2 Mayıs 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 44



Garip zamanlar bunlar... Her şeyin değiştiği, değişime alıştığımız. İlk günkü korkularımın hali, hatta

yeri bile değişti. 

Şimdi artık normale dönmekten korkuyorum. 
Sahi neydi normal? 
Artık normalin tanımı da yapamaz olduk. 

Bakıyorum ki herkeste bir doğaya, doğala dönme isteği. O kadar koparılmışız ki doğamızdan dönüş epey sancılı olacak. 

Diğer yandan düşünüyorum "Bugün internet kesilse ne olacak?" diye... Canlı yayından beslenenler var. İnternet konserleri, filmler, online okunabilecek kitaplar. Dijital olanla doğalın arasına sıkışıp kalmışız gibi hissediyorum. Okyanusun altından geçen kablolardan birinde bir kopukluk olsa halimiz duman. 

Çoğunluk bir yandan fide ekme, ağaç dikme, tohum yetiştirme çabasında. Bence harika bir şey. Korkularımın kaygılarımın yerini bu sıkışmışlık aldı benim de. Bugün internetler kesilse yarın ödevimi yapamayıp "Sevgili okurlarım öhöm..." diye  başlayıp sisteme sövmekle bitireceğim yazımı.  

Bu değişimin sancısı. Aklımızın almadığı yeniliklerin  seyircili provası başlamış gibi geliyor. Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama distopyanın kenarındayız henüz. 

Her şeye alışıyor insan. Bu halimize alışmaya başladım ve yapacak işlerimin hepsini hayatımda ilk defa aheste bir şekilde gerçekleştirmeye başladım. Bugün "Her şey 2 ay önceki haline döndü" deseler, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem. Kafamda planladığım her şey yarım kalır. Yeniden koşturmaya başlarsam da bu halde yapmayı planladığım her şeyi ertelemeye devam ederim ve hiç de hoş olmaz. Ama her ne koşulda olursa olsun vereceğim cevap "So What!" olur. Dediğim gibi alışıyoruz ve "eee ne olmuş yani?"

Miles Davis bu parçayı hangi hisle yazdı bilmiyorum ama değişim rüzgarını yanına aldığı kesin. Pek çok caz dinleyicisinin yakından bildiği bir klasik "So What". Davis'in 1959 yılında yayınlanan "Kind of Blue" albümünün ilk parçası. Dorian modunda yazılmış modal caz'ın en iyi örneklerinden olarak biliniyor. Parçanın piyano ve bas girişi Gil Evens tarafından Bill Evens ve Paul Chambers'ın çalması için tasarlanmış. 

"So What" pek çok caz müzisyenine ilham kaynağı olabilen ve çeşitlemeleri/varyasyonları yapılan, zaman zaman doğaçlamalarda müzisyeni kendisine çeken bir yapıya sahip. Hatta parçada kullanılan akorlar "So What Chords" olarak caz literatüründeki yerini almıştır. Müzisyenler için ayrıca bir "So What" yazısı yazmak üzere konuyu burada kapatıyorum. Parçanın 3 farklı halini de aşağıya usulca bırakıyorum. İlki orijinal versiyonu. İkincisi sözleri Eddie Jefferson'a ait Charles Turner yorumu. En sonuncu ise Özdemir Erdoğan'ın "Türkiye Jazz Tarihinde Işıksız Kalanlar" albümünde yorumladığı hali...

Umut bazen "So What?" diyebilmekte!






So What

Miles Davis walked off the stage
That's what the folks are all saying
Oh yes, he did leave the stage
After his solo was all over
Coltrane he walked off the stage
That's what the folks are all saying
Yes, they both left the stage
Clean out of sight
They felt they had to rehearse
Although we know they are masters
They get a real groovy sound
And you will have to admit it…

Yes, they both left the stage
Soon as their solo's were over
And if you can't figure out
Their groove I'd like to help you
Their groove, I've helped you
So what







1 Mayıs 2020 Cuma

Müzikle iyileşiyoruz no. 43

Dikkat yazı son paragrafta eser miktarda Gazapizm içerir!

Hepimiz eski dosyalarımızın içinden 1 Mayıslar'da çekilen fotoğraflarımızı çıkarıp sosyal medyaya attıysak, bu 1 Mayıs'ta da içimizi ferahlamış bir halde hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğimiz 2 Mayıs'a usulca geçiş yapabiliriz. 

Bir virüs hiçbir muktedirin yapamadığını yaptı ve hepimizi evlerimize kapattı. Offf, oysa bugün ne halay çeker, ne gaz yer ve muhtemelen biz küçük şehirdekiler olaysız, büyük şehirdekiler gayet de olaylı bir şekilde dağılırdık. Alanlara çıkmak iyidir, sokakta olmak harikadır, dans etmediğim hatta şarkı söylemediğim devrim de devrim değildir. Ama ey insanlık, kabul edelim ki bir virüs hepimizden daha devrimci çıktı! Yeniliyor hayatlarımızı birer birer ve ona alışmamızı dikte ediyor (her devrim halk devrimi olacak diye bir şey yok!). Bakalım, önümüzdeki süreçte bizi neler bekliyor? Bekleyip göreceğiz. 

Söylediklerimizin yaşam biçimlerimizle çatışmadığı, bütün kimliklere saygı duyulan, sömürünün, açlığın ve zulmün bittiği, en başta akıl sağlığımızın yerinde olduğu nice 1 Mayıslar'a...

Alanlarda özgürce dans edebildiğimiz zamanların özlemiyle... 

Daha üzerine ömrümün yetmeyeceği yazılar yazabileceğim konuyu bugünlük kapatıyorum (zira siyaset bilimciler ve bi ton akademisyenin bi ton yazısı mevcut). Ancak devrimci şarkıların form biçimlerinin değiştiğini, artık geçer akçenin marşlar olmadığını, zamanla daha da değişeceğini söylemem gerekiyor. Bir dolu müzisyen zaman zaman naif zaman zaman da sert bir içimde isyanını dile getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir. Son dönemde popülerleşen Rap/Hip hop aslında günümüzde en sert sözlere sahip isyanı derinliklerinde taşıyan tür olarak karşımıza çıkıyor. Bir de bu türün en büyük özelliği pek çok farklı türde müzik ile eklemlenebiliyor olması. Müzik zevkinize göre dinleyebilir ya da sırtınızı çevirip muhteşem "yüksek müzik" işlerinizi dinlemeye devam edebilirsiniz. Ancak bu pek çok müzik türünde yapılmayan/yapılmayanın Hip Hop'ta yapıldığı gerçeğini yadsımaz. Aşağıdaki fotoğrafın üstüne tıklarsanız aylar önce Tarih Dergisi'nde kuşa çevrilmiş sonra Kalem Kahve Klavye'de tamamı yayınlanmış yazımı bulabilirsiniz. Orada meramımı daha net bir şekilde anlatabildiğimi ve isyan şarkılarına projeksiyon da tutmaya çalıştığımı söyleyebilirim.  


Bu yazıdan çok sonra kendisini fark ettiğim için öncelikle kendisinden özür dilemek isterim. Hakkında bilgi edinmek istiyorsanız biyografisini ve verdiği röportajları okuyabilirsiniz. Hakkında yazılan bir yazıda sözleri için "sert ve karamsar" kelimeleri kullanılmış. Oysa ben uzun zamandır bu kadar umut veren sözler duymamıştım. Gazapizm'in müziğiyle ilgili yazılabileceklerden biri de onun bu müziği yaparken yukarıda da bahsettiğim gibi farklı türlerden ziyadesiyle faydalandığı yönünde. Onun müziğinin içinde senfonik, minimalist bir altyapı da duymak mümkün, "etnik" unsurları da... Ayrıca söylediği her şeyin açık açık anlaşılıyor olması da büyük bir nimet. Umarım ki yeni rapçi kardeşlerimiz bu tavrı benimser ve meselenin Türkiye'de ivmelendirilmesine katkıda bulunurlar. Ayrıca çoğu dinleyicinin rap'in içinde küfür olduğu için bu türe aşırı bir ön yargı gösterdiğini de biliyorum. Gazapizm'in farklarından biri de (benim dinlediklerimde yoktu belki) sözlerinde günümüzde artık hayatın vazgeçilmez bir parçasıymışçasına herkesin hatta çocukların bile rahatlıkla kullandığı  küfür ve argo kelimeler kullanmaması. Mahlazıyla Gazapim, gerçek ismiyle Anıl Acar'a sakin sakin ve tane tane mevzularımızı dile getirdiği için teşekkür ederim.   

1 Mayıs kutlu olsun! 

Umut, mesafeli de olsa hep beraber olmakta çünkü kurtuluş yok tek başına!

Devrimci şarkılar da değişir. Günün şarkıları Gazapizm'den geliyor! İlk parça Boykot ile yaptıkları iş, "İnsanlar Ölü" diğeri ise "Ölüler Dirilerden Çalacak" (yalnız ikinci klip biraz sert... aman diyeyim çoluk çocuk izlemeyin) Meramımı anlattıkları için teşekkür ederim. 

İnsanlar Ölü
Gökyüzünden düşmenize, aktivizm sebep
Global bi' dünya isteyenler, akdenize gider
Nevzat Çelik de belki, ülkesini sever
Bir gün üstünüzde ahı, bugünlere kinle güler
Güneydoğusuna savaş ekilen, bi' memleketin
Batısının göç olması, çok mu abes hocam?
Guantanamo'ya ağlayıp da, Diyarbakır'a susan
Bir gün konuşacaksa, uyananlar boğazından tutar
Ana dilde eğitim yasak ne şarkısı?
Aman Malatya'dan, çıkma yola, yollar yanar
Serdar Ortaç sonrasında yüz binlere pop yapar
Ertuğrul Özkök o gün, en şerefsiz yazar
Modern ve devrimci bir ayaklanma, Haziran'da başlar
Yaz aşkımız, TOMA bir de gazlar
İzmir çocukları anarşizmi yoktan var eder
Argo izmir geleceğe boykot vaat eder
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
Sivas'ta duman tüter, sıvazlanır sakal
20 sene sonra olur, bakan
500 sene sonra, Bedreddin'i asan
Zihniyetin primi, yaptı tavan
Aman sorgulaman yasak burda, doğrulanan yalan (yalan)
Memleketimde insanlar bir manzara uzakta
Hepimiz tutsaksak tel örgülü çevrili çocuklar gibi
Nazım gibi, Yılmaz Güney gibi, vatan hasretiyle yanar, barikatlar sokakta
Gecenin körü, gökyüzü dahil, tüm siyahlar ayakta
Mandela'dan sonra kimse barış da yatmaz
Prefabriklerin ömrü kaç hafta?
Van komple ayazdayken, ruhun kaç derecede yanmakta?
Sabahın sahibi var, adı Hasan Ferit
Gülüşünde kan izi var, bir gün çıkar gelir
Düzenin tam kalbinde, açılınca gedik
Üşür ölüm bile, düşer karşısında yenik
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
Karıştığında lafla gemi yürütürler yalanla
Ve çıkıp der ki, utanmadan artık analar ağlamaz
Anne Ayvalıtaş bak, öldü gitti kahırdan
Tüm bunları hesabı ise, elbet bir gün sorulacak
Farkındaydı çocuk vuran, gördü yakın mesafeden
Kapsül patlar, helak eder, on dördünde esarete
Mahkum olur, Berkin Elvan ekmek almak, felakete
Beden oldu, sonra bir kaç gazete yazdı, nezaketen
Sürgün edilir insanlar, vatanından yokluğa
Milyar kişi aç yatarken, kimse doymaz tokluğa
Kin doğurdu topluma, kim buyurdu sormi'ca'n
Kan gölünün ortasından gelen sesi, duymi'ca'z
Nasıl duymuyorsak, bunu altındalar komple karın
Devlet yardım toplar, para mermi olup yankılanır
Onca hayat kaldı yarım, bu yüzden anlı'cağın
Umutları yarın değil, sonrası yarınların
İnsanlar ölü
En az senin kadar, en az benim kadar ölü, bu ülkeye gömülü
İnsanlar ölü
Sanatçısı ölü, savaşçısı ölü, sosyalisti, aktivisti ölü
İnsanlar ölü
Konuşanı sustur, başaranı öldür, anarşiste bekle, görüş günü
İnsanlar ölü
Direnenler sürgün
İnsanlar ölü
Hepsi ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
İnsanlar ölü
Hepsi ölü




Ölüler Dirilerden Çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Bugün ses tellerime kan dolmuş ah
Demek alnımıza yazılan buymuş ah
Ayık ol kazılan mezarlar çoklu
Bu hesabın adı gasp konmuş
Hayat kimleri yormuş?
VIP mekanlar private partiler krallar gibiyken
Zaman didaktik ilerler
Bir gecede ortak gibiyiz
Sinirliyiz ve de hortlak gibiyiz
Hep Miami hep Alplerdesiniz
Jetleriniz helikopterleriniz ah
Örtbas ettiğiniz katalog suçlar
Bu puştlar bizi aklı yok sanacak
Cinneti bastırmaz karnı tok kalmak geri bas
Salyası akar sürekli şehveti yoksuldan sağlar
En başta ağlar en başta kaçar (hah)
Çünkü kayıptan korkar
Bilmezler ne yazık en dipte yaşamak kaygıyı saklar
Statü yalnızca gökdelenlerde saygıyı sağlar
Sokakta çöpsünüz çöplükte yanan şu yangını harlar
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Bireysel herkes değil organize
Kime kol gerice'z kime yol verice'z
Erken düşün taşın yakındalar
Evcil kaplanlarınızı bir gece
Sokak köpekleri parçalar ah
Çok paran var dolup taşmış hep çantalar
Dört yanın kadın ve şık masan
Dom Pérignon ve şampanya
Tabakta en az var on gram
Yanında az pişen pirzolan
Teknen var yüz milyon dolar
Ama kafanda silah var ne yap'çan?
Adalet konuyken değinmeyen çok
Tabi korkunuz belirmeyen son
Cinayet işleyip gerinmeyen yok
Zehri ve şifayı belirleyen doz
Bir sabah bakmışsın kantarın yok
Yüzün yok aslın astarın yok
Götünde don yok bastonun yok
Saksocun yok yok
Ziynet eşyaların taşlı yüzüklerin
Biraz da nasırlı ellerde kalacak
Sigorta poliçesi AK 47 yorganların altından çıkacak
Çatık kaşlılar size çatacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak
Ölüler dirilerden çalacak
Silahını al silahını al
Ölüler dirilerden çalacak
Hakkında değil fazlasında gözü var
Var mızmızlar dımdızlak kalacaklar
Saygın adamları korku basacak
Ölüler dirilerden çalacak

29 Nisan 2020 Çarşamba

Müzikle iyileşiyoruz no. 42




Yarın hiçbir şey yapmama kararımı uygulayabilmek için bugünden "Müzikle iyileşiyoruz" serisinin yeni yazısını salıp ortalıktan kaybolmam gerekiyor. Ben de öyle yapıyorum. Gerçi saat gece yarısını geçeli de epey oldu. 

Anladığım kadarıyla, duvara boş boş bakma saatinizi takip eden kek yapma etkinliğiniz ve hemen ardından gelen eşi, dostu stalklama üstüne komik video izleme işlerinizin hepsi bitti ve siz de sonunda blogu'ma düştünüz. Hoş düştünüz.

Dün yani 29 Nisan günü sevdiğim birkaç arkadaşımın yanı sıra ünlü balet Jean-Georges Noverre'in da doğum günüydü ve tam da bu sebeple Dünya Dans Günü'ydü. Kendi adıma konuşayım günün hakkını bayağı verdim ve hatta galiba benim için her gün Dünya Dans günü olabili bile... Zira dans etmediğim bir hayatı düşünmek bile istemiyorum. Vesilesiyle geçmiş dans günümüz kutlu olsun.
Gelelim bugüne... Eski halimizde yani artık hiçbir zaman normal olmayacağını düşündüğüm normal halimizde olsaydık aslında bugün özellikle de büyükşehirlerde olan caz tutkunu dinleyiciler için muazzam bir gün olabilirdi. Elbette caz müzisyeni arkadaşlarımız için de. Çünkü bugün benim ve hatta Andante'nin Yayın Yönetmeni Serhan Bali'nin (birlikte çalışırken fark edip bayağı hoşumuza gitmişti) doğum günümüz olmasının yanı sıra (hayır, konunun elbette bizim doğum günümüzle ilgisi yok) Dünya Caz Günü.

Çok değil bundan tam 9 yıl önce, 2011 yılında 30 Nisan'ın Dünya Caz/ Uluslararası Caz Günü günü olmasına karar verilmiş, ilk kez Dünya Caz Günü 2012 yılında kutlanmış. Dünya Caz Günü'nün yaratıcısı ise efsanevi caz piyanisti Herbie Hancock olmuş. Dünya Caz Günü her yıl farklı bir şehrin ev sahipliğinde düzenlenen etkinlikler kutlanıyor(du). Yıllar içinde katılımcı olan ülke sayısı 200. Hancock'un düşüncesi, farklı ülkelerdeki insanları ve kültürleri bir araya getirmek ve bu da geçen yıla kadar fiilen gerçekleştirildi. "Cazın uluslararası diplomatik yanı ve tarihin büyük bir kısmında farklı ülkelerden insanları ve kültürleri bir araya getirmek konusunda ne denli büyük bir güç olduğuyla ilgili.”

Türlerin bu kadar iç içe geçtiği, eklektik müzik türlerinin bile başka bir eklektiklikle türediği 2000'li yıllarda bir müzik türüne bir gün tayin etmenin de anlamı ancak böylesi bir durum olmalı diyor ve günü de yaratıcısını da destekçisini de buradan saygıyla selamlıyorum.

Bir de bu sene Covid-19 ile mücadele etmek uğruna yerinden kıpırdamayan insanların bu günü nasıl kutlayacaklarını merak ederken, çözümün yine stream'le, canlı yayınlar ve online eğitim programlarıyla toparlanacağını tahmin ediyordum da aslında. Eh ne de olsa artık her şey dijital ve birkaç kablonun insafına kalmış durumda. 

Eğer cazla ve hatta müzikle biraz ilgileniyorsanız, aşağıdaki linklere mutlaka göz atmalısınız derim. Dünya Caz Günü'ne ait internet sitesi ve onlara bağlı etkinlikleri sitede ve onu takip eden linklerde bulabilirsiniz.

Mutlaka izleyin: https://jazzday.com/global-submissions/

Bi göz atın: https://jazzday.com/2020/04/virtual-ijd-announce/

Öğrenin: https://jazzday.com/education-programs/



Bugünün şerefine belki Batu Akyol'un yazdığı ve Kara Plak Yayınları tarafıdan basılan "Caz Çok Zor"u internetten sipariş edebilirsiniz bile. Zira içindeki söyleşiler sadece Türkiye caz tarihine değil müzik tarihine de projeksiyon tutuyor. Tabi kitabın siparişini verdikten hemen sonra (toplu sipariş verin hatta siparişten önce komşularınıza da kitap ihtiyacı var mı diye sorun ki kargo çalışanları daha az yorulsun ve daha az risk alsınlar), kurulun bilgisayarlarınızın başına yönetmenliği yine Batu Akyol'a ait "Türkiye'de Caz" isimli belgeseli izleyin. Yalnız kitaptakilerle belgeseldekiler birbirinden farklı. Yani günün birinde "Kitabını okumadım ama belgeseli izledim" derseniz rezil olabilirsiniz. Usulca aşağıya İKSV'ye ait YouTube linkini de bırakıyorum: 







Bir başka ilginç etkinlik İKSV'den geliyor. Türkçe Vikipedi’deki Türkiye’den caz müzisyenlerine ait sayfaları artırmak ve geliştirmek için çevrimiçi bir etkinlik organize ediliyor: Viki maraton! (Detaylar için her yazımda yaptığım gibi linkleri yine ilgili yazıların içine gizledim, gözden kaçırılmaya)


Bu arada asıl dev hizmet linki burada:
http://interactive.nydailynews.com/2016/08/story-behind-great-day-in-harlem-photo/#shape38
Yalnız linke tıkladıktan sonra fotoğrafa da tıklayınca konunun değeri anlaşılıyor. Eğlenceniz bol olsun. 

Sayfanın sonuna doğru birkaç farklı Spotify çalma listesi bulacaksınız, listelerde ise Türkiye'den caz müzisyenlerine ait parçalar. Ama her şeyden önce benim de DJ setlerimde zaman zaman araya sıkıştırdığım bir Herbie Hancock parçasıyla bugün iyileşelim diyorum, "Rockit" ve kafa yakan videosu!

Çok sevdiğim ve dinlemekten her daim keyif aldığım, geçmiş zamanların birinde kendisiyle röportaj yapma şansı da yakaladığım Basçı ve şarkıcı Richard Bona bu gün için "Bence bu günden çıkarılabilecek en güçlü mesaj şu olmalı: Müzik, insanlıktır. Biz de bunu öne çıkarmaya çalışıyoruz.” demiş. Umut verici daha ne söylenebilir ki?

Umut cazda!

















Müzikle iyileşiyoruz no.41

Fotoğraf makinemin yeni geldiği zamanlarda
alıştırmalarımı konser fotoğrafları çekerken yapıyordum.
Bundan tam 7 yıl önceydi. Selimiye'de çatı katında bir evimiz vardı. Çınar, yani oğlum yani "1 buçuktanem" 2 yaşına henüz girmemişti. Polisin feminist gece yürüyüşlerine müdehale etmediği, yoğun yağışlarda su basan, depremde ne olacağını bilmediğimiz Marmaray'ın henüz açılmadığı, Kuzey Ormanları'nın katline ve henüz 3. köprü ve havaalanlarının yapımına başlanmadığı, "selfie" sözcüğünün anlamını henüz bulmadığı ve çoğumuzu umut dolduran, bir şeylerin değişebileceğine inandığımız Gezi Direnişi'nin başlamadığı sakin bir Nisan günüydü. Havalar şimdiki gibi bi öyle bi böyle... 

Hayatımız, çocuk, müzik, yazı ve benim henüz bitmemiş olan yüksek lisans derslerim ekseninde devam ediyor. Hatta öyle ki "Havada bir hinlik bile yok", her şey yolunda... 

Damarım tutmuş yine, evde çalınan müziklerden baymışım, belki biraz ilk gençliğimi özlemişim. Yaş da 30'a gelmiş...  

Bu da yine alışmaya çalışma fotoğraflarından
30'una gelindiği gün mutlaka çalınacak birkaç şarkıdan biridir İhtiyaç Molası'ndan "Ay". Benim de kendime 30 yaş hediyem olmuş, arada bir de 30'undan gün almış baĞzı arkadaşlara doğum günü hediyesi olarak göndermişliğim olmuştur "Ay"ı. Eh yeni nesil de öğrensin tabi...

30'uma geldiğim günlerde sigara içmiyordum, Gezi'ye kadar da içmedim. Şarkıda "Ay 30'uma geldim sigaram ağzımda hala" diyordu, bana uymuyordu ama uyan herbir sözüne progressive tınılarına bayılıyordum. Bir süredir hemen her gün neredeyse en az bir şarkısını dinler oldum İhtiyaç Molası'nın. Hele ki bu karantina günlerinde yatağın üstünde, yerde, bahçede, balkonda ve evin çeşitli yerlerinde kulaklık takıp ya da komşuları rahatsız etmeden sesi son ses açıp zıplamak için bütün sebepleri veren müziği var İhtiyaç Molası'nın. 

Ha tabi bir de sözler var tabi... Şarkıların aralarına girip bağıra çağıra söylemekten alıkoyamıyorum kendimi. Mesela "Kapasite" şöyle diyor, "Şefkat cinnet kapasite işte bu. Namus şehvet kapasite işte bu. Hasret şiddet kapasite işte bu. Sevgi nefret kapasite işte bu. Devlet rüşvet kapasite işte bu. Basın alet kapasite işte bu. Çocuk tiner kapasite işte bu. Gençler asker kapasite işte bu. Yok mu hiç alternatif? Bulunmuyor alternatif." 
Mesela "Kapılar",

"Karşıya geçsen ya da kalsan o yanda
Bu sefer biter bu limanda
Keyfine baksan ya da küssen otursan
Kazanan ve kaybeden olsan
Cenneti gördüğüm diye sandığın anda
Kapılar kapandı bir anda
Cenneti gördüğüm diye sandığın anda
Kapılar kapandı bir anda
Şimdi ne yandan gelir ah bilebilsem
O tarafa sırtımı dönsem
Öyle bi sevsen ki her şeyi unutsam
Burası cennetin olsa..."


İhtiyaç Molası şarkılarının bende uyandırdığı hisler farklı farklı olsa da sizi bu duyguları tasvir ettiğim cümlelerle boğmayacağım. Bunun yerine grubu biraz anlatacağım. 2000'li yılların başında varlığının farkına varıp vazgeçemediğim gruplardan biriydi. 2004 yılında yapılan Barışarock'ta da grup elemanlarını fiilen tanıma fırsatı buldum. Onların müziğine oaln ilgim ise "Çengi" ile oldu (parçayı mutlaka dinleyin diye yazdım bu cümleyi de).Birçok müzik yazarı haklarında "Türkiye'nin önde gelen progressive rock grubu" demekte, grup da bunu doğrulamaktadır. Tolga Çebi'nin keman ve klavyede,  Taner Sarf'ın gitar ve vokalde, Sinan Gürsoy'un bas gitarda ve Murat Güllü'nün davulda yer aldığı grup Türkiye'nin dört bir tarafında konserler verdi ve dinleyicileriyle buluştu. Bununla da yetinmeyen grup yurtdışında da ilgi görmüş.

"Özellikle yurtdışında bulunan progressive rock ile ilgili web sitelerinde gelecek vaat eden grup olarak gösterildiler. Bu özelliklerinden dolayı "Gibraltar Encylopedia of Progressive Rock"ta yer aldılar. İtalya’da bir radyoda -Radio Popolare; “from Genesis to Revelation” programında Mart 2002’de ayın grubu seçildiler. Avrupa’da birçok radyonun playlistine girdiler. Yurtdışında progressive rock dağıtımı yapan firmaların kataloğuna girdiler".

Çanakkale'de kurulan İhtiyaç Molası'nın Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde (eski yerindeki) verdiği konserlerinin en önünde yer almaktan kendimi alıkoyamazdım. Yalnız şunu belirteyim ki grubun en sevmediğim özelliği albümlerin arasında koydukları derin esler. Ama her defasında dönüşleri muhteşem olduğu için de sesimi çıkaramıyorum. Geçtiğimiz aylarda olası bir Datça konseri için konuşmuş ve gelip kulağımızın pasını silmeleri ihtimali üzerine düşünmüştük. Ne yazık ki Covid-19 ve beraberinde gelen malum... Neyse şimdilik eski kayıtlarla ve 10 yılda bir çıkan albümlerle yetiniyoruz derkeeeeeen, İ.M.'dan büyük bir sürpriz geldi. Geçtiğimiz günlerde grup "Kelek" isimli bir single yayınlayııııp... Aslında bu parçayı yakın takiptekiler grubun 1999 yılında çıkardığı "Milad" albümündeki "Delikanlı" şarkısının girişi olduğunu hatırlayacaklardır. "Kelek"le ilgili olarak önümüzdeki günlerde takipte olmanızı öneririm. Aldığım bilgiler bu parçanın burada öylece kalmayacağı yönünde. Ayrıca grup albümün 20. yılı şerefine "Milad"ın remastered versiyonunu da yayınladı, gözden kulaktan kaçmasın. 

İşte bugünün iyileştiren şarkısı İhtiyaç Molası'ndan geliyor, "Kelek". Ancak bilmeyenler ve İhtiyaç Molası albümlerinin hepsini bir arada görmek isteyenler için aşağıya bir de Spotify linki bırakıyorum. 

Umut mu? 
Umut, "Her zaman var olup inanmamız"ı öğütleyen İhtiyaç Molası şarkılarında. 



 





28 Nisan 2020 Salı

Karantina Günlerinde Müzik Söyleşileri no. 3 Hakan Bahar



Hakan Bahar'dan ilk kez Sezen Aksu'ya ait "Dört Günlük Bir Şey" cover'ını dinlediğimde pek bi sevmiştim. Arkadaşım Sedat Türkantoz'un da içinde yer aldığı klip çalışması ve ardından Hakan Bahar hakkında okuduklarım beni bu röportajı yapmaya iten sebepler arasındaydı. Hakan Bahar'a müzikle olan ilişkisini, "Cazino"yu ve karantina günlerini sordum ve beni kırmadan şahane görsellerini de ekleyerek yanıtladı. 















Genç yaşta şan dersleri almış ve TRT korolarında yer bulunmuşsunuz. Peki müzik ile ilişkiniz ne zaman ve nasıl başladı?

Müzikle ilişkim, birliğim TRT gençlik korosu ile başladı. Gökçen Koray yönetimindeki İstanbul radyosu TRT Gençlik Korosu'nun mülakatına girmem ve kazanmamla başladı. İstanbul Radyosu önünde Elmadağ istikametinden Taksim'e doğru yürürken Radyo'nun bilgilendirme panosunda bir duyuru gördüm ve -1998 senesi- kayıt yaptırdım. Böylece eşsiz diyebileceğim çok sesli müzikle tanıştım.

Müzik yolculuğumdan önce lisedeyken haftasonları İLKO (İstanbul Kültür Oyuncuları) ile tiyatro eğitimlerine katılıyor, İstanbul Şehir Tiyatroları çocuk oyunlarında minik roller alıyordum. Tiyatro sahnesi beni müzikallerle tanıştırdı. Kostüm, dekor, dans . . .



ilk şarkı söyleme deneyiminizin Hakan Yıldırım defilesinde olmuş diye duydum. Ne zamandı ve süreç nasıl başladı?

Sahnedeki değil ama podyumda ilk şarkı söyleme deneyimimdi. Mesleğim olan stilistlik (moda editörlüğü) yaparken moda dergileri ve tasarımcılarla da birlikte çalışırken birçok defilede bulundum ve çalıştım ama podyum önünde değildi. Her zaman arka planda... Türk modasının en değerli ismi Hakan Yıldırım bu mesleğe başladığım ilk yıllardan beri arkadaşım ve dostum oldu.

Birçok dergi ve danışmanlık yaptığı markaların çekimlerinde birlikte çalıştık. Yeteneğine ve bakış açısına her daim hayran olduğum Hakan Yıldırım bir gün beni aradı ve "Aklımda bir şarkı var söyler misin?" dedi. Önce tereddüt ettim ama Yıldırım'ın vizyonuna inancım her zaman tam olduğu için yine onun sözünü dinledim. Uzun zamandan sonra Türkiye'de couture defilesi yapıcaktı ve defile esnasında bir performans sergileyecektim. Eşsiz bir anı ve histir benim için. Şimdi hatırlayınca yüzümde bir gülümseme belirdi. Teşekkür ederim arkadaşım kalbinden geçene beni de ortak ettiğin için.


Kostümleriniz kendi tasarımınız sanırım, biraz bundan bahseder misiniz?

Moda sektöründe çalıştığım zamanlardan beri dostluğumuz devam eden tasarımcı Hakaan Yıldırım’ın tasarımı kostümlerim. Yaşamımın her anını müzikal tadında izlerim ve yaşarım. Cazino'dan önceki projem İstanbul Gazinosu'nda giydiğim kostümlerimle başlayan bu yüksek modayla birlikteliğimin dönüm noktası Couture defilesinde giydiğim kostümümdür. Yıldırım'ın yeteneği ve müzik aşkı birleşince görkemli kostümler ortaya çıkıyor.



Sizin için Gazino kültürünün 21. yüzyıl temsilcisi diyebilir miyiz?

Moda ve sahne sanatlarına olan düşkünlüğüm, bir dönemin muazzam gazino kültüründen ilham alarak oluştu. Dekorundan, görkeminden, naif bakış açısından, Türk kültürüne sunduğu birçok özelliğinden esinlenerek bir oluşum yarattığımız İstanbul Gazinosu'nu modern bir bakış açısı kazandırarak gercekleştirdik. Bu özellikleri günümüze uyarlayarak İkinci projem Cazino'yu geliştirdik. Cazino bir harman... Kendi öz müziğimizin, Türk kültürünün içinde yer alan gazino kavramının çağdaşı. Gazino kültürünün temsilcisi olmak, kültürü uyarlamak, yeni bir bakış açısı kazandırmak asıl ilgilendiğim ve beni heyecanlandıran konuların başında geliyor. Temsilcisi olduğumu düşündüğüm başlıkların ilki giyim kuşam. Kültürümüz ve öz müziğimizin hakettiği yeniliğe ve modernliğine katkıda bulunmak.




"Dört Günlük Bir Şey" yorumladımız neden özellikle o şarkı?

Bu şarkıyla beni birleştiren Hakaan Yıldırım Couture defilesindeki performansım oldu. Bu şarkıyı Yıldırım şovunda söylememi istedi ve süreç başladı. Bu sürece Sezen Aksu ve Ozan Çolakoğlu da dahil oldu. Sözleri Sezen Aksu, müziği ise Cenk Taşkan'a ait olan "Dört Günlük Bir Şey" yaşadığımız yüksek modanın içindeki duygusallık sonrası... Prodüktörlüğünü Ozan Çolakoğlu üstlendi ve single olarak çıkardım.



Bir de klip var...

Aslında aklımda bir film vardı. Bir İstanbul filmi... Beni tanıyanlar bilir gezgin bir ruha sahibim
 ve şehir gezgini derim kendime. Şehirde uzun yürüyüşler yapar, fotoğraf çeker ve yazı yazarım. Aslında her gün bir çekim taslağı için çalışır gibi çalışırım. Moda dergilerinde çalıştığım zamanlarda, moda çekimlerinin başlığını spot yazısını yazar, konseptin hikayesini şiirsel bir dille kolaj yapar belirlerim ve daha birçok disiplinden yararlanırım. İşte şehir gezginciliğimi de buna benzer bir çalışmayla fotoğraflar ve belgelerim.

 Video artist Deniz Özgün moda sektöründe çalıştığım zamanlardan bakışını ve yaklaşımını bildiğim biri ve onunla paylaştım bu İstanbul gezginliğimi ve süreç başladı. İstanbul'da bir günümü çektik ve kostümlerim ile istanbul gezmelerimi filme aldık. Deniz Özgün kendi tekniğiyle görüntüleri kolajladı. Asitane Yapım'ın bana en güzel armağanı prodüktör Sedat Türkantoz ile beni tanıştırdı. Bu süreçte yanımda olması ve onu tanımaktan mutluluk duyduğum bir isim oldu. Yine tüm Asitane Yapım çalışanları ve Didem Antebi ile harika bir projeyi birliktelik yaptık ve videoda giydiğim tüm kostümler Hakaan Yıldırım imzalı.


Cazino'dan bahseder misiniz?


Cazino’nun ilk eseri bir uzun hava ve alkışlar eşliğinde sessizleşen salonda şu mısralarla yankılanıyor:

Caminin müezzini yok
Ah bu işin düzeni yok
Çok memleketler gezdim
Aman burdan güzeli yok.

Mimariden, kostümden, gazinodan, stilden, uzun havadan, caz tınılarından oluşan Cazino'da pek çok katmanın ve sanat dalının ilhamı büyüktür. Ama Türk kültürünün içinde yer alan gazino kavramının çağdaşıdır Cazino. Cazino'nun olmazsa olmazı Münir Nurettin Selçuk eserleridir ve bestesi Fazıl Say'a ait “Düşerim" eseridir. Aslında Cazino İstanbul gibi hem alaturka hem alafranga... Bu kentin çoksesliliğinin yansıması. Zorlu Performans Sanatları Merkezi ile oluşturduğumuz bu konsept, yine PSM içindeki Touche Jazz Club'ta sahneleniyor. Muazzam bir caz orkestrası ile sahne alıyorum. Bu jazz orkestrasında piyano, klarnet, kontrbas, flüt, saksafon, bas gitar ve davul var.


                                 

















Evlere kapandığımız bu süreç sizi ve üretiminizi nasıl etkiledi?



Bu izolasyonda kendime ve sesime yazdıklarım diye bir seriye başladım. Sahneme bir iki gün kala evde kalarak başladığım bu süreci kendimle baş başa kalmak ve kendime dönmek diye adlandırdım. Aslında şarkı söylemeye ve sahneye çıkmaya başladığım günlerden beri -ki 2 yıl gibi çok yakın bir tarih- bu şekilde yaşadığımı farkettim. Sahneye çıkıyorum, provalarıma gidiyorum, şan dersi yapıyorum, kostüm provama gidiyorum ve zamanımın geri kalanını evde geçirdiğimi farkettim. Bir hazırlık gibiydi sanki bu yaşadığımız döneme. Kendimle kalarak yaptığım yazı yazmak, şarkı söylemek, yoga pratiğimi yapmak gibi öze yakınlaştırıcı hislerle yoğuruyorum kendimi. E-meyhane adında bir platformla bu süreçte müzik severlerle evde meyhane konseptiyle buluşuyor, evimden sesleniyor, sıcak, samimi yeni sesler yeni yüzlerle buluşuyorum. Kendi sesime yazdıklarım başlığından bir paragrafla bitiriyorum:

Sanki rüzgarın taşıdığı alaturka bir nağme duyuluyor, sesin geldiği yön hem çok yakın hem de bir o kadar uzak gibi geliyor. Belki de bir pencere aralığından sızıyordu, rüzgarın savurduğu perdelerin arasından... Perdelerin arasından gelen sesim tutku dolu sözlerle tizlere tırmanıyor ve yeniden havayı dolduruyor. Sesim hep aynı notada kalıyor, yavaş yavaş uzayarak mırıldanıyor. Tutku dolu sözleri defalarca tekrarlıyorum, yavaş yavaş uzatarak. Sözlerin canlı bir varlık gibi kendine ait bir yaşamı var. İnsanlar varken de yokken de sessizlikte veya sesler içinde... Gökte de yerde de bir yaşamı var.


Önümüzdeki süreçle ilgili planlarınız nelerdir?


Cazino ile öz müziğimizin (alaturkanın) en güzel eserlerini yeni sezonda yeni bir bakış açısı ile sunmak için çalışıyorum. Bazı eklemeler yapmak yeni enstrümanlar eklemek ve yeni tınılarla süslemek. Alaturka ve alafranga kavramıyla yola çıktığım gazino ve sonrasında çağdaşı olan "Cazino" ile ilgili bir dokümanter film yapmak için çalışıyorum.









27 Nisan 2020 Pazartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 40


Biraz daha kişiselleştirelim konuyu bugün. Birlikte yaşamadığımız kişilerden azıcık uzak kaldığımız tuhaf günler yaşıyoruz. Son zamanlarda birbirimize de sarılamıyoruz. Şöyle ıslak bir öpücük konduramıyoruz birbirimizin yanağına... Hatta bazılarımızın sevişme biçimleri bile değilmiş olabilir. Hem nedir ki sevişmek? Biçimi değişse ne olur severek sevişmedikten sonra. Aramıza mesafeler girdi. Mesafeler ve bazı bazı tecritler. Birbirimizi birbirimizden hatta zaman zaman kendimizden bile tecrit eder olduk. Herkes hummalı bir üretim sürecine girdi. Eski defterler, hiç bakılmayacağını bile bile çektiğimiz binlerce fotoğraf karesine yaptığımız muamele gibi muamele görüyor ve bir bir açılıyor. Hepimiz yarım bıraktığımız bir dolu işi önümüze yeniden almış, onlarla ne yapacağımızı düşünüyoruz (ya da en azından ben böyle yapıyorum). Yeni sandığım şeyler bile eskiden geliyor aslında. 

Hepsi de aslında bana ait duygular belli ki. 

Yıllarca emek verip ördüklerimin bir yerden sökülmeye başlayıp devamının gelmesini oturduğum yerden sadece izleyebiliyorum. Karantina döneminde yalnız kaldıkça çoğaldım, çoğaldıkça içime döndüm, içime döndükçe dışarı taştım, hatta o taşkında boğulacak gibi bile oldum ama bir el hep uzanıp çekti ve aklımı meşgul edecek bir dolu hadiseyle, oyunla, kartla geldi bana. Bu olurken bile akıntıya kapılan bir dolu hissi sel aldı götürdü. 

Bugün yeniden blog'lamaya başlayalı tam 40 gün olmuş. 40 koca gün. 3.456.000 saniye ve belki daha fazla an!  Durup boşluğa bakmalı, toprakla oynamalı, ağlamalı, gülmeli, sevmeli, nefret etmeli, özlemeli, beklemeli, yemeli, içmeli (daha çok içmeli), okumalı yazmalı (daha çok yazmalı) 40 gün. Hangi duyguda olursam olayım, o duyguya ait mutlaka müzikler oldu eşlik eden. Bir kısmı benim içimden çıkan, bir kısmı içime dokunan, bir kısmı kulağımdan teğet geçen, bir kısmı dik açı yapan, bir kısmı asal çarpanlarıma ayıran, bir kısmı küme oluşturan, bir kısmı payımı paydasından ayıran, bir kısmı venn şeması, bir kısmı düzenli düzensiz grafikler çizen, bir kısmı saatte 70 km hızla giden ve öteki yönden gelen arabayla karşılaşma hesabını yapmaya çalışırken, diğeri parasının 3/4 ile elma alıp onu armutlarla karıştıran özetle gayet hesaplı, hesaplamalı ve matematiksel. Hatta bol matrix'li... 

Böyle olmasını istediğim çünkü coşumsal bütün duygularımın "havada kalacağını" bildiğim için müzikleri de o kadar dokundurdum kendime. Keşke aynı şeyi bana dokunan insanlar için de yapabilseydim. Ağaca, böceğe, hayvana neden sarılındığını daha iyi anladım. Yıllardır aslında yaşadığım özgüvensizlik sanarken güvensizlikmiş ya... Ah be!

Neyse bu kadar ayılma sayıklaması şimdilik yetsin ve gelelim iyileşme çabalarımıza (valla giderek hasta mı oluyoruz yoksa iyileşiyor muyuz benim de aklım karıştı) buna da müzikle katkıda bulunmaya. Burada burnumuzun dibinde bir grup var. Hem de tam 40 yıldır. O grup her çarpanlarıma ayrıldığımda, her asal sayı olduğumda, tek başıma köşeli parantez içine alındığımda, hatta zaman zaman tam da yukarıda bahsettiğim bir dolu hissimle coştuğumda şarkılarıyla hep imdadıma yetişti. Hayatımdaki en önemli kişilerle "Bu bizim şarkımız olsun mu?" dediğim şarkıların neredeyse tamamı bu gruba aittir. Hatta annemle bile olan...

Grup bu yıl 40. yılları şerefine 20 farklı müzisyenin (Bora Duran, Can Bonomo, Can Kazaz, Canozan, Cihan Mürtezaoğlu, Dilhan Şeşen, Dolu Kadehi Ters Tut, Eda Baba, Fikri Karayel, Gripin, Harun Tekin, Karsu, Melek Mosso, Melike Şahin, Nilipek., Ömer Yener, Pinhani, Rubato, Sedef Sebüktekin ve Zeynep Bastık) grubun parçalarını seslendirdiği bir albüm yayınlıyorlar. Gerek var mıydı bilinmez, öyle uygun görülmüşse bize laf düşmez. 17 Nisan'da Dolu Kadehi Ters Tut tarafından ilk şarkı "Duvar" yayınlandı bile.  

Elbette ki o grup Nefis rüyalarımız için çıplak heykeller yapmamızı, yedi kat yerin altından örgütlenip sevdiğimizin saçının arasına takılmamızı, yanlış bir Leyla olduğumuzu, gelene geçene çok sormamızı, yokuşları bir inip bir çıkmamızı, yağmur sonrası toprağın somun gibi kabardığını hatırlamamızı, bu şehrin hep arkamızdan geleceğini, birilerini yalnız komamak için  bu hayattan vazgeçemeyeceğimizi, suyun, düşmanın bile uyuyup hicranın uyumayacağını fısıldayan, çok arayıp dengimizi alemde sonunda kaybolmayı, bir naylonun kovanın içinde istavrit gibi gezmeyi,  ve daha pek çok şeyi seçtikleri şiirlerle ve yazdıkları sözlerle bize anlatan Ezginin Günlüğü. Müzikal dilleri, değişen yapıları, içlerine aldıkları müzisyenleri saymıyorum bile. Emin İgüs'ün ipeksi sesi peki... Nadir Götürk'ün enfes besteleri... Ya Sumru Ağıryürüyen'in seslendirdiği şarkılar. Eskiye gittiniz değil mi? Hakan Yılmaz desem... Peki Hüseyin Arkan'ın söyledikleri...

Bu gece sanırım grubun son birkaç yıl önce çıkardıkları albümler hariç hemen hepsini dinledik. Ne kadar da çok şarkısı ezberimdeymiş. Hayatımı gözümün önünden geçirecek kadar. Her bir şarkıda başka bir yere taşınabilecek kadar. Teşekkürler Ezginin Günlüğü!

Umut belki de yeniden yorumlarda, cover'lardadır, kim bilir?
Belki de umut şarkı söylemektedir.
O zaman şarkı söyleyebilmenin güzelliğiyle... 

Seni Düşünmek 

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey, 
Dünyanın en güzel sesinden 
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey... 
Fakat artık ümit yetmiyor bana, 
Ben artık şarkı dinlemek değil, 
Şarkı söylemek istiyorum.

Müzikle iyileşiyoruz no. 39

Bugünkü müzikle iyileşiyoruz yazımız ve şarkı önerilerimiz Rock Fm'de yıllarca program yapmış DJ ve radyo programcısı arkadaşımız Ozzy'den geliyor. Kendisini son dönemlerde ekranlarda da görmüş olabilirsiniz çünkü hali hazırda TV "Ozzy'yle Gece Kuşağı" programına da devam ediyordu, pandemiden önce.

Herkese Merhaba


Aslında bu yazıyı çok daha önce yazmak istiyordum ama malum süreç ve psikolojileri ayakta tutmaya çalışmaktan unutulan şeyler olabiliyor.

Diyeceksiniz ki "Müzik unutulur mu?" Ancak şöyle unutulur, başka şeyler dinlerken...

Günlerdir bir karantina sürecindeyiz herkes evinde ya  da öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Neler yaparız evimizdeyken?

Normalde yer, içer, yatar, hayatın içinde neler varsa onları yaşarız değil mi?

Ama şuan 'normal' de değiliz anormal günler geçirdiğimizden dolayı da ekstra farklı şeyler yapıyoruz ya da yapmaya başladık.

Mesela herkes aşçı oldu, evde ekmekler yapılıyor, mutfakta şaheserler :)

Hiç izlemeyeceğimiz ya da izlemek için beklettiğimiz film ve diziler dağ olmuş onların içinde yüzüyoruz. Bundan da memnunum şahsen.

Ben de her evcil insan gibi bu bahsettiklerimizi yapıyor ama aslında en fazla da yaşamıma enerji veren şeyle meşgul oluyorum. Müzik dinliyorum...

Gerçekten ruhun gıdası olan müzikle fazla kalori almadan kendimi doyuruyorum. Korona Virüs kaynaklı olumsuzluktan dolayı insanların biraz daha fazla kendi iç dünyasına döndüğü bu günlerde elimdeki arşive daha bir sarılmış durumdayım. Bu yazıda dinlediğim bazı grup ve şarkılardan bahsetmek istiyorum nasıl olsa amaç kafa dağıtmak ve müziğin birleştirici gücüyle yaşama devam etmek değil mi?

O zaman buyurunuz...

İlk olarak bir soundtrack'den bahsetmek istiyorum. Belki bazılarınız filmi izlemiştir adı ''When Harry Met Sally''. Başroller de Billy Crystal ve Meg Ryan var. 1989 yılına ait bir aşk öyküsü. Filmin müziklerindeyse bir caz müzisyeni yakışıklı arkadaşımız Harry Connick  Jr. imzası bulunuyor. Açıkçası caz dinleyen ya da çok caz dinleyen bir adam değilim ama bu soundtrack albüm beni bu müziğe yakınlaştırmıştır diyebiliriz. Albümün açılışındaki ''It Had To Be You'' şarkısı çok hoş bir çalışma ve diğer 10 şarkı da gerçekten dinlenesi kalite de. Özellikle filmi izlerken şarkıların başladığı bittiği anlar da harika. Film bu arada hem duygusal hem de eğlenceli, öyle hüngür hüngür ağlanan yapımlardan değil. İzlemediyseniz tavsiye ederim.

Bahsetmek istediğim bir diğer albümse bence günümüze daha yakın daha genç Simon and Garfunkel diyebileceğimiz Kings of Convenience.

Grubun ''Declaration Of Dependence'' albümü arşivimde yer alıyor. Belki de en çok dinlediğim gruplardan biridir. Albümün ikinci şarkısı Mrs.Cold' u Rock Fm'de program yaptığım yıllarda sıkça çalardım. Grubun genel havası sizi dinlendirecek ve huzuru yakalamanıza yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Ben de ki etkisi tam anlamıyla bu!

Grubun bu albümün dışında farklı albümleri de mevcut fakat ülkemizde müzik marketlerde (artık kaç tane kaldıysa?) bulmak biraz zor. Eğer hardcopy arşivcisiyseniz (ki onlardan da pek kalmadı gibi) o zaman yurtdışından alabilir ya da sipariş verebilirsiniz. En olmadı sizi Spotify ya da benzer dijital platformlara alalım.

Son olarak yine pek ortalarda görünmeyen çok kişinin bilmediğini düşündüğüm ama o kişilerin birçoğunun dinlediğinde seveceğine inandığım bir gruptan bahsetmek istiyorum.
Grubun adı Shelter.

Ben de tesadüfen İnternet'te dolaşırken buldum ve "kim bunlar acaba?" deyip birkaç şarkılarını dinledim. O andan itibaren de hastası oldum.

Tarzı biraz anlatmak gerekirse, rap vokallerin süslediği canlı altyapılardan oluşan bir rap rock grubu veya rap metal grubu (artık türler iyice karıştı) diyebilir bu şekilde adlandırabiliriz.

Bendeki albümleri 1995 yılına ait ve ''Mantra'' adını taşıyor. Albüm de 11 şarkı var ve belli ki bu adamlar bayağı bir çılgın. Dinlerseniz siz de anlayacaksınız. Sizlere bu başarılı 3 albümden bahsetmek istedim, umarım dikkatinizi çekerler. Farklı bir şeyler dinlemek istiyorum diyenlerdenseniz bir şans verin bakalım.

Onun dışında tabii ki bu sıkıntılı günleri de atlatacağız ve her şey normale dönecek.
Sıkılmamaya bakalım, kendimizi kültüre boğalım. Müzik dinleyelim, film izleyelim, kitap okuyalım, uzaktan da olsa sevdiklerimizi arayalım onlarla konuşalım gibi gibi şeyler.
Herkese sağlıklı ve keyifli günler diliyorum, Kendinize İyi Bakınız!

Ozzy








26 Nisan 2020 Pazar

Müzikle iyileşiyoruz no. 38

Dün küçük bir buhran geçirdim. Sosyal medyanın yalan dünyalarına kapıldım. Yazmaktan
vaz bile geçtim aslında. Yazmayacağımı deklare ettim. Sonra yıllardır blog'uma neden dokunmadığımı, sipariş yazılar dışında neden yazmadığımı hatırladım. "Ne gereği vardı ki yazmanın?" diye düşündüm. Kızdım, küstüm ama gelen telefonlar ve mesajlarla hemen kendimi toparladım. Yazmazsam önce kendime sonra da yazılarımı özenle takip eden okuyucularıma haksızlık edeceğimi fark edip toparlandım. Aslında yazdıklarım ve paylaştıklarım önce kendimi iyileştirmek içindi ve bunu en başta da kedime yapmamalıydım. 

Sokağa çıkma yasağını tamamen abartıp battaniyenin altından çıkma yasağı olarak algılamış, bütün gün kılımı bile kımıldatmamıştım. Kendi elimle toprağa ektiğim tohumlarım ve fidelerime de bunu yapmaya hakkım yoktu. Kendimi masmavi gökyüzünden, kuş seslerinden, komşu selamlarından da mahrum bırakmıştım. Nedeni açıktı. Garip hasetlik halleri, yıllardır tekrar ettiğim cümlelerin anlaşılmamasına olan kızgınlığım. Hakkım yoktu elbet, her koyun kendi bacağında asılır, herkes sofradan kendine yeteceğini, gözünün gördüğünü ya da damağına uygun olanı alırdı. Bendeki bu herkesçilik biraz aileden de geliyordu. "El alem  ne der"cilik anneannemden mirastı. Kimsenin takdir etmediği şeyi yapmak yersizdi. Bu yargıyı, tabuyu bugün kırmanın zamanı şimdi. Kimse sevmesindi, okumasındı... Bana iyi geliyorsa neden yazmayacakmışım ki?

Böyle zamanlarda Stravinski geliyor aklıma. "Bahar Ayini" ilk sergilendiğinde yediği domates ve yumurtaların haddi hesabı yoktu. Oysa kendisi 20. yüzyılın en büyük kompozitörlerinden biriydi. Yılmadan kompozisyonlarını yazmaya devam etti. 

Elbette ki kendimi onunla aynı kefeye koymuyorum. Sadece bu durumdan kendime pay çıkarıp yoluma devam ediyorum. Müzikle iyileşmeye devam ediyorum, ediyoruz. Günümüz çağdaş müzik bestecilerinin durumu da böyle aslında... Siz popüler olanlar yetinmeye devam edin. Böyle haller ve durumlar insanı özüne de döndürüyormuş. 

Günün iyileştiren müziği hazır bahar da gelmişken Igor Stravinsky'den... Stravinsky, Sergei Diaghilev’den aldığı teklifle "Весна священная"yı 1910 yılında yazmaya başlar. 1913'te Paris'te seslendirildiği sırada izleyiciler arasında kimler yoktur ki... Maurice Ravel, Claude Debussy, Edgard Varèse, Marcel Proust, Pablo Picasso, Gertrude Stein, Jean Cocteau ve dahası... Ancak biraz önce de bahsettiğim gibi besteci yuhalanır!

Saatlerce analizini yapabilirim yapıtın ama bu kısa yazılarda analize pek yer yok gibi... Bunun yerine yazı içinde verdiğim linklere göz atabilirsiniz. 

Çocukluğumuzun TRT-1 Pazar Konserleri'ne de göz kırparak Sir Simon Rattle yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrasını takdim ediyorum.

Umut yeniliklerde, yenilenmelerde...
Umut baharda...


Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...