9 Nisan 2020 Perşembe

Karantinada dinleyebileceklerimiz no. 1 (çocuklar için)

Dancing Kids - Ana Sayfa | FacebookEvde çocuklarıyla birlikte zaman geçiren ebeveynler için bir play list oluşturdum. Çünkü müzik ve dans bağışıklığımızı güçlendirir.

Karantina günlerinde çocuklarınızla birlikte dans edip eğlenebileceğiniz şarkılardan oluşturduğum liste aşağıda.

Keyifli dinlemeler, sağlıklı günler.

Bol bol da eğlence...



Müzikle iyileşiyoruz no. 21

HEYKEl Instagram posts - Gramho.comKarantina günlerinde telefonlarımıza daha fala sarıldık, internet ortamlarında daha fazla turlar olduk. İşi gücü dışarıda olan ve bu süreçte işsiz kalıp elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen, kitapla, filmle, müzikle kısacası sanat ve bilimle ilgili üretim ve tüketim konusunda kendisini eğlemeyi pek de beceremeyen arkadaşlarımız başkalarının hayatları ya da Korona'nın serbest salınımı üzerinden kendi varoluşlarını dozunu arttırarak devam ediyorlar. Sözüm senden içeri benden dışarı. Bu yüzden de sakinlik diliyorum herkese…

Bugünün yazısı ve şarkısı hayat denen oyunun bir sonraki aşamasının daha da şiddetli olmaması için kırıp kıçımızı oturduğumuz gibi dilimizi de tutmamızın bizi oyundan düşürmeyeceğini söylemeyi hedefliyor. Ayrıca “Bütün hikayeyi bilmiyorsan kapa çeneni” diye bir söz olduğunu da bir kez daha hatırlatmak isterim. 

“Bilmem kimin kızında korona çıkmış”, bilmem nereden bilmem nereye nakil yaptırmış”, “Devlet şunları şunları düşünüyormuş”, “Yarın sokağa çıkma yasağı gelecekmiş”, “Marketleri yağmalamaya başlamışlar”, “Kirasını ödemeyen kiracılar kapı dışarı edilecekmiş”,  "Covid- 19'un aşısı bulunmuş", "Binlerce insan ölmüş", "Ölümlerde yaş sınırı yokmuş", miş miş de miş miş… 

Bilenler bilir “History” kelimesi bile iki anlama geliyor: “Tarih” ve “hikâye”. İkisinde de “miş”li geçmiş zaman kullanılır. Gördüğümüze dahi inanmamamız gereken böylesi bir dönemde siz siz olun size gelen “miş”li, “muş”lu cümlelere en azından akıl sağlığınız açısından pek inanmayın, anda kalın, anın tadını çıkarın. Karantinada birlikte kaldıklarınıza sarılın.

Virüs bu hem de biliminsanlarının ilk kez karşılaştığı bir virüs sağı solu belli olmaz.  


Dedikodu sadece kötülüğü körükler, kaygıyı arttırır, kaygı bağışıklığı düşürür. Gayya kuyusuna düşmeyin, orada umudu bulamazsınız. Size dedikodu ile  gelene de “Geç bunları…” deyiverin. Tıpkı Levent Yüksel'in 1993 yılında piyasaya sürülen "Med Cezir" albümünde yer alan "Dedikodu" isimli şarkıda söylediği gibi. 



Dedikodu

Kim söylemiş beni Süheyla'ya vurulmuşum diye 
Kim görmüş ama kim Elene'yi öptüğümü 
Yüksek kaldırımda güpegündüz 
Melahat'i almışım da sonra Alemdar'a gitmişim öyle mi 
Onu sonra anlatırım fakat 
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda 
Güya Galata'ya dadanmışız 
 Kafaları çekip çekip orada 
Alıyormuşuz soluğu 
 Onu da sonra anlatırım 
 Ya o Mualla'yı sandala atıp 
 Ruhunda hicranını söyletme hikayesi 
 Geç bunları anam babam geç bunları 
 Bir kalemde bilirim ben yaptığımı...

8 Nisan 2020 Çarşamba

Müzikle iyileşiyoruz no. 20

Bugün size Datça’da bir pizza dükkanı olan, her daim dayanışmayı örgütleyen, herkese elinin kolunun yettiğince koşmaya çalışan bir adamdan ve yapmaya çalıştığı Robin Hood’luktan bahsetmek istiyorum. Bundan birkaç hafta önce dükkanını sadece çorba yapmak ve bunu da ihtiyaç sahiplerine dağıtmak üzere açtı. Kolonya, maske ve aşa ihtiyacı olanların bir listesini çıkardı, eli kolu yeten gençleri bir platformda topladı ve onlardan bir tim kurdu. Bu küçük ordusuyla sadece çorba dağıtmadı, yaş sınırı yüzünden sokağa çıkma yasağına takılan yaşlıların günlük dertlerini de dinledi. En hijyenik koşullarda sevgisini, saygısını, hürmetini de katarak yaptığı çorbaları dağıttı ve dağıtmaya da devam ediyor. Cebi değil, yüreği zengin insanların varlığı bizi diri tutacak biliyorum/biliyoruz. 

Muhtemelen o bunu yazmış olmamdan hiç hoşnut olmayacak ancak yine de konudan haberdar olmanız ve hatta belki yaptığı şeyin dayanışma adına farklı mahalleler, sokaklar hatta büyükşehirlerdeki apartmanlar açısından örnek oluşturmasına farkındalık yaratmasını istiyorum/istiyoruz.

Kiralarımızı ve faturalarımızı nasıl ödeyeceğimizi bilmediğimiz bir dönemde dayanışma ağını büyütme ve hayata birlikte tutunma gerekliliği duyan herkese bin şükür.  “Komşum açken ben tok yatamam” diyen herkese bin şükür. Böylesine zor bir dönemde empatisini genişleten herkese bin şükür.  

Günün yazısını, sabah attıkları mesajlarıyla belirleyen ve bu yazının neredeyse kolektif bir yazı olmasını sağlayan arkadaşlarımın da varlığına şükretmeden bitirmek istemiyorum. 

Bu yazı da, parça da kolektif bir şekilde, dayanışmayla yazıldı.

Çünkü dayanışma kazanacak! 


Çünkü Pierre Joseph Proudhon’un  mülkiyeti sorguladığı kitabı  "Mülkiyet Nedir?” kitabında verdiği “Mülkiyet hırsızlıktır!” cevabı, sözü ve görüşü hiç bu kadar gerçek olmamıştı. 

Distopyanın göbeğinde yaşadığımız bugünlerde sevgili dostumuz, Datça’nın Robin Hood’u pizzacı/aşçı, umut insanı Murat Balıkçı nezdinde bütün ütopyacılara selam olsun. 



Imagine

Imagine there’s no heaven’
Cennetin olmadığını hayal et

It’s easy if you try’
Eğer denersen bu kolay

No hell below us’
Altımızda cehennem yok

Above us only sky’
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü var

Imagine all the people
Hayal et bütün insanların

living for today...
bu gün için yaşadığını...

Imagine there’s no countries’
Hiç ülke olmadığını hayal et

It isnt hard to do’
Bunu yapmak zor değil

Nothing to kill or die for’
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok

No religion too’
Ve din de yok

Imagine all the people
Hayal et bütün insanların

living life in peace...
hayatı barış içinde yaşadığını

Imagine no possesions’
Mülkiyetin olmadığını hayal et

I wonder if you can’
Yapabilir misin merak ediyorum

No need for greed or hunger’
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok

A brotherhood of man’
İnsanların kardeşliği

Imagine all the people
Hayat et bütün insanların

Sharing all the world...
Tüm dünyayı paylaştığını

You may say Im a dreamer’
Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin

but Im not the only one’
ama tek ben değilim

I hope some day you’ll join us’
Umarım bir gün sen de bize katılırsın

And the world will live as one
Ve dünya yekvücut olarak yaşar

7 Nisan 2020 Salı

Müzikle iyileşiyoruz no.19


V for Vendetta (film) - VikipediMaskelerimizi nasıl ne zaman hangi koşulda ve ne amaçla takacağımızı çoğunuz anlamışsınızdır. Ben henüz o noktaya gelemedim. Dünya Sağlık Örgütü “Maskeyi sadece hasta olanlar taksın” derken, bizim birden bire maskelenmemizi hiç anlamadım. Konunun ciddiyetini ise marketlere maskesiz kişileri almadıklarında idrak ettim. Bir yandan taktığımda elimi yüzüme daha çok götürdüğümü çünkü o sentetik şeyin aslında alerjik bir etkisi olduğunu fark ettim. Sonra maske imalathanesine ilişkin bir takım fotoğraf ve videolar gördüm. Çoraptan, dondan, ondan  bundan maske yapım videoları da cabası. Bir de 50 kuruş olan maskenin en az 5 liralardan satılıyor olması ne kadar da acı verici. 

Bir de eldiven kısmı var. Ona hiç alışamadım. Yıka kardeşim ellerini, naylonun içinde daha çabuk üremiyor mu bakteri? Bunu söylemişken pazarlarda her şeyin poşetle satılıyor olma kısmı ve zavallı sebze meyvelerin nemden ve ısıdan buharlaştıkça daha fazla bakteri ve virüse ev sahipliği yapma olasılığının artabileceğini düşündüm. Eminim pek çoğumuz düşünmüş hatta konuya ilişkin yazmıştır da…

Neyse konumuza dönelim dün günlerden pazartesiydi ve işi gücü olan, pek çok insan Datça içinde merkezde sokaktaydı. Herkesin ağzında maske, gözünde gözlük vardı. Çoğu arkadaşımı tanıyamadım. Sonra da aklıma Yeni Türkü’nün “Maskeli Balo” şarkısı geldi. Dedim ki “Murathan Mungan bu şiiri, Yeni Türkü de şarkı halini herhalde bugünler için yazmış”. 

“Hayata baksana takmıyor kimseyi
Hiçbir şey diriltmez artık geçmişi…”

Maskelerimizi yakacağımız, bir daha takmak zorunda kalmayacağımız, sağlıklı günlere az kaldı. 

Umut maskenin altında!

Not: Bu süreçte her ne kadar "V maskesi" takmasalar da Robin Hood'luk yapan sağlık emekçilerine, belediye çalışanlarına, kapı kapı dolaşıp çorba, yemek, maske yapıp dağıtan gönüllülerimize bir daha teşekkür ediyorum. 



Maskeli Balo

Yaredir sinede eski sevgili
Eski sevgili eski günler
Hayata baksana takmıyor kimseyi
Hiçbir şey diriltmez artık geçmişi
Yaredir yine de
Yaktım gemilerimi
Dönüş yok artık geri
Tak etti canıma bu maskeli balo
Bu maskeli balo
Ve onun sahte yüzleri

Yaredir sinede eski sevgili
Ne yapsan kolay unutulmaz
Ağlama geçmişe yaşadık bitti
Anılar bizi yalnız bırakmaz
Yalnızız yine de

6 Nisan 2020 Pazartesi

Müzikle iyileşiyoruz no.18

Müzikle iyileşiyoruz 18. gününe geldi. Açık çağrı yaptığım müzisyen, DJ, organizatör, menajer, müzikolog, rodi kısacası müzik insanı olan arkadaşlarımın da seçkilerini önümüzdeki günlerde okumaya ve dinlemeye devam edeceksiniz. 

Bugünkü seçki de naçizane bendenizden. Kafamın içinde bambaşka türde bir parça ile uyumuş, sabah ise bambaşka bir şakı ile uyandığım halde yüreğimden bugünün şarkısı olarak “Kendine İyi Bak” geçti ve sizinle onu paylaşmak istedim. 

20 günü devirdiğimiz karantina günlerinde, distopik film ve kitaplarda birbiriyle buluşmak için çabalayan buluştuğunda ise sadece iki yabancı kadar kelam edip bakışlarıyla aşklarını anlatamaya çalışan hasret çeken sevgililere dönüştük. Üç kişi bir araya gelinse olay oluyor. Dokunmayı seven bir toplum olarak birbirimize sarılamamamız, dokunamamanız ise anksiyetelerimizi arttırıyor. Birbirimizi özledik. Birlikte çalıp söylemeyi, içmeyi, dans etmeyi…Sarılmayı, en çok da sarılmayı özledik. 

Kavuşacağımız günler çok uzak değil diye düşünüyorum. Ama yine de o zamana kadar özlediğimiz her şeye ve herkese söyleyebileceğimiz güzel sözler, şarkılar olduğunu da hatırlatmak istedim. Günün şarkısı özlem çekenlere geliyor. 

“Su akar yatağını bulur!” ya da Datçaca “Olu gide!”

Parça çok sevdiğim bir grup olan Komik Günler’den geliyor. Grubun 2014 yılında yayınladığı “Kurtların Arasında” albümünde yer alan bir Ahmet Kaya şarkısı “Kendine İyi Bak” sizlerle…

Önce kendimize iyi bakıyoruz. Sonra özlediğimiz kim varsa arayıp kendilerine iyi bakması gerektiğini hatırlatıyoruz. Hatta belki yıllardır sesini duymadığımız dostlarımıza, neden küskün olduğumuzu hatırlamadığımız küslerimize içten bir selam çakıyoruz. Onlara, onları düşündüğümüzü hatırlatıyoruz. Tıpkı şarkıda dediği gibi…

“Şu kahpe dünya seni bana düşman eder mi
Dostluklar birden biter mi 
Bir kardeş selamında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi”


Kendine İyi Bak

Yan yana geçen geceler unutulup gider mi
Acılar birden biter mi
Bir bebek özleminde seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi.

Suya hasret çöllerde beyaz güller biter mi
Dikenleri göğü deler mi 
Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi.

Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur,
Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur, 

İçimdeki fırtına, kör kurşunla diner mi
Kavgalar kansız biter mi
Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi

Şu kahpe dünya seni bana düşman eder mi
Dostluklar birden biter mi 
Bir kardeş selamında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi

Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur,
Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur

4 Nisan 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 17

Müzik Hayvanı’nın kurucusu, Yakaza Ensemble’ın multi enstrümanisti, müzik ve hatta hayat yolundaki yoldaşım, Eray Düzgünsoy’dan geliyor günün yazısı ve müzik seçkisi. Müzisyen cephesinden ele alıyor konuyu biraz daha içselleştirerek ve 9 Aralık 2014’te yazdığı bir yazıyı, aşağıda linki bulunan parçayı da ekleyerek, müzikle iyileştiriyor bizi. Aklımız selim, ruhumuz sağlam, dirayetle duruyoruz, üretmeye de devam ediyoruz. Hem de her zaman olduğu gibi… 
Eray'ın bizim için seçtiği parça ise İsveçli kompozitör, Åke Parmerud'a ait. Kulaklarınızın ve yüreğinizin her daim yeni tınılara açık olması dileğiyle...


“En mükemmel felsefeyi keşfettiğimi zannetmiyorum. Ama halis olanını anlayabildiğimi biliyorum.”
John Berger’in ‘Bento’nun Eskiz Defteri’nde Spinoza’dan alıntıladığı son söz bu. Spinoza gibi pek çok düşünürün hakikat arayışında yine öne çıkan bir durum. Sezişler...

Henüz keşfedememiş olmanın ya da bulamamanın verdiği mahcubiyetle insanın kendine bile zor söylediği sezişler. En azından yolda olmanın göstergesi olan, niyeti belli eden yakarışlar...

İnsanın bir hayali cisme büründürüp ona türlü sıfatlar yükleyerek ortaya koyduğu bu tuhaf duruma inanmasının yanında bir arayışın peşinde olması gerçeken ne kadar önemli. Yapılacak işin halis olması konusunda ne kadar da büyük bir adım. 

Bir müziği de sahtesinden ayıran bir özellik olarak ele alalım. Basitleştirerek... Her şeyden kötüsü herhalde kendine yalan söylemek oluyor diğer yandan. Kendi kendine kendini gizlemek oluyor diğer yandan. Hal böyle olunca ‘sahte’ başlıyor kendini duyurmaya. Öncelikle, usul usul yanaşıyor küçük cümlelerle. “Müzik” diyorsun. Tamam başlıyorum bestelemeye. Sonra inanıyorsun ona. Bir kabilenin ayak işçisi gibi her şeyden uzak oyuveriyorsun o putu. Sadece işin olduğu için. Puttan bile uzak...

Halbuki o ayak işçisinin de bir ‘kendi’ var. O işçiliğindeki dirayeti ele veriyor bunu. Sabrı, sükuneti. Kendisi de o işte. Sanki yoldaymış da haberi yokmuş gibi. Çoğu müzisyen de bu şekilde, çoğu insan gibi. Öyleyse neden bu yalan?

Kendi serüveninin peşine taktığın herşeyle beraber yok olup gitmesi. Evet işte burada kayboluyoruz. Kendimizde kaybolmak yerine bir başka diyarda açmayı bekleyen çiçek gibi. Ne mümkün?

Burada! İşte tam burada! En mükemmelini keşfettiğini zannetmeyen ama peşinde olan Spinoza’ya saygım bir kat daha artıyor. Kendini arayan birinin kendine olan samimiyeti zaten herşeyi halis kılıyor..."








Karantina günlerinde müzik söyleşileri no. 1 Esra Kayıkçı



Esra Kayıkçı'yı bundan birkaç ay önce keşfetmiştim. Dupduru sesini ilk dinlediğimde sevdiğim Esra'nın bir de "müzikoloji ailemiz"in ferdi olduğunu -ki aslında kendisi Bahçeşehir Üniversitesi'nde Caz Yüksek Lisans Bölümü'nde Ses Teknolojileri'nde pek kıymetli öğretmenim  Alper Maral'la çalışmıştır-  öğrenince kanım iyice ısındı. Karantina günlerinde üretimlerimizin yoğunlaştığı haberlerini birbirimize verirken de 2 yeni parça yaptığını öğrendim ve dayanamadım sorularımı yönelttim. Kırmayarak, sabırla cevap verdi. İşte "Karantina günlerinde müzik söyleşileri" serisinin ilkiyle Esra Kayıkçı karşınızda.



Müzikle ilişkin ne zaman başladı?

Küçük yaşlarda başladı; birçok çocuk gibi ben de evde sürekli şarkı söylüyordum. Sonra eve bir org alındı ve duyduğum müzikleri org ile çıkarmaya ve saatlerce çalmaya başladım.


Kontrbas çalıyorsun, her anlamda ağır ve büyük olan bu enstrümanla ilişkinden bahseder misin?

Bundan tam 9 yıl önceydi; kontrbas çalmak istediğimi fark ettim ve bir kontrbas aldık. Bas gitar çaldığım için bir şekilde çalabileceğimi düşünmüştüm; ama gitar ve yaylı bir müzik aleti bambaşka iki dünya tabii. Öncelikle sesini çok ama çok sevdim; ayna karşısında yay ile çalışmak, egzersizlerini bile yapmak çok hoşuma gidiyordu. Bilgi ve deneyim olarak onu bir yere getirebilmek ise bir hayli zaman aldı. Büyük bir enstrüman olması çalarken ona sarılmak ve bu titreşimi hissetmek müthiş bir duygu.


Elif Çağlar, Randy Esen, Sheila Jordan, Mark Murphy gibi isimlerle çalıştın. Biraz deneyimlerinden bahseder misin?

Elif Çağlar’ın ve Randy Esen’in bana kattıkları, dostlukları, sevgileri bir hazine gibi benim için. İlk katıldığım workshop Sheila Jordan’ın workshop’uydu. Şarkı söylerken ne kadar heyecanlandığımı anlatamam. Sheila’nın hataya bakışı, tüm hayatı boyunca edindiği tecrübeleri bizimle paylaşması müthişti. Müthiş Mark Murphy’nin anlattıklarını dinlemek ise paha biçilemezdi.

Yurtdışı deneyimlerin de var ve hatta çok özel isimlerin karşısında şarkı söylemişliğin ve ödül almışlığın da…

Montrö Caz Vokal Yarışması’nda yarı finalist olarak sahne aldım. Jüri üyelerinden biri Angelique Kidjo idi. Orada olmak, o sahneyi solumak istemiştim ve bunu yaşamış olmaktan dolayı çok mutlu hissediyorum. Onun ardından Made in New York Jazz Yarışması’nda vokal kategorisinde birinci oldum ve Lenny White, John Benitez ile New York’ta sahne aldım. Söz konusu müzik olduğunda yarış, yarışma kelimeleri çok uygun düşmüyor; ama böyle organizasyonlara katılmak müthiş bir tecrübe sağlıyor insana.

Pek çok farklı alanda çalışmaların olduğunu biliyoruz. Mesela arkeoloji…

Ortaokuldan beri arkeoloji ile ilgili haber küpürlerini kesip saklıyor; bir kazıda olmak, çalışmalar yapmak nasıl bir duygu olduğunu merak ediyordum. Bu duyguyu ilk defa Allianoi Antik Sağlık Merkezi’nde yaşamış oldum. 4 yıl boyunca her yaz kazı çalışmalarına katıldım. 2018’de de ‘Antik Dönemde Kadın ve Müzik’ başlıklı bir tez çalışması yaptım ve sevgili hocam Işık Şahin ile birlikte onu bir kitaba dönüştürdük. Her şey yolunda giderse birkaç ay sonra basılmış olacak.


Albüm süreci nasıl gelişti?


Albüm fikri içimde hep vardı. Eşim Hakan Kamalı’nın beni harekete geçirmesi ile gerçekleşti. Zaten yapmak istediğim bir çok şeyi onun sayesinde, onun desteğiyle yaptım diyebilirim. Albüm sürecinde bir başka destekçim liseden beri yakın arkadaşım Mehmet Karadağ. Yıllar önce: ‘şöyle bir şey yazdım bunu şarkı yapabilir miyiz?’ demişti. Ben de o anda onun melodisini söylemiştim. Bazen böyle mucizeler olabiliyor hayatta. Ondan sonra diğer şarkılarıma da kattıkları ile içime sinen bir ilk albümüm olmuş oldu. Albümün prodüktörü ve aranjörü Ercüment Orkut’un emekleri ile birlikte.

Parçalarının oluşum sürecinden bahseder misin?

Şarkı yazmak, bir melodi yazmak beni çok heyecanlandırıyor ve çok mutlu ediyor. Gerçekten yaşadığım anı doya doya yaşıyormuşum gibi hissettiriyor. Bazen hiç beklemediğim anda geliyor bu melodiler, bazen de derinlerden bulup çıkarmak gerekiyor belki.


İki yeni parça yayınladın. Onların oluşum sürecini anlatır mısın?

Ben single/tekli/ikili fikrinden çok albüm fikrini seviyorum aslında. Şarkıların bir bütün olduğunu düşünüyorum. Ancak yeni yayınladığım “Kelebek Orkide” ve “Sağım Solum Yokluğun” şarkıları 2017’de yazıldı ve onları aslında 2018’de yayınlamak istiyordum ve hemen akabinde 2. albüm gelecekti; ancak çeşitli nedenlerden planladığım gibi olmadı. Yine de bazen her şeyin kendi içinde bir zamanı olduğunu düşünüyorum.


Türkiye'de hem cazcı hem de kadın olmak daha doğrusu kadın cazcı olmayı olumlu ve olumsuz yanlarıyla tarif edebilir misin?



Caz müzisyeni olmak bir seçim ve bu seçimde uzun bir yolda sabırla çalışıp kendini sürekli geliştirmek var. Bu hem çok güzel hem de bazen çok yorucu. Şarkı söylediğim kendi projem dışında 2017’den beri de başka arkadaşlarıma kontrbas çalarak eşlik ediyorum. Kontrbas çaldığım için genellikle herkesin desteğini ve yardımını gördüm. Bu çok güzel bir duygu.


Bilge Günaydın'ın son albümünde de bir parçada varsın. O süreç nasıl gelişti?

Bilge ile 3 yıldır birlikte çalıyoruz. Snow bu parçayı uzun zamandır seslendiriyorum, dolayısıyla Snow artık benim de bir parçam oldu. Bilge için çok değerli bu ilk albümde yer aldığım için de çok mutluyum.


Biraz müziğin dijitalleşmesinden bahsedelim mi? Sence müziğin dağıtımının dijitalleşmesinden sonra neler değişti? Kendi cephenden biraz durumu anlatabilir misin?


Ben de kullanmama rağmen yine de tam olarak müzik dinliyor gibi hissedemiyorum. Bir CD ya da bir plak hissini vermiyor dijitalden dinlemek. Son iki yılım Türk caz tarihinin önemli ismi Emin Fındıkoğlu’nun yanında geçti. Onun yanında zaman çok güzelleşiyor. Plaklardan müzik dinleyip müziğin güzelliğini birlikte keşfediyoruz.

Evlerimize çekildiğimiz bugünlerde karantina zamanların nasıl geçiyor? Yeni üretimler var mı?

Son günlerde, son bir hafta da özellikle çalışma disiplinimi yeninden kurmayı başardım. Haftalık program yapıp onları uyguluyorum. Kontrbas çalışıyorum, öğrencilerimle Skype üzerinden ders yapıyorum, şarkı söylüyorum. Pencereden kuş fotoğrafları çekiyorum. Yeni üretimler küçük küçük var ama tam olarak yeni bir şey yapmaya konsantre olamadım şu an.

Bu süreç sana nasıl hissettiriyor?

Alışmaya başladım ama bu duygu ile yaşamak bazen kolay değil, yine de umutlu olmayı deniyorum.


Bu durum uzun sürerse sence müzisyenleri neler bekliyor?

Sadece müzisyenleri değil birçok farklı alanı etkileyecek bu durum; ama buraya olumsuz kelimeler yazmak istemiyorum.


Eklemek istediklerin var mı?

Herkes kendine iyi gelen şeyleri mutlaka bilir. Bu zamanlarda o iyi şeyleri yapmak faydalı olacak bence.




Takip için: https://www.youtube.com/watch?v=dnyyTkrOcxY
                  https://www.instagram.com/esrakayikci/?hl=tr

3 Nisan 2020 Cuma

Müzikle İyileşiyoruz no.16

Geçtiğimiz haftalarda Spotify’da Barışarock’ta sahne alan müzisyen ve gruplardan oluşan bir play list hazırlamış ve yine hayıflanmıştım “Neden Cümbüş Cemaat yok?” diye. Bazen parçalarını çalmak istiyor, Youtube kayıtlarından başka bir şey de bulamıyordum. Tony Gatlif’in “Djam” filmine yaptıkları kayıt hariç. Onları canlı dinlemek dışında başka bir alternatif kalmıyordu. Bunu da İstanbul’da yaşadığım sürede de Datça’ya taşındıktan sonra da becerebildim sanırım. Kah onlar geldi, kah ben gittiğimde izledim. Her defasında bu kadar mı müziğe doyulur ve bu kadar mı eğlenilir? Doyuluyormuş da eğleniliyormuş da…

Sonunda muradımıza erdik. Hem öyle böyle değil. Geçtiğimiz günlerde Cümbüş Cemaat’imiz hem de disko müziğinin kralı Shantel ile birlikte yaptıkları üç şarkılık bir EP yaptı ve onu da çeşitli kanallardan yayınladı. 

Shantel ve Cümbüş Cemaat’in biraraya gelme hikayesi tamamen tesadüfler silsilesi. Geçtiğimiz Temmuz ayında Cümbüş Cemaat Selimiye’ye (Marmaris) çalmak için giderler ve orada tatil yapmakta olan Shantel ile karşılaşırlar. Shantel grubu dinledikten sonra ise birlikte neler yapabiliriz konuşulmaya başlanır. Ortaya da henüz sadece bir kısmını dinleyebildiğimiz ancak yakında tüm albümün yayınlanacağı söz konusu EP çıkar. Kayıtlar ise Frankfurt ve İstanbul’da yapılır. 


Bu sabah da ilk klibin müjdesi geldi. “Suda Balık Oynuyor”a yapılan “bir dakikalık klip” de en az parça kadar groove ve kafa yakıcı/açıcı olmuş. Klibin yönetmenliğini Yiğit Karagöz ve Deniz Yükselci Karagöz, yapımcılığını ise Elif Mermer üstlenmiş, ortaya da şahane bir iş çıkmış. Herkesin gönüllü olarak evinde çekip gönderdiği görüntülerle oluşturulmuş.


Oldukça eğlenceli ve dikkat çekici olan kapak tasarımı da Deniz Yükselci Karagöz ve Shantel ortak yapımı. 

“Suda Balık Oynuyor” Zor günlerimizde bizi biraz 70’lerin sonuna ve 80’lere imza atan Funk çılgınlığına sürükleyip oradan da Anadolu’nun göbeğine atıyor, hatta Ege’ye ve Balkanlara  da selam çakıyor. Tam da Cümbüş Cemaat tavrı ile! Elektro bağlama ile yaylıların birbirine paralel olduğu parçada, Cem Köklükaya’nın groove’u pekiştiren şarkı söyleme biçimi de parçayı parça yapmış. “O nasıl bas, o nasıl yaylılar öyle?” diyor insan. İçim kıpır kıpır oluyor. Başta da söylediğim gibi on küsür yıldır beklediğimize değmiş.

“Suda Balık Oynuyor”un dışında albümde “Atım Araptır Benim” ve “Karakolda Ayna Var” parçalarının yorumları da bulunuyor. “Karakolda Ayna Var”da arka vokallerle beslenen Cem’in içten içten vokali insanın içine tam dokunacak oluyor, yine beat’ler ve baslarla kendine geliyor insan. 

EP’nin talihi böylesi bir dönemde yayınlandığı için bol bol tıklanacak gibi görünüyor. Talihsizliği ise bütün konserlerin durdurulmuş olduğu böylesi distopik bir ortamda Hamburg ve Babylon’da yapılması planlanan albüm lansman konserlerinin şimdilik ne zaman gerçekleşeceği konusunda kimsenin malumatının olmaması.

Bir habere göre “Shantel ve Cümbüş Cemaat, “İstanbul” albümünü, “distopik zamanlarda bir ütopya” olarak tanımlıyor”muş. Eğer böyleyse gerçekten distopyanın dibinde yaşadığımız şu günlerde yapılabilecek en iyi tanım. 

Bugünün iyileştiren parçası fırından yeni çıkmış ekmek kadar taze, çilingir sofrasında rakının alınan ilk yudumu kadar keyif verici, ona eşlik eden mezeler kadar leziz. 

"Suda Balık Oynuyor" ile hopluyor, zıplıyor, iyileşiyoruz. Karşınızda Shantel ve Cümbüş Cemaat!



“Cümbüş Cemaat ile birlikte yaptığımız işlerde onları dinleyecek ve birlikte çalışacak olmanın heyecanını perçinleyen tanıtım metinlerini de burada paylaşmak isterim. Onların müziğini tanımlamak için daha da başka söze gerek olmadığını düşünüyorum:

Cümbüş Cemaat'i özetleyebilecek en iyi örnek, bir arkadaşınızın ısrarıyla onun bir arkadaşının düğününe hazırlıksız gitmek olabilir. Üzerinizdekileri janjanlı şeylerle değiştirmeye fırsatınız olmamıştır. Düğün sahiplerini de tanıdığınız söylenemez. Ama işin iyi tarafı kimseye altın takmak zorunda değilsinizdir ve yemeklerle içkinin tadını da dilediğiniz gibi çıkarabilirsiniz. Tam ikinci kadehinize başlamışken sahne ışıkları yanar. Dönüp bir bakarsınız sahnede 8 pehlivan. Gözlerinize inanamayıp saymaya başlarsınız: pehlivan, pehlitwo, pehlithree…

Sazların çeşitliliği içinizi kıpırdandırıverir: Akordeon, keman, klarinet, davullar, darbukalar, gitarlar… Sonra pehlivanlardan sakallı ve ponponlu olanı “Elbet hepimiz öleceğiz, öyle ise şimdi bu ne gam, ne keder?” deyip bir şeyler anlatmaya başlar. Hemen ardından müzik gelir. Yanaşmaya başlarsınız kıyın kıyın; “Yunanca mı, Arapça mı bu?” diye düşünürken, huzursuz bacak sendromuna tutuluverirsiniz. Neden? Bedeniniz artık pek de sizin kontrolünüzde sayılmaz da ondan. Artık çalan müziğe bırakmıştır kendini. Siz hala “Ne diyor bu adam?” diye düşünmeye çalışabilirsiniz, aklınız sizin ve siz tutmak istediğiniz sürece başınızda.

Sonrası.. Sonrası iyilik güzellik. Artık gelini öpebilirsiniz. Geleni de öpebilirsiniz. Hatta bunun için hazırlanmış bir parça size eşlik ediyor olacak. Tek mesele baştaki çekingenlik. Ama size uzanmış eller sizi bekliyor, düğünün kimin olduğunun da önemi yok. Belki sizinkidir…”

2 Nisan 2020 Perşembe

Müzikle İyileşiyoruz no.15

Müzikle iyileşiyoruz serisi interaktif olma yolunda hızla ilerliyor. 

Bugünkü parçayı Rastafaria ateşinin kralı, Türkiye’de Reggea denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan King Seroman seçti. Hikâyesi ve parça aşağıda. 

Davetin için teşekkürler dostum. Sana katılıyorum. Evet bence de müzik iyileştirir. Buna bizzat sayısız kez şahit oldum. 2000’lerin ve 20’li yaşlarımın başlarında Nayah’da DJ/sektörlük yaparken farketmiştim ilk. Nezle veya soğuk algınlığı semptomları ile girdiğim  DJ kabinde bazen 3-4 saati bulan hissiyatlı ve danslı setlerin sonrasında adeta bir mucize gibi tüm hastalık belirtileri ortadan kalkmış şekilde ayrılıyordum… Üzerine de çıķısta Murat Çorbacısı’nda arkadaşĺarla içilen çorba ile güzel bir cila da yapınca ertesi gün olimpik bir sporcu gibi uyanıyordum. Hiç ilaç kullanmadan nice hastalığı bu sekilde atlattım o dönemde. 

Tabiki bu müziğin peşinden gittim sonrasında. Daha önce peşinde olduğum bazı müzik türlerinin de peşini bıraktım. İyileştirebileceği gibi  gibi hasta da edebilir tabi müzik. 

Gerçekten de türlü türlü müzik var. Ağlatanı var, güldüreni var,  acıktıranı var. Uyutan veya dans ettiren türlerine de rastlamış olduğunuzu tahmin ediyorum. Hâl böyleyken zamana uygun bir şarkı seçmek icin arandım bugün ve müziğin harekete geçiren, eylemci yönüne güç veren İzmirli aktivist grup Praksis'in "Tekmeye Kafa" isimli şarkısına rastladım. Ayni isimli albümde yer alan  Ska Punk tavırlı bu şarkıyı, salgının ilk şoklarını atlatmaya yakın olduğumuz ve bir şeyler yapmanın vakti yaklaştığı için seçtim. Bence bu sıçışın buharı soğumadan çıkıp ilgili kişileri ilgili yerlerinden tekmelemiz gerekecek . Bize atılan tekmelere de deli cesareti gösterip kafamızı uzatmamız icap edebilir. 

Tekmeye kafa ile karşılık veren punk tavra selam. Dostluğa dayanışmaya devam. “One Love” diyerek satırlarımı sonlandırıyorum. Buyrunuz dinleyenlere gerektiğinde Tekmeye Kafa atma cesareti vermesi ümidiyle…



Tekemeye Kafa

Üç gün dedin, beş gün dedin 
Aylar oldu bi gitmedin 
SGK prim borcum coştu gitti 
Ama sen bi’ gitmedin 
Armudu da dişledim 
Çocukları üçledim 
Kafiye olsun diye yazdım sanma 
Ama sen bi’ gitmedin 
Yok mu, yok mu 
Tekmeye kafa atan yok mu? 
Yok mu, yok mu 
“Bu düzen batsın!” diyen yok mu? 
Üç gün dedin, beş gün dedin 
Aylar oldu bi’ gitmedin 
Fatura, kira, eksi bakiye uçtu gitti 
Ama sen bi’ gitmedin 
İki sarı, bir kırmızı 
Üç korner, bir penaltı mı 
Buraya söz yazamadım gitti 
Ama sen bi’ gitmedin 
Yok mu, yok mu 
Tekmeye kafa atan yok mu? 
Yok mu, yok mu 
“Bu düzen batsın!” diyen yok mu?

Covid-19 ile deliriyor ama müzikle iyileşiyoruz sayıklamaları 1

“Müzikle iyileşiyoruz” gibi bir seriyi yapıp sürekli umuttan bahsettiğimden olsa gerek beni az tanıyanlara küçük bir ara vereceğim. Bugün umudun yerini kaygı aldı.

Ağdalı kelimeler kullanmaktan çekinerek sadece içimdekileri döküp onu da çok sevdiğim bir parça ile bütünleştirmeyi ihmal etmeyeceğim. Yakın tanıyanlar ya da düzenli olarak sosyal medyadan beni takip edenler dört yıldır yaşadığım yeri ve yaşam koşullarımı az çok biliyorlar. Aslında bu, ara yazı da biraz sanırım onlara hitap ediyor gibi. Ama yine de kendinden parça yakalayabilen olursa ne mutlu bana.

Bugün tüm gezegenin yaşadığı gibi küçük bir anksiyete geçirip sonra da ne kadar şımarık olduğumla ilgili kendimi suçladım. Bir süredir hayatım epey karışıktı. Gelecek kaygısı ayyuka çıkmıştı. Bütün bunlar olurken uzaktan uzağa bir virüsten de bahsediliyor ama henüz yılan bize dokunmadığından kulak ardı ediliyor, eğlenceli hayatlarımıza geri dönülüyordu. Karmaşanın içinden sizi hep çekip çıkaran birileri vardır ki benim de kilometrelerin aramıza mesafe koyamadığı ve her daim elini uzatan, sıcaklığını avucumda hissettiğim arkadaşlarım oldu. Başımı omuzuna yaslayıp durduğum ca(ğ)nım dostlarım… 

Hiçbirimiz birkaç hafta öncesine kadar böylesi bir distopik öykünün başkarakterleri olacağımızı düşünemezdik. Umutsuzluğum kendim için değil aslında.  Benden yaşça küçükler için, 9 yaşındaki oğlum ve arkadaşları için. İstanbul’da apartman dairesine tıkılmış dostlarım için. Bunda bile ne kadar bencilim değil mi? Çünkü memleketim onlar. Benim memleketten anladığım bunlar. Sevdiklerimin olmadığı bir yer hayal edemiyorum. 

Kaygılarını yaşıyorum ey insanlık. Hasta olup son nefesimi lanet bir hastane köşesinde vermek değil korkum. Korkum geride bırakacaklarıma dair. Günlerdir uğraşıp didindiğim bahçemdeki fideleri bile düşünüyorum artık. Sorumluluğunu aldığım her şeyi düşünüyorum. Sizinle ortak paydalarda değil belki ama ortak kaygılarda birleşiyoruz. Aynı değil çoğunuzla hayat görüşüm biliyorum. basit bir siyasi meselede birbirimizi boğabiliriz bir kaşık suda ama ortak olduğumuz yer insan olmamız. 

Değişiyoruz. Değişim hep sancılı olmuştur. 

Bundan 16 yıl önce Gürcistan’a saha çalışması yapmak için gittiğimde öğrendiğim ve en çok içselleştirdiğim bayramları Peristsvelaba yani değişim bayramı olmuştu (Google’lamayın bulamazsınız). Baharda kutluyorlardı yanılmıyorsam. Değişim, dönüşüm anlamına geliyordu. Sosyal medya hesaplarımda uzunca bir süre bu adı kullandım. Hatta o zamanlar evlenmeyi planladığım(ız) adam dövmesini yaptıracaktı Gürcü harfleriyle omzuna, koluna, bir yerine (İyi ki yaptırmamışsın canım benim). 

Bugün kendimi odasında kapalı kalan Gregor Samsa gibi hissettim bir ara. Ondan belki de anksiyetelerce anksiyete yaşadım… Sonra döndüm 10 küsür yıl yoldaşlık yaptığım kişiye (meğer benden çok daha kötü durumdaymış ki saçmaladı bayağı) “Anksiyete yaşıyorum, yaşamsal döngümüzün sağlıklı devam edebilmesi (şair burada çocuuna sesleniyor) için az biraz yardım” dedim. Demesem daha iyi ama dedim bi kere… Neyse ne… Adı ifşa!

Kendim bir hastane odasına acı çekerek ölmekten zırnık korkmuyorum da başkasının ölümüne sebebiyet vermekten korkuyorum. Sistem hepimizi potansiyel katil yaptı. Burada okkalı bir küfür gerekirdi de, sol elim sağ elime yapıştırdı şamarı yazamadım. 

Değişiyoruz. Sistem değişiyor. Riyakârlık bitiyor. Seviniyorum. Ben görürüm göremem zerre umrumda değil ama bitiyor biliyorum. 

Büyük bir sınavdan geçiyoruz dostlar. Daha önce yaptığım hiçbir şeyin değeri yokmuş gibi hissediyorum. E,  bu konuda da yalnız değilmişim. Meğer benim gibi hisseden çok sayıda meslekten dostum varmış. Yaptıklarımın da yapacaklarımın da hiçbir anlamı yok muymuş?
Var mıymış? Sorgular, sorgular, sorular…

Ders: hayat
Konu hayatta kalmak 

Yazıyı sonuna kadar okumayacağından adım gibi emin olduğum biri var. Aslında yazının başından sonuna kadar aklımdaydı. Toprağı eşelerken de, fidelerimi dikerken de aklımda. En içeriden söylediğim şarkıların, en ben olduğum play listlerin sahibi (ifşa!). Beni Barış Demirel’den “Kanadıkırık” çalarak şaşırtmıştı. Ayrıca da özel oldu bu parça benim için. Bu yazı da yazılırken ve belki de baĞzıları için sayıklanırken “Kanadıkırık” çaldı durdu arkada. Zira bir parça içinde yoğunlaşmamışsam yazı yazarken müzik dinleyebilmem olanaksız ama oldu işte bu seferlik. Uzun zamandır bu kadar içten yazmamıştım. Teşekkürler covid-19 zira yakında hepimiz ya öleceğiz ya da delireceğiz. Bu nedenle ifşa iyidir! Köprüden önce son çıkış gibidir! 

Ha müzik iyileştirir, şaka değil!


Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...