4 Nisan 2020 Cumartesi

Müzikle iyileşiyoruz no. 17

Müzik Hayvanı’nın kurucusu, Yakaza Ensemble’ın multi enstrümanisti, müzik ve hatta hayat yolundaki yoldaşım, Eray Düzgünsoy’dan geliyor günün yazısı ve müzik seçkisi. Müzisyen cephesinden ele alıyor konuyu biraz daha içselleştirerek ve 9 Aralık 2014’te yazdığı bir yazıyı, aşağıda linki bulunan parçayı da ekleyerek, müzikle iyileştiriyor bizi. Aklımız selim, ruhumuz sağlam, dirayetle duruyoruz, üretmeye de devam ediyoruz. Hem de her zaman olduğu gibi… 
Eray'ın bizim için seçtiği parça ise İsveçli kompozitör, Åke Parmerud'a ait. Kulaklarınızın ve yüreğinizin her daim yeni tınılara açık olması dileğiyle...


“En mükemmel felsefeyi keşfettiğimi zannetmiyorum. Ama halis olanını anlayabildiğimi biliyorum.”
John Berger’in ‘Bento’nun Eskiz Defteri’nde Spinoza’dan alıntıladığı son söz bu. Spinoza gibi pek çok düşünürün hakikat arayışında yine öne çıkan bir durum. Sezişler...

Henüz keşfedememiş olmanın ya da bulamamanın verdiği mahcubiyetle insanın kendine bile zor söylediği sezişler. En azından yolda olmanın göstergesi olan, niyeti belli eden yakarışlar...

İnsanın bir hayali cisme büründürüp ona türlü sıfatlar yükleyerek ortaya koyduğu bu tuhaf duruma inanmasının yanında bir arayışın peşinde olması gerçeken ne kadar önemli. Yapılacak işin halis olması konusunda ne kadar da büyük bir adım. 

Bir müziği de sahtesinden ayıran bir özellik olarak ele alalım. Basitleştirerek... Her şeyden kötüsü herhalde kendine yalan söylemek oluyor diğer yandan. Kendi kendine kendini gizlemek oluyor diğer yandan. Hal böyle olunca ‘sahte’ başlıyor kendini duyurmaya. Öncelikle, usul usul yanaşıyor küçük cümlelerle. “Müzik” diyorsun. Tamam başlıyorum bestelemeye. Sonra inanıyorsun ona. Bir kabilenin ayak işçisi gibi her şeyden uzak oyuveriyorsun o putu. Sadece işin olduğu için. Puttan bile uzak...

Halbuki o ayak işçisinin de bir ‘kendi’ var. O işçiliğindeki dirayeti ele veriyor bunu. Sabrı, sükuneti. Kendisi de o işte. Sanki yoldaymış da haberi yokmuş gibi. Çoğu müzisyen de bu şekilde, çoğu insan gibi. Öyleyse neden bu yalan?

Kendi serüveninin peşine taktığın herşeyle beraber yok olup gitmesi. Evet işte burada kayboluyoruz. Kendimizde kaybolmak yerine bir başka diyarda açmayı bekleyen çiçek gibi. Ne mümkün?

Burada! İşte tam burada! En mükemmelini keşfettiğini zannetmeyen ama peşinde olan Spinoza’ya saygım bir kat daha artıyor. Kendini arayan birinin kendine olan samimiyeti zaten herşeyi halis kılıyor..."








Karantina günlerinde müzik söyleşileri no. 1 Esra Kayıkçı



Esra Kayıkçı'yı bundan birkaç ay önce keşfetmiştim. Dupduru sesini ilk dinlediğimde sevdiğim Esra'nın bir de "müzikoloji ailemiz"in ferdi olduğunu -ki aslında kendisi Bahçeşehir Üniversitesi'nde Caz Yüksek Lisans Bölümü'nde Ses Teknolojileri'nde pek kıymetli öğretmenim  Alper Maral'la çalışmıştır-  öğrenince kanım iyice ısındı. Karantina günlerinde üretimlerimizin yoğunlaştığı haberlerini birbirimize verirken de 2 yeni parça yaptığını öğrendim ve dayanamadım sorularımı yönelttim. Kırmayarak, sabırla cevap verdi. İşte "Karantina günlerinde müzik söyleşileri" serisinin ilkiyle Esra Kayıkçı karşınızda.



Müzikle ilişkin ne zaman başladı?

Küçük yaşlarda başladı; birçok çocuk gibi ben de evde sürekli şarkı söylüyordum. Sonra eve bir org alındı ve duyduğum müzikleri org ile çıkarmaya ve saatlerce çalmaya başladım.


Kontrbas çalıyorsun, her anlamda ağır ve büyük olan bu enstrümanla ilişkinden bahseder misin?

Bundan tam 9 yıl önceydi; kontrbas çalmak istediğimi fark ettim ve bir kontrbas aldık. Bas gitar çaldığım için bir şekilde çalabileceğimi düşünmüştüm; ama gitar ve yaylı bir müzik aleti bambaşka iki dünya tabii. Öncelikle sesini çok ama çok sevdim; ayna karşısında yay ile çalışmak, egzersizlerini bile yapmak çok hoşuma gidiyordu. Bilgi ve deneyim olarak onu bir yere getirebilmek ise bir hayli zaman aldı. Büyük bir enstrüman olması çalarken ona sarılmak ve bu titreşimi hissetmek müthiş bir duygu.


Elif Çağlar, Randy Esen, Sheila Jordan, Mark Murphy gibi isimlerle çalıştın. Biraz deneyimlerinden bahseder misin?

Elif Çağlar’ın ve Randy Esen’in bana kattıkları, dostlukları, sevgileri bir hazine gibi benim için. İlk katıldığım workshop Sheila Jordan’ın workshop’uydu. Şarkı söylerken ne kadar heyecanlandığımı anlatamam. Sheila’nın hataya bakışı, tüm hayatı boyunca edindiği tecrübeleri bizimle paylaşması müthişti. Müthiş Mark Murphy’nin anlattıklarını dinlemek ise paha biçilemezdi.

Yurtdışı deneyimlerin de var ve hatta çok özel isimlerin karşısında şarkı söylemişliğin ve ödül almışlığın da…

Montrö Caz Vokal Yarışması’nda yarı finalist olarak sahne aldım. Jüri üyelerinden biri Angelique Kidjo idi. Orada olmak, o sahneyi solumak istemiştim ve bunu yaşamış olmaktan dolayı çok mutlu hissediyorum. Onun ardından Made in New York Jazz Yarışması’nda vokal kategorisinde birinci oldum ve Lenny White, John Benitez ile New York’ta sahne aldım. Söz konusu müzik olduğunda yarış, yarışma kelimeleri çok uygun düşmüyor; ama böyle organizasyonlara katılmak müthiş bir tecrübe sağlıyor insana.

Pek çok farklı alanda çalışmaların olduğunu biliyoruz. Mesela arkeoloji…

Ortaokuldan beri arkeoloji ile ilgili haber küpürlerini kesip saklıyor; bir kazıda olmak, çalışmalar yapmak nasıl bir duygu olduğunu merak ediyordum. Bu duyguyu ilk defa Allianoi Antik Sağlık Merkezi’nde yaşamış oldum. 4 yıl boyunca her yaz kazı çalışmalarına katıldım. 2018’de de ‘Antik Dönemde Kadın ve Müzik’ başlıklı bir tez çalışması yaptım ve sevgili hocam Işık Şahin ile birlikte onu bir kitaba dönüştürdük. Her şey yolunda giderse birkaç ay sonra basılmış olacak.


Albüm süreci nasıl gelişti?


Albüm fikri içimde hep vardı. Eşim Hakan Kamalı’nın beni harekete geçirmesi ile gerçekleşti. Zaten yapmak istediğim bir çok şeyi onun sayesinde, onun desteğiyle yaptım diyebilirim. Albüm sürecinde bir başka destekçim liseden beri yakın arkadaşım Mehmet Karadağ. Yıllar önce: ‘şöyle bir şey yazdım bunu şarkı yapabilir miyiz?’ demişti. Ben de o anda onun melodisini söylemiştim. Bazen böyle mucizeler olabiliyor hayatta. Ondan sonra diğer şarkılarıma da kattıkları ile içime sinen bir ilk albümüm olmuş oldu. Albümün prodüktörü ve aranjörü Ercüment Orkut’un emekleri ile birlikte.

Parçalarının oluşum sürecinden bahseder misin?

Şarkı yazmak, bir melodi yazmak beni çok heyecanlandırıyor ve çok mutlu ediyor. Gerçekten yaşadığım anı doya doya yaşıyormuşum gibi hissettiriyor. Bazen hiç beklemediğim anda geliyor bu melodiler, bazen de derinlerden bulup çıkarmak gerekiyor belki.


İki yeni parça yayınladın. Onların oluşum sürecini anlatır mısın?

Ben single/tekli/ikili fikrinden çok albüm fikrini seviyorum aslında. Şarkıların bir bütün olduğunu düşünüyorum. Ancak yeni yayınladığım “Kelebek Orkide” ve “Sağım Solum Yokluğun” şarkıları 2017’de yazıldı ve onları aslında 2018’de yayınlamak istiyordum ve hemen akabinde 2. albüm gelecekti; ancak çeşitli nedenlerden planladığım gibi olmadı. Yine de bazen her şeyin kendi içinde bir zamanı olduğunu düşünüyorum.


Türkiye'de hem cazcı hem de kadın olmak daha doğrusu kadın cazcı olmayı olumlu ve olumsuz yanlarıyla tarif edebilir misin?



Caz müzisyeni olmak bir seçim ve bu seçimde uzun bir yolda sabırla çalışıp kendini sürekli geliştirmek var. Bu hem çok güzel hem de bazen çok yorucu. Şarkı söylediğim kendi projem dışında 2017’den beri de başka arkadaşlarıma kontrbas çalarak eşlik ediyorum. Kontrbas çaldığım için genellikle herkesin desteğini ve yardımını gördüm. Bu çok güzel bir duygu.


Bilge Günaydın'ın son albümünde de bir parçada varsın. O süreç nasıl gelişti?

Bilge ile 3 yıldır birlikte çalıyoruz. Snow bu parçayı uzun zamandır seslendiriyorum, dolayısıyla Snow artık benim de bir parçam oldu. Bilge için çok değerli bu ilk albümde yer aldığım için de çok mutluyum.


Biraz müziğin dijitalleşmesinden bahsedelim mi? Sence müziğin dağıtımının dijitalleşmesinden sonra neler değişti? Kendi cephenden biraz durumu anlatabilir misin?


Ben de kullanmama rağmen yine de tam olarak müzik dinliyor gibi hissedemiyorum. Bir CD ya da bir plak hissini vermiyor dijitalden dinlemek. Son iki yılım Türk caz tarihinin önemli ismi Emin Fındıkoğlu’nun yanında geçti. Onun yanında zaman çok güzelleşiyor. Plaklardan müzik dinleyip müziğin güzelliğini birlikte keşfediyoruz.

Evlerimize çekildiğimiz bugünlerde karantina zamanların nasıl geçiyor? Yeni üretimler var mı?

Son günlerde, son bir hafta da özellikle çalışma disiplinimi yeninden kurmayı başardım. Haftalık program yapıp onları uyguluyorum. Kontrbas çalışıyorum, öğrencilerimle Skype üzerinden ders yapıyorum, şarkı söylüyorum. Pencereden kuş fotoğrafları çekiyorum. Yeni üretimler küçük küçük var ama tam olarak yeni bir şey yapmaya konsantre olamadım şu an.

Bu süreç sana nasıl hissettiriyor?

Alışmaya başladım ama bu duygu ile yaşamak bazen kolay değil, yine de umutlu olmayı deniyorum.


Bu durum uzun sürerse sence müzisyenleri neler bekliyor?

Sadece müzisyenleri değil birçok farklı alanı etkileyecek bu durum; ama buraya olumsuz kelimeler yazmak istemiyorum.


Eklemek istediklerin var mı?

Herkes kendine iyi gelen şeyleri mutlaka bilir. Bu zamanlarda o iyi şeyleri yapmak faydalı olacak bence.




Takip için: https://www.youtube.com/watch?v=dnyyTkrOcxY
                  https://www.instagram.com/esrakayikci/?hl=tr

3 Nisan 2020 Cuma

Müzikle İyileşiyoruz no.16

Geçtiğimiz haftalarda Spotify’da Barışarock’ta sahne alan müzisyen ve gruplardan oluşan bir play list hazırlamış ve yine hayıflanmıştım “Neden Cümbüş Cemaat yok?” diye. Bazen parçalarını çalmak istiyor, Youtube kayıtlarından başka bir şey de bulamıyordum. Tony Gatlif’in “Djam” filmine yaptıkları kayıt hariç. Onları canlı dinlemek dışında başka bir alternatif kalmıyordu. Bunu da İstanbul’da yaşadığım sürede de Datça’ya taşındıktan sonra da becerebildim sanırım. Kah onlar geldi, kah ben gittiğimde izledim. Her defasında bu kadar mı müziğe doyulur ve bu kadar mı eğlenilir? Doyuluyormuş da eğleniliyormuş da…

Sonunda muradımıza erdik. Hem öyle böyle değil. Geçtiğimiz günlerde Cümbüş Cemaat’imiz hem de disko müziğinin kralı Shantel ile birlikte yaptıkları üç şarkılık bir EP yaptı ve onu da çeşitli kanallardan yayınladı. 

Shantel ve Cümbüş Cemaat’in biraraya gelme hikayesi tamamen tesadüfler silsilesi. Geçtiğimiz Temmuz ayında Cümbüş Cemaat Selimiye’ye (Marmaris) çalmak için giderler ve orada tatil yapmakta olan Shantel ile karşılaşırlar. Shantel grubu dinledikten sonra ise birlikte neler yapabiliriz konuşulmaya başlanır. Ortaya da henüz sadece bir kısmını dinleyebildiğimiz ancak yakında tüm albümün yayınlanacağı söz konusu EP çıkar. Kayıtlar ise Frankfurt ve İstanbul’da yapılır. 


Bu sabah da ilk klibin müjdesi geldi. “Suda Balık Oynuyor”a yapılan “bir dakikalık klip” de en az parça kadar groove ve kafa yakıcı/açıcı olmuş. Klibin yönetmenliğini Yiğit Karagöz ve Deniz Yükselci Karagöz, yapımcılığını ise Elif Mermer üstlenmiş, ortaya da şahane bir iş çıkmış. Herkesin gönüllü olarak evinde çekip gönderdiği görüntülerle oluşturulmuş.


Oldukça eğlenceli ve dikkat çekici olan kapak tasarımı da Deniz Yükselci Karagöz ve Shantel ortak yapımı. 

“Suda Balık Oynuyor” Zor günlerimizde bizi biraz 70’lerin sonuna ve 80’lere imza atan Funk çılgınlığına sürükleyip oradan da Anadolu’nun göbeğine atıyor, hatta Ege’ye ve Balkanlara  da selam çakıyor. Tam da Cümbüş Cemaat tavrı ile! Elektro bağlama ile yaylıların birbirine paralel olduğu parçada, Cem Köklükaya’nın groove’u pekiştiren şarkı söyleme biçimi de parçayı parça yapmış. “O nasıl bas, o nasıl yaylılar öyle?” diyor insan. İçim kıpır kıpır oluyor. Başta da söylediğim gibi on küsür yıldır beklediğimize değmiş.

“Suda Balık Oynuyor”un dışında albümde “Atım Araptır Benim” ve “Karakolda Ayna Var” parçalarının yorumları da bulunuyor. “Karakolda Ayna Var”da arka vokallerle beslenen Cem’in içten içten vokali insanın içine tam dokunacak oluyor, yine beat’ler ve baslarla kendine geliyor insan. 

EP’nin talihi böylesi bir dönemde yayınlandığı için bol bol tıklanacak gibi görünüyor. Talihsizliği ise bütün konserlerin durdurulmuş olduğu böylesi distopik bir ortamda Hamburg ve Babylon’da yapılması planlanan albüm lansman konserlerinin şimdilik ne zaman gerçekleşeceği konusunda kimsenin malumatının olmaması.

Bir habere göre “Shantel ve Cümbüş Cemaat, “İstanbul” albümünü, “distopik zamanlarda bir ütopya” olarak tanımlıyor”muş. Eğer böyleyse gerçekten distopyanın dibinde yaşadığımız şu günlerde yapılabilecek en iyi tanım. 

Bugünün iyileştiren parçası fırından yeni çıkmış ekmek kadar taze, çilingir sofrasında rakının alınan ilk yudumu kadar keyif verici, ona eşlik eden mezeler kadar leziz. 

"Suda Balık Oynuyor" ile hopluyor, zıplıyor, iyileşiyoruz. Karşınızda Shantel ve Cümbüş Cemaat!



“Cümbüş Cemaat ile birlikte yaptığımız işlerde onları dinleyecek ve birlikte çalışacak olmanın heyecanını perçinleyen tanıtım metinlerini de burada paylaşmak isterim. Onların müziğini tanımlamak için daha da başka söze gerek olmadığını düşünüyorum:

Cümbüş Cemaat'i özetleyebilecek en iyi örnek, bir arkadaşınızın ısrarıyla onun bir arkadaşının düğününe hazırlıksız gitmek olabilir. Üzerinizdekileri janjanlı şeylerle değiştirmeye fırsatınız olmamıştır. Düğün sahiplerini de tanıdığınız söylenemez. Ama işin iyi tarafı kimseye altın takmak zorunda değilsinizdir ve yemeklerle içkinin tadını da dilediğiniz gibi çıkarabilirsiniz. Tam ikinci kadehinize başlamışken sahne ışıkları yanar. Dönüp bir bakarsınız sahnede 8 pehlivan. Gözlerinize inanamayıp saymaya başlarsınız: pehlivan, pehlitwo, pehlithree…

Sazların çeşitliliği içinizi kıpırdandırıverir: Akordeon, keman, klarinet, davullar, darbukalar, gitarlar… Sonra pehlivanlardan sakallı ve ponponlu olanı “Elbet hepimiz öleceğiz, öyle ise şimdi bu ne gam, ne keder?” deyip bir şeyler anlatmaya başlar. Hemen ardından müzik gelir. Yanaşmaya başlarsınız kıyın kıyın; “Yunanca mı, Arapça mı bu?” diye düşünürken, huzursuz bacak sendromuna tutuluverirsiniz. Neden? Bedeniniz artık pek de sizin kontrolünüzde sayılmaz da ondan. Artık çalan müziğe bırakmıştır kendini. Siz hala “Ne diyor bu adam?” diye düşünmeye çalışabilirsiniz, aklınız sizin ve siz tutmak istediğiniz sürece başınızda.

Sonrası.. Sonrası iyilik güzellik. Artık gelini öpebilirsiniz. Geleni de öpebilirsiniz. Hatta bunun için hazırlanmış bir parça size eşlik ediyor olacak. Tek mesele baştaki çekingenlik. Ama size uzanmış eller sizi bekliyor, düğünün kimin olduğunun da önemi yok. Belki sizinkidir…”

2 Nisan 2020 Perşembe

Müzikle İyileşiyoruz no.15

Müzikle iyileşiyoruz serisi interaktif olma yolunda hızla ilerliyor. 

Bugünkü parçayı Rastafaria ateşinin kralı, Türkiye’de Reggea denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan King Seroman seçti. Hikâyesi ve parça aşağıda. 

Davetin için teşekkürler dostum. Sana katılıyorum. Evet bence de müzik iyileştirir. Buna bizzat sayısız kez şahit oldum. 2000’lerin ve 20’li yaşlarımın başlarında Nayah’da DJ/sektörlük yaparken farketmiştim ilk. Nezle veya soğuk algınlığı semptomları ile girdiğim  DJ kabinde bazen 3-4 saati bulan hissiyatlı ve danslı setlerin sonrasında adeta bir mucize gibi tüm hastalık belirtileri ortadan kalkmış şekilde ayrılıyordum… Üzerine de çıķısta Murat Çorbacısı’nda arkadaşĺarla içilen çorba ile güzel bir cila da yapınca ertesi gün olimpik bir sporcu gibi uyanıyordum. Hiç ilaç kullanmadan nice hastalığı bu sekilde atlattım o dönemde. 

Tabiki bu müziğin peşinden gittim sonrasında. Daha önce peşinde olduğum bazı müzik türlerinin de peşini bıraktım. İyileştirebileceği gibi  gibi hasta da edebilir tabi müzik. 

Gerçekten de türlü türlü müzik var. Ağlatanı var, güldüreni var,  acıktıranı var. Uyutan veya dans ettiren türlerine de rastlamış olduğunuzu tahmin ediyorum. Hâl böyleyken zamana uygun bir şarkı seçmek icin arandım bugün ve müziğin harekete geçiren, eylemci yönüne güç veren İzmirli aktivist grup Praksis'in "Tekmeye Kafa" isimli şarkısına rastladım. Ayni isimli albümde yer alan  Ska Punk tavırlı bu şarkıyı, salgının ilk şoklarını atlatmaya yakın olduğumuz ve bir şeyler yapmanın vakti yaklaştığı için seçtim. Bence bu sıçışın buharı soğumadan çıkıp ilgili kişileri ilgili yerlerinden tekmelemiz gerekecek . Bize atılan tekmelere de deli cesareti gösterip kafamızı uzatmamız icap edebilir. 

Tekmeye kafa ile karşılık veren punk tavra selam. Dostluğa dayanışmaya devam. “One Love” diyerek satırlarımı sonlandırıyorum. Buyrunuz dinleyenlere gerektiğinde Tekmeye Kafa atma cesareti vermesi ümidiyle…



Tekemeye Kafa

Üç gün dedin, beş gün dedin 
Aylar oldu bi gitmedin 
SGK prim borcum coştu gitti 
Ama sen bi’ gitmedin 
Armudu da dişledim 
Çocukları üçledim 
Kafiye olsun diye yazdım sanma 
Ama sen bi’ gitmedin 
Yok mu, yok mu 
Tekmeye kafa atan yok mu? 
Yok mu, yok mu 
“Bu düzen batsın!” diyen yok mu? 
Üç gün dedin, beş gün dedin 
Aylar oldu bi’ gitmedin 
Fatura, kira, eksi bakiye uçtu gitti 
Ama sen bi’ gitmedin 
İki sarı, bir kırmızı 
Üç korner, bir penaltı mı 
Buraya söz yazamadım gitti 
Ama sen bi’ gitmedin 
Yok mu, yok mu 
Tekmeye kafa atan yok mu? 
Yok mu, yok mu 
“Bu düzen batsın!” diyen yok mu?

Covid-19 ile deliriyor ama müzikle iyileşiyoruz sayıklamaları 1

“Müzikle iyileşiyoruz” gibi bir seriyi yapıp sürekli umuttan bahsettiğimden olsa gerek beni az tanıyanlara küçük bir ara vereceğim. Bugün umudun yerini kaygı aldı.

Ağdalı kelimeler kullanmaktan çekinerek sadece içimdekileri döküp onu da çok sevdiğim bir parça ile bütünleştirmeyi ihmal etmeyeceğim. Yakın tanıyanlar ya da düzenli olarak sosyal medyadan beni takip edenler dört yıldır yaşadığım yeri ve yaşam koşullarımı az çok biliyorlar. Aslında bu, ara yazı da biraz sanırım onlara hitap ediyor gibi. Ama yine de kendinden parça yakalayabilen olursa ne mutlu bana.

Bugün tüm gezegenin yaşadığı gibi küçük bir anksiyete geçirip sonra da ne kadar şımarık olduğumla ilgili kendimi suçladım. Bir süredir hayatım epey karışıktı. Gelecek kaygısı ayyuka çıkmıştı. Bütün bunlar olurken uzaktan uzağa bir virüsten de bahsediliyor ama henüz yılan bize dokunmadığından kulak ardı ediliyor, eğlenceli hayatlarımıza geri dönülüyordu. Karmaşanın içinden sizi hep çekip çıkaran birileri vardır ki benim de kilometrelerin aramıza mesafe koyamadığı ve her daim elini uzatan, sıcaklığını avucumda hissettiğim arkadaşlarım oldu. Başımı omuzuna yaslayıp durduğum ca(ğ)nım dostlarım… 

Hiçbirimiz birkaç hafta öncesine kadar böylesi bir distopik öykünün başkarakterleri olacağımızı düşünemezdik. Umutsuzluğum kendim için değil aslında.  Benden yaşça küçükler için, 9 yaşındaki oğlum ve arkadaşları için. İstanbul’da apartman dairesine tıkılmış dostlarım için. Bunda bile ne kadar bencilim değil mi? Çünkü memleketim onlar. Benim memleketten anladığım bunlar. Sevdiklerimin olmadığı bir yer hayal edemiyorum. 

Kaygılarını yaşıyorum ey insanlık. Hasta olup son nefesimi lanet bir hastane köşesinde vermek değil korkum. Korkum geride bırakacaklarıma dair. Günlerdir uğraşıp didindiğim bahçemdeki fideleri bile düşünüyorum artık. Sorumluluğunu aldığım her şeyi düşünüyorum. Sizinle ortak paydalarda değil belki ama ortak kaygılarda birleşiyoruz. Aynı değil çoğunuzla hayat görüşüm biliyorum. basit bir siyasi meselede birbirimizi boğabiliriz bir kaşık suda ama ortak olduğumuz yer insan olmamız. 

Değişiyoruz. Değişim hep sancılı olmuştur. 

Bundan 16 yıl önce Gürcistan’a saha çalışması yapmak için gittiğimde öğrendiğim ve en çok içselleştirdiğim bayramları Peristsvelaba yani değişim bayramı olmuştu (Google’lamayın bulamazsınız). Baharda kutluyorlardı yanılmıyorsam. Değişim, dönüşüm anlamına geliyordu. Sosyal medya hesaplarımda uzunca bir süre bu adı kullandım. Hatta o zamanlar evlenmeyi planladığım(ız) adam dövmesini yaptıracaktı Gürcü harfleriyle omzuna, koluna, bir yerine (İyi ki yaptırmamışsın canım benim). 

Bugün kendimi odasında kapalı kalan Gregor Samsa gibi hissettim bir ara. Ondan belki de anksiyetelerce anksiyete yaşadım… Sonra döndüm 10 küsür yıl yoldaşlık yaptığım kişiye (meğer benden çok daha kötü durumdaymış ki saçmaladı bayağı) “Anksiyete yaşıyorum, yaşamsal döngümüzün sağlıklı devam edebilmesi (şair burada çocuuna sesleniyor) için az biraz yardım” dedim. Demesem daha iyi ama dedim bi kere… Neyse ne… Adı ifşa!

Kendim bir hastane odasına acı çekerek ölmekten zırnık korkmuyorum da başkasının ölümüne sebebiyet vermekten korkuyorum. Sistem hepimizi potansiyel katil yaptı. Burada okkalı bir küfür gerekirdi de, sol elim sağ elime yapıştırdı şamarı yazamadım. 

Değişiyoruz. Sistem değişiyor. Riyakârlık bitiyor. Seviniyorum. Ben görürüm göremem zerre umrumda değil ama bitiyor biliyorum. 

Büyük bir sınavdan geçiyoruz dostlar. Daha önce yaptığım hiçbir şeyin değeri yokmuş gibi hissediyorum. E,  bu konuda da yalnız değilmişim. Meğer benim gibi hisseden çok sayıda meslekten dostum varmış. Yaptıklarımın da yapacaklarımın da hiçbir anlamı yok muymuş?
Var mıymış? Sorgular, sorgular, sorular…

Ders: hayat
Konu hayatta kalmak 

Yazıyı sonuna kadar okumayacağından adım gibi emin olduğum biri var. Aslında yazının başından sonuna kadar aklımdaydı. Toprağı eşelerken de, fidelerimi dikerken de aklımda. En içeriden söylediğim şarkıların, en ben olduğum play listlerin sahibi (ifşa!). Beni Barış Demirel’den “Kanadıkırık” çalarak şaşırtmıştı. Ayrıca da özel oldu bu parça benim için. Bu yazı da yazılırken ve belki de baĞzıları için sayıklanırken “Kanadıkırık” çaldı durdu arkada. Zira bir parça içinde yoğunlaşmamışsam yazı yazarken müzik dinleyebilmem olanaksız ama oldu işte bu seferlik. Uzun zamandır bu kadar içten yazmamıştım. Teşekkürler covid-19 zira yakında hepimiz ya öleceğiz ya da delireceğiz. Bu nedenle ifşa iyidir! Köprüden önce son çıkış gibidir! 

Ha müzik iyileştirir, şaka değil!


Müzikle iyileşiyoruz no.14

Her şey ne kadar da birdenbire oluyor. Birdenbire tomurcuklanıyor çiçek, birdenbire solup gidiyor…  Sevinç de hüzün de birdenbire oluyor. Birdenbire yeşeriyor ağaç, birdenbire geliyor kırlangıçlar, leylekler ve yine birdenbire gidiyorlar. 

Bir bakmışız birdenbire kapanmışız evlerimize. 
Birdenbire hayat değişim için kozasına çekilmiş. 
(Gregor Samsa'ya selam olsun). 

Evet olan biten bu, yaşadığımız sistemin sonuna geldiğimiz için kozalarımızda birdenbire olan her şeyi izlemeye, değişmeye devam ediyoruz. Günün şarkısı Orhan Veli’nin “Birdenbire” isimli şiirinden bir Işığın Yansıması şarkısı. 

Kozada durmaya devam elbet bir gün değişmiş bir halde çıkacağız oradan.

Fotoğraf: Aliye Alis İkizler 


Birdenbire

Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.






31 Mart 2020 Salı

Müzikle iyileşiyoruz no. 13

2009 yılıydı. Bir buçuk yıl kadar önce kaybettiğim ve her gün istisnasız özlediğim Kaan Güvercin bir gün gelip bana bir mizah dergisi çıkarmakta olduklarından bahsetti.  Egemen Merdan ve Barbaros Altuğ önderliğinde, Kaan’ın danışmanlığında çıkan Ekmek isimli dergimiz sadece 14 sayı kadar dayanabilmişti ama 14 hafta boyunca bize yaşattığı heyecan bir başkaydı. Oradaki köşemin adı “Bozuk Çalar”dı. Kaan bir de ona şahane bir vinyet çizmişti. Köşede güncel siyasi konulara şarkı gönderiyordum. Bunu yaparken de gerçekten çok eğleniyordum.

Bu kadar nostalji yeter! 

Aslında bu seriye başlarken de umut olsun istiyordum. Ama bugün konu biraz farklı olacak. Aynı Ekmek’te yaptığım gibi gündem için (başıma ne gelecek bilmiyorum ama)  “Hey  Corç versene borç” diyebilirdim. Konuyu siz zaten biliyorsunuz. Bunun için bir kez daha irdelemeyeceğim ama yine Hakan Peker’den “Ateşini yolla bana” şarkısını “İban'ını yolla bana" diye revize etmeden duramayacağım. 

Gelelim günün şarkısına. Sesini duyduğumda huzura erdiğimi hissettiğim salt bu sebeple beni sakinleştirmek için ara sıra çok sevdiğim bir arkadaşımın olur olmadık yerde benim için çaldığı Rap’çi kardeşim, Aga B’den bir parça seçtim. İlk duyduğumda tüylerimi diken diken etmiş ve bir daha bir daha ve bir daha dinlemiştim parçayı. Parça Gezi döneminde yapılmış, Ethem Sarısülük ve Berkin Elvan başta olmak üzere Gezi’de kaybedilen canlara saygı duruşu niteliğindeydi. Ortalıkta bu kadar para pul mevzuu dönerken de “Para Pula Meyil”i paylaşmasam olmazdı. 

Ayrıca hem Aga B’yi hem Suppa’yı hem de Voo Doo Records’u takip etmeyi ihmal etmeyin. Anksiyeteler, ara sıra olan bitene söveme isteği, aşırı şaşkınlık hali ve şizofreniye giden bu yolda Hip hop ilaç gibi gelecektir. 

Son yıllarda revaçta olan Hip Hop’un “iyi” örneklerini sizin için ara ara paylaşacağım. Lütfen paylaşımlarım bitmeden hasta olmayı aklınızdan geçirmeyin. Mutluluk da müzik de bağışıklığı güçlendirir. 

Para Pula Meyil

"Temiz mi başarın ve vesaire?
Ben bunu söylerken bile kiminin aklı mesaide
En dipten en tepedekilere dek dahil hep
Tedavi değilse de bi muayene bu.

Bu bi planlı takımın akımı
Ki deplasmanda her stad da çakılı performanslar ve her bebede kara-kızıllı bi atkı takılı.
Farklı bi kalıp bu.taktik alın keza sonuçta dik kafa bi çoğunuz
Hep it dalaşı, boğuşup durun da böyle olunuyo oluşum.
Ki bana dokunuyo, konu şu;

Bi sonraki belki de sen, ben, biz evlat
Bu ihtimal söz konusuysa derdim hep var.
Vercez eşkali yeter ,kefenle 16 küsür kilo berkin elvan!

Aramızda faili meczup polis.psikolojik bi problem mevzu bahis
Kesin o da deneyip diliyodur. 
Hep zula ne iş aga hep para pula meyil.


Para pula meyil ki köpeği epeyi.
Hep zula ne iş aga? Neyin el emeği?

Bu bi yükseliş kesin.ama had safha değil.
Abstract bi maksatsa caymak, caycak.
Sar başa geri beni saf sanar embesil
Bi ton emeğim de neyse safsata deyin

Saçmasapan bi dolu laçka salak adamla aynı sahada maç yapacak.
Kimi de tribünde kapkaçtan alcak sakal.kime laf anlatcan mal!

Sav başından kaç kurtul ya da aç bilincini moruk kan kustur
Yeni nesilin tüm uslu bebeleri koşuştu taktı puşi ve bereleri

Sokak ıslak, puslu ki tırsan puşttur. Ethem’in kanı ispat ve suçtur.
Ve suçlusu zarbolar, basın, vali ve kan dolan ağzıyla en başta erdoğan

Dayan çünkü sistemin kaburgası halk.
İstese dirsek dirseğe çapuldatır tahtını.
Sokağın bebeleri başlatınca direnişi
Biz de taktık omzumuza apolitik apoleti


Para pula meyil ki köpeği epeyi.
Hep zula ne iş aga? Neyin el emeği?"

Müzikle iyileşiyoruz no.12

Necati ve Saykolar'ı bundan birkaç yıl önce Datça Belediyesi için organize ettiğimiz 19 Mayıs konserinde tanımıştım. Bu yıl da dostluğumuz Datça Belediyesi tarafından düzenlenen Badem Çiçeği Festivali’nde pekişti. Hepsi birbirinden iyi müzisyenlerden oluşan grupla sohbet de en az müziklerini dinlemek, onları sahnede izlemek kadar keyifliydi. Eminim ki yakında tekrar buluşacağız. Rakılarımızı tokuşturup bol bol müzik konuşup çalıp söyleyip belki de onları izlerken coşacağız. Umut böyle bir şey değil mi işte… 

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak bunu net bir şekilde anladık. O zamana kadar ertlediğimiz ne varsa yapmaya devam ediyoruz. En azından ben ve etrafımdaki herkes böyle yapıyor. Mesela ne zamandır blogumu hareketlendirmek istiyordum. Evde kaldığımız bugünlerde, son 12 gündür her gün disiplinli bir şekilde iki kelam yazmak ve bunları paylaşmak çok iyi geliyor. 

Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim. Bizi evlerimize kapatan ne yazık ki kral tacına benzeyen ve hakkında sürekli ahkam kesilen virüs değil, yıllar hatta yüzyıllardır güvende olduğumuzu söyleyen bu sayede de iliğimizi kemiğimizi sömüren sistemin kendisidir. 3. dünya ülkelerine yardım yaptığını iddia eden dünya devi markalar ve ülkelerin sağlık sistemlerinin ne kadar boktan olduğunu hep birlikte tecrübe ediyoruz. Acı verici olan kapitalizmin başından beri yalan ve yanlış bir sistem olduğunu bilen insanların seslerini duyuramamış, “Başka bir dünya mümkün” sloganını çoğaltamamış olması ve çok daha insanca yaşamanın yolunun basitlikten geçtiği algısını yayamamış olması. Basit olan iyidir. Şimdi hayatlarımıza bakıp konuyu daha iyi idrak edip bütün alışkanlıklarımızı değiştirmenin zamanıdır. Ondan önce ise güneş henüz batmadan evin camlarını, kapılarını açıp bir kadeh rakı koyup dört duvarı gökyüzü eylemenin, her  imtihan sorusunun bir çözümü olduğunu düşünmenin zamanıdır. Aynı şarkıda dediği gibi…


Fırtına

Yok bi sözüm yürek sızım yerde kalmasın yüzün
Alemi devran eder mi dört duvarı gökyüzün 
Bir imtihan bak bu bize elbette vardır çözüm 
Aç kapıyı koy rakıyı sevdiğim iki gözüm 

İki dakika yetmez sabaha sormak gerek 
İstanbul ağlıyorsa bunu bir hayıra yormak gerek 
Hadi bi gayret aç gözünü bak geliyor fırtına 
Yolumuz aynı seyre durma al ceketini sırtına 

Sebebi aşktır gözyaşının hatırı varsa yılların 
Ben çekerim ben öderim sen yanımda kal 

Sensiz yok hiç tadım tuzum yalnızım akılsızım 
Darmaduman oldu içim çalmıyor kırık sazım 
Hiç aklıma gelmez inan ayrılık son olmasın 
Bir merhaba ver garibe sevdiğim alın yazım


Küçük bir not ve teşekkür: Hazır Necati ve Saykolar’dan seçmişken günün parçasını dün gece takip ettiğim Instagram hesaplarından yapılan en verimli canlı yayını izlediğimi söylemek ve vesilesiyle teşekkür de etmek isterim. Birkaç saat hiçbir şey düşünmeden sadece müziği odağıma aldıran Necati ve Saykolar’ın müthiş gitaristi Alper Kayman ve Yasak Helva’nın multi enstrümanisti  Salih Korkut Peker’e değme müzikologlara taş çıkaran yayınları müthişti. Devam etmesini dilerim.

30 Mart 2020 Pazartesi

Müzikle İyileşiyoruz no. 11


Son iki gündür kafamda bugün için seçtiğim parçanın nakaratı dönüp duruyor. Sanırım normallerimizin değişmeye başlamasıyla yakından ilgisi var. Şimdilik hem etraftan gelen hem de kafamızda yankılanan sorulara bu cevabı veremesek de yakında her şeye o kadar alışacağız ki “Normal” dyeceğiz. Daha önce de başımıza gelmişti. Savaşlar, eylemler vs.’ler. Gezi’den sonra artan şiddet akabinde gelen eylemlerdeki müdahaleler hepimize normal gelmişti. 3. köprü yapıldıktan ve Kuzey Ormanları katledildikten sonra 3. havalimanının inşasına tepkimiz çok daha az oldu. 1990’larda ölüm oruçları ve tecritli günleri yaşayanlar için bugün Grup Yorum’un açlık grevinde olması gayet normal.


Son birkaç yılda o kadar çok zam yedik ki bakanın çıkıp “Elektriğe şu kadar zaman zam yok” demesi bize normal geliyor. Sosyal devlet olamadığımız için önlemlerin çok daha zorlu yollarla alınıyor hatta alınamıyor olması bile bizim için normal. Bir belediye başkanının çıkıp kampanya başlatması anormal, devletin o kampanya isteklerini kendiliğinden yerine getirememesi normal geliyor.


Dünyanın sözümona en gelişmiş ülkelerinden 3. dünya ülkelerine kadar sağlık sisteminin çökmüş olması, kapitalist sistemin bunca zaman hayatımızın güvence altında olduğunu söylemiş olması ve salt sistem çalışmadığı için evlerimizde kapalı olmamız normal, sağlığını korumak için güneşe çıkıp sosyal mesafesini koruyan insanların sahilde yürüyüş yapması anormal geliyor. Toplu taşımadan hiç bahsetmiyorum.


Herkes her şeyi işine geldiği gib, en çok da sistem… Metin Yeğin geçen günkü yazısında dediği gibi “Korona virüsünün turnusol kağıdı özelliği var. Şöyle sokaklarda bir salınınca iktidarı, muhalefeti, sağı, solu, bizi açığa çıkartıyor”. Bir de bir ricası var Metin’in, “…sakın ölmeyin daha işimiz var devrim yapacağız ve mutlu olmak, bağışıklığı artırır, unutmayın…”


Bağışıklığı güçlendirmek için mutlu olalım ve ne normal ne değil bir daha bakalım!






Normal

Biralar soğuk mu dedim
Dedi ki normal
Peki ya havalar?
Valla gayet normal
İşler dedim, gidişler dedim
Hepsi normal
Peki dedim ya sen, ben?
Dedi ki normal
Peki biz, ikimiz?
Valla gayet normal
Halimiz dedim
Ne dese beğenirsiniz?
Normal
Ooo biri anlatsın hemen
Nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık
Yoksa ben miyim anormal?
Peki dedim ya Türkiye?
Dedi normal
Ya AB diye sordum?
Dedi çok normal
Peki ABD?
Dedi ki normal
Peki dedim ya DGM?
Dedi ki normal
Ya OHAL, o kadar yıl?
Bilmem, normal
Ya Gap, Zap, Hasankeyf?
Hepsi normal
Ooo biri anlatsın hemen
Nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık
Yoksa ben miyim anormal?
Peki dedim ya medya, RTÜK?
Dedi ki normal
Ya reklamlar, reyting?
Valla gayet normal
Yahu hiç mi ikinci yok dedim
Dedi ki normal
Peki trafik, katliam?
Dedi normal
Ya Susurluk, kamyon?
Valla gayet normal
Yine kaybettik dedim
Dedi ki normal
Ooo biri anlatsın hemen
Nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık
Yoksa ben miyim anormal?


Ooo biri anlatsın hemen
Nedir bu normal?
Ooo canım sıkıldı artık
Yoksa ben miyim anormal?



29 Mart 2020 Pazar

Müzikle İyileşiyoruz no.10



Bugün seçtiğim şarkıyı her dinlediğimde ilk olarak gözümün önüne Kim Phuc’un fotoğrafı geliyor. Hani şu Vietnam’da Nick Ut tarafından çekilen fotoğraf. Sonra tarlalarda, fabrikalarda, acımasız koşullar altında çalışmak zorunda olan çocuklar (siz evinizde otururken onlar sanıyorum ki hâlâ çalışmaya devam ediyorlar). Geçen sene yaşadığım yerde o kadar çok tekne durduruldu ki… El kadar bebekler, yaşlılar, gençler… Evsizler! Kimliklerini yakmış, ağızlarını bıçak açmıyor ki nereli oldukları bilinmesin diye. Evde kalamıyorlar, çünkü bir evleri yok. 

Diğer tarafta tutuklular var, gördünüz mü duydunuz mu? Evlerinde değiller, olamıyorlar… Koğuş sistemiyle kalan tutuklulardan biri enfekte olursa ne olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Üstelik Bileşmiş Milletler “Acil” diyerek tüm devletlere çağrı yaptı: Salgın cezaevlerini kasıp kavurabilir, sonuç felaket olur tutukluları serbest bırakın.

Dün önüme bir de bambaşka bir konu geldi. Bir kampanya başlamıştı, “Çocuklara kağıda gökkuşağı çizdirip evinin camına astıralım, her çocuk yapsın, sokağa çıkmayan, tek çocuk olmadığını bilsin” diye çok da naif bir kampanya. Ama hem sapık hem de homofobik zihniyet bunun subliminal mesaj olduğunu çocuklara eşcinselliğin alttan alta verildiği gibi saçma ve cahilce bir karalama kampanyası da başlattı. Zaten ortalıkta bir dolu başka dert varken sanıyorum ki cahillik ve boşluk birleşince ortaya böyle bir durum çıkıyor. 

Sokağa yeniden kavuştuğumuzda iki şeyi yapacağımıza çok eminim. Biri sımsıkı sarılacağız birlikte ve öyle dans edeceğiz. Diğeri de çocuklarımızla her yeri gökkuşağı rengine boyayacağız. 

Ama o zamana kadar dün de söylediğim gibi eviniz olduğu için şükredin ve evde olmanın keyfini sürün. 

Değişime inanıyorum. Sistemin sonuna geldik, artık hiçbir şey alıştığımız gibi gitmeyecek ve dünyanın sahibi de cahiller olmayacak. Buna yürekten inanıyor, içimde umudu büyütüyorum.  

Günün şarkısı Siya Siyabend’den, resmi ise Çınar (9)'dan geliyor.



Hayyam 

Hiç hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar.
Hiç hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar.
Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar.
Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar.
Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler.
Onlara aldırma Hayyam. Dostum  

Türkiye’nin Off-road Şampiyonu Datça’dan Çıkacak

Datça 1. Çamur Çukur Festivali'ne hoş geldiniz! Datça’da eş zamanlı yürütülen yol ve altyapı çalışmaları, ilçeyi neredeyse bütünüyle bir...