12 Nisan 2019 Cuma

Tırmanış Günlüğü no:1

Bazen hayat hiç aklınızda yokken bir şeyleri önünüze koyar. Hem de tahmin ettiğinizden çok daha fazla kereler. Barda bir arkadaşınızla otururken yan masada tanıdık biri vardır ve arkadaşınız sizden izin isteyip ona sorması gereken bazı detayları sormak üzere yanına gider. Siz detaylarla ilgilenmez, sorgulamaz, nazikçe izin isteyen arkadaşınıza izin verir, manzaraya dalar ya da başkalarıyla muhabbete devam edersiniz. Aslında arkadaşınız konunun üst başlığını vermiştir. Yine de sizi ilgilendirmediğini düşünür, belki omuz silker ve kendinizi akışa bırakırsınız. 

Yoga yapmaya başlayalı henüz birkaç ay olmuştur. Yoga öğretmeniniz yapmakta olduğu diğer spora yoganın katkılarını anlatmaktadır. Siz o sporu yapmadığınız için pek umursamaz, aşağı bakan köpekte rahatlamaya devam etme çalışır, sık sık giren kramplarınızdan biri o anda gelip sizi vurmasın diye kaçak dövüşmeye devam edersiniz. 

Yetmez, bir etkinlik açılır. Çocuğunuzun o etkinlikte çok eğleneceğini düşündüğünüz için onu alır organizasyona dahil olursunuz. Hiç aklınızda yokken kendinizi dağ başında bulursunuz.Çünkü etkinlik bunu gerektirir. Hatta kendinizi kayaya yapışmış, kollarınız ve bacaklarınız titrer hale gelirsiniz. Bir hafta, iki hafta, üç hafta… 

Benim tırmanış hikayem böyle başladı. Farklı zamanlarda, farklı insanlarla, farklı kereler, farklı ortamlarda karşıma çıktı durdu. En sonunda Datça Dağcılık ve Doğa Sporları Klubü, Veli-Der Datça Şubesi ile ortak yapılan etkinliğin ardından büyüklerin de tırmanış yapabileceği bir etkinlik organize edilir. 

Artık dayanamadım! 

Zaten haftalardır tırmanan oğlumun ne hissettiğini de merak etmiyor değildim. Birkaç hafta antrenörlerimizin yanında takılmış, teorik bilgiden de fark etmeksizin edinmiştim. Sonunda tırmandım. Bilmediğim bir dolu kasımın olduğunun yanı sıra bu işin aslında hayattaki yolculuklarımla da aynı olduğunu fark ettim. Kayada tırmanırken vazgeçmenin aslında çok da kötü bir şey olmadığını. Her şeyin bir zamanı olduğunu, vazgeçtiğin anda önünde yeni açılan alanlar olduğunu ya da aslında çözümlerin hep önünde olduğunu ama fark etmek için belki biraz uzaklaşıp veya etrafını güzelce kolaçan etmenin yerli yerinde olabildiğini fark ediyorum. Çözüm gözümün önünde, elimin yanında ya da ayağımın altında beni bekliyor. Bu da mükemmel değil de ne?

İlk tırmanışım 12 ya da 15 metrelik kısa bir rotaydı. İndiğimde ise şimdi artık onun 8’li bağlama olduğunu bildiğim ipi çözemeyecek kadar titriyor, adım atmakta güçlük çekiyordum. Eh ne de olsa ayaklarım yerden kesilmiş, hiç terlemediğim kadar çok terlemiş, hayatımda pek az hissettiğim kadar yoğun adrenalin hissetmiştim. İkinci kez tırmandığım rota daha mı kolaydı, vücudum oldukça hızlı bir şekilde konuya adapte mi olmuştu bilmiyorum ama eksprese vardığımda, antrenörlerimizin de hatırlatmasıyla etrafıma şöyle bir bakmayı ihmal etmedim. Kayanın diğer tarafından Emecik Dağı, rüzgar santralleri hatta deniz görünüyordu. Gün böylece bittiyse de benim hayallerim yeni başlıyordu.

Başta yazdığım gibi kaya tırmanışı konusunun pek çok kez önüme çıkışını da işte o günün akşamında fark ettim. Derken, Datça’da kaya tırmanışı yapan ne kadar tanıdığım varsa hepsinin başının etini yemeğe başladım. Çocukları tırmandırmaya devam ederken ben de fırsatları değerlendirdim. 15 metre, 20 metre, 35 metre 5a, 5b, 5c, 6a, 6b… Bu iş botlarla olmayacaktı, olmazdı. Hemen ayakkabılarımı sipariş ettim. (Ah benim akılsız kafam ah benim söz dinlemeyen tarafım… O kadar söylemişlerdi, ama dinlemedim. Ayak numaram 36’ydı ve ben önce 36 numara tırmanış ayakkabısı sipariş edip ayağım içine sığmayınca geri gönderip 37 numara aldım. Şimdi ayakkabı açılmaya başladı bile… siz siz olun tırmanışa başlarken kendi ayak numaranızdan büyük ayakkabı almayın).  Yapmaya devam edebilecek miyim edemeyecek miyim kaygılarım üçüncü tırmanıştan sonra kendi kendine yok oldu. Artık akıştayım! 

Evime 15 dakikalık mesafede 300’den fazla rota vardı ve yapabileceğim en iyi sporlardan biri olduğuna karar verdim. Eh neden böyle düşünmeyeyim ki ne de olsa bütün kaslarım çalışıyor. Üstelik bir de bedenimdeki değişim ruhuma hissedebildiğim ve hissettirdiğim kadar yansıyor. Kilitlerde ise beynimin nasıl çalıştığı malum! Olması şuradan, yok yok buradan… “Abi nereden yaaa?” 

Zaman zaman kendime yaptığım haksızlıklar rotalarda üstüme üstüme geliyor, her kilit çözüşümde sanki hayatımdaki bir problemi de çözüyor hissi ruhumu kaplıyor/kapsıyor. Bir keresinde çözümün artık olmadığına inanıp aşağı inmek üzereyken aşağıdakilere “Tam bitti derken yeniden alevlenen aşk gibi…” diye bağırıp elimi attığım yerde çözümü bulup eksprese varmıştım. Aşağıdan gelen kahkahayı tahmin edersiniz. Yukarıda da ben gülmekten düşüyordum. Şaka şaka düşmem ben emniyetim/emniyetçim sağlam. Hayatımda ilk kez gördüğüm insanlara canımı emanet ettiğimde ister istemez yakınım oluverdiler. Dostluklar da böyle kurulmuyor mu? İyi ki varlar. Onalara kendimi emanet etmekten ve onların emniyetini almak duyduğum mutluluk ise tarifsiz. 

Arkanızda sizi destekleyen birileri varsa sırtınız yere gelmez. Benim arkadaşlarım da öyleler. Bana bildiklerini öğretmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Anlattıkları teknik meselelerin çok büyük önemi var. Dahası yaşadıkları deneyimleri aktarmaları hele ki alınlarındaki ter soğumadan o kadar değerli ki. Üstelik canlarımız da birbirimize emanet. Tamam artık grigriler (otomatik emniyet sistemi) var belki ama dağın başında olmak pek de kolay değil. Bir de tırmanışın ortasındayken ister istemez aşağıda emniyetinizi almakta olan arkadaşınızı da düşünüyor, bir an önce yapmanız gereken hamleleri yapıp onu darda bırakmamaya çalışıyorsunuz. Kendim emniyet almaya başladığımdaysa bu kaygının yersiz olduğunu gördüm. Emniyet almak bi harika dostum! 

İlk 5c ve ardından gelen 6a’ya tırmanışımdan sonra kaygılarım azaldı. tırmandığım rotalarda antrenman yapmak daha da hoşuma gitmeye başladı.

Artık bazı rotalarda daha az bağırıyorum ve bu da çevrem açısından iyi bir şey.

Gelsin şimdi lider tırmanışlar…

Devam edecek…

Fotoğraflar: Necati Türker



  


  

9 Nisan 2019 Salı

Kusur(suz) mu?


Bu işi yapmanın yani ara sıra çıkan albümler hakkında ahkam kesmenin en zevkli taraflarından biri, müzisyenlerin yaş haddini alırken, müzikal olarak da gelişmelerini takip etmek. Eskiden gazetecilikte böyle bir şey vardı: haber takibi. Sanıyorum ki artık kimse bunu yapmıyor. Elimden geldiğince serüvenine başından beri tanıklık ettiğim müzisyenler var. Her albümde, her konserde biraz daha başkalaşım yaşadıklarını duymak özümsemek mutluluk, hatta ve hatta huzur verici. Barış Demirel bilinen adıyla Barıştık Mı da bunlardan biri.



Müziği kategorize etmeyi uzun bir süre önce zaten bırakmıştık. Çünkü artık her şey birbirinin içinde Barış'ın son albümünde de bu içiçeliği duymak mümkün.  Onun albümlerinde öne çıkan şey ise şarkı söyler gibi trompet çalması. Her bir cümleyi tek tek hissettirmesi, prozodiye nefesiyle uydurması. Dedik ya yani türler üstü müzik diye, zaman zaman blues'a evrilen, caz tınılarını ambient ile karıştırıp bu coğrafyanın ritmik ve melodik dokusunu da arkasına, hip hopu sağına, rock'ı  soluna alan bir albüm "Fail Play". İsminin aksine yanlış olan bir şey yok.  Olsa da ismi gereği kabulümüz oluyor. Ancak müziğinin ve icrasının bu kadar temiz olması hem olumlu hem de olumsuz anlamda handikap olarak karşımıza çıkıyor. Bir de bazı parçalarda gelen Ibrahim Maalouf tavrı belki de Ortadoğululuktan gelen bir diğer handikap. Belki de bu coğrafyaların trompetçiliğinin şanındandır, kim bilir?



Kendi yolundan bu kadar emin adımlarla giderken etkilendiği olgular ve durumlar neticesinde zaman zaman yorulabiliyor insan. Düşebiliyor ve değişimin gerektirdiği halleri yaşıyor. Sonra müzisyen o hallerle küllerinden doğarken doğuruyor da aynı zamanda (pek romantik oldu biliyorum ancak daha az romantik olanını bulmak da benim için oldukça zor). Coşkululuk da böyle gelmiyor mu zaten?
   
Barış da dadanizm.com'dan Seden Mestan'a verdiği röportajda  parçaların oluşum ve birleşim sürecini şöyle anlatmış:

Albümdeki şarkıların hepsinin ilk fikirlerinin ne zaman çıktığını hatırlıyorum. Mesela “Kanadıkırık” 2013 sonbaharında çıkmıştı.“Babamgil” 2014 sonunda salonda arkadaşımla rakı içerken… Böyle böyle fikirler bir şekilde toparlandı. Taslakları kabaca düzenlemeleriyle grup arkadaşlarıma sundum. Sonra Emre Yenson sağ olsun bize stüdyosunu kullanmamız için izinverdi. 2016 yazı boyunca belli periyotlarda provalar yapıp düzenlemelerini bitirip toparladık albümü. Gerisi Hayyam Stüdyoları’nda kayıt aşaması… Benim getirdiğim bestelerin dışında Akale (Geçmiş Olsun) ve Eftibato.html grubun birer parçası; sıfırdan hep beraber yaptık. Nene, Davulcumuz Tibet’in bestesi.Sözlerini de Sevda Hamzaçebi yazdı. Onun da düzenlemesini beraber yaptık. Dere‘yi Efe ile doğaçlama çalıp kaydettik. Albümün sürprizi oldu, çok beğendim çıkan müziği.


"Fail Play"de Efe Demiral gitar, Tolga Tohumcu bas gitarda, Tibet Akarca davulda. Albüm her ne kadar Barış'ın olsa da ekip çalışması hissini -daha önce yayınlanan "Çok Derinlerde O Kadar Mutluydum ki" isimli parça dışında- albümün ilk sesinden son tınısına kadar hissedebiliyoruz.
Bundan 6 ay önce çıkmış bir albüm hakkında şimdi yazmak biraz tuhaf olsa da her şeyin bir zamanı var diyor ve son noktayı albümü dinleyin, pek seveceksiniz diyerek şuraya linkliyorum:




Daha da yakından tanımak için:

Müziğinde bu coğrafyadan geleneksel sesler, caz, hiphop, ambient gibi tarzlardan ilham alsa da trompet odaklı rock müziği icra ediyor. Dört kişilik ekibiyle çalıyor. Müziğinde bazı analog ve dijital ekipmanlarla trompet-mikrofon arasındaki ses ilişkisini zenginleştiren yöntemler de uyguluyor. 2011'de Göstembil Project adı altında performanslara başladı. Aynı yıl Roxy Müzik Günleri'nde birincilik ödülü aldı. 2012'de O.Y.D.H.O.G.Y. (EP), 2015'te ise ilk albümü T.E.A.R.'ı yayınladı. Yurtiçi ve yurtdışında birçok festivalde sahne şansı buldu. Bunların yanı sıra tarzlar arası pek çok müzisyene albüm ve sahnede eşlik etti. Grup arkadaşlarıyla uzun bir çalışmanın ardından Ekim 2018'de ikinci albümü FAIL - PLAY'i Kabak & Lin Records etiketiyle dinleyici ile buluşturdu.  http://www.baristikmi.com



30 Kasım 2018 Cuma

En sevdiğimiz yasak, Yasak Helva

Yasak Helva’yı geçtiğimiz günlerde canlı dinleme imkanım oldu. Uyandırdığı etki uzun süre kulağımdan ve gönlümden silinmedi. Tavır, üslup ve karakteristik icra beni benden alırken, oldukça tanıdık olduğumuz ritim de içimi kıpır kıpır etti, hatta dışıma kadar taştı. Bu hisler grubu yakından tanımak ve tanıtmak istememe yol açtı. Evet kendilerini sorularımla boğdum ve ortaya şöyle şeyler çıktı:

TNK, Istanbul Arabesque Project, Rüya, Ravenwoods gibi gruplarda müzisyen, aranjör, söz yazarı ve besteci olarak çalışan Onur Ertem, Salih Korkut Peker ve Hakan Görkem Bıyık’ın yolları 2017 Nisan ayının sonunda yeni hikâyenin kahramanı olmak üzere İzmir’de buluşur. Hikâyenin adı ise Yasak Helva’dır.  Yasak Helva’nın bileşenlerinin müzikal hikayesi ise kendilerinin anlatımıyla şöyle: “Onur Ertem, Türkiye’nin ilk etnik death metal grubu Bayt Gadol ile müzik dünyasına merhaba demiş bir davulcu. Salih Korkut Peker, uzun yıllar grunge, hard core, elektrik blues ve Türk müziği ile harman halindeyken Istanbul Arabesque Project süreciyle arabeski de kafasındaki karışıma eklemiş, Hakan Görkem Bıyık, caz ve funk konusunda yetkin bir basçı olmasının haricinde, alaturka, arabesk ve türkü aleminden de oldukça beslenen bir şarkı yazarı”.


Grubun renk çalgıları Salih Korkut’un elinde. Cümbüş ve çağlama grubun müziğinin karakterini tınlatırken üslubu da kulaklara şölen yaşatıp yürekleri oynatıyor. Çok uzun yıllar cümbüşü, içinde olduğu her projede kullanan Korkut haliyle enstrümana ve onu pür dikkat dinleyenlere hüküm sürüyor. Öncesi ise çalgının sahnede büyük orkestralar ya da yüksek volümlerde nasıl sıkıntı yarattığı konusunda tam bir keşif süreci: “Bir Anadolu turnesi sırasında Antep’te bir cümbüşçünün gitar manyetiği kullandığını görür ve bunu bir kademe daha ileri taşımak ister. Elektro gitar gibi ince gövdeli ve içi yalıtımlı bir cümbüş tasarlama peşine düşer. Gitar manyetiği ve yalıtımlı gövde sayesinde çok sevdiği distortion efektinden de faydalanma şansı bulur ve cümbüş çalım tavrını gitar efektleriyle bir araya getirir”.

Çağlama ise kendisinin rahmetli Ömür Kılıçaslan sayesinde tanıdığı ve kafasındaki “modifiye sesler” kavramına tercüman olan bir çalgı. İzmirli lütiye Ozan Özdemir’in çağlamayı tekrar üretmeye başlaması ile Korkut’un da çağlama edinme ve müziklerine dahil etme süreci başlar.

Grup toplama albümlerde de yer alır. Nasıl mı? 
“İlk videomuz ‘Silifke Zeybeği’, umduğumuzdan daha çabuk ilgi ve heyecan uyandırdı insanlarda. Hemen akabinde Almanya’da yaşayan yapımcı Ercan Demirel ve Fairuz Derin Bulut’tan tanıdığımız, halen Elektro Hafız projesiyle müzik hayatına devam eden Demir Kerem Atay bize ulaştı. Geçtiğimiz sene plak olarak birçok ülkede yayınladıkları ‘The New Wave of Turkish Psychedelic’in yeni versiyonu ‘Saz Power’da yer almamızı istedi, biz de keyifle kabul ettik. Albümde bizim haricimizde Baba Zula, Cem Yıldız, Hudna, Elektro Hafız, Kaan Boşnak, Duble Salih gibi birçok kıymetli isim yer alıyor. Bu albüm ile birlikte İngiltere’den Avustralya’ya, İspanya’dan ABD’ye birçok radyoda ‘Silifke Zeybeği’ yorumumuz çalınmış oldu.

“Eklektik bir maden olsa, en çok bu ülkede çıkardı”

Müzikleri hem elektrik hem de eklektik folk. Bunun sebebini ülkenin eklektik yapısına bağlayıp şöyle söylüyorlar “Eklektik bir maden olsa, en çok bu ülkede çıkardı. Biz de çok farklı müzik türlerine ayrı ayrı tutkun olmamızın bir sonucunu yaşıyoruz aslında. Bir parçaya girdiğimiz zaman kafamız hep harman odaklı, modifiye odaklı çalışıyor. Bir nevi oyun hevesiyle yapıyoruz ne yapıyorsak. Sentez ve evrensel kelimeleri artık kangren oldu, o yüzden bir nevi ‘müzikal trollük’ yapıyoruz da denebilir”.
İzmir’de kurulduğunudan daha önce de bahsettiğim gruba İzmir’deki müzik ortamlarını da sormadan edemedim. "İzmir yetenekli müzisyen konusunda tam bir cennet” diyorlar. Türkiye genelinde yaşanılan sorunlardan farksız olduğunu anlıyorum sonraki cümlelerinde, “Ne yazık ki aynı zamanda da yetenekli müzisyeni aynı sahnelere, aynı repertuarlara, son derece düşük ücretlere ve kafa yorgunluklarına mahkum eden bir cehennem. Bir yanda her türlü ulusal ve uluslararası harika müzikal etkinliklere sahne olan bir şehirdesiniz ve o şehrin müzisyenlerini o etkinliklerin çoğunda göremiyorsunuz. Neden? Çünkü İzmir müzisyeni her hafta bilmemkaç gün çaldığı yerlerden dışarı çıkmak istediğinde, geri dönünce o yeri bulamama endişesiyle yaşıyor ve çalıyor. Emin olun, burada hem ulusal, hem de uluslararası sahnelerde canavar gibi çalıp söyleyecek birçok müzisyen var. Hepsine buradan kolaylık, hırs ve özgürlük dileyelim”.

Ve elbette işte o kilit soru geliyor, hemen her müzisyene sorduğum, laf aramızda cevabını da ezbere bildiğim… Müzisyenin zorlanma derecesini ölçmüyorum elbette ama her müzisyenden duyun istiyorum. Yasak Helva’nın zorluklarla ilgili cevabı ise şöyle, “Zorlanmak bizim göbek adımız müzisyen olarak. Maddiyat, sosyal güvence, zaman, mekan, enerji gibi birçok cephede savaşıyoruz ama inatçı olmaktan başka çaremiz yok”. 

Benden de duymuş olun, bir aksilik olmazsa Ocak 2019’da ilk albümleri yayınlanmış olacak. Dijital olarak indirilip dinleyebileceğiz. sevindirici diğer haber ise evet plakları da olacak.


Grup "Sakar Şakir"in jenerik müziğinde de kullanılan "Merzifon Çiftetellisi" ve "Süpürgesi Yoncadan" isimli halk şarkılarını cover'lamış, Gardrop Fuat ismiyle yayınlamış, bunu da Yeşil Çam emekçilerine ithaf etmişti. Buna ek olarak "Topal"ı da dinlemenizi tavsiye ediyorum. 

Bu yazıyı okuduktan ve linkleri de dinledikten sonra grubun yörüngesine gireceğinize eminim. Bu sebeple aşağıdaki bilgileri de paylaşmadan edemeyeceğim: Aralık, Ocak ve Şubat aylarında İzmir, Eskişehir ve Ankara konserlerimiz olacak. www.facebook.com/yasakhelva
Bence kaçırmayın!

24 Mayıs 2018 Perşembe

"Su akar da bulandıran kim?" / SO DUO albümü "AY ANA" yayınlandı


Başlamadan...
Mesleğimle ilgili konuşmanın başında hep sorarlar "Söz mü yazıyorsun?" diye... O anda oradan kaçma isteği her yanımı kaplıyor... Kızamıyorum da  çünkü müziği sadece sözden ibaret sanıyor çoğunluk. Oysa, müziğin dilini duymak için sadece kulağındaki tıkanıklığı ufak bir esneme hareketiyle açmak yeterli. Tamam belki biraz daha fazlası... "Sonra kritik mi yazıyorsun?" diye soranlar oluyor. "Dolar almış başını gidiyor arkadaş sizin de derdinize bakın..." diye geçiriyorum içimden önce ve sonra da diyorum ki "Türkiye'de kritik yaza(bile)n kim var ki?" Demek ki kritik meselesi halen bu ülkede net değil.
Ratatouille'deki bir cümle beni çok etkilemiştir: hiçbir kritik o yemeğin lezzetinden daha önde ve onun anlatmak istediklerine tercüman olamaz. Müzik için de aynı olgunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle zamanım elverdiğince sadece gerçek anlamda anlayabildiklerimi ve içime işleyenleri yazma kararlılığımı sürdürüyorum. Çünkü zemin epey kaygan ve küçücük çevrelerde yaşıyoruz. Çok çevreciyiz!   


Ay Ana – SO Duo

Başladık....

Gelelim yazının konusuna: Ne yazarsam yazayım bu albümün önünde olmayacak ve asla albümü anlatmaya yetmeyecektir. Sumru Ağıryürüyen'in sesine olan hayranlığım ister istemez yazının taraflı olmasına neden olacak. Eh ne de olsa gençliğim, çocukluğum onun Ezginin Günlüğü'nde söylediği şarkılarla geçti. Kadın sesine pek de tahammülüm yoktur aslında. Hatta şarkı söylediğim zamanlarda kapatırım sesimi içime, açamam, kaçarım içime çoğu kez. O kadar sevmem yani kendi sesimi. Ama burada kendi sesini seven birinden bahsediyoruz. Onu sevmekle kalmayıp sürekli üstüne yeni bir ilmek dolayarak onu motif motif işleyen birinden. Onun sesinin duruluğu, ifade biçimi, tane tane dökülen sözcükleri yerel tınılara olan sevgisinin dilinde, dudağında, nefesinde ve sesinde dönüşümü  bir şarkıcıya daha ne kadar yakışabilir ki?

Mandolin icrası peki? Ona da methiyeler düzmeli miyim? Aradığınız dataya ulaşılamıyor kabilinden benim bildiğim yeni türlere kendini açarak icrasını gerçekleştiren çok az mandolin icracılarından biri Sumru Ağıryürüyen.

Aslında iki müzisyeni birlikte almak gerekirdi belki yazı içinde ama ayrı ayrı ikisinin de müzikal değeri içimde o kadar farklı ki... Replikas'tan biliyoruz Orçun Baştürk'ü, ilk kez o grupla dinledik davulculuğunu. O zaman da multi enstrtümanist miydi bilmiyorum. Bildiğim tek şey onu daha sonra, Kırıka'da da dinlediğimiz. 2000-2011 yılları arasında yaptığı çalışmaları "Various Recording vol. 1"ve "Various Recording vol. 2" isimli albümlerde dinlemek mümkün. Derken 2015 yılında "Days of Sex and Suffering" isimli bir EP daha yayınladı. Albümde synthesizer, piyano, gitar, marimba ve sesini kullandı. Deneysel ve minimalist etkilerin kulakla duyulur düzeyde fark edildiği bir iş olarak gelip elektronik cihazlardan çıkarak kapımıza dayandı. Açlıkla sarıldık çünkü zaten düşler vadisindeydik. "Kali" de elektronik seslerin tasvip ettiğimiz (biz onay merciiiiiiiyiz ya hani...) biçimdeki ortaya konuluşuydu. Aldık, bağrımıza bastık.


2 yılı aşkın süredir Ağıryürüyen ve Baştürk ortaklaşa işlere imza attılar. Konjo, Sappho, Black Sea-Balkans Line projelerinde ses seseydiler.

Albüme geri dönecek olursak, aslında önceki projelerinin içinden çıkmış gibi görünen, dönen sesler, minimal yaklaşım, üzerine makro dünyaya açılan sesler albümün bütününü oluşturuyor.
Orçun Baştürk ile yaptıkları projede ikisinin birbirine geçişkenliği albümün geneline de yansımış. Baştürk'ün icra ettiği Gürcü halk çalgısı panduri başta olmak üzere mandolin, elektronikler ve vokali ait olmadıkları tınılara yakıştırmaları ve yaklaştırmaları konusunda ne söylesek boş. Albümün geneline yayılan derinlik hissi mi sözlerin seçimine yoksa sözlerin derinliği mi bu tınıların oluşmasına sebep oldu bilinmez. Bütün albümün içindeki derinliğe farkındalık katmak için mi yoksa derin bir uykudan uyandırmak için mi "Derdimi Dökersem" isimli parçada elektronikler kullanılmış diye sormadan da duramıyorum.

Bu arada albümü tabii ki iTunes'dan satın alın meraklısıysanız dönüp dönüp dinlemek isteyebilirsiniz ama YouTube'daki videolara da mutlaka bakın, görsellikten bağımsız düşünemediğimiz dijital ortam müzikleri konusunda ufkunuzu değiştirebilir. Ayrıca büyük bir özenle hazırlanmış olduğunun da altını çizmekte yarar var. Video tasarımlarını yapan Yeşim Tosuner aynı zamanda albüm kapağının da tasarımcısı.

Tane tane herbir sesi bütünlüğün içinde duyduğumuzu, bunu da kayıtların, miksin ve masteringin sağladığını söylemekte yarar var. Albümün kapağında "Dikkat bu albüm pure sound içerir!" yazmak hiç sakil durmazmış. 



"Ay Ana"da aradığınız şartlanmış mükemmellik ise onu bulamayacaksınız. Mükemmelliği aramanıza gerek olmadığının farkına varmak konusunda algınız açılmışsa albüm tam size göre!






 .............................

Basın Bülteninden:
AY ANA: SO DUO'dan ilk albüm
Ay, Ay Ana, Ana Ay!
İşit sesimizi
Ört üzerimizi
Göster bizi bize!

Sumru Ağıryürüyen ve Orçun Baştürk'ün 2016'dan bu yana sürdürdükleri ikili projeleri SO Duo'nun ilk albümü AY ANA, Mayıs ayında Kalan Müzik'ten yayınlandı. Adını albümün ilk şarkısından alan AY ANA, yıllardır iz bırakan topluluk ve projelerden tanıdığımız iki müzisyenin, gelenekselden avangarda farklı deneyim ve ilgilerini alt-folk ya da diğer şemsiyesinde buluşturdukları bestelerinden oluşuyor. Albümde, SO Duo'nun kendi sözlerinin yanı sıra, Aşık Veysel, Yunus Emre, Lao Tzu gibi isimler, eski Uygur diyalektiyle bir fal kitabı olan Irk Bitig gibi kadim metinler ya da yerli uygarlıklardan esinlenmeler dikkat çekiyor. Bir şarkının sözleri de edebiyatçı İbrahim Metin ile Sumru Ağıryürüyen'in ortak çalışması. AY ANA gerek panduri, mandolin, klavye, elektronikler ve davuldan oluşan sıradışı enstrüman bileşimi gerek ses ile söz arasında, sadeliği gözeterek kurduğu ince dengeyle, hem aşina hem de şaşırtıcı bir deneyim vaat ediyor.
AY ANA'nın şarkılarına ses veren Sumru Ağıryürüyen ayrıca mandolin, klavye ve perküsyonda; Orçun Baştürk ise panduri, davul, ses, klavye, elektroniklerde yer almakta. Klasik kemençenin genç ustalarından Elif Canfezâ Gündüz de albümde bir parçaya konuk oldu. Albümde şarkıların yanı sıra bir enstrümantal parça, bir de radyo meraklılarını gülümsetecek bir kayıt var.
Tüm besteleri ikilinin ortak çalışması ya da Orçun Baştürk'ün olan on iki parçalık albümde, SO Duo'ya ait sözleri Sumru Ağıryürüyen kaleme aldı. Düzenlemeler ise Orçun Baştürk'e ait. Kayıtlar ve miksler Kedi Müzik'te Ender Akay ve Ömer Taşkın ve ayrıca Orçun Baştürk, mastering ise Cafer Ozan Türkyılmaz tarafından gerçekleştirildi. Albümün kapağını Kanada'da yaşayan sanatçı Yeşim Tosuner yaptı.
soduo.wordpress.com
instagram.com/soduomusic/
facebook.com/soduo/
Sumru Ağıryürüyen ve Orçun Baştürk:
Türkiye’de yıllardır ilgiyle izlenen topluluk ve projelerde yer alan Sumru Ağıryürüyen (Mozaik, Bir Balkan Yolculuğu, Sert Sessizler) ve Orçun Baştürk (İstanbul Blues Kumpanyası, Saska, Replikas, Kırıka, Taner Öngür ve 43.75), müziklerini Avrupa, ABD, Asya, Uzakdoğu ve Ortadoğu'da sergilediler, farklı ülkelerden müzisyenlerle ortak çalışmalar yaptılar. Sumru diğer türlerde ses getiren çalışmalarının yanı sıra Türkiye’nin özgür doğaçlama alanındaki ilk kadın seslerinden biri olarak dikkat çekerken, Orçun kendine özgü güçlü müzik diliyle hem önde gelen bir davulcu hem de besteci olarak tanınıyor. Gruplarıyla çıkardıkları ve konuk oldukları çok sayıda albümün yanı sıra Sumru'nun Issız (Kalan 2009) adlı bir solo albümü, Orçun'un da solo çalışmalarını yayınladığı Oichuung adıyla beş EP'si bulunuyor. İki müzisyen, 2013’ten bu yana, kendi çalışmalarının yanı sıra birlikte de yol alarak Konjo, Sappho, Black Sea-Balkans Line, Ayde Mori Yeniden gibi doğaçlamadan geleneksele farklı çalışmalara imza atmaktalar.
sumruagiryuruyen.com
orcunbasturk.wordpress.com
AY ANA:
1. Ay Ana (Söz: Sumru Ağıryürüyen, Müzik: SO Duo)
2. Ey Dost! (Söz: 15. yy Hintli mistik ve sufî şair Kebir, Müzik: SO Duo)
3. Söylemeden Anladık (Söz: Yunus Emre ve Lao Tzu, Müzik: SO Duo)
4. Acı Türkü (Söz: Sumru Ağıryürüyen, Müzik: SO Duo)
5. Dağ Yanar (Söz: Sumru Ağıryürüyen, Müzik: SO Duo)
6. Maske (Müzik: Orçun Baştürk)
7. Derdimi Dökersem (Söz: Âşık Veysel Şatıroğlu, Müzik: SO Duo)
8. Edgü Ol (Söz: Eski Uygurca fal kitabı Irk Bitig'den, Müzik: Orçun Baştürk)
9. Yağmur (Söz: Sumru Ağıryürüyen, Müzik: Orçun Baştürk)
10. Sözcükler (Söz: Sumru Ağıryürüyen, Müzik: Orçun Baştürk)
11. SHODB (radyo kaydı)
12. Yele (Söz: İbrahim Metin - Sumru Ağıryürüyen, Müzik: SO Duo)

SO Duo fotoğraflar: Pınar Gediközer


14 Kasım 2017 Salı

Nasıl çalındıysa öyle... VON

Serkan Tosun ve o zaman henüz ismi belli belirsiz olan Von ile kurulması hedeflenen ancak üç toplantı sonunda gerisi gelmeyen 'Bağımsız Müzik Oluşumu' toplantılarında tanışmıştım. 

Aylar süren yazışmalar, alışverişler ve Burgazada Progresif Müzik Günleri başta olmak üzere, verdikleri butik konserlerle arkadaşlığımız ve müzik dostluğumuz pekişti. Şimdi onlar kilometrelerce uzaktalar ama halen bu toprakları el emeği, göz nuru, kulak dostu müzikleriyle beslemekteler. İlk başta 'karanlık tınılar'ı anımsatan müzikleri beni hep aydınlattı. Gün gibi hatta! 

"Kayıtları daha iyi olsa mı?" diye düşündüğüm gruplardan. Çünkü hızlı tüketime ve lo-fi kayıtlara alışık dinleyiciler için yitip gitmesini istemediğim müziğin bizatihi sahibi VON. Ancak burada misyon anladığım kadarıyla 'nasıl çalınıyorsa, çalınırken nasıl duyuluyorsa o'. Zira kendileri de bu şekilde adlandırıyorlar. Yeni EP'nin linki ve haklarındaki küçük yazı aşağıda. Dinleyelim, dinlettirelim. 



VON *

Uzun yıllar boyunca farklı topluluk ve stillerde müzik yapmış müzisyenler olan Serkan Tosun, Kaan Kıvılcım ve Cenk Emrah Es'in bir araya gelmesiyle 2015 yılının Aralık ayında kuruldu.

VON tarzını Avan-Guard/Progressive olarak tanımlamaktadır. Ancak parçalarının içinde farklı müzik tarzlarından da pek çok öğe bulundurmaktadırlar.

VON kariyerine İspanya'da devam etmektedir.

(*) VON kişinin ilüzyon halinden çıkmayı reddetmesi durumudur.

Cenk Emrah Es – Gitar & Vokal
Kaan Kıvılcım – Davul & Perküsyon & Vokal
Serkan Tosun – Bas

Türkçe Blues için Engin Yavuz

Gitarist ve solist Engin Yavuz'un 2015 sonlarında oluşturduğu blues bazlı trio Engin Blues, Kasım başında yeni bir EP yayımladı. Tüm dijital platformlarda (Spotify, iTunes, Fizy, Deezer…) bulunan Altın Ayı dört özgün Türkçe beste içeriyor ve tüm şarkıların söz ve müzikleri Engin Yavuz'a ait.

Bomonti Müzik'te kaydedilen parçalarda gitar ve vokaldeki Yavuz'a bas gitarda Berkan Dalkıran ve davulda Canberk Emir eşlik ediyor.

50'lerde dünyadaki popüler müziği etkilemiş blues, country ve rockabilly gibi trendlerin müzikal özelliklerini kendi modern özgün besteleriyle birleştirmeyi deneyen Engin Blues, müzikseverlere sunduğu dört parçada da “retro” ile günümüzün bir arada yorumlanması öne çıkıyor. 

EP'ye adını veren şarkı Altın Ayı, Yavuz'un sinema sektörünü çeşitli klişelerle hicveden eğlenceli bir rock'n'roll/12 bar blues gelgiti ile oluşmuş. Parçada kon

uk müzisyenler Dinçer Tuğmaner (mızıka) ile Daniel Taşel (keyboard) öne çıkıyor. Engin Yavuz'un kaderleri birbirine benzeyen bir Amerikalı bir de Türk gitaristin gerçek öykülerinden esinlenerek yazdığı Nolur Yine Çal, Türkiye'de pek de tanınmayan,  rock'n'roll'un en erken hali kabul edilen "Rockabilly" tarzında modern bir yorum. Grubun blues köklerinden vazgeçemediğinin bir işareti olan Yine Yamuldum, kendine özgü akor dizisi üzerine mızıkada bu kez A. Burak Ocakçı'yı konuk ediyor. Hayli dinamik ve enerjik bir enstrümantal olarak Twistanbul, country ve rockabilly melodileriyle bezenmiş bir dans parçası olarak kapanışı yapıyor. EP geneline geri vokallerde Sinan A. Koçak, Sinan E. Erk,  Necmi M. Tangay ile Dan Phillips katkıda bulunuyor.

Altın Ayı kapağındaki sinema salonu giriş illüstrasyonu, yurtiçi ve yurtdışı çalışan İstanbul merkezli küratör, sanat yazarı, sanatçı ve amatör müzisyen Sinan Eren Erk imzası taşıyor.*

*Basın bülteninden aynen alınmıştır. 

Altın Ayı dinlemek için

Engin Blues sosyal medya hesaplarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Ayrıca Engin Yavuz ile Andante Dergisi'nin (sanırım hiç yayınlanmadı) 'Benim Koleksiyonum' köşesi için yaptığımız görüşmeyi aşağıda okuyabilirsiniz.  







5 Kasım 2017 Pazar

Albüm kritik no:1

Uzaklar
Kharoon/Ölülerin Kayıkçısı
****
Ada Müzik
2015
CD/ Digital


Yapımcılığını Serkan Fidan'ın (ellipsis) üstlendiği albümde kimler yok ki...Her biri kendi enstrümanında ustalaşmış yirmiden fazla müzisyen, Kharoonband'de yer almış: Baki Duyarlar, Şenova Ülker, Cem Aksel, Erdem Sökmen, Kağan Yıldız, Özgür Özkan Mete, Tolga Çebi, Barış Bölükbaşı, Sinan Arslan, Tamer Temel, Yasin Kayırt, Öykü Karadağ, Aylin Özer, Kıvanç Güçkırani İndira Mas, Çağdaş Oruç, Fatih Ahıskalı, Gökmen Karadağ. Ayrıca Baki Duyarlar albümün şarkı düzenlemelerini ve müzik direktörlüğünü üstlenmiş. Bu kadar iyi müzisyeni bir araya toplamış bir albümün arşivinizde yer almasını öneriyorum. Üstelik,
sound, kurgu, tını her şey yerli yerinde. 

Özge Ç. Denizci

24 Ekim 2017 Salı

27 Kulübünün en meşhur parçaları




Madem ki '27'yi yazdık, o zaman blogumuzdan da 27 Kulüp üyelerine bir selam çakalım ve onları en meşhur parçalarıyla yad edelim.







Kuşkusuz '3 J' olarak da bilinen, Janis Joplin Jimi Hendrix ve Jim Morrison'un parçalarının ve hatta yer yer performanslarının çoğu kulaklarımızda. O zaman onlarla başlayalım (eh seçmek pek kolay olmayacak sanki).




1. Janis Joplin- Piece of My Heart



2. Jim Morrison (The Doors) - Light My Fire

 

3. Jimi Hendrix - Hey Joe



Sırada ise hiçbir zaman kulaklarımızdan silinmeyen ve 90'lı yıllara damgasını hem şarkılarıyla hem de ölümüyle vuran Kurt Cobain var. 

4. Kurt Cobain (Nirvana) - Smells Like Teen Spirit


Yakın zamanda içimizi buran ölümüne tanıklık ettiğimiz Amy Winehouse'un şarkıları arasından en sevdiğimizi seçmek oldukça güç, çünkü çoğu parçası 'hit'. Ancak içlerinden 240 milyona yakın tık ile öne çıkan bir parça var ki... 

5. Amy Winehouse - Back to Black 


Çalıştığı bar sahibi tarafından hunharca katledilen Blues'un duayen ismi, ruhunu şeytana o kavşakta sattığını Crossroad şarkısı ile dile getiren Robert Johnson...

6. Robert Johnson - Crossroad    





Neredeyse ölümünden hemen önce yollarını ayırmış olsalar da o hep gönlümüzün Rolling Stone üyesi...

7. Brian Jones (Rolling Stones) 


Liste Uzayıp gidiyor. 50'nin üzerinde müzisyen ne yazık ki bu kulübün üyesi. Aşağıdaki linki takip ederek. Kitapta yer alan müzisyenlerin çalma listelerine ulaşabilirsiniz.


Bu da kitabın tanıtım filmine göz atmak isteyenlere gelsin. Aman 27'ye dikkat! Hele ki müzisyenseniz.



 





2 Ekim 2017 Pazartesi

Datça’da hayata müzikle değmeğe çalışmak


Kültür ve sanat üretiminin temellerini atmak için her zaman sıfırdan başlamak gerekiyor. Aile içinde sanatla iç içe olan çocuklar genel olarak vizyonları çok daha açık büyüyorlar. Okullar ise (her ne kadar Pink Floyd’un o meşhur şarkısında dediği gibi mutlak suretle duvarları kırılması gereken yeni sosyal ‘hapisaneler’imiz gibi olsa da…) sanat hareketinin başlaması için ikinci bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Böylelikle yeni özgürlük alanlarını da ister istemez oluşturmuş oluyoruz.

Hele ki müzik ile…
 
Kendini ifade etmenin en pür hali değil midir müzik? Bu yüzden pek çoğumuz bize temas eden ve yer yer dokunan müzikle iç içe değil miyiz? En azından çoğumuz bunun anlamını iyi biliyoruz. Yani bir icracı tarafından seslendirilen herhangi bir şarkı, gelip de hayatımızın bir noktasında durmuyor mu? Çoğumuzun da “Ah şu şarkı çalsa keşke de hüzünlensek” ya da “Neşemizi bulsak” dediği zamanlar olmuyor mu?

***
Birkaç yıl önce Keşan’a bağlı Enez’de çocuklarla bir atölye çalışması gerçekleştirmiştik. Eşim İlker Görgülü, sevgili arkadaşlarım, dansçı ve oyuncu Sevi Algan, oyuncu Erol Babaoğlu ve yine oyuncu Hakan Polacanlı ile birlikte bir haftalık bir çalışmanın sonunda iki farklı oyunu çocukların sahnelemesi için yoğunlaştırılmış bir çalma yaptık. Müzik ise bu işin lokomotiflerinden biriydi. Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP)’ndan sevgili arkadaşımız Ege Sakin önderliğinde çocuklara değebilmiş, hayatlarında farklı bir noktaya sanat ile dokunabilmiştik. Eminim ki şimdi o çocuklar, onlara öğrettiğimiz biçimiyle doğaya çok daha saygılı ve sanata çok daha yakınlar. Bir haftalık çalışma sonunda üzerime düşen görevi layıkıyla yerine getirdiğimi, o çocukların son gün yaptıkları gösteride bir kez daha anladım. Hiçbir şey olmasa da sahne tozu yutmuş, dinlemenin ve yerinde hareket etmenin anlamını bir parça da olsa kavramışlardı.


***
Gelelim Datça’ya… Her ne kadar temelleri yıllar önce atılmış olsa da henüz Datça’ya fiilen taşınalı çok uzun bir zaman olmadı. Bu küçük zaman zarfında önemli bir kesimin müzikle, sanatla bu kadar ilgili olduğunu görmek ise mutluluk vericiydi. Yaşadığımız yer doğası bir yana, insanı açısından da oldukça özel bir yer. Burada sanata yakın olmamak zaten neredeyse imkânsız. Bire bir yaşadığım bu yakınlığın ilk göstergelerinden biri ise sevgili Can Akşahin ve onun projesi ile oldu. Datça Kaymakamı Vehbi Bakır’ın önayak olduğu ve Kazım Yılmaz İlkokulu Müdürü Muzaffer Çakmak’ın önderliğinde yürüttüğümüz müzik kurslarında öğretmen olmak ise en büyük mutluluklardan…

***

Birkaç hafta boyunca Kazım Yılmaz İlkokulu’nda sınıf sınıf dolaşarak çocuklara ‘anladığımız’ biçimiyle müziği anlattık. Projede yer alan Buket Öztaş, İlker Görgülü, Zeynep Demirkan, Yeşim Tezgören, Inna Yakutava, Müslüm Çimen, Cemal Aram, Aali Yeşilova, Oğuz Tuncay, Ahmet Akdağ ve Mustafa Erol ve ben kendi branşlarımız dahilinde hemen her sınıfta müziği ve müziğin ifade gücünü hem teorik hem de pratik olarak göstermeye çalıştık. Açıkçası çocuklarla çok da eğlendik. Şimdi bu proje bir adım daha öteye taşındı, okul bünyesinde arzu eden çocuklarla ses, flüt korosu ve küçük bir orkestra çalışmasına başladık.

***

Kendi payıma düşen ‘ses korosu’ çalışması oldu. 3. ve 4. sınıflarla haftanın 3 günü çalışma yürütüyorum ve çocuklara yeni şarkılar öğretiyorum. Çocukların coşkusu ise neredeyse hemen her seferinde gözümün yaşarmasına neden oluyor. “Size bugün yeni şarkılar öğreteceğim” dediğimdeki heyecanları ise tarifsiz. Teneffüslerde yanıma gelip öğrettiğim şarkıları hep bir ağızdan söylüyorlar. Onların bu coşkusu, sevinci ve motivasyonu hayattan bezmiş bir insanı bile hayata yeniden bağlayabilir. Bu sayede kurumuş bir ağaç bile yeşerir. Alanım olan ‘müzikoloji’ gereği ise onlara naçizane ve ister istemez biraz terminoloji de öğretiyorum. ‘Kakafoni’ kelimesini ilk duyduklarındaki kahkahalarını duymanızı isterdim. Onlara müziğin, hayatın bir parçası olduğunu öğretmek o kadar büyük mutluluk ki. Bu projelerin sürekliliğini sağlamak tam da bu nedenle hepimizin görevi diye düşünüyorum.

***

Son olarak uzun zaman önce unuttuğumuz çocuk şarkılarının naifliğini yeniden fark etmek ve onlarla yeniden bunu yaşamak ve onlara yaşatmak gerekliliğini ekleyeyim. 

***
‘Eşitlik’, ‘özgürlük’, ‘kardeşlik’, ‘doğa’, ‘barış’, ‘doğayla barış’ ve insan olmaya dair elimizden, dilimizden, sesimizden dökülen, dökülebilen ne kadar  kavram varsa onlara müzik yoluyla öğretmek yeni neslin/ nesillerin karakterini belirlemekte oldukça önemli.

Sözleri Tahsin Saraç’a müziği ise Yalçın Tura’ya ait ‘Çocuklar Kardeş Oldumu’ isimli şarkı hissettiğim ve hissettirdiklerimi gayet güzel anlatıyor:

“Daha bir ballanır uyku
Çocuklar kardeş oldumu.
Barışır artık kurt, kuzu
Çocuklar kardeş oldumu.

Düşler denizine doğru
Mutluluk, bir yelken açar.
Her yürek bir altın pınar,
Çocuklar kardeş oldu mu.

Daha bir ışıldar akarsu
Çocuklar kardeş oldumu.
Kucaklaşır batıyla doğu,

Çocuklar kardeş oldumu.” 


(Datça Life, Haziran 2017)

11 Ağustos 2017 Cuma

“Kışın gelişi yazdan belli olur”



Ön not: Güneyde mekancı olmak da müzisyen olmak da zor iki gözüm… Nedenini arayanlara bizzat deneyimlediğim biraz ipucu.   
Bu yazıda birkaç meseleyi özetlemeye ve bir potada eritmeye çalışacağım. Umarım meseleye uzak olanlar için bile açıklayıcı olabilirim.
----

İstanbul’dan bakınca her şeyin ‘Güney Şeridi’nde ne kadar iyi gittiğine dair görüşüm vardı. İstanbul’da sahneye çıkan çoğu grup ve hatta dahası güney sahillerinde de sahneye çıkıyor, sosyal medya konser fotoğraflarıya yıkılıyordu. Bundan 2 ya da 3 yıl kadar önce bir konser projesi yapmak için mekan ve belediyelerle görüştüğümde bir parça mevzuya aymıştım. Üstelik ses sistemimizi kendimiz götürecek, kaşe de talep etmeyecektik. Hatta elektriğimizi bile kendimiz üretecektik. Bir yandan oldukça önemli olan bir meseleye, ‘bireysel alternatif enerji kullanımı’na farkındalık yaratacaktık. Ne kadar uğraştıysak olmadı. Belki aynı koşullarda bir pop star projeyi yapsaydı önüne kırmızı halı dahi serilirdi. Varan 1: müzisyenler arasındaki eşitsizlik, varan 2: paranın dönmediği konser, konser değildir. 

———

Geçtiğimiz günlerde, bu yazıyı -daha umutlu bir noktadan hareketle- tasarlarken bi arkadaşla konuşmuş, güneyde neler olup bittiğini yazmak istediğimi söylemiştim. O da bu meseleyi merak ettiğini söylüyordu. O zaman sezon daha mı iyiydi, neydi bilmiyorum, yukarıda da yazdığım gibi çok daha umutluydum. Her geçen gün umudumu yitirdim diyebilirim. Bunların başında da yaşadığım yer olan Datça’nın yaz, kış müzik etkinliği düzenleyen tek mekanı olan ve sahne arkasından sahnesine kadar içinde bulunduğum, mutfağına kadar girdiğim, zaman zaman aile gibi hissettiğim bir mekanın adım adım çöküşüne tanıklık etmek geldi. Birçok konseri iptal etmek zorunda olduklarını gördüm. Koskoca mekan, şahane ses sistemi, güler yüzlü çalışanlar…Hiçbiri konserlerin iptal olmasına engel olamadı ve bir mekan elimizden yitip gitti, gidiyor. Belki gelen gruplar rider’ına viskiyi bir şişe daha az yazmış olsaydı… Ya da belki mekan üzerinde daha stratejik çalışılsaydı… 

Keşke… 

————
Müzisyenlerle sezonluk anlaşmalar yapıp anlaşmaları (yazılı da olmadığı için belki) fesheden, onları yarı yolda bırakan mekanlara tanıklık ettim. Üstelik anlaşma yapılan müzisyenler aldıkları sözlü garanti neticesinde iş yapabilecekleri diğer alternatiflerle bağlarını çoktan kesmişlerdi. Yetmezmiş gibi aynı gün içinde “Bugün bizim mekanda çalar mısınız?” diye arayıp performansa birkaç saat kala iptal eden mekanlar da gördüm. Bunların bir müzisyenin başka bir yerde iş yapmasının önüne de engel olduğunu bizzat tecrübe ettim.

——-
Son dönemde yaşadığım en ilginç konulardan biri ise her biçimde yapılacak işe köstek olup sesçisinden, mekanına, müzisyeninden menajerine kadar ortalığı karıştıran ‘küçük’ insanlar oldu. Yapmaya çalıştığım konseri yapamayayım diye tehditler savrulduğunu söylemem gerekiyor. Gıyabımda birlikte çalıştığım insanlara da beni hiç tanımayan o ‘küçük’ insan(lar) tarafından hakaretlerle anıldım. Şükür ki birlikte çalıştığım herkes son derece dirayetliydi ve konserimizi yüz akıyla yaptık. 

——-

İş bilmez insanlarla iş yapmaya çalışmak oldukça güç -ben de iş biliyorum diye gerinmiyorum, zaten herkes her nasılsa gelişine vuruyor ve işler de hasbelkader yürüyor-. Mekanlarda durum böyleyken sürekli konser, bar performansı ya da canlı müzik işlerini (hepsi birbirinden farklı şeyler) ehten püften meselelerle iptal edip mekanları yarı yolda bırakan müzisyenler de yok değil. Bunların içinde 50 lira daha fazla ödediği için aynı gün içinde gig’ini başka mekana taşıyan amiyane tabiriyle ‘esnaf müzisyenler’in tavırlarına da denk geldim. Olmadan “Oldum” diyen, küçük dinletilerine ya da eğlence müzikleri yaptığı performanslarının adına “Konseeer!!!” diyen müzisyenlerle de mesaim oldu. Üç kişilik bir gruba, üç şişe hard likörün en hasını, ılık ıslak havlusunu, beş yıldızlı otelde sınırsız konaklama talebini de ekleyen müzisyenler duydu bu kulaklar. Olumlu anlamıyla mütevazilikte sınır tanımayan müzisyenler de var elbette. Şükür ki varlar. Farkındalıkları yüksek müzisyen, menajer ve mekanlar olmasa herhalde halimiz hepten dumandı. İyi ki varlar!

———-

Öte taraftan, OHAL’iyle, yasaklarıyla daha da önemlisi anlamsız korkusuyla yaşayan bir toplum içinde, neredeyse bütün yıl borcunu ödeyeceği tatilinde keyifli ve bütçesini aşmak istemeyen bu yüzden çekirdek ve dondurmayla tatilini tamamlayan bir turist furyası güney şeridini sarmış durumda. Bu işin acı tarafı ya, ‘tatil yapmayı bizden öğrenecek değiller’. Bunu tersini çevirmeye hangimizin gücü yeter bilmiyorum. 

———

Başta Kabak olmak üzre, Bodrum, Datça, Kaş, Akyaka, Fethiye gibi yerlerde ticari kaygıyı müziğin önüne koymayan ve halen konser mekanı olarak ayakta durmaya çalışan ‘sahne’ler var. Sayıları parmakla gösterilecek kadar az. Bir kısım müzisyenin bu mekanlarla dayanışma içinde olduğunu biliyorum. Bu işin sevindirici tarafı. Ama sanırım daha fazla olmalı. Kaprisleri bir kenara bırakmanın verilebilenden fazlasını istememenin tam zamanı. 
——-

Anlaşıldığı üzre herkesin fesini önüne koyup düşünmesi gerekiyor. Müzisyenleri / menajerleri mekanlarla, mekanları da müzisyenlerle / menajerlerle iş birliği içinde olmaya çağırıyorum. Kimsenin artık ‘birleşik cephe’de olamayacağını yakın bir zamanda idrak etmiş olmama rağmen bir kez daha çağrı yapmayı en azından bireysel olarak hakeden, gerçekten müziğe emek veren mekanlarla dayanışmaya çağırıyorum. 

Sezon henüz bitmedi elbette. Ama seneye daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya gelmemek için acil bir eylem planı yapmamız şart. Şu anda tatil yerlerini etkisi altına almış karamsar havanın yarın İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde yaşanacak sıkıntıların öncüsü olduğunu söylemekte de yarar görüyorum. “Kışın gelişi yazdan” belli olur. 


———-

Bu arada tüm sıkıntılı zamanlara inat devam eden Zeytinli Rock Festivali, Kuşadası Gençlik Festivali, Nilüfer Fest, Çukurova Rock Festivali, Bozcaada Caz Festivali ve daha nice festivalleri ayakta alkışlıyorum. 

-——


Müziğimiz, konserimiz, dinletimiz, bar performansımız bol olsun!

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...