21 Ocak 2016 Perşembe

Müzisyen örgütlenme modelleri için notlar no.1


New York Besteciler Kolektifi



 "1931-36 yılları arasında New York'ta Besteciler Kolektifi adı altında, bir grup besteci, müzikte devrim ve politik kitle şarkılarının bestelenmesi konusunda önemli tartışmalar yürüttü"[1]. Onların bu tartışmaları hızlandırmaları ve bir kolektif ile müziğin üzerine düşünmeye, düşünürken yeni ürünlere vermeye, müziğin politik analizini yapmaya duydukları gereksinime kuşkusuz Büyük Buhran etkili olmuştu.  Onlar bunu yaparken, müziğin güçlü olduğunu düşündükleri 'dili'nden yararlanacaklardı.

Kolektifte, bulunan isimler arasında Henry Cowell, Norman Cazden, Marc Blitzstein, Wallingford Riegger, Lahn Adohmyan, Elie Siegmeister, Earl Robinson ve Charles Seeger vardı[2]. Adı geçenlerin çoğu New York'un önde gelen genç ve yetenekli bestecileriydi. Yaşadıkları yüzyılın müziğini yapan besteciler...

Dertleri, cehenneme dönmüş sistemin ve bu sistem içinde şekillenen toplumsal düzene karşı bir şeyler yapmaktı: müzik. En azından müzikal teori bakımından oldukça birikimli olan Seeger'a göre bir araya gelme sebepleri buydu. Hedef ise uzun vadede çok değildi: New York işçi korolarında müzikal devrim... Bunun için de akademik müzisyenleri /bestecileri vurucu parçalar yapmak için kullanmak. Bir yanıyla elitist duyulan söz konusu bu iki hedef beraberinde bestecilerin ister istemez halkın şarkılarına yaklaşmasını gerektiriyordu. Ancak Kolektif buna pek yanaşmıyor, popüler ve halk müziğini klasik müzik formlarının 'yozlaşması' olarak görüyordu. Bu nedenle politik bilinçlendirme ile müzikal dönüştürme zaman zaman birbirine de karışıyordu.


Kolektifteki bestecilerin karşısında durduğu daha doğrusu küçümsediği müzik kesinlikle banjolu, slidelı, sıradan insanların ürettiği ve söylediği bir müzikti. Kolektifin karşı olduğu halk müziğinin kendisiydi. 1915 tarihli halk şarkılarından beslenen devrimci şarkılara bile kulaları tıkalıydı. hedefleri tarihe kalacak şarkılar yapmaktı ama beslenecekleri bütün alanları da kapatmışlardı.  Diğer taraftan, döneminin çağdaş literatürünün güçlü figürlerinden biri olarak görülen şair Carl Sandburg'un onlarca halk şarkısı örneğini barındıran American Songbag'ı basmış ve kolektifin bir parça ilgisinin kaymasına sebep olmuş, bir akademisyen olarak George Pullen Jackson'un White Spirituals in the Southern Uplands: The Story of the Fasola Folk, Their Songs, Singings, and "Buckwheat Notes" isimli yapıtı ise kısa süreli ilgilerini arttırmıştı. Bu süre zarfında baba oğul (john Lomax ve Alan Lomax) Lomaxlar, her alanda halk şarkılarını topluyor, Amerika'nın müzikal belleğini depoluyorlardı. Ama onların da sundukları pek etkili olmamıştı.

Ama halkların müziğinden kaçış yoktu. Dünya Savaşı'nın sürüklediği Ruslar, Polonyalılar, Yahudiler ve Yunanlılar işçi olarak çalışıyor ve işçi korolarında etkin rol oynuyorlardı.  Örneğin Rus müziği kolektifin ilgisini oldukça çekiyordu. Çünkü "Sosyalizm" yeni bir deneyimdi, oradan çıkacak hemen her şey yeni sayılabilirdi. Belki de bu sebeple besteciler sadece kulaklarını değil, yazdıkları müzikleri de Rus halk şarkılarından besler olmuşlardı. O müziklerin handikabı ise anlaşılmayan dillerde oluşuydu.

Kolektif, popülerleşmiş protest şarkı yaratma konusunda hiçbir başarılı sonuca imza at(a)madı... Bunun yerine Dünya Sanayi İşçileri (Industrial Workers of The World) korolarının seslendirdiği bir repertuarın oluşmasına katkıda bulundu, tarihe bunları yazılı ve basılı olarak bıraktı. 1936 yılında Amerikan halk müziğine olan bakış açısı kolektifin dağılmasına sebep oldu.

Bir kuşak sonra halk müziğini alıp ondan protest parçalar üretip, Amerika'nın dört bir yanında müziği ve işçileri örgütleyecek olan Pete Seeger, Segeer geleneğini kendi üslubunca devam ettirecekti. Bu tesadüf değildi çünkü Carl Sands adıyla bestelerini görücüye çıkaran Charles Seeger, halk müziği hakkında düşünmeye, konuşmaya ve üretmeye başlamıştı.

Ayrıca tarihe önemli bir not düşen New York Besteciler Kolektifi örgütlenecek yeni müzisyenlere hem olumlu hem de olumsuz anlamda örnek teşkil edecek bir iş ortaya çıkarmışlardı.



[1] Dunaway, David K., "Charles Seeger and Cael Sands: Tha Composers Collective Years", Society for Ethnomusicology, Vol. 24 No. 2 (May, 1980), pp. 159
[2] Ne yazık ki herhangi bir kadın müzisyen ya da müzikologdan bahsetmek mümkün değil. 

16 Ocak 2016 Cumartesi

Ve piyano keşfedildi

Temizlik işçisi gizli müzisyen

Haberi ilk gördüğümde, ustaca yapılmış bir trolleme olduğunu düşündüm. Yani böylesi bir eylem müzisyen arkadaşlara yakışırdı. Ama ne yazık ki ne kamera şakası ne de trollemeydi. Gerçekten haber değeri olduğu düşünülerek, ana akım bir haber kanılında yapılmış korkunç bir haberle karşı karşıyaydık. Haberi paylaşan sevgili Yaren Eren Budak, "Onur Ünlü acıklılığında" yorumunu esirgememişti. Aslında durumu gayet özetliyordu.

Haber, belediyelerden birine bağlı bir temizlik işçisinin iki ay önce piyano ile tanıştığını, nota bilgisinin hiç olmadığını, "parmaklarından yükselen notaların (ses denilmeye çalışıyor olsa gerek) ustaca olduğunu" anlatıyordu. Haberci soruyor "bu hangi nota sizce?",  "bilmiyorum hangi nota olduğunu... Bir gün iş çıkışı cesaretimi topladım ve geldim ilk gün üç buçuk saat çaldım, sabah kalktığımda parmaklarım şişmişti". Devam ediyor haber: ustaca yükselen melodilerin sahibi sihirli parmaklar". Belediye Başkanı açıklama yapıyor: "Yeni keşfettik. Baktık kaçamak yapmış, güzel de çalıyor..." 

Fa tuşuna basıyor usta müzisyen haber esnasında, haberci tutamıyor kendini, "bu hangi sesti?" diye soruyor, cevap: "daha çok la'ya yakın ama..." Geliyor konuşma pedallara... 250 yıllık pedalların ne işe yara(ma)dığını gayet güzel anlıyoruz. Haberin sonunda ise etrafta oturan insanların "ne kadar iyi çaldığı" hakkındaki yorumlarını izliyoruz.

Haberin neresinden tutarsanız, orası elinizde kalıyordu. "Biz işçimize iyilik yapıyoruz" diyerek ötekileştirme, küçümseme, hor görülmenin altında yatan kibir... Yoksa her taraftan üstümüze bulaşan cehalet (başka bir kelime bulamıyorum) mi? Elbette bahsettiğim cehalet habercilerin, haberi yaptıran editörün ve onu çekinmeden sunan spikerin cehaleti. "Biz de yetenekliyiz, bizim de yeteneklerimiz var" kompleksi dahi bu kadar kötü bir haberin yapılması için yeterince sebep olamaz. Bu ülkenin müzik insanları ağızlarına kadar geçim derdine batmışken, yer yer bir temizlik işçisinden dahi daha az kazanıyorken, damarlarımıza kadar giren, yatak odalarımızdan hesap soran zihniyetin yaptığı ve yaptırdığı bu haber aslında pek çok şeyi özetliyor.

Utanç duyuyorum! İnsanlığımdan utanıyorum.                                                                

Bugüne kadar bildiğim halk ozanlarının çoğunun nota bilmemesinden utanıyorum!

İşçi arkadaşıma nota öğretemediğim için utanıyorum!

.................................................................................."Topu topu yedi nota var..."

Yaren'in de dediği gibi çoğu insan bunu "komik video" statüsünde izliyor. Haber mi yoksa haberi izleyip "komik" statüsüne sokabilenler mi?

Piyanonun olduğu mekânın veya belediyenin gizli reklamını  yapmak için mi haberi yapmışlardı bilemiyorum.

Zira insanın içinde müzik aşkı var ise onu durduramazsın.


14 Ocak 2016 Perşembe

Tevfik Işıktimur ve renkleri

Onun gökkuşağı düşlediği armoniydi...

Eminim Tevfik Hoca'yı benden daha iyi anlatacak birçok müzisyen dostu vardır. Onu kaybettiğimde sadece 12 yaşındaydım. Bulduğumda ise 11 civarı. Okul açıp kapamaya meraklı yurdum bürokratlarının 1993 yılında açığı ve aynı yıl hiç zaman kaybetmeden kapattığı, ilkokuldan sonra öğrenci alan Türk Müziği Anadolu Lisesi'nin sınavını kazanmış olduğumu ilk Tevfik Hoca'dan öğrenmiştim. Kemana gitmek istiyordum (kemana gitmek isteyen pek çok olur, hele ki o yaşlarda...) Kontenjan doldu, bir de en büyük yalan söylendi: "ellerin uygun değil!" Sanki kontrbas çalacağım. Fırsat bu fırsat Tevfik Hoca aldı beni eline, verdi sazı elime, dayandı bağlama karın boşluğuma iyice, vücudumdan bir parçaya dönüşmek üzere... Ama hiçbir zaman uzvum ol(a)madı!


Sunay Akın ile... İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi
1956 yılında Tarsus'ta doğmuş. Ankara Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü'nde öğrenimine devam ederken, İ.T.Ü. Türk Müziği Konservatuarı'nı kazanmış ve orada öğrenimini tamamlamış. Nida Tüfekçi'nin asistanlığını yapmaya başlayan Işıktimur, siyasi duruşu nedeniyle muhalif olduğu okul yönetimi tarafından görevden alınmış. Farklı okullarda kora yönetmeye başlamış.  1981 yılında kurulan Halk Müziği Devlet Korosu'nun enstrüman bölümünü birincilikle kazanmış. Ancak koro hiçbir zaman fiilen harekete geçmediğinden -yine yurdum bürokrasisi boş durmuyor- o da bu göreve başlayamamış. Böbrek rahatsızlığı her  ne kadar müzik yapmasının önünde engel teşkil etse de o bir dolu projede çalmış, Türkiye müzik tarihine damga vuracak isimlere öğretmenlik yapmaya devam etmiş.  1985 yılında resmi ve kurumsal olarak öğretmenlik yapmaya başlamış.

İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Gökkuşağı grubu konseri
1989 yılında kurulan İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde de, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde kendisine yapılan yanlış iğne sonucu 39 yaşında yaşamını yitirene kadar öğretmenlik yapmayı sürdürmüştü. Ölümüne değin hem iyi bir icracı hem de çok iyi bir öğretmen olmuştu.  
Bu ülkenin başına gelmiş en iyi müzik olaylarından biriydi Tevfik Işıktimur. Bunun kıymetini bilenler halen adını zikreder, bazen de çaldıklarını, söylediklerini ona ithaf ederler. Kimlerin hocası olmamıştır ki... Sadece öğretmenlik yaptığı dönemde değil, sonraki dönemlerde de İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi olmuş herkese bir şekilde değmiştir. İlkay Akkaya'nın ve Ahmet Kaya'nın hocası olmuştur.  Benim ise öğrencisi olmaktan onur duyduğum öğretmenlerimin ilkidir Tevfik Işıktimur. Ancak üniversite yıllarında anladım bana kattıklarını... Etnomüzikoloji okumam tesadüf değildi. Bitki çaylarına olan düşkünlüğüm, dünyanın seslerine bu kadar açık oluşum ve daha bir sürü şey...

Yaşıyor olsaydı herhalde çok seslilik meselesinde uzun uzadıya tartışır, zaman zaman çatışırdık da... Öyle çok sevgi ve saygı vardı ki aramızda, birimiz diğerimizi ya ikna eder ya da olguları bir kenara bırakır kaldığımız yerden devam ederdik.  Daha doğrusu onun olgunluğu bunu yaptırırdı her ikimize de.    

Küçük olmama karşın okulda bana ve yaşıtlarıma birey gibi davranan belki de tek öğretmenimizdi. 1993 yılında defterinin bir yerine not aldığı gibi: "Benim gözümde yeri geldiğinde, dünyanın en iyi öğretmeni öğrenci, en kötü öğrencisi öğretmendir".

Tekirdağ, 1993 
Odasında demlediği çayların tadı halen damağımda. Sohbetlerimiz ve en çok da icra tavrı. Odasındaki sandalyeler dünyanın en rahat koltuğuydu benim ve muhtemelen diğer arkadaşlarım için. Ders olmadığında ve bağlamasını çalmadığında mutlaka başka müzikler dinlerdi. O oda hiç tınısız kalmazdı. Uzun yıllar sonra onun baş koyduğu meseleyi bir parça da olsa idrak ettiğimi düşünüyorum. En azından kendi payıma düşeni almıştım. Onun benim için ideali Türkiye'nin önde gelen bağlama icracılarından biri olmam yönündeydi ama ne onun ömrü ne de sistem bunu yapmamıza vefa etmedi. Şimdi durduğum yeri borçlu olduğum kişilerden biri olduğu için saygı duruşunu niteliğindeki bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum. Ama onun anısına yapılacak en değerli şey belki de tanıklarla konuşarak yapılacak bir çalışma ve kayıtlarını bulma girişimi olacaktır. Tevfik Işıktimur'un fiilen içinde bulunduğu ve adının geçtiği albümleri tespit etmekle başlanabilir mesela. 

Umarım ki en kısa zamanda yapabiliriz.


Laila geldi yıllar sonra İran'dan, uzun yıllardır arkadaştı bizimkilerle, son birkaç yılda benimle de yakın oldu. Bu yaz gelişinde sürekli bana "taik, tavik" deyip duruyor onun bağlama çalmasından bahsediyordu. Ah tabi ya nasıl da düşünemedim. Elbette ki tanışıyorlar. En yakın arkadaşlarından biri değil miydi Prof. Dr. Cemalettin Göbelez ve onunla da arkadaş değil miydi bizim Laila... Prof. Dr. Cemalettin Göbelez  'Ah Bir Ataş Ver'i çok sesli düzenlemişti. Tevfik Hoca'da bize öğretmişti koro dersinde. Annem ile pazar günleri gittiğimiz Öğretmenler Korosu'nun provalarında karşılaşır fırsatı kaçırmadan parçalar ve repertuar hakkında konuşurduk.  Nevid Kodallı düzenlemesi  'Lofçalı'yı söylemekten aldığı keyfi hatırlıyorum . Ne de çok severdi armoniyi.  Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'nun, 2000 yılında çıkan 'Anadolu Beşik' albümlerindeki 'Oy Benum Sevduceğum' adlı parçayı Tevfik Hoca'ya ithaf etmelerinin en büyük sebebi de aranjesi olsa gerek. Tevfik Hocam olsa herhalde böyle düzenlerdi. Belki de düzenlemişti... Bu sebeple de zaten, "onun düşlediği gökkuşağı armonisi ile..." diye not düşülmüş parçaya.

Böyle de bir facebook grubu kurulmuş anısına, saygıyla...



3 Ocak 2016 Pazar

Masha i Medved / Masha ve Ayı'yı dinlemek





Masha i Medved'i bilmeyenlere ön fikir için:






'Masha i Medved'i (Maşa ve Ayı / Masha ve Ayı /Masha and Bear) sevmek için birçok neden var. Çizgileri, hareketliliği, Masha'nın sevimliliği, Ayı'nın aklı başındalığı ve otoriter olma çabası, hayvanların hepsinin Masha'dan yaka silkmesi ve daha birçok güzel ayrıntı.  

Kökleri orijinal bir Rus halk masalına dayanan Masha i Medved'in,  1960'larda ilk filmi çekilmiş. Hem masalında, hem de filminde,  büyükanne ve büyükbabasıyla ormandaki bir kulübede yaşayan Mash(k)a, bir gece ormanda kaybolur ve bir eve varır. Kapıyı açar, içeri girer ve ev sahibi ayı ile arkadaş olur. 1960 yapımı filmde ayı konuşmaktadır. Masha ise nispeten çok daha uslu bir çocuktur. Filmin ve masalın sonunda Masha, büyükanne ve büyükbabasına kavuşur ve mutlu olur. 1960 marka Masha ve Ayı filminin müzikleri ise klasik, orkestral, Avrupa kökenli ama Rus esintilidir.

Dönelim günümüz Masha'sına, senaryoyu yazan ve yöneten Oleg Kuzovkov... Kuzovkov, öyle bir dizi  film yapmış ki, içinde şiddete yer yok. Çocuğun doğasını olduğu gibi anlatmakla kalmıyor, çocuklarımızın sadece sevgi dolu  ve saf varlıklar olduğunu da hatırlatıyor. Müziği, resmi hatta sinemayı bile kullanmış yönetmen, bilimsel bir takım öğelere gönderme de var. Yani filmin sanatsal ve bilimsel yönü ağır basıyor (her ne kadar en müzikal bölümünde Ayı piyanonun akordunu altına girip yapıyorsa da...).  Masha hakkında yazılabilecek tonlarca şey var. Ama benim anlatmak istediğim söz konusu çizgi filmin masumiyeti, güzelliği ve giderek iyi bir hal almasından ve oyuncak mağazalarının vitrinini süsleyecek kadar popüler olmasından ziyade, her bölümde başka bir yere evirilebilen müzikleri. 

Walt Disney'in çok sesli, bol yaylı şarkılarına alışkın bünyelerimiz için biraz daha farklı bir 'yapı'ya sahip Masha'nın şarkıları. Basit olduğu için şahane olan birkaç  tema var elbette (basitlik üzerine küçük bir not: Mozart'ın her dilde seslendirilmiş, neredeyse tüm dünya çocuklarının kendi anadillerinde ezbere bildiği K.265 /K.300e adlı yapıtı tam da basit olduğu için güzeldir). Masha'nın filmleri ve dolayısıyla müzikleriyle büyüyen çocukların müzik algısının daha farklı olacağını düşünmeden edemiyorum. Özellikle çizgi filmi orijinal dilinde izleyen çocuklar ister istemez Rusça'ya ve karakteristik olan Rusça şarkılara aşina olmaya başlıyor. Bu bizim çocukluğumuzda imkânsıza yakındı. Dolayısıyla aynı çocuklar, kendileri gibi bir çocuğu, egemen olan Walt Disney'den başka bir kimlik altında da izlemiş oluyor (tamam bağımsız yapımlar çoğaldı biliyorum). Bu yazdıklarımdan ötürü Walt Disney'i ve şahane müziklerini sevmediğim yargısının çıkarılmasını da istemeyiz.

Gelelim Masha'nın müziklerine imza atan isime. Kıt Rusçam ile anladığım kadarıyla müzikler, 1966 Odessa doğumlu kompozitör, şarkıcı ve prodüktör Vasily Bogatyrev'e ait. Bogatyrev'in ünü Rusya sınırlarını çoktan aşmış. Amerika'da ve Rusya'da birçok farklı sirkin gösterilerine müzikler yazmış. Bogtyrev'in sirk gösterileri için yaptığı müzikler (karnaval müzikleri) kendisini Masha ve Ayı'da da gösteriyor.  Örneğin çizgi film içinde sürekli değişen tona yetişmek kanlı takipten fazlasını getiriyor, çünkü ritmik kalıplar da her an değişebiliyor. Müziklerin bazen tondan tona taşındığını hissediyorsanız da kromatik armoninin nerede duracağı bazen hiç belli etmiyor kendisini. Yani Masha'nın müziklerinde her an her şey olabiliyor. Elbette kromatik armoni kullanımı çizgi filmlerde en çok karşımıza çıkan öğe,  burada da kullanımı yine aynı sebepten: hareketi vermek!


Çizgi filmin içindeki çoğu şarkı 'Katyusha' karakterinde Rus  halk şarkılarından parçalar taşıyor olsa da, dünyanın her yanından esen tınıları bu müziklerin içine ustalıkla yerleştirilmiş bir halde duymamız mümkün. bu da müziği bilen birinin elinden çıktığını ispatlar nitelikte. Tanıdık temalara gönderme ve varyantlarla bezeme, müziklerin karakterinde var:  Bazen çizgi filmde Carmen'i de duyabiliyoruz, Beethoven'ın 5. Senfonisi'ni de...  Swing temaları ve ragtime ezgileri, en iyi karnaval havasını veren türlerden oldukları için Bogatyrev'in Masha'ya yaptığı müziklerde sıkça karşımıza çıkıyor.  Bir anda evirilen tango ve /veya vals ritmi de elbette konular arasında... Hiç bilinmedik yeni temalar yok sanılmasın. Bu arada 'Rusya'da rock'ın yeri' gibi minik bir ayrıntıyı da müziklerin içinde duymak mümkün. 


Masha'nın sesi:  Alina Kukushkin  / Алина Кукушкина
Gürcistan'da saha çalışması yaptığım sırada çocukların 'Limpopo' adındaki bir gösterisine tanık olmuştum. Karaoke şarkı söylüyorlardı. Önceden kaydedilmiş şarkıların üstüne profesyonel müzisyenlere taş çıkarak düzeyde profesyonel duruşları vardı sahnede. Sovyet geleneği olup olmadığını araştırmaya ne yazık ki fırsatım olmadı ama öyle olduğunu tahmin ediyorum. Bu ufak nottan sonra sözü Alina Kukuşkin (Alina Kukushin /  Алина Кукушкина /  Alina Kukushikina 'e getirebilirim. Kukushkin, 2002 doğumlu bir seslendirmeci. Herhalde şu anda kariyerinin zirvesinde gibi hissediyordur ama bence yüzümüzü o coğrafyaya çevirirsek hakkında bir dolu güzel haber de alabiliriz. Hem de sadece seslendirmeci olarak da değil. Çünkü o Masha'ya sesiyle ruh veriyor. YArattığı ruhu ise müzik ile perçinliyor. 



Şimdilik Alina, Vasily ve Masha belirli bir coğrafyanın içinde anılıyorsa da proje birkaç yıl öncesinden daha kaliteli hale nasıl geldiyse, bu müzikler de aynen öyle hakkını bulacaktır (belki de buluyordur). 

Müziklerinin dünyayı değilse bile Endonezya'yı sardığı gerçeği ile karşı karşıyayız:




 Sonnot: Türkiye'de de şahane çocuk plakları yapılmış zamanında... Şimdiki ismi lazım değil yerli yapımlardaki müzik rezilliğine zamanında yer yokmuş (Disney'in kanallarını ayrı tutmaktayım, çünkü Türkçe adaptasyon ve müzikler konusunda harikalar!). Çocuk şarkılarında daha özenli, çizgi film müziklerinde ise dünya standartlarında ve çocuklara yaraşır işler yapılması temennisi ağır mı olur?

Çok iyi çocuk müzikalleri, filmleri etrafımızı sımsıkı sarsın istiyorum...


30 Aralık 2015 Çarşamba

Karlı şarkılar


İstanbul'un karlı, soğuk bugününde, karın çilesini kenara koyup, sıcak şarap eşliğinde dinlenecek birkaç şarkı.... Kar yağışının sakinliğinde...  



Kar havayı, temizlerken bu şarkılar da içimizi temizlesin, ısıtsın diye...







Tori Amos, Winter


Vashti Bunyan - Winter is Blue


God is an Astronaut, Snowfall


Turgut Berkes, Kış Neden Var


Ella Fitzgerald, Let it Snow

ve

Dean Martin, Let it Snow


Bir de sanırım her kar yağdığında yüreğimi /yüreğimizi donduran Nuh'un yokluğu diye...

Suat Bilgi'nin Nuh Köklü'ye çaldığı şarkılar da burada dursun:

Noir Dèsir & Lajkó Félix, Ernestine




Tarmac, Notre epoque

Nick Cave- City In Pain

ve çocuklar için
Snowflake





28 Aralık 2015 Pazartesi

Bir Klişe: 2015'İN EN İYİ ALBÜMLERİ

"En iyileri" seçmeye ne de meraklıyız... Sanki birileri söyleyince, en iyi oluyorlarmış gibi... 
Oysa "en iyi"lerin seçilmesinin tek nedeni 2sisteme' hizmet etmek ve birilerinin cebini daha da doldurmak değil mi?

Örneğin internet üzerinden bir şey aramaya başlıyorsunuz; hadi diyelim ki "müzik"... O bahsettiğimiz sistem sizi allem edip kallem edip en popüler olanla kesiştiriyor, "ille de bunu dinleyeceksin" diye diretiyor. Çünkü bunu yapmazsa işle(ye)mez olur.

"En iyi" diye bir şey var mıdır?

"Çok satan" dersin mesela ya da "en çok tık alan" ki bunlar da istatistik veri olur. Oysa "en iyi" diye bir şey nasıl olur ki?

Temsili: "benim zevklerim vardır, bakış açım vardır, biraz müzik biliyorsam teknik birkaç ahkâm keserim, hatta dozumu aşıp arkadaş kayırırım hepsi budur."


Tam da bu anlamıyla benim 2015'te 'en iyi' yerli seçkim hem de en kategorizasyonsuz ve numarasız haliyle:


Bulut Gülen, Su, A.K. Müzik



 


Ediz Hafızoğlu; Nazdrave,  Lin Records





Barıştık Mı /Barış Demirel, T.E.A.R., We Play





Volkan Topakoğlu, Birdenbire, Kalan





Elif Çağlar Muslu, Misfit, NuDC Records





Klan, Klan, Müzik Hayvanı





Kırkbinsinek, Sis, Pus, Sus, World in Sound




İhtiyaç Molası, Kapılar, Sony




Ali Ahmet Arslan, Su Akar Deli Bakar, Müzik Hayvanı 



Ali Ahmet Arslan, Su Akar Deli Bakar, ile ilgili görsel sonucu


21 Aralık 2015 Pazartesi

2015'te müzik hem öyle hem böyle...


Son yıllarda hızla değişen hayatımın yavaş yavaş eski düzenini almaya başladığı bir yıl geçirdim. Eskisi kadar dinamik takip edemedim elbette olan biteni ama yine de benim 2015 müzik günlüğümde /yıllığımda  şunlar yazıyor:

2009 yılında Haymatlos'taki müzik direktörlüğü işimden ayrılırken bıraktığım durum ile 2015 yılında menajer olarak döndüğüm ortamda gördüklerim oldukça farklıydı. İçki yasağı ve içkiye konan vergilerin, alkollü içeceklere uygulanan reklamsal ambargonun ve iyiden iyiye uygulamaya konulan sigara yasaklarının müzik piyasasını bitirmek için yapılmış bir ön çalışma olduğunu düşünmeden edemedim

Öte taraftan konsere giden eskiden gerçekten müzik dinlemeye giderdi. Şimdi ise ama sadece selfie çektirmek için giden sayısındaki artış dikkat çekiyor. Gerçekten can kulağıyla dinlemeye gelen eş, dost, hızım, akraba ve müzisyen arkadaşları tenzih ederek söylemeliyim ki konsere gelen / giden kitle(lerin) çoğunlukla hedefi müzik dinlemek değil boy göstermek, anı dondurup 'acil sosyal medyada paylaşımları'na dönüşmüştü. Bu konu hakkında daha uzun uzadıya ahkam kesmem mümkün...




Şubat ayından itibaren, hakkında objektif yorum yapmamın neredeyse imkânsız olduğu sevgili Kırkbinsinek ile birlikte çalışmaya başladım. Bilenler için bilmem kaçıncı baskı olacaksa da, grubumuzun albümü Sis, Pus Sus, Almanya'dan bağımsız bir label olan World in Sound etiketi ile CD, LP ve Golden LP olarak çıkmıştı. Bu çıkış ise Türkiye'deki dinleyicilerden çok Avrupa'daki dinleyici ve müzik eleştirmenlerinin dikkatini çekti. Önümüzdeki yıl Kırkbinsinek  için her şey çok daha hareketli olacak gibi görünüyor. Benden duymuş olun: 2. albüm kaydı için stüdyodalar. 








5 Mart günü Karga Bar'da Zulala albümünün lansmanı yapılan ancak türlü talihsizliklerle albümünün çıkması Aralık ayını bulan Yasin Bozkurt'un bazı şarkıları aklımızda kaldı... Lansman konseri ise gerçekten harikaydı. 2016 içinde onun da adını daha çok duyacağınıza eminim. Zira arkasındaki ekip de takdire şayan müzisyenlerden oluşuyor. 

  •   Nisan ayı içinde Gürcistan'ı bir daha ziyaret ettim. Tiflis Devlet      Konservatuarı'nın düzenlediği konferans yarışmasına katıldım.  Konservatuar öğrenci ve öğretmenleriyle daha yakın ilişkiler  kurdum,  geleneksel müziğin yanı sıra, çağdaş müziğe de  yönelimlerinin ağırlıklı olduğunu (daha önce fark etmemiştim)  gördüm. Aynı müziğe doğru emin adımlarla birlikte yürüdüğümüzü  öğrenmek bana en büyük ödül oldu. Daha Gücistan'a gitmek için çok bahane olacak. 




Mayıs ayında, Heybeliada'da yoğun soğuk hava altında yaptığımız Hıdrellez Şenliği'nde bir dolu güzel müzisyeni konuk ettik. Şenlikten benim aklımda kalan Taner Öngür, Ulaş Özdemir, Vassiliki Heybeli'den Sonra Burgaz, Cenk Taner ve Komik Günler performansları oldu. Yine şenlik içinde sevgili Serkan Kırmızı'nın çocuklarla yaptığı Davulumdan Masallar atölyesi çocuklar kadar büyükleri de eğlendirdi. 





Benim için birkaç yıldır adada yazın anlamı biraz caz ve biraz  da saz oldu. Taner Öngür'ün Burgazada'daki Cennet Bahçesi'nde yaptığı  -yaptığı derken ses sisteminden, müzisyen organizasyonuna kadar her  taşın altına elini koyduğu- Paradisos Sessions'lar bu sene de yine bağımsız müzisyenlerin toplaşma yeri oldu. Sahnede kimler yer almadı ki? Dinar Bandosu, Kırkbinsinek, Teneke Trampet, Doulasvegas Band, Klan, Flower Room, Briken Aliu Trio, Skysketch, Yarımada, Avam, Help! The Captain Threw Up, Ahmet Ali Arslan, Cenk Taner, Kırkbinsinek, Melek Tozu, Taner Öngür ve daha adını duyduğumuz duymadığımız bir dolu grup... 2015'te Byzantion Fest, Sonikraft ve Paradisos Yavaş Festivali de yine Taner Öngür'ün katkılarıyla Paradisos Sessions ile birlikte Cennet Bahçesi'nde yapıldı. Sadece birkaçına katılabildiğim konserlerde, daha önce farklı sistemde ve yüksek ses ile dinlediğim grupları bu soundda dinlemenin keyfini çıkardım. 



26- 27 Haziran tarihlerinde Beşiktaş Abbasağa Parkı'nda Kazım Koyuncu'yu seven,hatırlayan ve hatırlatmak isteyen müzisyen ve aktivistler olarak 'Kazım İsyandır' dedik. Pek çok farklı atölye ve konser gerçekleştirdik.  Kazım Koyuncu'yu ölümünün 10. yılında Dost Sahnesi'nde andık. "Yeryüzüne sofralar kurduk ve gökyüzüne şarkılar" söyledik. Bizim de içinde bulunduğumuz onlarca grup sahne aldıysa da performansların en farklısı, saat gece yarısını geçmişken, arka tarafta sahne toplanırken, tam yorgunluklar çıkıyorken "bir doz daha devam" diyerek çıkarıp gitarını, akustik şarkılar söyleyen Ahmet Arslan oldu.  


Bu yıl ilki kez hayata geçen Müzik Köyü, iyi niyetli 
müzikseverler tarafından yola çıkılmış bir proje. Beni davet eden sevgili Aytaç Gökdağ'ın başını çektiği Köy, birçok farklı müzisyenin bir arada olmasını sağladı. Sabahlara kadar süren geleneksel müzik tınıları, Köy'ün kimliğini ele verir nitelikteydi. Özellikle Teke Yöresi'ne özgü müzikal bilgi akışının yoğun olduğu Köy'de, üç telli bağlama, sipsi, zeybek geleneği gibi konular üzerine sunumlar yapıldı, enstrüman yapımcılarıyla, akademisyenlerle söyleşiler düzenlendi ve konserler verildi. Müzik ve müzik bilim perspektifi açısından farklı düşündüğüm Müzik Köyü projesi, akademik olarak tartışılması gereken bir olgu olmuştur. Körü körüne sahiplenildiği takdirde Türkiye etnomüzikolojisine katkısı olmayacağı kanaatindeyim. 

Müzik Köyü içinde tanıştığım Merih Aşkın (meğer komşu olmuş, tuz şeker de almışız), Adem Tosunoğlu (İAGSL'den kardeşimiz oluyormuş), Gilad Weiss , Melissa Yıldırım ve sonradan İstanbul'da Aytaç Gökdağ vesilesiyle tanıştığım Havva Kutlu aklımda yer eden iyi müzisyenler arasında oldular. Kendilerini mümkün olduğunca takipteyim.   




Bazı gruplarla yakın temas

Bu yıl birkaç kez Uninvited Jazz Band performansına tanıklık ettim.  Manouche ve swing konusunda çok iyiler. Değişken yapıları da bu müziğin taşınabilirliğini arttırıyor. Önümüzdeki süreçte özel davetlerin yanı sıra özellikli gig'lerin de aranan grubu olmaya devam edecek gibi görünüyorlar. 


Hazır yakın temas hattına girmişken size Nu Park'tan bahsetmeden edemeyeceğim. Nilüfer Ormanlı'nın  ve  Uran Apak'ın vokalleri şöyle dursun grupta herkes bilfiil sesini kullanıyor. Bu sesler, Oğuz Öner'in sampleları, Ozan Erkan'ın gitarı ve İlker Görgülü (<3)'nün kemanıyla birleşince de ortaya Nu Park çıkıyor. Grup, tını olarak geleceği takip ederken, geleneğe de yaslanmayı ihmal etmiyor (hayır, o anlamda değil!). Müzisyenler ise sahip oldukları müzikal deneyimleri tek bir potada öğütüyor gibiler. Geçen yıl Sofar'da verdikleri konser ile ilgi uyandırmışlardı. Ayrıca sahneleri de, kullandıkları kostümler ve dramatik öğelerle izlenmeye değer.
     Aynı derslikte, aynı perspektifle müzikoloji öğrenimi gördüğümüz canım arkadaşlarımın da içinde bulunduğu Yakaza Ensemble, çıkardıkları ilk albüm ile okumayı henüz bitirdiğim Amak-ı Hayali dile getirdiklerinde yaşadığım şok inanılmazdı. Birbirimizden habersiz  aynı yerde duruyorduk. İlk albümleri Amak-ı Hayal 2010 yılında,ikinci albümleri İçbükeydış ise 2012 yılında, Türkiye'den önce Japonya'da yayınlanmış (daha sonra A.K. Müzik tarafından Türkiye'de basıldı), bu da bu topraklarda yapılan müzikler açısından bir ilk olmuştu. Geçtiğimiz yılın Kasım ayında ise grup, Sendai, Kyoto ve Tokyo'yu içeren turne gerçekleştirdi, ve tarihe önemli birkaç not daha düşülmüş oldu. Afghani rebab, gitar, dombra, kudüm, ney, saksofon, saron, viyolonsel, yaylı  tambur, perdesiz bas ve elektroniklerle bezeli müzik kilometrelerce öteden yankılandı.  Shakuhachi (şakuaçi diye okunur), Türkiyeli bir müzisyenin nefesinde  Japonlara üflendi. 


    Bütün yıl boyunca Müzik Hayvanı'nı yakın takipteydim. Eray Düzgünsoy'un 49 albüme imza attığı Müzik Hayvanı'nın meşakkatli yolculuğundan haberleri yakında burada okuyabileceksiniz. Ama bu yıl özellikle Müzik Hayvanı etiketi ile basılan In Hoodies, Klan, Ahmet Ali Arslan'ın öne çıkan isimler olduğunu bu yazının içine not düşmem şart.

    Bu yıl yeni keşifler yapmamı sağlayan etmenlerden biri de bir dergi için hazırladığım 3 hatta 4 aylık ajanda sayfaları oldu. Tam da böyle bir halde, Unknown Mortal Orchestra ve şarkıları Multi-Love ile tanıştım pek sevdim. Çoluk çocuk sahibi bir insan olarak her zaman konsere gitmek mümkün olmadığından bu yıl kaçırdığım konserleri yazsam... Yazmıyorum! Ama konser bakımından zengin bir yıl geçirdiğimiz kesin. Zira büyücü Bobby Mcferrin ve Hiromi konserleri değil bu yıl, ömrüm boyunca unutmayacağım deneyimlerdi. 
    Her şey bir yana bu yıl müzikle ilgili en güzel gelişme bağımsız müzisyenler cephesinde gerçekleşti. Karga Bar ve Karga Dergi'den bildiğimiz Tayfun Polat ile Peyk grubunun solisti İrfan Alış'ın davetiyle geçtiğimiz günlerde bazı müzisyen arkadaşlar, prodüktörler ve müzik yazarları bir araya geldi. İlk toplantı oldukça verimli geçti. Sonrakilerde de bu hızla gidilirse çözümler çok da uzakta sayılmaz. Umarım bu sefer acil ve hayati çözümlere dönük işler teoride kalmaz ve pratiğe geçer. 
    Ve ışık olanlar...

    • 2015 yılında hayatımda hiç kaybetmediğim kadar çok insan kaybettim. Yakın çevrem, uzak çevrem ve biraz daha uzak çevrem... Katliamlarla geçen yıl içinde beni derinden ve en çok sarsan şahane bir müzik insanı da olan Nuh Köklü'nün kaybı oldu. Daha birlikte Çalıntı'yı çıkaracaktık... Halen hakkında yazarken içim çekiliyor, duruyorum. Çok özledik!


    • Nuh'un katlini Metro grubu zamanında birlikte aynı yerlerde kaldığımız, az sohbet ettiğimiz sevgili Değer Deniz'in katli izledi... Değer'in gidişi, gidiş biçimi hepimizi derinden etkiledi. Söz bitti! 

    • Şişli Belediyesi'nde  birlikte çalışma ihtimalimiz üzerinden Özgül Sağdıç tarafından tanıştırıldığım ve 26 Ekim günü aniden yaşamını yitiren operacı Arda Aydoğan'ın kaybı yıkıcı oldu. Proje üretmekten hiç vazgeçmeyen ve her zaman yeni olanın peşinden giden Aydoğan, Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda uzun yıllar Genel Sanat Yönetmeni olarak görev yapmış, ölümünden iki ay önce ise Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nin başına getirilmişti.  
    • En son kaybımızı ise Heybeliada'dan verdik. Nikiforos Metaxas yakalandığı kanser hastalığına yenik düştü ve adada gözlerini hayata yumdu. 1988 yılında Grup Gündoğarken ile birlikte çalışan Metaxas, adadaki Eski Rum İlkokulu'nu bir müzik merkezine dönüştürmek için oldukça büyük uğraşlar vermişti. Onun anısını yaşatmak için belki de -söz konusu yer olmasa bile- onun hayalindeki gibi bir müzik merkezi açılması yerinde olacaktır. 




    Son not: Keşke yazsaydım diyeceğim kesin bir şeyler çıkacaktır. 

    Ama şimdilik bu kadar. Geriye kalan çalmalar ve söyleşiler bende...





    Müzik dışı 

    Nihal Yalçın'ın oynadığı Antabus isimli oyun bir tokat gibi indi yüzüme. İkinci kez izlediğimde ayı etkiyi yapacağını düşünmezdim. Öyle bir his bıraktı ki içimde, sanki sevdiğim, bildiğim ve karakterin yaşadıklarına benzer hadiseler yaşamış ve hatta yaşatmış olan (en çok da yaşatmışların) herkesle paylaşmak istedim oyunu. Nihal'in bir buçuk saat nefes almadan bildiğimi sandığım performansının çok daha üstündeki oyunculuğu, daha da büyük potansiyelinin var olduğunu gösteriyor. Bir de oyunun sonunda fuayede kalanları bir selamlaması var ki... Neyse sustum. Ama şu kadarını söylemeliyim ki, eğer tek kişilik bir oyunda görünmez olan karakterlerin varlığını sıcaklıklarına kadar hissediyorsanız, o oyuncu hakkında konuşmaya gerek kalmıyor. Bu arada oyunun dekoru ve sahne yerleşimi de dikkat çeken özelliklerinden. 

    18 Aralık 2015 Cuma

    Müzik Yolda gerek...

    Kolay akılda kalan şarkılar vardır. Sözlerindeki anlam bile zaman zaman o basitliğin ve naifliğin içinde kıvrılır.  O kıvrılma, o basitliğin müsebbibi olan karmaşık soloları rahatlatmak için en uygun haldir.

    Yolda işte tam olarak böyle bir grup benim için. Çok sevdiğim müzisyen arkadaşlarımdan oluşan ve aynı zamanda dünya çapında müzisyen başka arkadaşlarımın da eklendiği ...  Elementlerinin değişimi, müziği de bir yerden başka bir yere götürüyor. Yani zaten her konserde mutlak suretle farklı olacak olan müzik daha da farklılaşabiliyor.

    En büyük hedef ise eğlenmek!

    Bu da müziğin oluşumu sırasında müzisyenlerin gülümsemesinden ve çalma tavrından anlaşıyor. Onlar sahnede ne kadar eğleniyorsa (tam olarak play /oynuyorsa), izleyen de o kadar eğleniyor.

    Durum "ver coşkuyu" durumundan çok daha farklı ama olan,  yaşanılan ve alınan şey coşku...

    İsim vermemekte kararlıyım.
    O sahnede hep iyi saksafoncular var. "Ukuleleyi ne kadar da iyi çalıyorsunuz efendim" diyebileceğiniz biri var...  Bazen iyi trompetçiler eşlik ediyor bazen de iyi gitaristler, kemancılar <3... Mikser kanalları, mikrofonlar kapanın elinde kalıyor. İyi kapan sahnede yer alıyor. Eee, bunun adı ne de olsa 'kanlı takip!'

    Yolda'nın değişken yapıda olması en sevdiğim hal. İkinci en sevdiğim durum ise tam bağımsız olmaları... İnternet sayfalarından stream olarak dinlenebiliyor olmalarının yanı sıra, 'al yanında taşı', 'offlineken de dinle' mantığıyla parçaları indirebiliyor oluşumuz.

    Mitanni'de, Arsen Lüpen'de, Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde onları yakalayabilirsiniz. Ama başka yerlerde de karşınıza çıkma ihtimali yüksek.

    Ne de olsa sahne Yolda düzülür...

    Benden duymuş olmayın ama yeni şarkılar da Yolda!

    "Gökkuşağı çizmeye devam, bu daha başlangıç"

    Buyurun buradan dinleyin:


    AMERİKA TÜRKİYE HATTINDA BİR OZAN



     Önnot:  Henüz sadece eşe dosta çay kahve verdiği yeni cafesinde buluşmuştuk birkaç ay önce  Zafer Cımbıl ile. Röportaja girizgâhı da öyle yapmıştım. Kadıköy Life Dergisi için yaptığım röportajda daha önceki sohbetlerimizden aşina olduğum hikâyesini iyice irdelemiştim. 

    Şarkılarını çok sevdiğim Zafer'e şöyle sorular sormuş, böyle cevaplar almıştım. 

    Röportajı da sanki hiç dostluğumuz yokmuş gibi sizli bizli yazmıştım. 

    ------------------------------------------

    Henüz sadece eşe dosta çay kahve verdiği yeni cafesinde buluştuk Zafer Cımbıl ile. Birsen Tezer’in seslendirdiği Delikanlı ve Balıkesir şarkılarını biliyorsanız, onu bir parça tanıyorsunuz demektir. En azından müzikal üslubuna aşina sayılırsınız. 15 yıl Amerika’da kalan Cımbıl, geçtiğimiz yıllarda Organik Şarkılar albümü ile Türkiye’ye dönüş yapmıştı. Her ne kadar Cımbıl için kapalı kutu deseler de o bize, müzikle ilişkisini, Amerika’daki hayatını, Türkiye’ye dönünce hissettiklerini, motor tutkusunu, kısaca hakkındaki hemen her şeyi anlattı. Tanıyanlar bilir, Cımbıl’ın hikâyeleri hiç bitmez… Şarkıların sırrı da bu olsa gerek. Takdir edersiniz ki bu durum onu modern zaman ozanı da yapar. Naçizane önerimiz şarkılı hikâyelerini dinlemek için iyisi mi Zafer Cımbıl’ı takibe almanızdır.

    Müziğe nasıl başladın?

    Benim annem ud, babam da cümbüş çalardı. Çünkü onlar köy enstitüsü mezunuydu. Evde bir müzikal ahenk hep vardı. Bana da mandolin aldılar. Sonra bağlama, sonra da gitar... Ortaokul yıllarındayken Balıkesir'de gittiğim düğünlerin orkestraları çok ilgimi çekerdi. Sonra o düğün orkestralarına yapışıp kaldım. Bisikletim vardı, atlardım bisikletime, giderdim düğünlere, düğün sahibi gibi otururdum orkestranın yanına, bakardım, basçı ne yapıyor, gitarcı ne yapıyor diye. Eve gidince repertuarlarından bir şarkıyı seçer onu çalmaya çalışırdım. Okul yok, gösteren yok! Öyle öyle 5 - 10 şarkıyı çalmaya başlayınca, günün birinde, bir düğün orkestrasında çalıp söylemeye başladım. Böyle olunca da artık düğün orkestralarını değil, konserleri izlemeye başladım. Çünkü arada bir fark olduğunu anlayabiliyorum ama farkın ne olduğunu kestiremiyordum. Ben la minör basıyorum, konserdeki adamlar başka bir şey basıyordu. Onlarınki doğru diye de onları takip etmeye çalışıyordum. Ama konser de her zaman olmuyor. Derken İstanbul'a geldim. Nişantaşı Devlet Konservatuarı'nın sınavlarını birincilikle kazandım ama sonra asker kaçağı çıkınca gidemedim.
    Bostancı'da bir ev tuttum 6 ay çıkmadım dışarı. Akşamlara kadar çalıyorum. Tuvalete onunla gidiyorum, yemeği onunla yapıyorum. Ellerim nasır bağladı. Çünkü idealize ettiğim bir sound vardı ve onu çıkarmam lazımdı. Gitar da cem Aksel'in gitarıydı, sağ olsun. 6 ay sonra yaz başlayınca Çınarcık'ta bir orkestrada çalmaya başladım ama ondan önce Maltepe'de bir düğün salonunda çalıyorduk. İlkin bas çalıyordu, ben gitar çalıp şarkı söylüyorum. Ama beni rahatsız eden bir şey hep oldu. Neyse… Sonra isimlere çalmaya başladım.

    AMERİKA YOLLARI...

    Kimlere çaldınız?
    Erol Büyükburç, Cem Özer Lafi Açiyor Laf Alpay Abi, Gündoğarken, Deniz Arcak, Ümit Sayın, ilk albümünde ve birkaç konserinde Tarkan, Ayşegül Aldinç, Eda- Metin Özülkü, Pınar Aylin... Kim gelirse çalıyordum. Bunlar böyle giderken bu işte bir eksik olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Balıkesir'deki his, aynı yerde duruyordu. Basçı olmadığımı, müzisyen olduğumu fark ettim. Ama öyle bir şey yapmalıydım ki bütün enerjimi bir yerde toplamalıydım.
    Sonra Amerika'ya gittiniz...
    Evet, 1999 yılında ses mühendisi olmak için Amerika'ya gittim. Sonra, karım ve çocuğum da geldi…

    KİLİSEDE DE ÇALDIM

    Peki, müziğe devam ettiniz mi?
    Presbiteryan Kilisesi’nde pazar günleri bas gitar çalmamı istediler. Ben ise farklı bir şey yapıp eğlenmek istiyordum ve perküsyon çalmaya başladım. Çok değişik bir setup’ım vardı. Ben gittikten sonra birini de bulamadılar sanıyorum ki… Göbek davulu kullanıyordum. Sağda çok küçük bir pikolo trampet, ziller… Ritmi de daha çok melodi gibi çalıyordum bu yüzden, dansöz zilleri, buradan götürdüğüm bir metre boyunda keçi çanlarını kullanıyordum. Çok hoş bir 5 sene geçirdim. Ayda bir kere çaldığım bir de trio vardı. Amerikan standartlarını yorumluyorduk. O grupta da bas çalıyordum. Aralara çok güzel Türkî motifler koyuyordum. Onlara enteresan geliyordu.

    ALBÜMDE PERULU ARKADAŞLARIN YARDIMI  

    Asıl konumuz müziğe dönecek olursak, Organik Şarkılar nasıl oluştu?
    Yıllarca biriktirdiğim sesler cebimden çıkmaya başladı. Organik Şarkılar albümü böyle oluştu. Para harcamadık. Fasulye, zeytinyağı, bulgur, karşılığında yapıldı albüm. Kimse karışmadı, kimsenin fikri sorulmadı. Çünkü ne soracak ne de çalacak adam yoktu. Bu yüzden hepsini tek başıma çaldım. İki- üç Perulu arkadaşım yardım etti. İki parçayı da burada Aladdin Deniz düzenledi. Organik Şarkılar çıkınca kendime dışarıdan bakmışım gibi oldu. Şarkılar beğenildi ama ben daha bunlar olmamıştır diye düşünüyordum. Birsen (Tezer) de içinden iki şarkı alınca, güzel şeyler yaptığımın ispatı oldu.

    Birsen Tezer ilişkisi nasıl oldu?
    Birsen benim çok eski arkadaşım. 1987’de Kıbrıs’ta tanıştık. Sonra ben bir grup kurdum orada Birsen de vardı. Çok güzel müzik yapmaya başladık. Derken Mecdiyeköy’deki Günay Restoran’da sahneye çıkmaya başladık. 2 sene çaldık sonra dağıldı grup. Benim Amerika’ya gittiğim zamanlarda Birsen de Bodrum’daydı. Birsen 8 sene Bodrum’da kaldı, çocuğunu büyüttü. Tekrar İstanbul’a gelip müzik yapmaya karar verdi. Ben Organik Şarkılar’ı da bitmiş olarak getirdim. Burada Sedef Erken çok beğendi albümü ve bastı. Birsen’le buluştuk, o da dinledi… Albüm yapmak istiyordu. İlk albüme Balıkesir şarkısını aldı, sonra da Delikanlı’yı 2. Albümüne aldı.


    Kafeterya açma girişiminiz var bundan bahseder misiniz?
    Bir tesadüfle bu stüdyoyu bulduk.  Ercan Yazıcı ile burayı açmaya karar verdik. Ercan da tamam dedi birlikte açtık. Stüdyonun her tarafını ben yaptım. Yan tarafını da cafe yapayım diye düşündüm.

    2013 yılında albüm bir daha basıldı…
    Evet, 2013’de Ada Müzik’ten basıldı. Hayal Kahvesi’nde lansmanı oldu Erkan Oğur, Gürol Ağırbaş, Birsen Tezer ve Akın Eldes’le birlikte güzel bir konser yaptık. 

    Yeni sezonda bir tekli çıkaracaksınız bundan bahseder misiniz?

    Aşık'a Bağdat isimli şarkım çıkacak evet. Düşüşte olan bir uçağın burnunu o kaldıracak gibi görünüyor. Sonra da albüm geliyor ve onda da çok güzel şarkılar var. Eylül’den itibaren Zafer Cımbıl, telleri kesip partiye girip, bir de sahneye çıkacak. 

    Sonnot: Buradan dinlenebilir

    https://www.youtube.com/watch?v=aujSy6gfyPo

    Gitar- vokal: Zafer Cımbıl
    Gitar:  Akın Eldes
    Keman:  İlker  Görgülü
    Klarnet: Saygın Akbudak
    Bas gitar: Cüneyt Saka
    Davul: Ercan Yazıcı

    Düzenleme: Akın Eldes, Zafer Cımbıl, Ercan Yazıcı

    Bilal Karaman'dan müziğin 'Bahane'si

    Erkan Oğur'dan Doğan Canku'ya birçok farklı gitaristle birlikte çalışan Bilal Karaman, 'Bahane' isimli ilk solo çalışmasını önümüzdeki günlerde yayınlayacak. Albüm, türkü düzenlemelerinden deneysel müziğe renkli bir karma olacak.

    Bilal Karaman, Bilgi Üniversitesi mezunu yeni kuşak caz müzisyenlerinden. Doğan Canku'dan Önder Focan'a, Donovan Mixon'dan Erkan Oğur'a birçok müzisyenle çalışarak, gitar tekniğini geliştiren Karaman, Aydın Esen'le de armoni ve doğaçlama çalışmış. Tam da bu sebeple Bilal Karaman'ın elindeki enstrümanı zaman zaman başka bir enstrümana benzetebilirsiniz. Çünkü o türkü çalarken farklı, caz çalarken farklı bir tavrı sergiliyor. Yurtdışı ve yurtiçi konserlerine devam eden Karaman, haftanın farklı günlerinde farklı müzisyenlere çalmaya devam ediyor. Sanatçıyla, yakın zamanda çıkacak albümü 'Bahane'yi konuştuk.
     Gitara nasıl başladınız? Gitar çalmaya 11 yaşında ağabeyimle beraber başladım. Eniştem çelik telli, çalması zor bir akustik gitar hediye etmişti bize, 'Samanyolu'nun ilk beş notasını çalmıştı. Sonra geri kalanını biz çıkarmıştık. Gitarda ilk çaldığım parça oydu. Ailede fazla müzik merakı ve müzisyen olmadığından biz kendi kendimize takılıyorduk. 2-3 sene sadece o gitarı çaldık. Zamanla telleri kopmaya başladı! Ardından ilk elektrogitarımız alınmıştı. Artık metal türünde şarkılar çalıyorduk.

    - Albümden biraz bahseder misiniz?  Albümde 6 tane kendi bestem ve 2 tane düzenlemem var. 99 yılında Bilgi Üniversitesi'ne girmek için okula yolladığım beste de var, albümü kaydetmeden 6 ay önce yazdığım parça da. Hepsi ayrı bir dönemi ve duyguyu tek bir hikayede anlatıyor. Karmaşık ruh halimi mümkün olan en yalın haliyle herkesin anlayabileceği bir dilde sunmaya çalıştım.

    - Albüme kimler eşlik etti?  
    Kontrbasta Harvie S., piyanoda Burak Bedikyan, davulda Monika Bulanda ana ekipti. Beraber Marşandiz Stüdyoları'nda 4 saat içerisinde 8 parça kaydettik. Daha önce iki prova yapabilmiştik kayıt günü hiçbir şeye fırsat olmadı sadece girip her parçayı birkaç kez çaldık. Daha sonra Ses Stüdyoları'nda bazı parçalara ilaveler yaptım, Humam Alsayid ses, İzzet Kızıl perküsyon, Gürkan Özkan tabla ve benim evde kaydettiğim Serdar Pazarcıoğlu keman çaldı. Bu birbirinden farklı ve harika müzisyenler de tıpkı çaldığımız parçalar gibi ayrı dönemleri ve duyguları tek bir hikayede anlattı. Albümde yer alan müzisyenlerin hepsi kariyerlerinde bambaşka müzikal disiplinlere sahip. Onları ortak bir kesişme noktasında buluşturabilmek oldukça zor bir deneyimdi. Umarım başarılı olmuşumdur.

    Müzik bahane olabiliyor
    - Müziğin 'Bahane'si olur mu?Müziğin bahanesi olmuyor da müzik genelde bahane olabiliyor. Amaç değil de salt araç olarak yapılan müzik, insanların bu hayata biraz daha tutunabilmeleri veya sürekli büyüyen aşırı gelişmiş egolarını besleyebilmeleri için bir bahane oluyor. Esas amaç müzik yapmak olduğu zaman da onun için bahaneleriniz olabiliyor. Beste yapmak, grup kurmak, albüm yapmak gibi...

    - İyi bir müzisyen nasıl olur?Bence müzisyen beste yaparken, bir bilim adamı gibi hesaplar yapıp, düşünüp, formüle edebilmeli. Bir aşçı gibi, elinde farklı tatlar dahi olsa onları iyi füzyon edebilmeli. Bir tarihçi gibi, en azından müzik tarihi bilmeli ki yaptığı besteyi önce kendi eleştirebilsin. Her şeyden önemlisi binlerce kilometre yürüyen Tibetli hacı adayları kadar inançlı bir şekilde o besteyi icra etmeli.

    Hissettiğim gibi çalıyorum
    'Ben sadece hissettiğim gibi çalıyorum. Diğer herkes gibi benim müziğim de yoktan var olmadı. Var olanların bir karışımı olarak ortaya çıkıyor. Bu karışım olasılıkları ve denklemleri sonsuz olduğu gibi yeteneği olan herkesin kendine has farklı bir tavra sahip olabileceğini düşünüyorum.'


    2011, Akşam

    Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

    Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...