gezginliğimi ve süreç başladı. İstanbul'da bir günümü çektik ve kostümlerim ile istanbul gezmelerimi filme aldık. Deniz Özgün kendi tekniğiyle görüntüleri kolajladı. Asitane Yapım'ın bana en güzel armağanı prodüktör Sedat Türkantoz ile beni tanıştırdı. Bu süreçte yanımda olması ve onu tanımaktan mutluluk duyduğum bir isim oldu. Yine tüm Asitane Yapım çalışanları ve Didem Antebi ile harika bir projeyi birliktelik yaptık ve videoda giydiğim tüm kostümler Hakaan Yıldırım imzalı.


Cazino'dan bahseder misiniz?


Cazino’nun ilk eseri bir uzun hava ve alkışlar eşliğinde sessizleşen salonda şu mısralarla yankılanıyor:

Caminin müezzini yok
Ah bu işin düzeni yok
Çok memleketler gezdim
Aman burdan güzeli yok.

Mimariden, kostümden, gazinodan, stilden, uzun havadan, caz tınılarından oluşan Cazino'da pek çok katmanın ve sanat dalının ilhamı büyüktür. Ama Türk kültürünün içinde yer alan gazino kavramının çağdaşıdır Cazino. Cazino'nun olmazsa olmazı Münir Nurettin Selçuk eserleridir ve bestesi Fazıl Say'a ait “Düşerim" eseridir. Aslında Cazino İstanbul gibi hem alaturka hem alafranga... Bu kentin çoksesliliğinin yansıması. Zorlu Performans Sanatları Merkezi ile oluşturduğumuz bu konsept, yine PSM içindeki Touche Jazz Club'ta sahneleniyor. Muazzam bir caz orkestrası ile sahne alıyorum. Bu jazz orkestrasında piyano, klarnet, kontrbas, flüt, saksafon, bas gitar ve davul var.


                                 

















Evlere kapandığımız bu süreç sizi ve üretiminizi nasıl etkiledi?



Bu izolasyonda kendime ve sesime yazdıklarım diye bir seriye başladım. Sahneme bir iki gün kala evde kalarak başladığım bu süreci kendimle baş başa kalmak ve kendime dönmek diye adlandırdım. Aslında şarkı söylemeye ve sahneye çıkmaya başladığım günlerden beri -ki 2 yıl gibi çok yakın bir tarih- bu şekilde yaşadığımı farkettim. Sahneye çıkıyorum, provalarıma gidiyorum, şan dersi yapıyorum, kostüm provama gidiyorum ve zamanımın geri kalanını evde geçirdiğimi farkettim. Bir hazırlık gibiydi sanki bu yaşadığımız döneme. Kendimle kalarak yaptığım yazı yazmak, şarkı söylemek, yoga pratiğimi yapmak gibi öze yakınlaştırıcı hislerle yoğuruyorum kendimi. E-meyhane adında bir platformla bu süreçte müzik severlerle evde meyhane konseptiyle buluşuyor, evimden sesleniyor, sıcak, samimi yeni sesler yeni yüzlerle buluşuyorum. Kendi sesime yazdıklarım başlığından bir paragrafla bitiriyorum:

Sanki rüzgarın taşıdığı alaturka bir nağme duyuluyor, sesin geldiği yön hem çok yakın hem de bir o kadar uzak gibi geliyor. Belki de bir pencere aralığından sızıyordu, rüzgarın savurduğu perdelerin arasından... Perdelerin arasından gelen sesim tutku dolu sözlerle tizlere tırmanıyor ve yeniden havayı dolduruyor. Sesim hep aynı notada kalıyor, yavaş yavaş uzayarak mırıldanıyor. Tutku dolu sözleri defalarca tekrarlıyorum, yavaş yavaş uzatarak. Sözlerin canlı bir varlık gibi kendine ait bir yaşamı var. İnsanlar varken de yokken de sessizlikte veya sesler içinde... Gökte de yerde de bir yaşamı var.


Önümüzdeki süreçle ilgili planlarınız nelerdir?


Cazino ile öz müziğimizin (alaturkanın) en güzel eserlerini yeni sezonda yeni bir bakış açısı ile sunmak için çalışıyorum. Bazı eklemeler yapmak yeni enstrümanlar eklemek ve yeni tınılarla süslemek. Alaturka ve alafranga kavramıyla yola çıktığım gazino ve sonrasında çağdaşı olan "Cazino" ile ilgili bir dokümanter film yapmak için çalışıyorum.









Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...