20 Ağustos 2020 Perşembe

“Bir çobanın girizgahı” olarak “Dan’ın Şarkısı”

Can Ömer Uygan ismini hem kurucularından olduğu Gevende’den hem de Kam’dan hatırlayanlarınız vardır elbette. İcrasını her nerede duyarsam duyayım “Bunu Ömer çalıyor kesin” dediğim trompetçilerden. Yani karakteri müziğine yansıyan müzisyenlerden. Benim için onu özel kılan unsurların başında da karakteristik icracılığı geliyor. Son dönemde solo kaydettiği “Dan’ın Şarkısı”ile dikkatlerimizi üzerine çeken Ömer sorularımı sabırla cevapladı.
Ömer, ben seni az çok biliyorum ama yine de biraz bahseder misin, trompetle ilişkin nasıl başladı?

1998 yılında Eskişehir Konservatuvarı trompet bölümünü kazandım ve ilk hocam Mehmet Erten ile trompet çalışmalarına başladım. Ancak sonraki yıl nihai ustam Erden Bilgen’in okula gelmesi ile trompetle olan asıl ilişkim başladı diyebilirim. Erden Bilgen ile olan bu eğitim sürecimde, hocanın beni Chet Baker ile tanıştırmasıyla bu ilişki heyecanlı bir ivme aldı ve ardından ben de diğer ustalarım/feyzlerim Erik Truffaz, Nils Petter Molvaer, Miles Davis, Ergun Şenlendirici ve İmer Demirer’i takip ettim. Ve tabi 2000 yılında Gevende’yi kurmamız ve beste hayatına geçmemiz de trompet ile olan ilişkimin değişerek gelişmesi için çok önemli oldu.

“Dan’ın Şarkısı” nasıl ortaya çıktı? 
Dan Yıldızı, Anadolu’da Çoban Yıldızı’na verilen bir diğer isim. Yani “Dan’ın Şarkısı” aslında Çoban’ın Şarkısı. Neden Çoban’ın Şarkısı? Çünkü müzikle uğraşan çobanı görüp dillendirdiğim yer şöyle: Çoban sazını çalışır, sanatını geliştirir ve bunu sunduğu yer ilk olarak ve zannedersem genel tavır olarak “an”dır ve o “an”da bulunan dinleyicileridir. Yani ağaçlardır, kuşlardır, çobanlığını yaptığı hayvanlarıdır, ötesinde berisinde bir dere varsa o deredir. Yani bunu yaymak gibi bir ilk derdi yoktur. Bu benim sanatla olan temel ilişkime en yakın olan ilişki diyebilirim! Buna istinaden “Dan’ın Şarkısı” için de, aslında artık sanatını/ifadesini içeriden dışarıya aktarmak ve paylaşmak isteyen bir çobanın girizgahı diyebilirim.

Collectif de Contre-déterminisme Magique (CCDM) ile buluşman nasıl gerçekleşti?
Haber geçen yaz Marsilyalı sanatçı kolektifi CCDM ile birlikte çalışan ressam arkadaşım Hilal Can’dan geldi. Kolektifin karantina döneminde Fransız Radyo Kanalı Radio Galere’e hazırladığı 7 haftalık özel bir program için buluştuk. Çeşitli sanatçıların doğaçlama kayıtlarını yayımlamak üzere bir toplama gerçekleştiriyorlarmış ve o sanatçılardan biri de ben oldum. Sanırım CCDM bandcamp üzerinden toplama bir albüm de yayımlayacak.


Video Mehmet Ömür’e ait. Onunla nasıl bir araya geldiniz?
Mehmet Ömür 13 yıllık askerlik arkadaşım ve açıkçası muazzam bir görselci. “Dan’ın Şarkısı”nı kaydettiğimde fikir almak adına dinlemesi için ona yolladım ve o da bana yayımladığımız videonun taslağı ile döndü. Böylelikle organik bir şekilde ilk ifade birliğimizi kurmuş ve bir araya gelmiş olduk.

Karantina süreci senin için nasıl geçti?
Üretmenin değerini anlayıp ve bunu yollarını arayıp bularak.

Kam’da durumlar nedir, yeni albüm geliyor mu?
Yeni albüm gelecek elbet, şu sıralar eldekileri bir havuzda topluyoruz ve aralarından seçerek ilerliyoruz. Eylül başında İKSV Caz Festivali kapsamında bir konserimiz olacak. Kayda ne zaman gireriz o şu anda tam tarih olarak net değil. Üretim tezgahımız açık, ekleyerek ve geliştirerek ilerlemeye devam ediyoruz.

Etkilendiğin trompetçiler/müzisyenler kimler?
Nils Petter Molvaer, Arve Henriksen, Erik Truffaz, Ergun Şenlendirici, İmer Demirer, Miles Davis, Freddie Hubbard, Kenny Wheeler, Yahya Dai, Jan Garbarek, Şenol Küçükyıldırım, Şevket Akıncı, Bill Frisell, Dead Can Dance, Lisa Gerrard, Saadet Türküöz, Senem Diyici, Sidsel Endresen, Beady Belle, Sade, Pearl Jam, Eddie Vedder, Stone Gossard, Güs Weg, Pink Floyd…

Bu aralar kimlerle çalıyorsun, neler yaptın?
Stüdyo kaydı olarak; Bade Nosa, Mircan Kaya, Aslıhan Kabukçu aka Noi, Selin Baycan ve Seda Eylül Tansık’ın teklileri için kendi stüdyomda solo trompet ve eşlik kayıtlarını yaptım. Circle Horn diye isimlendirdiğim, disiplinlerarası sanatçılarla işbirlikleri yaptığım bir de serim var. Galata merkezli olan bu serinin ilkini Esra Uyman’ın seması eşliğinde sanatçının kendi mekanında, ikincisini ise ressam Hilal Can’ın kendi sergisinde, tepegöz kullanarak uygulamasını yaptığı Cyclop projesi ile birleştirdik. Üçüncüsünü bu ağustos sonu Galata’da Eksibir’de gerçekleşecek olan “Kemiklerin Üstüne Şarkılar - Disiplinler Arası Temas” günlerinde, Mehmet Ömür’ün görselleri eşliğinde kayda alacağız. Bunun dışında daha yeni deneme çekimlerine başladığımız “Land Of Session” adı altında bir konser serisine başladık ve orda yine Mehmet Ömür ile beraberiz. Aynı zamanda “Dan’ın Şarkısı”nı yayımladığım ve doğaçlama odaklı kayıtlar paylaşmak üzere yola çıktığım plak şirketi Land Of Session ile aynı ismi taşıyan bu seri aslında, benim birlikte çalmayı sevdiğim ve her konser farklı müzisyen kombinasyonlarını buluşturmayı amaçladığım bir meşk ve doğaçlama buluşmaları serisi. Maksat bu kayıtları eş zamanlı videolayıp dijital mecralardan yayımlamak ve içinde bulunduğumuz kültürü paylaşmak. Ve belki de ileride, bu zamanın hallerinin bir müzik dökümanı olarak sunmak.

Türkiye’deki yeni nesil trompetçiler için ne düşünüyorsun?
Çok sıkı takip ettiğimi söyleyemeyeceğim ama karşılaştıkça çok güzel seslerin geldiğini görebiliyorum. Hepimiz gibi, bazen taklit eden ve sağlam bir azınlık da olsa sadece feyz alıp kendi çizgisini oluşturan arkadaşlarımız var. Öyle ya da böyle bu çok önemli, bizim kendimizi deneyimleme ve geliştirme çabamız çok önemli çünkü. Ne diyebilirim, su akar yolunu bulur. Hepimizin yolu açık olsun.

Önümüzdeki süreçte solo işlerini dinleyebilecek miyiz?

Dediğim gibi bu tekli aslında gelecek diğer çalışmaların da habercisi niteliğinde. Solo bir sürece girmek kesinlikle aklımda ancak bu süreci öncelikle “Land Of Session” konser serilerinden yayınlarla ve belki yeni teklilerle destekleyeceğim. Yine de, Kam’ın ikinci albümünün süreci öncelikli hedefim. Daha sonra net bir tarih koyacağım kendime.




Can Ömer Uygan'ı aşağıdaki linklerden takip edebilirsiniz.

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Filozof, şair ve müzisyen Cavit Murtezaoğlu’nun ardından...

Bir hayata pek çok farklı işi sığdırmış bir müzisyen, filozof, şair ve öğretmen Cavit Murtezaoğlu geçen günlerde Covid-19 yüzünden hayata gözlerini yumdu. 2009 yılında henüz taze çıkmış “Virtüözler” albümünü konuşmak bahanesiyle Yeni Aktüel Dergisi için yaptığım söyleşiden onu daha içeriden tanımak isteyenler için küçük bir derleme... İran halkının olduğu gibi Murtezaoğlu’nun da esas hayatı tam da yasaklardan sonra değişim göstermişti.

Yazının devamı için tıklayınız: Cumhuriyet Gazetesi

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Şanslı bi' çocuğun büyürken dinledikleri no.2

Serinin ikinci albümü de yine Putumayo'dan: "French Cafe". Bu albümü o kadar çok dinledik ki, öyle sanıyorum ki artık aile büyükleri bile içindeki parçaları ezbere ve hatta sıralamasıyla biliyorlar. Çınar mı, onun direkt ezberinde. Gerçi son zamanlarda dinlediği ve kulağını çevirdiği şarkıların skalası yaşının gerektirdiği gibi ve öyle sanıyorum ki onlara da burada yer verebileceğim. 

Bu albümün elime geçmesi sık sık Fransa seyahatleri yapan ablalarımdan biri tarafından hediye edilmişti. Lale Plak, -ki "Brazilian Lullaby" albümünü oradan almış olduğumu yazıyı yayınladıktan çok sonra hatırladım-, Zihni Müzik gibi albüm satan dükkanlarımız olmasa 1990'lar ve 2000'lerin başında müziğe erişmemiz daha da zor olabilirdi. Zira eskiden Spotify mı vardı?-gerçi orada da her aradığını bulamıyorsun ya...- 

Herkesin artık karışık kasedini dijital ortamlardan yapabildiği günümüz Spotify ve YouTube ortamlarının henüz bu kadar kullanılmadığı ve hatta hiç ortada olmadığı yıllarda önemli bir boşluğu doldurmuştu Putumayo. Üstelik hedef kitlesi biz bile değildik. "Etnomüzikoloji öğrenimi görüyorum" dediğimde "Ha etnik müzikler yani..." diye konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan kişilerin ağızlarına kürekle vurma istediğinin de henüz ortaya çıkmadığı çünkü zaten benim bile 9 yaşında olduğum 1991 yılında kurulmuş Putumayo. Barlarda piyano çalarak geçimini sağlayan ve çağdaş ve yerel kıyafetlerle haşır neşir olan tekstilci Dan Storper tarafından kurulmuş Putumayo. İsimini ise Kolombiya'nın Amazon bölgesindeki Putumayo Nehri'nden almış. Sık sık seyahate çıkan Dan, Nehir'den çok etkilenerek bu ismi plak şirketinin adı olarak almış. Dan ve Putumayo hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız kutsal Wikipedia'ya sorabilirsiniz. Ya da kendi internet sitelerinden edineceğiniz bilgilerle konuya biraz daha hakim olabilirsiniz. Albüm ve içinden seçtiğim parçanın bizim için olan hikayesine başlamadan önce, biraz önce fark ettiğim bir asılsız ve dayanaksız tespitimi sizinle paylaşmak isterim: Sanırım günümüzde Putumayo'nun halen toplama albüm yapabiliyor olması dışında pek de bir hükmü kalmadı. Kendimizi YouTube ve Spotify'a teslim ettiğimiz bu günlerde YL tezimde de bahsettiğim gibi internet ortamında olmayan kimse var olamayacak ve oranın gücünü keşfetmeyen kimse ne yazık ki varlığını uzun sürdüremeyecek. Belki de Putumayo bunun en iyi örneklerinden olabilir. "Tiny Desk Consert" serisi hayatımızdayken herhalde kimse artık toplama albümlerin yüzüne bakmıyordur diye düşünüyorum. Dünyanın farklı yerlerinden farklı müzisyenlerin mükemmele yakın bir sound ile canlı performansları gerçekleştirdikleri bu konser serisini izlemediyseniz hemen konuya vakıf olmak için YouTube'a bir sorun. Karşınıza çıkacaklardan ben sorumlu değilim. Eğer performans seyretmeyi seviyorsanız birkaç gününüzü ekran karşısında geçirmeye hazır olun; benden söylemesi!

Bu kadar dallanıp budaklandıktan sonra, gelelim French Cafe albümünün bizde bırakan izlerine. Çınar henüz minnoş bir bebekken ve ben ona henüz "çen büyyünçeee çen mi olacan?" diye abuklarken ve o bana gayet hayatın anlamını anlatırcasına bakarken Portekizce'den sonra sökeceği dilin Fransızca olacağını düşündürtecek kadar çok dinledik bu albümü. 

En sevdiğimiz ve dönüp dönüp dinlediğimiz şarkı kuşkusuz 1961 doğumlu Fransız müzisyen Stéphane Sanseverino'nun seslendirdiği "Mal o Mains" oluşmuştur. Hatta bizim bu parçaya ve albüme bu kadar çok taktığımız dönemlerde Çınar'ın babası İlker Görgülü, Bilal Karaman ile  Gipsy Swing Band'de çalıyor ve haftada bir Alt'ta sahneye çıkıyor, sahnede de konuk solistler yer alıyordu. Sibel Köse'nin olduğu konserde İlker'in bu şarkıyı Sibel'e önermiş olduğunu da biliyorum. Manuş/Manouche müziğe ailecek koptuğumuz o günlerde bu parçanın enerjisi de bize müthiş gelmişti.  

Albümdeki bir diğer parça ise benim ezber etmeye niyet ettiğim. Hemen her şakıda olduğu gibi ilk bölümünü ezberleyip ikinci bölümünü salladığım ve hiçbir zaman öğrenemediğim, söz ve müziği Serge Gainsbourg'a ait olan ve -herkes için kullanmayacağım bir tabir- sanatçının 1964 tarihli "Chez Les Yé- Yé" isimli 45'liğinin B yüzünün ilk parçası olan "Elaeudanla Teïteïa" isimli parçaydı. "French Cafe" albümünün 6. parçası olup hem bizim hem de Gainsbourg'un gözbebeği olan Jane Birkin tarafından seslendiriliyor. Şimdilik konuya ve "Şanslı bi çocuğun büyürken dinledikleri"ne ilişkin söyleyeceklerim bu kadar. Serinin üçüncü yazı da yolda ya da yayınladıysam hemen yan linkte.  Parçalar ise hemen aşağıda.



  

 




24 Temmuz 2020 Cuma

Şanslı bi' çocuğun büyürken dinledikleri no.1

Her türden müzikle haşır neşir olan bir çocuğun hangi/nasıl albümlerle büyümüş olduğunu sizinle paylaşmak biraz da kendi hafızamı diri tutmak için ne kadar süreceğini bilmediğim bir seriye de başlamak istedim.  Bir çocuğun büyürken maruz kaldığı müzikler tıpkı oynadığı oyuncaklar gibi onun karakterinden, şekillenmekte olan yaşam biçimine kadar hayatının önemli bir kısmına etki edecektir diye düşünüyorum ki bu düşüncemde de yalnız olmadığımı biliyorum. Konu hakkında yüzlerce makale ve hatta kitaba denk gelebilir, müziğin çocuklar üzerindeki etkisini uzman görüşlerinden de okuyabilirsiniz. 
Bunlardan ilki kendi arşivimde bir sebeple bulunan Putumayo'nun "Brazilian Lullaby" albümüydü. Hastaneden eve sonra da kendimize geldiğimiz gibi o albümü CD çalara koyduk ve uzunca bir süre de sürekli çaldık. Hatta bir ara Çınar'ın Türkçe'den önce Portekizce'yi sökeceğini bile düşünüyordum.



 "Brazilian Lullaby" 1999 yılında Putumayo serisinin bir albümü olarak kulaklarımıza çalınıyor. Farklı müzisyenlerden derleme bir çalışma olarak ortaya çıkan albümü bugünlerde internet ortamında bulmak birkaç yıl öncesinde mümkün olsa da şu anda mümkün görünmüyor. Ne kadar uğraşsam da albümün tamamına ne yazık ki stream ulaşamadım. En azından ben bulamadım. Yine de albüm hayatımızda çok büyük bir öneme sahip olduğu için buraya yazmak istedim. Eğer albümü siz bulursanız lütfen aşağıdaki yorumlara yazın ricasında bulunacağım. Bunu da herhalde bize çok görmezsiniz değil mi sevgili okur? 

Gelelim albümde en çok aklımızda kalan parçaya, Monica Salmaso'nun söylediği "Soneca". Parça, "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" isimli peri masalından esinlenerek yazılmış.  Albüm kapakçığına göre parça ilk olarak 1994 yılında Puabrazil tarafından basılan "Cançoes de Ninar" albümünde yayınlanmış. Parçanın müziği Rodolfo Stoeter sözleri ise Engar Poças'a ait.  

Bu kadar teknik bilgiden sonra parçanın ve albümün bizim için yerinin ayrı olduğunu da bir kez daha söylemiş olayım. 



"Putumayo da ne?" diyenler için linkini aşağıya bırakıyorum. Zira kendileri dünyanın toplama albüm yapan en iyi müzik label'larından olmanın yanı sıra Sziget Avrupa'nın büyük festivallerinde kurulan alternatif sahnelere ismini de veren bir prodüksiyon şirketi. Serinin ikinci yazısında da yine Putumayo'nun bir başka albümünden bahsedeceğimi de yazmadan etmeyeyim.




16 Temmuz 2020 Perşembe

Dünya liginde müziğiyle, Helak

Oldukça uzun zamandır metal dinlemediğimi söyleyerek başlayayım ve katlanmakta olduğumuz şu sıcak günlerde soğuk duş etkisi yarattığını hissettiğim bir albümün çıktığını da duyurmuş olayım: 2018 yılında kurulan “Helak”ın yeni albümü “Heritor”. Metal müzik lise yıllarından beri kadrajımda değildi. Ama bu albümü anlamak için “sıradan” bir metal dinleyicisi olmak gerekmiyor. Zira yaptıkları müziğin içindeki deneysellik de benim albüme kulak kabartmama sebep olan etmenlerden. 

Grup, 2018 yılında gitarist Moklich ve davulcu Onur Başkurt tarafından kurulmuş. 2019’da ise Onur Meriç’in bas gitar ve vokaliyle katıldığı grup bugünkü şeklini almış. Yalnız İlk albüm “Inferno”da vokalde Yunus Kasil’i duyuyoruz. O zaman henüz O. Meriç gruba dahil değilmiş. 

Onur B. ve Moklich’in bir araya gelmesi müzikle değil, görsel sanatlar üzerinden olmuş. Onur B. Moklich ile bir albüm kapağı tasarımı işi için bir araya gelmişler. Derken Moklich ile Onur B. birlikte müzik yapmaya karar verip küçük küçük stüdyolarda doğaçlama session’lar yapmaya başlamışlar. Böylelikle ilk albüm fikirleri de etrafa saçılmaya başlamış ve kolları sıvayıp girişmişler. İlk albümün kapak tasarımı Zezeah’a ait. İkinci albüm kapağı tasarımında ise Yağız Gülseven’in imzasını görüyoruz. 
Grubun bu tür müzik yapma motivasyonu, işin deneysel olma kısmından ve ülkede pek de yapılmayan bir tür olmasından geliyor. Yani gündeme bu türün alınması ihtiyacından. Doom Metal ve Hardcore Punk tavrını taşıyan Sludge Metal’i de albümleriyle birlikte gündemimize oturtuyorlar.

Parçaları genel olarak Moklich’in getirdiği temalar üzerinden kayıt yapılarak ve düzenleme fikirleriyle ortaya çıkıyor. Sözler bir takım alıntılarla oluşturuyor. İlk albümde özellikle bunu görebiliyoruz. Örneğin film sampler’larını ilk albümde duymak mümkün.

Onur Meriç’in de dahil olduğu ikinci albümde ise Onur M.’in sözlere katkısı olmuş. Hatta sonbahar ya da kışa doğru çıkacak albümde özellikle Onur M.’ten daha fazla söz olacağının da altını çizelim. 

Karantina döneminde grup Onur B.’un ve Moklich’in birlikte zaman geçirmesine engel olamamış olsa da şehir dışında yaşayan Onur M. aralarına katılamamış. Moklich ve Onur B. ise sadece evde bir takım bilgisayar işlerini halledebilmiş ve ev kayıtları yapabilmişler.

Helak'ın dünya liginde müzik yapmakta olduğu buraya not edeyim. Tam da bu sebeple yurtdışı dinleyicisinin ilgisini çoktan çekmiş. 

Biraz önce de bahsettiğim gibi 3. albüm hazırlık aşamasında… Parçalar da yavaş yavaş oluşuyor ve hatta önemli bir kısmının demosu hazır… Merakla bekliyor ve bu deneyimin bir parçası olmak için can atıyoruz.  


Müzikle iyileşiyoruz yazı dizisine konuk olan sevgili Özge Ürer de bize Helak'ın "Akkor" isimli parçasını önermişti. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. 





6 Haziran 2020 Cumartesi

Karantina günlerinde müzik söyleşileri no.4


12 Haziran’da yeni teklisi ‘’İki Damla’’ Universal Müzik tarafından yayınlanacak olan, geçtiğimiz aylarda da “Dilber” isimli teklisiyle karşımıza çıkan, müzisyen ve tonmaister Denizer ile karantina günlerinde söyleştik.


Muzaffer Çorlu ile gitara başlamışsın… O dönemleri biraz anlatır mısın?

Lise son sınıfta başladım gitar çalmaya, ben bas gitar çalmak istiyordum aslında, Jason Newsted hayranıydım ama “Mutlaka klasik gitarla başla’’ zorlamasıyla klasik gitar kursuna yazıldım. O zaman Muzaffer Hoca yurtdışından yeni gelmişti, benim şansıma oldu ve bana gerçekten sevdirdi klasik gitarı. Sonra rahmetli René Macaroğlu ile caz armonisi ve düzenleme çalıştım üniversite yıllarında. Benim aklım hep şarkı yazımındaydı, enstrüman çalımı üzerine yoğunlaşmadım pek diyebilirim


Point Blank Music School ve Morley College’de de ses mühendisliği eğitimin var. O nasıl bir deneyimdi?


Her iki okul da müthiş deneyimdi benim için. Özellikle Point Blank Music School bana miks ve mastering için yol haritası verdi.

Peki ya Türkiye ve yurtdışı müzik öğrenimi maceralarını karşılaştıracak olsak ne gibi 
farklılıklardan bahsedebilirsin?

Londra’da müzik çok daha büyük bir endüstri ve doğal olarak bu konuda uzman yetiştiren eğitim kurumları daha tecrübeli. En büyük fark bence spesifik konularda eğitim alabilmeniz. Pek çok atölye etkinlikleri oluyor, hafta sonu katılabileceğiniz ya da kısa süreli kurslar var. Ses mühendisliğinin birkaç uygulama alanı var; örneğin “canlı konser” ve “stüdyo mühendisliği” iki ayrı disiplin. Sadece stüdyo mühendisliği yapacak bir kişi ile canlı konserlerde çalışacak kişilerin öğrenmesi gereken farklı konular var. Bunlar için özel olarak dizayn edilmiş kurslar, atölyeler olması bir avantaj. Türkiye de ses mühendisliği daha yeni gelişmeye başladığı için, talep arttıkça bu tarz eğitimlerin de artacağını düşünüyorum.

Asıl ismin Denizer değil, değil mi?


Evet, Deniz derseniz de dönüp bakarım ama alıştım artık.

Kuytu ile bir albüm yaptın. Grup süreci nasıldı?

Kuytu ile 2015’te yayınladık ilk albümü. Zor bir süreç grup olmak ve bunu koruyabilmek. Nitekim ilk albümden sonra grup elemanlarında değişiklik oldu, şimdi farklı bir kadro ile devam ediyoruz. Bu senenin başında 4 şarkıdan oluşan bir EP yayınladık bağımsız olarak.

Hala devam ediyor musun gruptan birileriyle?

İlk kadrodan Gökçe Kölüksüz, davulcumuz ve ben varım. Gitaristimiz ve basçımız değişti. Kuytu ile devam ediyoruz, önümüzdeki günlerde bir araya geleceğiz. Yeni şarkılar var hazırda zaten.

“Dilber”den bahsedelim. Şarkı nasıl ortaya çıktı?

Her şarkım gibi. Bir hikaye geldi aklıma onu takip ettim. Ben şarkılarda genelde hikaye anlatıcısı konumundayım, başımdan geçen şeyleri yazmıyorum. Bazen de bir melodi çıkıyor onu takip ediyorum, bir hikaye anlattırıyor bana. …

Kimlerle çalıştın şarkıda? Kayıt aşaması vs…

Davulda Gökçe vardı, bas gitarda Payam Ghasemi, gitarları ben çaldım. Salih Korkut Peker cümbüşü ile katldı şarkıya, Mustafa Kılıç ve Ferhan Filik perküsyonlarda eşlik etti. Düzenleme, kayıt ve miksi bana ait, mastering Evren Göknar tarafından yapıldı.
Türkiye’de tonmaister olmak nasıl? Biraz bu deneyimlerinden bahseder misin? 

Türkiye de henüz çok bilinen bir meslek grubu değil açıkçası. Daha gruplar bile yeni yeni farkına varıyor ses mühendisinin öneminin. Eskiden çaldığınız mekandaki barmenin ses mühendisliğine soyunduğu günlerden ses mühendisinin grup elemanına dönüşen, grupla beraber konserlerden stüdyo kayıtlarına kadar beraber hareket ettiği bir anlayışa doğru ilerliyoruz. Endüstri geliştikçe, rekabet işin içine girdikçe ses mühendisliği ve doğal olarak çevrenizde duyduğunuz müzik daha tatmin edici bir hale gelicek. Bu da müzik dinleyen, müzik satın alan kişilerin beklentilerini yükseltmesiyle ulaşabileceğimiz bir durum. Eğer bir albümün miksi teknik açıdan yetersiz haldeyken bile hit olabiliyorsa ya da gittiğiniz konser mekanında ses sistemi yetersiz olduğu halde içip eğleniyor ve şikayet etmiyorsanız ses mühendisinin yaratabileceği rekabet unsurundan söz edemeyiz. Türkiye’de benim bir ses mühendisi olarak karşılaştığım en sık sorun yetersiz akustik dizayn ve ekipmanlara sahip konser mekanları.

Covid günleri nasıl geçiyor?

Herkes gibi yeni normalimize adapte olmaya çalışarak geçiyor, genelde stüdyodayım zaten.

Pandemi süreci seni nasıl etkiledi?

Zamanımın çoğunu stüdyoda geçirdiğim için izolasyona alışığım aslında ama spor yapamamak, deniz kenarı ve parklardan, temiz havadan uzak kalmak herkes gibi benim de en zorlandığım şey oldu bu süreçte.

Önümüzdeki süreçte neler yapacaksın?

12 Haziranda 2. Teklim çıkıcak, ismi ‘’İki Damla’’ yine Universal Müzik etiketiyle digital olarak yayınlanacak. Yazın ne getireceğini, bundan sonra nasıl ilerleyeceğimizi ve müziğin yeni normaldeki yerini hep birlikte bekleyip göreceğiz diye düşünüyorum.

 


13 Mayıs 2020 Çarşamba

Müzikle iyileşiyoruz no. 55

Bugün asla unutmamamız gereken, 
unutursak yüreğimizin kurayacağı günlerden biri. Sayılarla aranız iyi olmasa bile unutmamamız gereken bir sayı: 301! Bugün günlerden Soma. Hani o sedye kirlenmesin diye çizmelerini çıkarmayı düşünen madencinin hatırlanma günü. Hani o Yusuf Yerkel'in madenciye tekme attığı ve attığı tekme sonucu ayağının incinmesi sebebiyle tekme attığı kişinin 543 TL ceza aldığı gün (filmde görsem inanmam, ama oldu işte). Bugün günlerden 301 kişinin katledilişini izlediğimiz gün. Aileleriyle birlikte binlerce insanın etkilendiği korkunç bir gün bugün. Kaza değil katliamın yaşandığı bir gün. Sorumsuzluk, denetimsizlik, adaletsizlik, hukuksuzluk hatta ahlaksızlığın kutsandığı gün bugün. 

Daha fazla konuyla ilgili yazmak istemiyorum. Ailemin önemli bir kısmının madenci olduğunu düşündüğümde zaten tüylerim birinci derecen diken diken oluyor. Keşke o dikenleri konunun sorumlularına batırabilsem diye bile düşünüyorum. Ama hissetmezler...


Günün şarkılarından biri Pete Seeger imzasını taşıyor: "If I Had a Hammer" (Çekicim Olsaydı Eğer).

Gelelim şarkıya, Pete Seeger ve Lee Hays tarafından 1942 yılında yazılan parça 1962 yılında popülerliğine Pete, Paul, Mary'nin aynı adlı albümüyle kavuşuyor. Ancak parça en çok Trini Lopez yorumuyla bilinir ve tanınır oluyor. Hatta bu kayıt Grammy'de "En İyi Folk Kaydı" ve "En İyi Vokal Grubu Performans" ödüllerini alıyor. Bu parçayı seçme sebebim Segger'ın  parçayı özellikle maden işçilerine söylemesi. 

Bilindiği kadarıyla şarkı ilk olarak Pete Seeger ve Lee Hays tarafından 3 Haziran 1949'da St. Nicolas Arena'da Smith Act yasasını ihlal ederek Hükümeti devirmekle suçlanan ABD Komünist Parti liderlerine destek amaçlı düzenlenen konserde seslendiriyorlar. 

Şarkı onlarca kez farklı müzisyenlerce de yorumlanıyor. Bunlardan biri Victor Jara'yken diğeriCem Karaca... Hatta şarkı yakın zamanda Türk televizyon kanallarında yayınlanan yarışma programlarından birinde soru olarak bile çıkmış. 

Cem Karaca parçayı 4 Nisan 1964 yılında radyo programında canlı olarak seslendiriyor. Programın sunucusu (sanıyorum ki aslında canlı bir sahne şovunun radyodaki yayını) Karaca'yı Toto Karaca'nın oğlu olarak takdim ediyor. 

Umut, kardeşlerimizin arasında söyleyeceğimiz sevginin şarkısında!
Umut, maden ocaklarında kazma sallayanların haklı direnişlerinde!






If I Had a Hammer

If I had a hammer,
I’d hammer in the morning
I’d hammer in the evening,
All over this land.
I’d hammer out danger,
I’d hammer out a warning,
I’d hammer out love between my brothers and my sisters,
All over this land.
If I had a bell,
I’d ring it in the morning,
I’d ring it in the evening,
All over this land.


I’d ring out danger,
I’d ring out a warning
I’d ring out love between my brothers and my sisters,
All over this land.
If I had a song,
I’d sing it in the morning,
I’d sing it in the evening,
All over this land.
I’d sing out danger,
I’d sing out a warning
I’d sing out love between my brothers and my sisters,
All over this land.
Well I got a hammer,
And I got a bell,
And I got a song to sing, all over this land.
It’s the hammer of Justice,
It’s the bell of Freedom,
It’s the song about Love between my brothers and my sisters,
All over this land.


It’s the hammer of Justice,
It’s the bell of Freedom,
It’s the song about Love between my brothers and my sisters,
All over this land.

Bir diğer parça ise yaşamak için ölüm orucunda olduğunu söyleyen ve alnımızda kara bir leke olarak kalacak, İbrahim Gökçek'in de anısına bir Grup Yorum şarkısı: "Medenciden".  Şarkı ilk olarak 1991 yılında Kalan Müzik  tarafından kaset formatında yayınlanan "Dünden Yarına, Türküler Susmaz Halaylar Sürer" kayıt altına alınıyor. Yine grubun 1998 yılında, Kalam Müzik  tarafından yayınlanan "Yürek Çağrısı" albümüne de ekleniyor. Parçayı son olarak, Grup Yorum'un 2000 yılında yine Kalan Müzik tarafından yayınlanan  "Seçmeler, 15. Yıl" albümünde de dinleyebiliyoruz.  





Madenciden

İndim maden ocağına kara elmas diyarına
Yeryüzü sıcak olsun diye dost
Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
Çocuklarım gülsün diye dost
Oysa bizim evde gülen yok


Yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
Çocuklarım gülsün diye dost
Oysa bizim evde gülen yok


Yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
Kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
Günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler dost
Yalanlara artık sabrım yok


Yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
Kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
Günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler dost
Yalanlara artık sabrım yok


Bugün maden ocağına kara elmas diyarına
İnmedik selam olsun sana dost
Ölesiye ışık hasretiyle solmuş bu yüzlere
Grev grev güneş doğmuş dost
Artık kaybedecek bir şey yok


Ölesiye ışık hasretiyle solmuş bu yüzlere
Grev grev güneş doğmuş dost
Artık kaybedecek bir şey yok


Yeraltında ezilenler yeryüzüne seslenirler
Madenler bizim derler gerekirse ölüm derler
Günü geldi grev derler
Günü geldi grev derler dost
Artık kaybedecek bir şey yok


Yeraltında ezilenler yeryüzüne seslenirler
Madenler bizim derler gerekirse ölüm derler
Günü geldi grev derler
Günü geldi grev derler dost
Artık kaybedecek bir şey yok


Yerin derinliklerinden geldiler
Ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle
Ne kadar diplere bastırılsa
O kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin
Ağır ağır geldiler
Sonra her gün geldiler artarak geldiler
Kadınları çocukları ve alkışlarıyla
Yoğurt mayalar gibi geldiler
Pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
Su gibi ateş gibi
Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına
Yeni yollarla tanıştı ayakları
Her gün yeni kabuklar çatladı
Yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini
Bir kent oldular sonunda
Ve adını değiştirdiler ülkenin

11 Mayıs 2020 Pazartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 54


Bazı kitaplar başucunda durur, bir niyet tutar sayfayı aralarsın. Karşına çıkanı hayatına yediririsin. Aynı kızarmış ekmeğe sürülen eriyen tereyağa tereyağ eklemek gibi olur. Sonrasında salça mı yoksa bal mı süreceğine kendin karar verirsin. Oruç Aruoba başucu yazarlarımdandır benim. Bütün bunalımlarımlarımı, bulantılarımı dindirir bazı bazı. Bugün niyet bile tutmadan araladım "De ki İşte"yi. Sonra binbir çeşit yüzleşme çıktı karşıma. "Yaşamında yapılabilecek her şey tükendiğinde ya da hiçbir şey yapamayacak duruma düştüğünde, yazarsın – ancak da o zaman yazabilirsin: Yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi; senin, hiçbir şey yapamayacak duruma düşmen olacak. Hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın ancak da, o zaman…" Yapacak tonlarca şeyim var(dı) elbette. Yazmak ve onların herbirinin ardına parça paylaşmak sizden çok kendimi sağaltmak için yaptığım bir eylem(di). Çoğu zaman sordum "Bırakmalı mıyım?" diye dış sesler de iç sesler de bırakma dedi. Sahi yapacak bir şeyim yok muydu da yazıyordum. Yapacak başka bir şeyimiz kalmadı mı? 

Konuyu buradan genele evriltmek istiyorum. Fark ettiniz mi son zamanlarda çok güzel bekliyoruz. Sadece bekliyoruz. Belki birilerinin bize "Bitti, tamam, her şey normale dönecek" demesini bekliyoruz. Auschwitz'de bekler gibi bekliyoruz. Hanginiz SS subayı hangimiz esir belli değil ama bekliyoruz. Gezi'de umudun yanında biber gazını bekler gibi bekliyoruz. Önümüze kapsül düşte onu geri atacak takatimiz bile yok oysa. Ağa takılmış balık gibi bekliyoruz. Hayatta kalmak mı kalmamak daha iyi bilmediğimiz hallerimizle bekliyoruz. Kaygılar, anksiyeteler ve beraberinde bize armağan edilen her şeyimizle bekliyoruz. Aslında pandemiden önce de bekliyorduk. Ama neyi beklediğimizi bilmiyorduk. Beklediğimizin bile farkında değildik. "Yaşıyorduk çok şükür der gibi..." İçinizden bazıları uzaylı istilası bazıları da zombi saldırısı bekledi ve hala da bekliyor değil mi? Bunda çekinecek bir şey yok, açıkça söyleyebilirsiniz. 


Bazılarımız ağını atmış takılacak avını bekliyor ki ona koza örüp uzunca bir süre ondan beslenip karnını doyurabilsin. Bazılarımız "kötülüklerin" sona ermesini bekliyor. Bazılarımız sınavların ertelenmesini, bazılarımız gitmek istedikleri o yere varacakları günü bekliyor, bazıları günlerinin dolmasını, bazılarımız ellerindeki işin nihayetlenmesini bekliyor, bazılarımız havanın kararmasını, bazılarımız aydınlanmasını bekliyor. Bu aralar hepimiz bekliyoruz. Geleceğinden emin de olsak gelmeyeceğini adımız gibi bilsek de sadece bekliyoruz. Ama hepimizin beklentisi eskisine nazaran düştü. 

Roland Barthes'ın "Bir Aşk Söyleminden Parçalar" da dediği gibi "Bekleyiş bir büyüdür". Arttırıyorum: Bekleyiş gölgedir.


Terhis mi olacağız tecrit mi bilmiyoruz. Sadece bekliyoruz. Kaderimizi muktedirin iki dudağının arasına bırakmış öylece bizim için kararlar verecek mercilerin lütuflarını bekliyoruz.

Özneye, kendime döneyim, ben de bekliyorum. Benim beklediğim bütün yazı boyunca hiç zikretmediğim bir bekleyiş. Benim bekleyişim 99. günün sonunda bitecek bir bekleyiş. Böyle bir yol seçtim bu defa kendime. Her zamankinden biraz daha farklı. Farklı bekliyorum bu sefer. 

"Bir yüksek görevli, bir yüksek yosmaya tutkunmuş. Kadın, “Yüz gece boyunca bahçemde, penceremin altında bir tabureye oturup beni beklersen, senin olurum.” demiş. Ama doksan dokuzuncu gece, yüksek görevli oturduğu yerden kalkmış, taburesi koltuğunun altına alıp gitmiş".

Böyle de beklemiyorum aslında. Nasıl beklediğimi beklentimin sonuna vardığımda anlayacağım. O zamana kadar kendimce belirleyemediğim ama "akışta olmayı" niyet verdiğim biçimiyle bekleyeceğim. Bezelye ektiğim yerden mısır bitmesine şaşırdığım kadar şaşıracağım bir bekleyiş benimkisi. Hep sevdiğim gibi hayatın sürprizleriyle bekliyorum. Sadece zamanın hediyelerini sunmasını bekliyorum hep yaptığım gibi. O hayatımın en tuhaf güz gecesinde tam da bir şeyi beklerken bana sürpriz yapan otomatik çalma listesinin önüme çıkardığı şarkıdaki gibi bekliyorum. Belki de "Güz"ü... Ama Nazım'ın "Güz"ünü...

Umut bekleyişte mi, bilmem ama umut zamanını muktedirin iki dudağının arasına bırakmamakta biliyorum. Belki de beklemeden hayata dalmakta ya da sadece akışta olmakta. Ancak akan su tazeliğini korur. 

(Şarkı hakkında bilgi veremeyecek kadar bekleyişteyim bugün, her günkünden daha fazla... Neyi mi? Yeniden ova kurbağalarının seslerini, o şarabı yeniden içeceğim günleri, yeniden o en mutlu olduğum yere gidebileceğim günü, yeniden o şarkının beni alıp derinlerime götüreceği anı, yeniden tam da kendim olabileceğim dakikaları ve artık sadece içimde var ettiğim onu?!?)

En beklentisiz yazımın sonu...





Güz
Günler gitgide kısalıyor
Yağmurlar başlamak üzre
Kapım ardına kadar açık bekledi seni
Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek
Testimde sana sakladığım şarabı
İçtim yarıya kadar bir başıma
Seni bekleyerek
Niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler
Dallarında olgun, diri duruyor
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
Biraz daha gecikseydin eğer









Müzikle iyileşiyoruz no. 53

Bugünkü yazımda biraz ekonomik davranıp az kelime ve cümle sarf etmeyi düşünüyorum. Eh çünkü her konuda tasarruf etmenin zamanı artık. Pandemi ile birlikte gelen dünya ekonomik krizi -ki aslında ekonomik krizlerin hepsi sanal ve sebebi kesinlikle ekonomik dağılımdaki eşitsizlikten kaynaklanıyor- hepimizi borç batağına sürüklemiş durumda. Üstelik bunlardan bahsetmek, doların kur değerini söylemek bile geçtiğimiz günlerde yasaklanmıştı sanki. 

Bildiğiniz ve hatta yaşadığınız konular hakkında daha fazla yazmama gerek olduğunu düşünmüyorum. Ha gözünüz aydın bu arada ekonominin can damarı AVM'ler açılıyormuş. Eh gidin de accık pis hava alın, iyi gelir. Ara sıra ziyaretime gelen öz annem Lilith Azrail'in AVM'lerin giriş ve çıkışlarında pusu kurmak için ekibini topladığını ve stratejiler belirlediğini anlatmıştı. Ona da Lucifer söylemiş. Eh dedikoduya inanmamak lazım tabi. 


Gelelim günün şarkısına, tatil yerleri yavaş yavaş dolduğuna, turizm mevsimi açıldığına, AVM'ler cıvıl cıvıl olmaya başladığına göre diyebiliriz ki "Ekonomi tıkırında". Günün şarkısı Timur Selçuk'tan "Ekonomi Bilmecesi". Artık parçayı açıp delirir misiniz yoksa kahvenizi elinize alıp köpüğünü höpürdeterek içerken borçlarınızı ödeyememenin müthiş rahatlığını mı hissedersiniz, size kalmış. Şarkıda da dediği gibi "Oyna vatandaş oyna"! 

Şarkı Timur Selçuk'un 1983 tarihli Balet Plakçılık etiketli "Dünden Bugüne" albümünün "A" yüzünün 4. parçası.  

Parça hakkında detaylı bilgiyi, müzik yazarı dostum  Murat Meriç 12 Ağustos 2018 tarihinde Gazete Duvar'da yayınlanan "Memleketten kriz şarkıları: oyna vatandaş oyna!"başlıklı makalesinde veriyor (ben tasarruf ede durayım siz Murat'ın ilgili yazısına göz atmayı ihmal etmeyin):

“Ekonomi Bilmecesi” adını taşıyor. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) 1981-82 sezonunda sahnelediği Hans Fallada imzalı “Küçük Adam N’oldu Sana” başlıklı oyun için bestelenmiş. Oyunu Türkçeye kazandıran Yılmaz Onay, şarkının sözlerini de yazmış. Timur Selçuk yönetiminde İstanbul Oda Orkestrası tarafından seslendirilen “Ekonomi Bilmecesi”, 1983 yılında yayımlanan Timur Selçuk albümü “Dünden Bugüne” aracılığıyla kendini sahneden kurtardı, dinleyici karşısına çıktı ve yaygınlaştı".

Ayrıca, Arşiv Odası'nın bu bölümünde, besteci, yorumcu ve orkestra şefi Timur Selçuk'la 1992'de yapılmış bir söyleşiyi dinleyebilirsiniz. 

Umut "bu işten kimin kazandığı"nın farkında olmakta! 

Ekonomi Bilmecesi

Ekonomi tıkırında 

Kriz var bunalım var 
Ekonomi tıkırında 
İşveren zor durumda 
İsçiyi bağrına basar 
Reva mı bu efendim 
Bunalım bundan doğar 
Demek ki ne yapmalı 
Paradan at bir sıfır 
Artsın öyle fiyatlar 
İsçi fazla at gitsin 
İşsizlik pahalılık 
Konjonktür enflasyon 
Milletçe fedakarlık 
Kriz bunalım derken 
Bilançoya bir baktık: 
Bu yıl iki misli kar 
Hayret su işe bak sen 
Nerden geldi bu karlar 
Kime gitti bu karlar 
Aman kimse sormasın 
Kim kazandı bu işten 
Aman kimse duymasın...



10 Mayıs 2020 Pazar

Müzikle iyileşiyoruz no. 52

Bugün size tazecik bir albümden bahsedeceğim. Galiba her yaptıkları yeni işi yazmayı prensip haline getirdim. Bu yüzden de yazmazsam eğer kendimi de bir tuhaf hissedeceğim. Gerçi "The Light" gözümden kulağımdan her nasılsa kaçmış. Bu sebeple kendimi affetmem uzun sürecek belli ki... 

Daha önce albümleri "Ay Ana" (geçen yazının tekrarı olmasın diye lütfen linke tıklayınız) hakkında da yazdığım ikili Sumru Ağıryürüyen ve Orçun Baştürk'ten oluşan SO Duo'dan bahsediyorum.
SO Duo'nun yeni albümü "Kırksabır" 8 Mayıs 2020 tarihinde, Bilgi Music Label etiketiyle yayınlandı.   

Yalnız bu albüm kritiğine geçmeden önce SO Duo ile ilgili en tuhaf anımı sizinle paylaşmak istiyorum. Geçtiğimiz yaz, Palamutbükü'nde büyükçe bir yangın çıkmıştı. Bir kısım insanlar "gelmeyin" diğerleri "koşun yardıma" diye bağırıyorlardı. Neye inanacağımızı bilemediğimiz bir kısım arkadaş bir arkadaşımızın arabasına bindik ve yangına müdahale edebileceğimiz ekipmanımızı da alıp yangın yerine doğru yola çıktık. Bir anda arabada, (araba sahibinin parçayı bilmesi imkansızdı) "Ay Ana" albümünden "Dağ Yanar" parçası çalmaya başladı. İnanılmazdı. Çünkü gittiğimiz yer de dağ idi. Olayın şokunu atlatana kadar da dağa vardık. Yeni şoklara hazırdım artık... Ha yangın, evet, söndürüldü! Uzunca saatler uğraşlar sonucunda. Sonra içimizdeki dağlar yanmaya başladı o da başka bir yazının konusu olsun. 

Minimalizm yine sanki bu albümün temelini oluşturuyor gibi. Doğaya dönüş, değişimi kabulleniş ve arkaik bir dolu öge albümün temelini oluşturmuş. Aynı biçimde Sumru'nun vokali de bu teoriyi doğrular nitelikte. Elektro-akustik müziğin temsili bir albüm olarak da yine karşımızda duruyor. Vokallerde kullanılan efektler, minimal altyapıları tamamlıyor. Öte taraftan bu albümde de yine Orçun'u Gürcistan halk çalgısı panduri çalarken duyuyoruz (herhalde bu çalgıyı Türkiye'de bağlamı dışında kullanan ve bunu da layığıyla yerine getiren tek isim Orçun). Albümün tamamında rahatsız edici bir huzur var. Yani albümü dinlemeye başladıktan sonra gözlerinizi kapattığınızda kabus da görebilirsiniz, huşu içinde harika bir rüya da... 

Parçalardan bahsedeyim biraz, albümün ilk parçası "Arka Bahçe" efektli, pandurili, az sözlü, yer yer polifonik bir parça... Baharı bekleyen kış günleri tınısına geçmiş bir parça. Uykuyla uyanıklık arasında geçişken...

İkinci parçanın sözleri 16. yüzyıl şairi "Fuzuli"nin gazelinin 1. ve 8. beyitlerinden alınmış. Bu parçada elektronik tınıları daha çok duyuyoruz, elbette Sumru'nun vokaliyle birlikte. 


Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çok hem-derd yok düşmen kavî tâli’ zebûn
Şâhid-i maksad nevâ-yi çeng tek perde-nişîn
Sâgar-i işret habâb-i sâf-i sahbâ tek nigûn


Dost ilgisiz, felek merhametsiz, dünya sükûnetsiz
Dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talih zayıf
Maksadımın şahidi çengin nağmesi gibi perde arkasında
İçki kadehi, şarabın saf kabarcığı gibi ters


Üçüncü parça "Bir Büyük Sükûn" 20. yüzyıl şairi Paul Valéry'nin "Nergis Konuşuyor"undan alınmış. Elektronikler ve yine minimal tınılar ile Sumru'nun efektli vokali parçayı oluşurmuş.

Dördüncü parça ne yalan söyleyeyim ki bu karamsar günlerde hem sözü hem de tınısıyla  içimi aydınlatan albümdeki favori parçam oldu. Diğerlerinden bir parça ayrışıyor olması belki de bende bu etkiyi yarattı. Ya da belki de "Karanlık koyulaştıkça ışığa döndüğümüz" kesin olduğu içindir. Ritmik yapısı da armonik yapısı da değişimi, karanlıktan ışığa dönüşümüzü yerli yerinde anlatıyor.  


Albüm kapak tasarımı da kayıtlar da Orçun Baştürk'e ait. Ev stüdyosunda kaydedilen albümin mastering'ini ise Cem Ömeroğlu yapmış. Eh bize de dinlemek düşüyor.  

Umut, "karanlık koyulaştıkça ışığa dönmekte"!



  

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...