25 Nisan 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no.37

Sosyal medya hesaplarından takip ettiğim kadarıyla popüler olan birçok isim, online konserlerine sponsorluklar bulmuş ya da sponsorlar onları bulmuş durumda. Sistem ufak ufak değişecek diye
umutla beklerken yine devran aynı devran...

Yani mesela o sponsorluk veren şirketler, top yekün bütün parayı popüler isimlere harcayacaklarına (kaşeleri biliyoruz efendim biz de dış kapının mandalı değiliz), ana akım olmayan ama yaptığı müziğe müthiş emek veren onlarca grubun bir dolu masrafını karşılamak için kullanabilir. Mesela popüler isimler de bunun başını çekebilir ve yönlendirmeler yapabilir.

Stüdyolar için de, teknik ekipler için de çözüm önerileri düşünmemiz gerekiyor. YL tezim bir parça bunu içeriyordu... İlgili makaleler de bu blogun içinde bir yerlerde.  Bugün oldukça bıkkın yazıyorum çünkü bu konu müthiş canımı sıkıyor.

Yok yok umut kazmada değil.
Umut dayanışmada.




Selam büyükler merhaba çocuklar
Bu akşam size yeni bir öyküm var 
Dilim sürçerse kusura bakmayın 
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var 
Diyeceğim o ki kişi yetinmeli 
Yaşam dediğin kısacık bir çizgi 
Namus şeref onur hepsi güzel ama 
En önemlisi helal alın teri 
Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen 
Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen 
Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama 
Gün gelir sapın ucuna olursun kazma 
En güzel pilav Dimyat'ta pişer 
Yanında hoşaf ne güzel gider 
Sen yan gelip yatar karnın guruldarken 
Evdeki bulgur herkese yeter Şam ipeğinden urba giysen bile 
Zemzem suyuyla yıkansan bile 
Dünya ahret bir keyif sürmek için 
Mutlak dökmeli helal alın teri 
Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen 
Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen 
Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama 
Gün gelir sapın ucuna olursun kazma 
İnsanın bir kez ters gitmesin işi 
Muhallebi yerken kırılır dişi 
Kazma olmaya özenmeyin dostlar 
Alın teriyle kazanan en mutlu kişi 
Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen 
Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen 
Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama 
Gün gelir sapın ucuna olursun kazma

24 Nisan 2020 Cuma

Gürcü Sesleri/ Kartuli Khmebi/ ქართული ხმები /Qartuli Xmebi

Bugün size blogum üzerinden yönlendirme yaptığım YouTube kanalımdan sesleniyor ama "Merhaba arkadaşlar" demiyorum, bunun yerine Gürcüce selamlıyorum: Gamarcoba!

2004 yılında yani bundan tam olarak 16 yıl önce (vay be zaman ne de çabuk geçmiş!) Deniz Kahya ile birlikte Gürcistan'daydık ve kısa bir belgesel çektik. Lisans bitirme ödevim olarak yaptığımız çalışma Deniz Kahya'nın sayesinde biraz kendi sınırlarını aştı. Gürcistan'ın en önde gelen müzik adamlarıyla görüşme şansı yakalamış ve korolarını kaydetme imkanı bulmuştuk. 

Bana hep sorulan klişe sorular var: "Gürcü müsün?" Hayır, değilim! "Eeee, nereden geliyor bu ilgi?" Hemen anlatayım. Lise yıllarında Lazca'ya ve Lazca şarkı söyleme geleneğine ilgi duyuyordum. Evimde de konuyla ilgili epey döküman bulunuyordu. Sevgili Deniz bendeki dökümanları ve konuya olan ilgilimi görünce önüme fazlasını döktü. O dönemde Maçahela Yaşlılar Korosu ile çalışmalar sürdürüyor ve Bayar Şahin'e yardımcı oluyordu. Beni de tanıştırdı ve konuyla ilgili çalışma yapabilmem için elinden ne geliyorsa yaptı. Deniz'i Yıldız Teknik Üniversite'de Alper Maral ile yaptığımız Müzikoloji derslerimizden birine davet ettim, kırmadı ve geldi. Derste Lazca şarkı söyleme geleneğinden önce Gürcistan müziği üzerine çalışmam gerektiğine karar verdik. Aynı derste Sumru Ağıryürüyen de vardı. Canım hocam Alper Maral ve sevgili Sumru Gürcistan müziği meselesine gayet hakimdiler. O dersten sonra Gürcistan'a gitmem için hazırlıklar başladı. Gürcü alfabesini çözmeye başladım, yemeklerinden kültürlerine kadar bütün hayatım Gürcüler ve Gürcistan olmuştu. Evde Gürcü müziklerinden başka bir şey de az dinliyordum. 

Saha çalışması için hazırlıklar yapıldı. Mikrofon ve MD kayıt cihazı alındı, belimde olan saçlarım okuldaki erkek berberi tarafından eşek tıraşı yapıldı. Bir çanta ile yola çıkıldı. Deniz Kahya ile otobüse bindik, önce Hopa'da kaldık sevgili Kazım Koyuncu'nun evinde. Kardeşi Niyazi ve bütün aile bizi inanılmaz güzel ağırladılar. 

Deniz'den önce sınırı geçtim, Roland Şalikadze ve Vaja Tsiskaridze beni sınırdan aldı. Önce Vaja'nın stüdyosuna gidip soluklandık, ardından ise olması gerektiği gibi bir lokantaya oturduk. Kadife perdelerle biririnden ayrılmış localarda insanlar yemek yiyip şarap içiyorlardı. Perdenin öte tarafından "Hari haralooo" diye bir ses yükseldi. Ardından ona eşlik eden çok seslilik. Polifoniydi peşinde olduğum ve henüz Gürcistan sınırları içine gireli yarım saat kadar olmuştu ki peşinde olduğum şey kulaklarımda canlı canlı yankılanıyordu. Gözümden yaşlar süzülmeye başladı. Kameramı çalıştırmak istemedim, ses kaydı da almayacaktım. O benim zihnimde var olacaktı. Öyle de oldu, üstünden 16 yıl geçti hâlâ gün gibi aklımda. Kadife perde

ler "Haralooo" ile açıldı ve bütün gece şarkılar söylenip kadehler kaldırıldı: "Gaomarcos, Gaomarjos!" (şerefe!).

Konu ve özellikle de Gürcistan'da yaşadıklarım hakkında yazabileceklerim o kadar uzun ki... Zaten önemli bir kısmını ilgili kitabımda bulabilirisiniz: Gürcüler: Tarih, Dil, Kültür ve Müzik, Chiviyazıları Yayınevi, 2010.

Belgesel ise burada...




Müzikle iyileşiyoruz no. 36

Her günü birbirinin aynı olmakla suçlamaya başladık mı? O zaman şahane! Düşünsenize bi pandemi günlerinden önce de hayatımızda her gün bir önceki günün tekrarı gibi değil miydi? Şimdi o birbirinin aynı olan günleri evlerimizde geçiriyoruz. 

Geçtiğimiz günlerde Pınar Öğünç'ün "Nasıl olayım, deliriyorum tabii ki" yazısını okumazdan az evvel, ikili ilişkiler ve evdeki organizasyonun yine kadınların sırtına yüklenmesiyle ilgili yazsam mı diye düşünüyordum. Araya başka konular girdi. Evden çalışmak zorunda olan kadınların işlerinin daha zor olduğunu o kadar iyi biliyorum ki... 

Yıllarım böyle geçti. 

Eşler her ne kadar ev işlerinde başarılı da olsa kadınların bütün o işleri organize etmek konusundaki yetisine ulaşamıyorlar. 

Kadın evde ev işi yapmıyorken bile kafasının içinde taşıdığı ve nenelerinden getirdiği bilinçdışı ev işi düşünme yeteneği ile güne 1-0 mağlup başlıyor. Bir de çalışan anne iseniz o mağlubiyet 3-0'a kadar ulaşabiliyor. 

Tezimi, kitabımı yazarken de, dergi işi, organizasyon işleri yaparken de bir yandan ev işlerini düşünüyor bir yandan da oğlumun bakımıyla ilgileniyordum (hakkını yemeyeyim yardımcılarım çoktu). Bütün gün bilgisayarın başında çalışmak zorundaydım ama ben pişirmeyecek olsam bile öğlen ne yiyeceğimize, akşama ne pişirileceğine karar verme kısmı için otorite olarak görülmekten sıkılmıştım. Yıkanması gereken çamaşır, bulaşık yetişmesi gereken işin başına oturmamam için bahane falan da değildi ayrıca...

Gel gelelim bugüne, ilişkilerin çatırdadığı aynı evin içinde neredeyse bir buçuk aydır kalakalmış ve işini gücünü de evden yürüten beyaz yakalı bir orta sınıf var. Bunların önemli bir kısmı da kadın ve hatta anne. Erkekleri yermek istemiyorum ama size kadınlar arasındaki bir sırrı da vermeden edemeyeceğim: Erkeklerde empati yeteneği yok! Douglas Adam'ın "Otostopçunun Galaksi Rehberi"nde bahsettiği "empati silahı" bulunana kadar da bu yetenekleri gelişmeyecek. Dolayısıyla "Anla artık be adam" diye bağırmalarımız da, çırpınmalarımız da sessiz kalışlarımız da hiçbir işe yaramıyor! Erkeklere kızsak da bizim onları anladığımız kadar onların bizi anlamasını beklemek de büyük haksızlık. 

Belli ki bu süreçten sonra artık ikili ilişkilerimiz de aynı olmayacak. Çözüm olarak kimseye dişini sıkmasını söyleyemem, söylenmez de zaten. Ama ev içindeki şiddeti azaltmazsak filler tepişirken olan çimenlere olacaktır. 

Lütfen beyler organize edemiyor, empati kuramıyorsanız en azından azıcık kenara çekilin de yenilenen  sistemde yerimizi kendimiz belirleyelim. Sizin yarattığınızla bu işin olmadığını yüzyıllardır tecrübe ediyoruz zaten.  

Bugün de böyle...

Umut "eteğin altında"! 



Burçak Tarlası

Sabahtan kalktım da ezan sesi var,
Ezan da sesi değil(yar yar), burçak yası var.
Bakın şu deyyusun kaç tarlası var.
Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına (yar yar) yıkar da giderim.
Elimi salladım değdi dikene
İnkisar eyledim (yar yar), burçak ekene.
İlahi kaynana, ömrün tükene.
Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim
Evini başına (yar yar) yıkar da giderim.




23 Nisan 2020 Perşembe

Müzikle iyileşiyoruz no. 35

Bugün 23 Nisan ne dolacağını bilemiyor insan!


Çünkü neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz bir dönemdeyiz. Eskiden en sevdiğim bayramdı 23 Nisan, çocuklar vs. Dünyanın dört bir tarafından gelen çocukların ülke içinde farklı ailelerin evlerinde kalması, çocukların kaynaşması... "Daha bir ballanır uyku çocuklar kardeş oldumu" teması, tüylerimizi diken diken eden gösteriler....

Sonra sonra protokolün gölgeliklerde ve rahat koltuklarda oturtulup çocukların saatlerce ayakta dikildiği, ağlaya zırlaya sahneye çıktıklarını fark ettiğimde içimde de bir şeyler değişmeye başladı. Sedat Yağcıoğlu'nun 2012 yılında, konu hakkında yazdığı makaleden küçük bir alıntıyı şuraya bırakmış olayım ki aynı cümleleri tekrar etmeyeyim. Zira kendisi "Bu hafta içinde bolca göreceğimiz; paternalist sistemin tek günlüğüne tersyüz edilerek üstün koltuklarını astları olan çocuklara bıraktığı uygulamalar; stadyumlardaki militarist, ırkçı şiirler ve tuhaf koreografilerdeki dans ve diğer bedensel şovlardan oluşan törenler; burjuva düzen medyasında "ışıltılı başarılara imza atmış" çocukların vitrine çıkarıldığı programlar aslında cumhuriyet döneminin 23 Nisan'ın bayramlaştırılması ideolojisinin ilkel birer göstergeleri sadece" diyerek meramıma ortak oluyor.


Bu yıl hepimiz evlerimizden iştirak ediyoruz 23 Nisan etkinliklerine. Bildiğiniz ve gördüğünüz üzere sosyal medya hesaplarımızdan. Çocukların bir kısmı her ne kadar kendi istekleriyle yaptıkları etkinlikleri paylaşıyorsa da diğer bir kısmı için oldukça stresli ve isteksizce yapılan işler. Üstelik çocukların kişisel hak ve özgürlüklerine dair de sosyal medya üzerinden ihlal yapıldığını (hatta ben de bunun bir parçasıyım ne yazık ki, itiraf ediyorum) da söylemekte yarar görüyorum. Sosyal medyada çocukları afişe etmek ne kadar doğru, başka bir yazının konusu olsun ancak burada da not olarak dursun. 

6 yaşında bir öğrencim vardı. Şahane dersler yapıyorduk. Çünkü hiçbir zaman hırslı bir öğretmen olmadım ve öğrencilerim kapasitesi olduğunu bilmeme rağmen istekleri dışında hiçbir şey çaldırmamaya özen gösterdim (hırslı hal, kendi çocukluğuma dair konservatuar travmalarımın depreşmesine sebep oluyor). Bu öğrencimle de durum aynen böyleydi, ta ki 24 Kasım Öğretmenler Günü adım adım yaklaşıncaya kadar. Annesi bir parça çaldırmak istedi. Bazen ben de tutukluk yapabiliyorum. "Tamam" dedim "Ben transkripsiyonunu (notalarını yazmak) yaparım parçanın ve çaldırmak için uğraşırım". Çocuk müthiş yetenekli. Duruş, tutuş, o yaşta olmasına karşın tuşe... Çalmak için direnç gösterdi, çalmadı. Hiç zorlamadım, ama çalmasını isteyen büyüklerin kaşları çatılmıştı bile... Sonuç mu? O zamana kadar mükemmel giden derslerimiz o günden sonra kabusa döndü, birkaç hafta sonra da son buldu.

Kendi emellerimizi çocukların üzerinde gerçekleştirmeye başlamaktan ne zaman vazgeçecektik?

Bu konunun  masum kısmı aslında. Farkındalığım biraz daha arttıktan sonra çocuk işçiler, çocuk gelinler, mülteci çocuklar, cezaevindeki çocuklar, şiddete maruz kalan çocuklar, lgbti çocuklar, çocuklar, çocuklar, çocuklarımız ve onların etrafında şekillenen konular 23 Nisan gibi çocuk günlerinin riyakârlığını yüzüme çarptı. Burada tek tek herbiri hakkında yazıp canınızı da sıkabilirim ama yapmayacağım. Sadece tekrar tekrar hatırlayalım ve ilgili linklere tıklayalım lütfen. 


Bir de çözüm önerisi arayanlar, riyakarlığa doyanlar ve değişimi kendinden başlatmak isteyenler için sevgili Emrah Kırımsoy'un "Çocuğun insan haklarını odak alan ve ona borçlu olunan muameleyi hayata geçirmek için yetişkinlere notlar"ını da buraya bırakıyorum. 

Çocuklara dair görmezden geldimiz ne varsa bizim riyakarlığımızdan ve affedilemez. Bir gün değil her gün çocuklar. Riyakarlığımızın da 100. yılı kutlu olsun!

Datça'ya geldiğim ilk sene çocuklarla koro çalışması yapmıştık ve bu şarkıyı birlikte söylemiştik. Sözleri Tahsin Saraç'a müziği ise Yalçın Tura'ya ait "Çocuklar Kardeş Oldumu" isimi şarkı bugünün iyileştiren parçası...

Çünkü...  

Umut çocukta!


Çocuklar Kardeş Oldumu

Daha bir ballanır uyku
Çocuklar kardeş oldumu.
Barışır artık kurt, kuzu
Çocuklar kardeş oldumu.

Düşler denizine doğru
Mutluluk, bir yelken açar.
Her yürek bir altın pınar,
Çocuklar kardeş oldumu.

Daha bir ışıldar akarsu
Çocuklar kardeş oldumu.
Kucaklaşır batıyla doğu,
Çocuklar kardeş oldumu.

Ne açlık kalır, ne korku,
Korudaki fidanlar gibi,
Sevip sevip birbirini
Çocuklar kardeş oldumu.


Bu da bu sabah duyduğum canım arkadaşım, orkestra şefi ve besteci Orhan Öner Özcan'a ait bir çeşitleme. Tam da ifade etmek istediklerime tercüman olmuş diye....


21 Nisan 2020 Salı

Müzikle iyileşiyoruz no. 34


Yazıya başladığım saat 03.00. Uzun zamandır bu saatlere kalmıyor, gün ışığıya uyanıyor, akşam da 10.30-11.00'de uyuyakalıyordum.

En büyük sebebi ise bir aydan fazladır bahçemle yani toprak işiyle uğraşıyor olmam. 4 yıl kadar önce Datça'ya taşındım. dostlarımı, işlerimi, sosyal ve mesleki çevremi, aile büyüklerimi ve çocukluğumu İstanbul'da bırakıp buraya geldim. Geldiğim sırada bir dergide çalışıyordum, birkaç ay daha birbirimizi idare ettikten sonra ayrıldım. Gelmeden önce verdiğim kararın içindeyse "ot toplar, kavurur yeriz, aç kalmayız vardı. Her sabah gözümü açtığımda burada olduğuma şükrettim. Datça öyle bir yer ki ya tutunur kalırsın ya da seni atıverir bağrından. Uzun yıllar burada yaşamasına rağmen buraya adapte olamamış insanlar gördüm. Uzun yıllar buranın hayaliyle yaşayıp geldiğinde umduğunu bulamayıp birkaç ay içinde geri dönenler... Gelip buraya uyum sağlayanlar da gördüm. Ama onlar ne horoz sesinden ne köpeklerden, kedilerden şikâyet etmeyenlerdi. Sokak lambası çalışmadığı için şikâyet eden çok görüdüm, çalışmadığı için giden de. Şanslıyım çünkü hâlen buradayım. Yeniden kurulan ve şekillenen yeni hayatımızla... Yeni sosyal ortamlar, yeni mücadele alanları... Buraya büyükşehri taşımamak gerektiğini öğrendim ve evet, ben burayı çok sevdim.
Gelelim toprak konusuna. Bu gece beni uyutmayan meselelerin başında daha önce konusunu ettiğim ve "Müzikle iyileşiyoruz no. 20"de ele aldığım Murat Balıkçı'nın dayanışma hareketinin içinde bir şekilde var olmaya başlamam ve konuyla ilgili pek çok meseleye kafa yormuş olmam yatıyor. Bunun pekişmesine sebep olan yazı ise Metin Yeğin'den geldi. "Topraksızlar ve 'toprak sandığı" başlığıyla yazdığı yazıda Metin, Brezilya Topraksız İşçi Hareketi-MST; korona salgını karşısında, kentteki yoksullarla dayanışma için tonlarca yiyecek dağıttığından bahsediyordu (lütfen linke tıklayıp yazıyı okuyun).

Murat'ın oluşturduğu gruplardan birinde biz de bu konuyu tartışır hale geldik. Daha önce de kooperatifler kurulması gerektiğini düşünüyor, durduğum noktadan elimden geldiğince bunun için çalışıyordum. Bu kadar hızlı bir değişimi kimse beklemiyordu ve kooperatif kurmanın ötesini düşünmeye başlayacağımızı hayal edemiyorduk. 

Benim elimden gelen şimdilik ailemin ve yakın çevremin faydalanabileceği kadar bir alanda ekim yapmak. Hatta bu sebepledir ki bir süredir elime alabildiğim tek enstrümanlar toprak işinde kullanabildiklerim. 

 Uzatmayayım ve sadede geleyim. Öncelikle Metin'in yazısını okumanızı öneriyorum. Çünkü orada bizim için yazılmış reçeteler var. Hem de sadece toprağı işlemek ve ürettiklerimizi paylaşmak bağlamında değil, eğitim ve sağlık konularında da... Müzik ve sanat alanlarında da kolektif üretimlere ve birlikte düşünmeye çok ihtiyacımız olduğu bir dönemdeyiz. Aynı reçete bu alanlarda da geçer akçe gibi görünüyor.

Neler yapabileceğimize birlikte karar vermeye başlamak bir çözüm gibi görünüyor (belki bu yazının altına yorumlarınızı yazarsanız birlikte de düşünmüş oluruz).

Önce şu toprağı "somun gibi kabartalım" gerisi kolay.

Bugün Ezginin Günlüğü'nden iki farklı şarkı paylaşıyorum. Ancak tesadüf odur ki ikisi de grubun 1990 yılında çıkardığı "Ölü Deniz" albümünden. Biri yazının başında bahsettiğim başka bir yerde kendini var etme çabalarını içeriyor. Sözleri Aleksandre Puşkin'e müziği Emin İgüs'e ait olan "Bilinmeyen Ülke". Şarkıyı Emin İgüs seslendiriyor. 

Diğeri ise toprağı belledikten sonra yağan yağmurun ardından kabaran toprağa bakıp , bağıra çağıra bahçede söylediğim sözleri A. Kadir'e, müziği Nadir Göktürk'e ait "Gece İçinde". 

Çok eminim, umut toprakta!



Bilinmeyen Ülke 

Ey güzel ülke, uzak ülke 
Ey bilmediğim ülke 
Ne kendi isteğimle geldim sana 
Ne de soylu bir atın sırtında 
Beni bu yiğit delikanlıyı 
Gençliğin ateşi sürükledi sana,
Bir de başımdaki şarap dumanları









Gece İçinde 

Sıcacık bir yağmur siner
Kara gecenin içine 
Toprak somun gibi kabarır 
Tak tak vurulur kapıma 
Kişner kapımda kır atım 
Dünyam gümüşler kuşanır

Karantina Günlerinde Müzik Söyleşileri no. 2 Bilge Günaydın



Karantina günlerinde müzik söyleşileri dizisinin ikinci konuğu taptaze albümü "Daydreams" ile
Bilge Günaydın. Sevgili Bilge'yle albümünü, katıldığı workshopları ve karantina günlerinde müzisyen olmayı konuştuk.  

Klişe bir soru ile başlayayım, müzikle ilişkin nasıl başladı?

Çocuk yaştayken eve nereden geldiğini hatırlayamadığım bir org ile başladı sanırım. Sonrasında piyano derslerine başladım. Ardından 11 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın yarı zamanlı piyano bölümüne girdim.

Peki ya caz…

Caz aslında üniversite döneminde hayatıma girdi. 19-20 yaşındaydım, klasik müzik okumuştum, müziğe ara verdiğim ve yeni arayışlar içerisine girdiğim bir dönemdi. Piyano için ufak tefek müzikler besteliyordum. Başta Chick Corea’nın “Return to Forever” albümü olmak üzere başucu caz albümlerim olmaya başladı ve müzisyen olarak da bu alanda kendimi yetiştirmeye karar verdim. Bahçeşehir Üniversitesi’nin Caz Sertifika Bölümü açıldığı sene bir öğrenciye tam burs vereceklerini açıklamışlardı. Ben de avukatlık stajımı yaptığım bir dönemde o bursu kapıp Nilüfer Verdi ve Baki Duyarlar’dan ders almaya başladım. Böylelikle serüven devam etti.

Albüm sürecini anlatabilir misin?

“Daydreams” benim ilk albümüm ve uzun süredir de tasarladığım bir albüm aslında. Tamamı kendi beste ve aranjmanlarımdan oluşan 8 parça var içerisinde. Bazılarını geçen sene besteledim ama 4-5 sene öncesine ait olanlar da var. Müzikal geçmişimde artık içselleştirebildiğim ve bir araya geldiklerinde bir ahengi olduğunu düşündüğüm müzikler hepsi. Son birkaç sene içerisinde bu parçaları konserlerde çalarak hazırlamış oldum ve albümde yerlerini aldılar.

Albümde kimler var? Nasıl bir araya geldiniz?      

Alto saksofonda Serhan Erkol, tenor ve soprano saksofonda Tamer Temel, kontrabasta Kağan Yıldız ile Apostolos Sideris ve davulda Berke Özgümüş yer aldı. Bu saydığım kadro ile kayıda kadar geçen bir yıl boyunca birkaç konser çalma fırsatını bulduk. Böylelikle müzikler giderek daha da güzelleşti ve genişledi aslında. En sonunda da artık repertuarın hazır olduğunu düşünerek kayıt teklifinde bulundum, onlar da geri çevirmediler. Ayrıca “Üvercinka” ve “İstanbulin Cats” isimli parçalarda Cenk Erdoğan, “Snow”da ise Esra Kayıkçı albüme konuk oldu. “Üvercinka” Cenk’in jüri üyesi benim ise katılımcısı olduğum ve kayıttan bir hafta önce gerçekleşen Genç Caz Yarışmas’ında çaldığım bir müzikti. Cenk de dinleyince çok sevdi, albümde çalabileceğini söyleyince de tabii ki çok mutlu oldum. “Snow” ise Esra ile pek çok farklı projede çaldığımız bir müzikti, ikimizin parçası diyebilirim J. Albümde çalanların hepsi ayrı ayrı çok değerli isimler ve onların katkılarıyla ortaya rengarenk bir albüm çıktı.


“Üvercinka”nın ortaya çıkışı hakkında (gerçi daha önce anlatmışsın ama belki burada da anlatmak istersin) neler söyleyebilirsin?

“Üvercinka” bilindiği üzere Cemal Süreya’ya ait bir şiir aslında. Benim de üniversite yıllarından beri en sevdiğim şiirlerden biri olmuştur. Her okuduğumda tüm dünya sanki kollarıma öylece bırakılıvermiş gibi bir etkisi olur üzerimde. Mısralarındaki barışa, evrenselliğe ve sevgiye ilişkin incelikli çağrışımlar kadar ismini meydana getiren kelime oyunu da hep çok eğlenceli ve özel olmuştur benim için. Bu parçanın bestesi tek bir nefeste yazdığım parçalardan aslında. Parçayı tamamladığımda aklımdan geçen ilk kelime “güvercin”, ikincisi de “Üvercinka” oldu ve bir şekilde bu müzikle aralarında bir bağ olduğunu düşündüğüm için parçanın adını “Üvercinka” koydum. Albümde de parçayı bu şiire ithaf etmiş olduk.

Etkilendiğin müzisyenler kimler?

Dönem dönem değişiyor aslında. Çocukluğum Chopin çalarak geçti, üzerimde etkisi olması çok normal sanırım. Caz tarihine baktığımızda piyanistlerden Monk’u en başa koyabilirim. Biraz daha günümüze gelirsek Brad Mehldau tabii ki ayrı bir yerde. Esbjörn Svensson Trio da bir dönem müzikleri ile hayatımın odak noktası olmuştu.

Yurtdışında da konserler verdin… Oradaki seyirci ile buradaki seyirciyi kıyaslasan neler söyleyebilirsin?

Yurtdışı konserlerim sayıca burası ile kıyaslayabileceğim boyutta değil aslında. Ancak gözlemlediğim kadarıyla müzik dışında mekanların ve festivallerin anlayışları ve müziği nasıl sundukları dinleyiciyi yönlendirmek açısından çok önemli. Müziğinizi ona değer veren bunu gösterebilen insanlarla buluşturabildiğiniz noktada o konser de bambaşka bir hale dönüşüyor.

Norveç’te gerçekleşen Norway Jazz Improvisation Camp’teki ve İtalya’da gerçekleşen Siena Jazz Workshop’taki deneyimlerinden biraz bahseder misin? 

Norveç benim ilk yurtdışı deneyimim... Hem bu sebeple hem de o ülkeyi çok sevdiğimden benim için yeri ayrı. İlk olarak 2015 yazında burs kazanarak bu kampın katılımcısı oldum. Ağırlıklı olarak Norveçli müzisyenlerin ve öğrencilerin olduğu bu kamp, her sene Norveç’in kuzeyinde göl kıyısında çok güzel bir yaz okulunda gerçekleşiyor. Daha sonra 2019 yazında burs alarak tekrar katıldım. Hem Norveç kültürüyle tanışmak hem de müzikal anlayışlarını yakından anlamak için harika bir deneyimdi. İtalya’daki Siena Workshop ise Siena Konservatuarı’nın gerçekleştirdiği uluslararası bir organizasyon. Siena zaten tarihi yapısı çok iyi korunmuş bir şehir ve çok başka bir atmosferi var. İki haftalık workshop süresince her akşam başka bir tarihi bir mekanda sevdiğim pek çok Amerikalı ve İtalyan müzisyenin müziklerini dinledim, bazı konserlerde ben de çaldım. Workshop süresince de Will Vinson, Matt Mitchell ve Susanne Abuehl ile çalma ve çalışma fırsatı buldum.

“Caz tarihindeki big band orkestralarının kronolojik gelişimi ve kompozisyon anlayışındaki tarihsel farklılıklar” üzerine tezin var onu kitaplaştırmayı düşünüyor musun?

Yüksek lisans tezimde erken dönem caz topluluklarından başlayarak, kronolojik sıralama içerisinde Fletcher Henderson, Duke Ellington, Gil Evans ve 21. Yüzyıl bestecileri/aranjörleri olarak da Bob Brookmeyer ve Maria Schneider’ın müziklerini inceledim ve karşılaştırmalarda bulundum. Maria Schneider özellikle müziklerine hayran olduğum bir besteci." Allegresse" albümünü kesinlikle tavsiye ederim. Bu konu çok geniş bir konu. Dolayısıyla kitap yerine bir yazı dizisi hazırlamayı planlıyorum aslında. Her yazıda farklı dönem ve isimleri ele alacağım bir yazı dizisi olabilir.


Sen ayrıca hukukçusun da… O mesleği hiç icra ettin mi? Ya da müzisyen hakları bağlamında icra etmeyi düşünür müsün?

Üniversiteden mezun olduktan sonra bir yıl stajyer avukat, bir yıl da avukat olarak bir hukuk bürosunda çalıştım. Zaman ne gösterir bilemiyorum ancak şu an için böyle bir şey düşünmüyorum.

Karantina günlerin nasıl geçiyor?
Tarihe bakıyorum, sanırım 35 gün olmuş. Oldukça sıkıntılı bir durum. Bazen çok üretken olabiliyorum, bazen de pek bir şey yapmak gelmiyor içimden açıkçası. Umarım bir an önce bu durum son bulur.

Bu süreçte neler hissediyorsun?

Bugünlerin geride kalacağını düşünmeye ve planlarımı ona göre yapmaya çalışıyorum, her ne kadar bazen böyle düşünmek zor olsa da... Zamanımı iyi değerlendirmeye bakıyorum. Tabii ki sıkılıyor ve endişeleniyor insan ancak şu durumda görevleri gereği dışarıda çalışmak zorunda olanlar da var. Dolayısıyla pek şikayet etmeye hakkımız yok gibi.

Yeni üretimler var mı?

Yeni müzikler dinliyorum. Ufak tefek yazmaya başladığım ve tasarladığım müzikler var ama bakalım. “Daydreams” biraz daha saksofonlar üzerine oynayan ve onları ön planda tutan bir proje. Yeni projeler için biraz daha piyanoya yönelik müzikler düşlemeye başladım bu dönemde.

Sence umut var mı (yaşadığımız süreç bağlamında soruyorum)?

Umut hep var, yoksa nasıl devam edebiliriz. 



20 Nisan 2020 Pazartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 33

2020 işleri listesi geldi...
Karantina günleri bir bakıma hiç de fena olmadı. Herkes seri üretime geçti. Geçen on yıla dair yazdığım değerlendirme yazımı ters köşeye yatırdı ve hatta "2020'den başka bir şey dileseymişim" bile delirtti.

Çoğunuz bana delirmiş gözüyle bakıyorsunuz ve az sonra da sayfayı kapatacaksınız. O zaman neden böyle yazdığımı anlayamamış olacak, aşağıda bulunan ve  her gün yeni parçaların ekleneceği listeyi takip etmekten mahrum kalmayı da göze almış olacaksınız. 


2010'lara ilişkin yazdığım yazıda şöyle söylemiştim: 2010’ların özellikle de sonuna doğru cover’lar havalarda uçuştu, bir kısmı kafamıza, kulağımıza isabet etti. Hatta yurtdışında ödül alan -yine yurtdışı menşeli- Türkçe müzik yapan bir grubun bile aslında cover’ı geçer akçe yaptığı düşünülürse bu hem geçmişe olan özlem/saygı bağlamında önünde eğilinecek hem de hayıflanacak bir durum olarak karşımızda duruyor.

Özetle her yanımız cover olmuştu. Bu nedenle karantina bayağı iyi oldu. 

Yoksa elbette müzisyenler ve sahne sanatlarıyla uğraşan meslekler kriz anında ilk işleri sekteye uğratılanlar. 

Konserlerde buluşamıyor, DJ setlerde koklaşamayor, o stüdyoda çalışamıyor,  turnelerimize kaldığımız yerden devam edemiyoruz. Kira, fatura derdi yetmezmiş gibi bir de birlikte müzik yapmaktan da mahrum kaldık. Kaldık mı kalmadık, dijital ortamlar var. 

Bu ay için de "misss, miisss" dediğim ve beni oldukça heyecanlandıran işler ortalığa salındı. O işlerin neredeyse tamamını aşağıdaki listede bulabilirsiniz.  

Müzikle iyileşiyoruz no. 32





Paradokslar... İçinden çıkamadığımız paradokslarla da yaşamaya alışıyoruz sanki.

Pandemi işkencelere, gözaltılara ve şiddete engel olamıyor. İnsan yine aynı insan ve bazen o insan haklı bir talep için ölüm orucunda. Üstelik o talep sahneye çıkabilmek ve özgürce şarkılarını söyleyebilmek.

2004 ya da 2005 yılıydı... Murat Meriç, Deniz Kahya, Murat Hasarı, Gülten Kaya, Kerem Kabadayı, Şanar Yurdatapan, Ragıp İncesağır, ben ve şu anda anımsamakta güçlük çektiğim birkaç kişi daha "Müzikte sansüre son" sloganıyla bir oluşum inşa etmeye çalışmıştık. Hayatları sansürle geçen Şanar Abi ve Gülten Abla konuyla mücadele yollarını hepimizden daha iyi biliyorlardı. Haftada bir gün Şanar Abi'nin evinde toplanıyor neler yapabileceğimizi konuşuyorduk. Şanar Abi bize o günlerde Freemuse oluşumundan bahsetti (hala bültenleri geliyor ve okuyorum). Sonrasında Freemuse oluşumundan gelen uzmanlar ve bizim de içinde bulunduğumuz geniş katılımlı bir toplantı Bilgi Üniversitesi'nde yapıldı. Neden bilmiyorum bizim "müzikte sansüre son" projemizin hatırladığım ilk ve son geniş katılımlı toplantısı/etkinliği buydu.

Freemuse neydi?

"Freemuse, (Dünya müzik ve sansür forumu) dünya çapında müzisyen ve bestecilerin ifade özgürlüğünü savunan, uluslararası bağımsız bir organizasyon. Sekretaryası Danimarka'nın başkenti Kopenhag’da bulunuyor."

Gelelim bugüne... Freemuse raporlarına göre Türkiye hâlâ müzisyenlere yönelik ihlallerde başı çekiyor. Bunu görmemiş olmanız da imkansız. Geçtiğimiz günlerde tam da bu nedenle Grup Yorum üyesi Helin Bölek 3 Nisan 2020'de, ölüm orucunun 288. gününde hayata gözlerini yumdu. Talebi konser verebilmek ve cezaevindeki arkadaşlarının tahliye edilmesiydi. Aynı biçimde grup üyelerinden İbrahim Gökçek de ölüm orucuna devam ediyor. Verdiği röportajda “Yaşamayı çok seviyorum. Ölmek için bu eylemi yapmıyorum. Elimden geldiğince de yaşamak için mücadele edeceğim. Sadece türkü söylemek istiyorum. Konser yasakları kaldırılsın, cezaevlerindeki üyelerimiz tahliye edilsin. Bir an önce taleplerimiz karşılansın. Herkesin elinden geldiğince mücadelemize destek vermesini istiyorum” diyen Gökçek talepleri için ölümü göze alıyor ve bu da bir paradoks oluşturuyor. Ben içinden çıkamadım.

Burada yıllardır yasaklı olan müzisyen Ferhat Tunç'tan da bahsetmek gerekiyor. Hatta diğer müzisyen ve gruplardan:


Ferhat TUNÇ, Dersim'de verdiği bir konserde yaptığı konuşma ve söylediği şarkıdan ötürü suçu ve suçluyu övdüğü iddiasıyla 25 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Pınar SAĞ ve Mehmet Özcan, suçu ve suçluyu övdüğü gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı

Koma Aheng elemanlarından Nurcan DEĞİRMENCİ, Zelal GÖKÇE ve Meral TEKÇİ'ye "Örgüt propagandası yaptıkları" iddiasıyla 10'ar ay hapis cezası verildi.

Kürt sanatçı Şahin GÜNEŞ (Şahê Bedo) Diyarbakır ve Bursa'da verdiği konserlerde Kürtçe şarkı söylediği için İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi ve Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üç yıl bir ay hapis cezasına çarptırıldı.

MKM sanatçı Bahdin ACAR, 2010 Newroz'unda Uludere'de (Qılaban) katıldığı kutlamalarda Kürtçe şarkı söylediği için 10 ay hapis cezası aldı.

Rojda'ya, 2009 yılında düzenlenen "Kültür ve Sanat Festivali"ne katılarak, "Heval Kamuran" isimli Kürtçe şarkıyı seslendirdiği için 1 yıl sekiz ay hapis cezası verildi.

Cevdet Bağca, katıldığı bir konserde yaptığı konuşmadan ötürü 10 ay hapis cezası aldı bunun yanısıra öğretmenlik mesleğinden de ihraç edildi.

Grup Munzur sanatçılarına ayrı ayrı olarak katıldıkları bir konser nedeni ile 10'ar ay hapis cezası verildi...

Yukarıda adı geçen müzisyen ve gruplara ait veriler 2011 yılına ait ama bugün de hiçbir şey değişmedi.

Hayatımızda Covid-19'dan daha tehlikeli olan bir şey varsa o da insan. Pandemiden korktuğumuz kadar özgürlüklerimizin elimizden alınmasından korkmuyor olmamız bana çok garip geliyor. Özgürlükleri için mücadele veren insanlara yaptığımız saygısızlık ise affedilemez. Ölüm orucu insanın kendi iradesiyle aldığı bir karardır. Arkasında talepler bulunur. O taleplerin yerine getirilmesi insan hayatının bu kadar da ucuz olmadığını göstermektedir. Ancak Yunus Emre'nin de sözü "Satarsın bu canı hiç kimse almaz..." hâlâ geçerliliğini koruyor.

Yalnız bu direnişte içimi acıtan bir şey var ki o da cenazelerin paylaşılması konusu. Bu durum haklı mücadeleyi umarım ki haksız konuma düşürmez. Bir örgütü, örgütlü mücadeleyi siyasi bir yerden eleştirmek konusu bana düşmez elbet. Zaten benim eleştirim de siyasi değil, insanı bir yerden. Bu konuyu daha fazla deşmek istemiyorum. Ama çok üzgünüm, en az haklı talepleri yerine getirilmeyen müzisyenlerin durumuna olduğum kadar.

Günün şarkısı, insan denen en korkunç virüsün önce kendi türüne sonra da yaşam alanındaki bütün her şeye karşı kendine çeki düzen vermesi ihtiyacı üzerinden geliyor.

Bugün umut müzikte! Müzik özgürleşirse umut yeşerecek!

Şarkımız bir sansür şarkısı değil ama içinde "Please don't stop the music" diyen bir yakarış var. Çoğu dinleyicinin Rihanna versiyonunu bildiği "Don't Stop The Music"i bir de İngiliz pop-caz şarkıcısı ve piyanist Jammie Cullum'dan dinleyin ve evet artık lütfen müzik her ne olursa olsun durmasın.




Don't Stop The Music

It's getting late
I'm making my way over to my favorite place
I gotta get my body moving
Shake the stress away
I wasn't looking for nobody when you looked my way
Possible candidate (yeah)
Who knew
That you'd be up in here looking like you do
You're making staying over here impossible
Baby I must say your aura is incredible
If you don't have to go, don't
Do you know what you started
I just came here to party
Now we're rocking on the dance floor
Acting naughty
Your hands around my waist
Just let the music play
We're hand in hand
Chest to chest
Now we're face to face
I wanna take you away
Lets escape into the music
DJ let it play
I just can't refuse it
Like the way you do this
Keep on rocking to it
Please don't stop the
Please don't stop the music
I wanna take you away
Lets escape into the music
DJ let it play
Like the way you do this
Keep on rocking to it
Please don't stop the music
Please don't stop the
Please don't stop the
Please don't stop the music
Please don't stop the music
Please don't stop the
Please don't stop the
Please don't stop the
Please don't stop the music
I said baby
Baby are you ready cause it's getting close
Don't you feel the passion ready to explode
What goes on between us no one has to know
This is a private show (oh)
Do you know what you started
I just came here to party
But now we're rocking on the dance floor
Acting naughty
Your hands around my waist
Just let the music play
We're hand in hand
Chest to chest
Now we're face to face, 'cause
I wanna take you away
Lets escape into the music
DJ let it play
I just can't refuse it
Like the way you do this
Keep on rocking to it
Please don't stop the
Please don't stop the music
I wanna take you away
Lets escape into the music
DJ let it play
Like the way you do this
Keep on rocking to it
Please don't stop the music
Please don't stop the
Please don't stop the
Please don't stop the music (hey!)
Please don't stop the music (oh!)

19 Nisan 2020 Pazar

Müzikle iyileşiyoruz no. 31

Müzikle iyileşiyoruz serimizde bir ayımızı doldurduk. Pandemiyle yaşamaya, karantinada kalmaya,
yeni hayatımıza başlayalı ise bir ayı biraz geçti. Anlaşılan o ki Covid-19 bizimle ciddi düşünüyor. Baksanıza okula gitmemize, işimize gücümüze bakmamıza izin vermiyor ve "kır kıçını otur" evinde diyor. Covid-19'un kapatması olduk hepimiz.

Bu süreç hepimize ağır geliyor ya herhalde en çok da çocuklara...

Bu arada korkuların son derece orta sınıf ve üstü olduğunu söylemem belki de yüreğinize su serpecektir ancak acı bir tabloyu ve küçük bir gerçeği de yüzünüze çarpacaktır. Yılbaşından bugüne kadar  HIV/AIDS bulaşan kişi sayısı 41.724.492, açlıktan ölüm sayısı 3. 275.641,  açlıkla boğuşan insan sayısı 41.724.492, sıtmanın sebep olduğu ölüm sayısı 293.950,  kanserin sebep olduğu ölüm sayısı 2.461.248, Coronavirüs enfeksiyonu geçirirken çeşitli nedenlerle ölen insan sayısı 160.721.

Tabii ki evde kalmaya, bulaşma yollarını minimuma indirmek için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Ama korkunun ecele faydası yok. Bu nedenle anın tadını çıkarmaya, aynı evin içinde birlikte yaşadığımız insanları kırmamaya, değer verdiğimiz insanları arayıp sormayı ihmal etmemeye de devam! Ayrıca her ne olursa olsun unutmayalım ki "Hiçbir şey hayatımı değiştiremez Jai guru deva om..."

Durumumuz olduğu sürece de dayanışmaya devam. Zor zamanlar geçiriyoruz evet, ama üstesinden elbet geleceğiz. Lütfen sayılara bir kez daha göz atalım ve empatimizi geliştirelim.

Umut empatide, umut bizde!

Bugünün iyileştiren şarkısı yine The Beatles'dan geliyor. Çünkü  grubun parçaları "Montreal'daki McGill Üniversitesi'nden müzik Profesörü Daniel Levitin de dediği gibi, "Yüz yıl sonra artık o şarkıların anonim olacak ve çoğu insan onları kimin yazdığını unutmuş olacak".

Klasikleşmiş ve dillere pelesenk olmuş, 2007 yılında aynı adlı filmi de çekilen, John Lennon tarafından yazılan ilk versiyonu 1969 yılında çıkan "No One's Gonna Change Our World"de yayınlanan ancak sonra grubun 1970 tarihli "Let It Be" albümünde de yer alan meşhur bir The Beatles parçasıyla bugün iyileşiyoruz. Ancak yorumcumuz Fiona Apple ve onun parçayı yayınlama tarihi ise 1998.
O zaman, "Jai guru deva om!"
Namaste!

Across The Universe

Words are flowing out like endless rain into a paper cup,
They slither wildly as they slip away across the universe
Pools of sorrow, waves of joy are drifting through my opened mind,
Possessing and caressing me.
Jai guru deva om
Nothing’s gonna change my world,
Nothing’s gonna change my world.
Nothing’s gonna change my world.
Nothing’s gonna change my world.

Images of broken light which dance before me like a million eyes,
They call me on and on across the universe,
Thoughts meander like a restless wind inside a letter box
They tumble blindly as they make their way
Across the universe
Jai guru deva om
Nothing’s gonna change my world,
Nothing’s gonna change my world.
Nothing’s gonna change my world.
Nothing’s gonna change my world.

Sounds of laughter shades of earth are ringing
Through my opened views inciting and inviting me
Limitless undying love which shines around me like a
Million suns, it calls me on and on
Across the universe
Jai guru deva om
Nothing’s gonna change my world,
Nothing’s gonna change my world.
Nothing’s gonna change my world.
Nothing’s gonna change my world.

Jai guru deva
Jai guru deva
Jai guru deva
Jai guru deva



17 Nisan 2020 Cuma

Müzikle iyileşiyoruz no. 30

Yıl 2020’ydi, aylardan Nisan… Kimse ne olup bittiğini anlamıyordu. Olan biten illüzyon muydu yoksa değişimin ayak sesleri mi? Acaba Mars’a hiç gidilmemiş miydi? Ya koloni kurulma hikayesi? Evrende başka bir dünya olmadığından mı nüfusu azaltma yoluna gidilmişti? Aslında salgın hastalık diye bir şey var mıydı, yok muydu? Ya ölenler, tıklım tıklım dolan hastaneler, evde tek başına ateşler içinde yananlar? İzolasyonlar, sokağa çıkma yasakları, kapanan işletmeler, okula gitmeyi bırak sokağa dahi çıkamayan çocuklar… Neler oluyordu? Salgın var mıydı yok muydu? Varsa birileri mi üretmişti yoksa hastalık kendiliğinden mi üreyivermişti? 

Ne oluyorsa oluyordu artık! Tek çözüm olan bitene uyum sağlamakta, hayatta kalmak için değişime ayak uydurmaktaydı. Daha az tüketmek, daha fazla üretmek. Sessiz kalıp olan biteni izlemek de bir çözümdü ya o zaman var oluşumuzu nereye koyacaktık? Bir aydan fazla zamandır evdeyiz. Ama aynı zamanda da araftayız. Sevdiklerimize sımsıkı sarılmak istiyoruz, sarılamıyoruz. Öpüşüp koklaşmak istiyoruz, yapamıyoruz. Rakılarımızı tokuşturmak, birlikte mükellef bir kahvaltı sofrasına oturmak istiyoruz ancak namümkün.

Benim gibi bahçesi olanlar çok şanslı… ekip biçmek bedava! Üstelik geçen yıl toprağı beslesin diye yaptığınız kompostunuz size ufak tefek hediyeler de veriyorsa değmeyin keyfinize (onlarca karpuz fidem oldu). Bir de işin dijital kısmı var.  Tam 30 gündür sekmeden yazabildiğim, yazdırabildiği (yazdıkları için arkadaşlarıma müteşekkirim) ve paylaşabildiğim için gayet iyi hissediyorum. Ama bugün fark ettim ki araftayım. Toprakla uğraşırken bir yandan eve kayıt sistemi kurmaya çalışıyor, dijital platformlardan öğrencilerimle kaldığım yerden devam etmemizi sağlayacak yollar arıyorum. Yani hem aşırı doğal hem de aşırı mekanik bir haldeyim. Düşünsenize bütün gün doğanın içindesiniz ama hemen ardından bilgisayar başında. 

Datça’ya ilk taşındığımda evin içinin dışarıdan daha gürültülü olduğunu fark etmiş ve çok şaşırmıştım. Aynı şaşkınlığı bugünlerde kendi içimde çok hissediyorum. İçerisi çok gürültülü, dışarısı çok sessiz ve içeriden ta derinlerden bir soru geliyor: 
Bu ses ne? ve ekliyor “Herkes neler olup bittiğine baksın”. Tabi ne olup bittiğine bakmak artık neyimize yarayacaksa…

Şarkı The Buffalo Springfield’den geliyor ve bu şarkının işimize yarayacağı kesin. Çünkü kesinlikle paranoyak bir şekilde umut içeriyor. 1966 yılında Atlantic Records tarafından 45’lik olarak basılan parçanın söz ve müzikleri Amerikalı gitarist ve şarkı yazarı Stephen Stills’e ait. Şarkı pek çok kez yorumlanmış olsa da en iyi yorumunun halen The Buffalo Springfield’e ait olduğunu düşünmekteyim. Bir de 2005 yılında çekilen, Nicolas Cage’in başrolünde oynadığı “Lord of War” filminin açılış sahnesinde şarkıya neredeyse yeniden bir klip yapıldığını söylemeden geçemeyeceğim (izlemeyenler hemen bir baksınlar). 

İlk karantina gününden beri kafamın içinde dönüp duran şarkı “For What It's Worth…”


For What It's Worth


There's something happening here
What it is ain't exactly clear
There's a man with a gun over there
Telling me I got to beware

I think it's time we stop, children, what's that sound
Everybody look what's going down
There's battle lines being drawn
Nobody's right if everybody's wrong

Young people speaking their minds
Getting so much resistance from behind
It's time we stop, hey, what's that sound
Everybody look what's going down

What a field-day for the heat
A thousand people in the street
Singing songs and carrying signs
Mostly say, hooray for our side

It's s time we stop, hey, what's that sound
Everybody look what's going down
Paranoia strikes deep
Into your life it will creep
It starts when you're always afraid
You…






Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...